Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Bellatin Perulu, Meksika'da doğuyor, dört yaşındayken ailesiyle birlikte Peru'ya dönüp teoloji okuyor, sonrasında Küba'da senaryo yazarlığı okuyor. Metinleri deneysel edebiyatın müstesna eserleri olarak görülüyor. Böyle. Ne yapmaya çalıştığına odaklanıyorum bundan sonra. Öncelikle köpeklerin varlığını unutmamalıyız, otuz adet Belçika Malinois çoban köpeği var metinde, saldırgan hayvanlar bunlar. Novellayı oluşturan parçaların kısalığında ve anlatımın alengirsizliğinde bu köpeklerin doğurduğu korkunun izlerini aramaya niyetleniyorum ve buluyorum, zira ben köpeklerden nispeten korkan bir okurum, çocukken mahallede az kovalanmadım, bu yüzden metni de kovalanıyormuş gibi okudum. Tuttu; parçalar bütünleşti, Latin Amerika'nın geleceğini -metnin en başında böyle söyleniyor- karakterler ve köpekler üzerinden kurabildim. Simgelerin izine düşersek yorumlar üretiriz, despotizmle halk arasındaki denge unsurunu sağlayan aracı için üzülürüz veya bambaşka şeyler çıkarırız, okura kalıyor artık. Şöyle ki havalimanının yakınlarında bir adam yaşıyor, hareketsiz. Hareket etmesinin engellendiği söyleniyor, nasıl engellendiği söylenmiyor. Adam ülkenin en iyi Belçika Malinois çoban köpeği eğitmenlerinden biri olarak kabul ediliyor. Hareketsiz olduğu halde nasıl böyle kabul ediliyor, farklı etkenleri devreyi sokup köpekleri maniple ederek. Bu köpekler korkunç. Boğaza atılmaya ayarlılar ve bir ısırışta popo mopo bırakmıyorlar. Evde anne ve kız kardeş de yaşıyor, başka bir katta durmadan naylon poşetleri düzenliyorlar. Neden düzenlediklerini bilmiyorlar ama yapıyorlar bu işi, belki adamla ve köpeklerle daha az muhatap olmak için. Adamın konuşması neredeyse anlaşılmaz, hareketsiz olmakla geri zekalı olmanın farklı şeyler olduğunu söyleyip duruyor. Evin ön cephesindeki köpekler kafeslerinde olsalar bile son derece korkutucular, kimseyi yaklaştırmıyorlar. Bir de hemşire-eğitmen var, bu genç adamın yaptığı işi kimse tam olarak bilmiyor. Hemşirelik ve eğitmenlik yapıyor işte. Adamın yatağını bazı geceler paylaştığını öğreniyoruz, hareketsiz adamın bacağındaki ağrı dayanılmaz olduğu gecelerde. Odanın duvarları yeşile boyalı, bir de avcı kuşla birkaç papağan var odada, genelde kafeslerinde duruyor onlar da. Avcı kuş için fare satın alınıyor ve kurban ediliyor, kuş da göklerin yırtıcısı olarak yerin yırtıcılarından uzak durmaya çalışıyor, köpeklerin korkunç olduğunu söylemiş miydim? Köpekler çok korkunç. Kahramanlıkları nereden geliyor, bilmiyoruz.
Hareketsiz adamın bir albümü var, köpeklerinin en iyi türlerinin olduğu albüme bakıp eğitimi sürdürüyor. Aptal olanın köpek değil, sahip olduğunu ekliyor ve kahkahalara boğuluyor. Neler oluyor? Bu duygu metin boyunca varlığını sürdürüyor, bu evin içinde olanlardan -pek bir şey de olmuyor gerçi- başka bir şey bilemeyeceğiz. Ziyaretçiler geliyor bazen, sadece aynı tür köpeklerin yetiştiricileri. Hareketsiz adamın bir gözdesi var; Annubis. Başka her köpeği gözden çıkarabilir ama Annubis zirve noktası, genetik ilerlemede son nokta. Hemşire-eğitmen, gelen ziyaretçilere sıradan bir köpeğin hareketsiz adamı çoktan yemiş olacağını söyler, dolayısıyla köpeklerin özel olduğunu, adamın daha da özel olduğunu anlarız. Hemşire-eğitmen, adamın hareketsizliğiyle köpekleri nasıl eğittiğini merak eder, eğitim için kullanıldığının farkında değildir. Kendisinden önce birkaç hemşire-eğitmen çalışmıştır ama onların varlığından haberdar olup olmadığını bilmeyiz yine, duvardaki Latin Amerika haritasına bakıp kıtanın geleceği hakkında düşünüp düşünmediğini de bilmeyiz, ziyaretçiler düşünür ama. Hareketsiz adamın düşündüğü tek şey bu değildir, bir uzay gemisine kaç tane köpeğin resminin sığabileceğini de düşünür, bunu araştırmak arzusundadır. Neler oluyor? Hareketsiz adam, hemşire-eğitmenden Annubis'le delicesine oynamasını ister. Oyundan sonra hemşire-eğitmen odadan dışarı çıkar, tekrar çağrılır, içeri girdiği zaman Annubis hızla üzerine atılır ama hareketsiz adamın tek bir direktifiyle sakinleşir. Gecikme durumunda boğazının parçalanacağını bilir eğitmen, yine de böylesi bir eğitime şahit olduğu için memnunmuş gibi gözükür. Yaşamı bir başkasının elindedir, kurtulduğu için adama minnet duyar ama tehlikeyi yaratan adamın kendisidir zaten. Biraz düşünmek lazım bunu.
Adam Bilgi Merkezi'ni arayıp uzay gemisi ve resimler konulu sorularına başlar, karşı taraf iletişime son verene kadar. Bilgi Merkezi'nden aranmayı bekleyerek uyur adam, beklediği telefon bir türlü gelmez, bu sırada anne ve kız kardeş naylon poşetleri ayırıp dizmekte, sonra tekrar ayırıp dizmektedir. Hareketsiz adam kişisel hayat hikâyesini uydurmuştur, inşa etmiştir, her şey kendi düzeninde ilerlemektedir. Bu bölümden sonra aile hakkında daha çok bilgi sahibi oluruz, yirmi yıl birbirlerinden ayrı tutulduklarını ve farklı tesislerde barındıklarını öğreniriz. Kahraman köpeklerle ilgili bir hikâye yazmak isteyen çocukla tanışan hareketsiz adam -o zamanlar adamlığı ve hareketsizliği tartışmalı- sonrasında o çocuğun yerinde olmak ister, meseleyi açıklayıcı pek bir olay olmaz sonrasında. Aslında "olan" pek bir şey yoktur, bir durumun tasvirleriyle karşılaşıp dururuz. Ailenin geçinmesi için gerekli olan paranın nereden geldiği de meçhuldür, ara sıra köpeklerin satıldığını öğreniriz, belki buradan.
Her sayfada bir bölüm olmak üzere bayağı bir bölümden oluşmaktadır bu metin. Anlık bir korkunun sayfalara yayılmasının metaforu gibidir, eğitmenin bu deliler arasında her şeyle uyum sağlaması sanırım köpeklerden daha korkunçtur, her koşulda hayatta kalmaya çabalayan insanların mücadelelerine saygı duyulabilir ama dönüştükleri şeyler, eh, insanlıktan çok uzağa düşebilir. Hareketsiz adam, adamın annesi ve kız kardeşi de düşünülünce metindeki en normal canlıların köpekler olduğu düşünülebilir, onlar doğalarına göre hareket etmektedir. Kuşlar da. Kuşlar pekiyi.
Böyle. Kısa, ilginç.
Akvaryumla dünyayı, balıkla insanı daha en baştan bir arada görmeye teşneyiz. Salgın hastalıklar yayılmadan önce anlatıcının balık besleme merakının başladığını görüyoruz, çeşit çeşit balık besliyor, akvaryumların dükkanını güzelleştirdiğini düşünüyor. Balıkları izlemek keyif verici, derinlerde öylece duruyorlar veya oradan oraya gidiyorlar, sınırlı bir dünyanın içinde olabildiğince özgürler. Deneme-yanılma yöntemine başvuruyor anlatıcı, oksijen motoruna ihtiyaç duyanlar, duymayanlar, başka türlerle bir arada barınıp barınamayanlar, her türlü balıkla hemhal oluyor ve bu sevimli mahlukların huylarını öğrenmeye çalışıyor. Uğraşlarını ince ince anlatıyor, hayvanların hareketlerinden akvaryumları donatma biçimine kadar. Güzellik salonunun Ölüm Evi'ne dönüşmesiyle birlikte balıkların da yavaş yavaş ölmeye başlamalarını garipsemiyor, hatta kendisi de hasta olduğunu anladıktan sonra hamama giderek bir nevi balıklaşıyor, sonunun yavaş yavaş geldiğini seziyor. Ölüm Evi'ndeki hastalardan birine dönüşmeden önce kısıtlı bir zamanı var, ölenlerin kıyafetlerini giyerek erkekleri kovalıyor, gay bir crossdresser. Gerçi cinsel tanım tam bu olmayabilir, erkeklerle ilişkiye girmekten hoşlandığını biliyoruz bir tek. Neyse, ölmeye yatanların eşyalarını, paralarını ve diğer kişisel eşyalarını isim bantları yapıştırdığı dolaplarda saklıyor ve sonrasında eğer hatıra olarak isteyen birileri çıkmazsa kendisi kullanıyor. Hastanede hor görülen insanlara başlarda merhametle yaklaşmıyordu ama bir süre sonra kurbanları salona kabul ediyor, her birine rahat bir ölüm döşeği sağlıyor. Balıklarla olan ilişkisi de değişiyor; daha hayat dolu balıklar arıyor, sıkılgan kişiliğini durgunlaştıracak türlerden, böylece ölümün sabitliğini ortadan kaldırmak istiyor ve denemelerine başlıyor. Salonun ölülerle dolması ve balık çeşitlerinin artması hemen hemen aynı döneme denk geliyor. Sualtı bitkilerinin arasında gizlenen balıkları izlemek hoşuna gidiyor, belki de öleceklerini anlayan balıkların sakin, gizli bir köşe aradığını bilmeden. Balıklara kapasitelerinin üzerinde bir şey yüklemiyorum bence, böyle davranırlar mı bilmiyorum ama davransınlar istiyorum, o zaman davranıyorlar. Çok unutkan olduklarını biliyorum ama ölümü kim unutmuş? Bu sefer fazla bir şey yükledim gerçekten, ölüm konseptiyle zerre ilgileri yok, sadece çok kötü bir şey olacağını sezip kendilerini çevreden yalıtıyorlar bence. Bizim anlatıcı da benzerini yapıyor sonlara doğru, hastalığı ağırlaşınca salona daha fazla insan almayacağına dair karar alıyor, kendini sualtı bitkilerinin arasına çekiyor, hatta bir yerde salonu suyla doldurmayı bile düşünüyor. İnsan akvaryumu. Ölüm için hazırlık.
Bellatin yine parçalara ayırmış novellasını, her bir bölümde yaşamının ayrı bir bölümünü görüyoruz. Gittiği hamamı Japon bir ailenin işlettiğinden bahsediyor, Japonlar içeride yaşananlara karışmıyorlar, özgür bir ortamda takılıyor adamlar. Yine sonlara doğru yara ve kabuklarla dolan beden hamama gitmeye engel teşkil ediyor, normal şartlarda hamamdan yorgun argın çıkan anlatıcının dükkandan çıkmaya hali kalmıyor. Geceleri erkek aramaya da çıkmıyor, parlak kıyafetlerini giymiyor, kendi ölümüne yavaş yavaş alışıyor, bir de hastalardan çıkan kokuya. Her şeyin öncesinde salon sekizde kapıları kapatıyormuş, pek tekin olmayan bir muhitte kadın kıyafetleriyle dolaşmak zor olduğu için anlatıcı ve arkadaşları çantalarını yanlarında taşıyıp uygun bir yerde travesti kıyafetlerini giyerek müşteri bekliyorlarmış, sabaha karşı uyuyorlarmış ve çok para kazanamasalar da eğleniyorlarmış. Güzel bir yaşam. Anlatıcı salonu güzelleştirmek için yapılabilecek şeyleri bu sırada düşünmeye başlamış. "Aradığım şey müşterilerin kendileriyle ilgilenilirken berrak suyun altındaymış gibi hissedeceği ve yüzeye çıktıklarında gençleşmiş ve güzelleşmiş olacakları bir ortamdı." (s. 23) Ölüm Evi'ndeki hastaları tanımayacak noktaya gelmek anlatıcı için çok ağır bir yük. Bazı hastalarının hikâyelerini anlattığı bölümlerde umursamazlıkla birlikte acı da görülebilir. İnsanların isimlerini, yüzlerini hatırlamayacak kadar çok ölüm gördüğü için derinlerinde bir yer taşlaşmış, sadece ölümü hatırlıyor ve biliyor. Koyu bir umutsuzluk. Genç adamlar "telef oluyor", balıklarla birlikte. Artık kimin insan kimin balık olduğunu ayırt edemeyecek bir noktaya geliyor anlatıcı, her gün kaskatı kesilmiş balıklarla insanların aynı yere gittiklerini düşünüyor mu bilmem, ulaşılamayacak kadar derinlerde bir yerde yüzdüklerini düşünüyordur belki. Birlikte eğlenmeye çıktığı arkadaşları da öldükten sonra sığındığı düşüncelerinde, anılarında huzur bulmaya çalışıyor ve geçmişini hatırlıyor yavaş yavaş. Ailesi pek kayda değer değil, on altı yaşındayken evden ayrılıyor ve hamisini buluyor, adam iyi bir pezevenk ve anlatıcıya para biriktirmesini, gençliğinin sonsuza kadar sürmeyeceğini söylüyor. Biriken para altı yıl sonra güzellik salonuna dönüşüyor, sonra ilk hastayı kabul etme zamanları hatırlanıyor, ilk hastanın hayata döndürülmesi için yapılan harcamalar, verilen uğraşlar hatırlanıyor. Bir de mahallelinin salonu bastığı zaman var, aksiyonun zirve yaptığı an. Ölüm saçan bu yerden kurtulmak için toplanan öfkeli kalabalık dükkanı yerle bir edecekken anlatıcı sıvışıyor, polise gidiyor ve ekipleri mekana getirmeyi başarıyor, sonuçta salon kurtuluyor ve insanlar oradan uzak duruyorlar ama çok beklemeleri gerekmiyor zaten, içeride yaşayacak pek kimse kalmıyor. Hastalardan başka kimse yok zaten, anlatıcı gecenin bir körü içeri girmeye çalışan sevgilileri kapı dışarı ediyor. Sadece hastalar. Sadece balıklar. Sırf ölüm.
Anneden gelen bir mektup, kanser sonucu kısa süre sonra sona erecek bir yaşamın acı haberini veriyor ama anlatıcı cevap yazmıyor, o da ölümü beklemekte. Geçmişin ihtişamıyla dolu bir ölü olarak bulunmak istiyor, parlak kıyafetlerini giyiyor sona doğru. Vedaya hazır. Akvaryumları dağıttıktan, günlük işlerini yaptıktan sonra yapacak bir işi kalmıyor. Burada bırakıyoruz onu, hikâye sona varıyor. Bir bakıyorum, olaylardan ve insanlardan ibaret parçalar, ölümü bekleyen insanların psikolojileri kırık bir camın parçaları gibi bir araya geliyor, anlatıyı oluşturuyor. Cinselliğin uyandırdığı doyumsuzluğu, renkleri ve yaşamın ta kendisiyken ölümle ilişkilenmesini görüyorum. Bir insanın ağır yürüyüşünü de görüyorum, hikâyesine kendi eliyle nokta koymasını.
Bellatin'in okuduğum ikinci metni bu, Türkçedeki ilk metni.
Mit, yaşamı anlamlandıran metaforik hikâye olarak ortaya çıkar, aslında bir şeyi başka bir şeye dönüştürüp ilk şeyi aydınlığa çıkarırken ikinci şeyi de ilkleştirir, dönüşüm karışımının içine boca eder, böylece meseleyi daha da karmaşık bir hale getirir ve yeni mitler bu karmaşayı açmaya çalışır. Döngü. "Geçmiş, yanlışlar batağıdır; bizler gerçeği bulmak üzere buradayız. Bizler doğrusunu biliriz." (s. 7) Hikâyelere şüpheyle yaklaşıp onları doğrulama ihtiyacından ötürü başka hikâyelere başvururuz, böylece gerçeği gördüğümüzü düşünürüz. Gerçek, hikâye tarafından sınanan başka bir hikâyedir. Anlatılanın niteliği zamanla değişir, benzetilenle benzeyenin ilişkisi değişir, gerçeklik bunalımı çağında her şey -anlatılan/yaşanan- birbirini güvenilmez, tekinsiz kılar. Pelevin Mythbusters örneğini verdikten sonra, epigrafta da yer verdiği Borges üzerinden devam ediyor. Anlatılan ve yeniden anlatılan yalnızca dört öykü var: kentlerin kuşatılması, eve dönüş, arayış ve Tanrı'nın (kendini) feda etmesi. Hepsini arayışa indirgeyebiliriz veya birini diğerinin içine yerleştirebiliriz, örneğin eve dönüş başlı başına arayışın bir parçasıdır ve döndüğümüz yerin evliği, dönen öznenin kendiliği falan, bir arayışın sonucunda biçimlendirilir. Belli bir kişiyi, zamanı veya yeri ararız, belki de aradığımız bir şey olmadan ararız. İlerlemek -her şekilde- bir ütopyaya varmaya çalışmak demek. Ne kadar ilerliyoruz, ne anlıyoruz? "Durmaksızın geçmişe savrulup savrulmadığımızı ya da acımasızca geleceğe sürüklenip sürüklenmediğimizi tartışabiliriz, ama aslında yerimizden hiç kıpırdamadık." (s. 9) Aynı şeyleri sorup duruyorsak ve her sabah aynı insana uyanıyorsak gerçekten de pek ilerlememişiz demektir, dolayısıyla chat odalarını Labirent'e dönüştürmek, Theseus'a dönüşmek çok kolay. Pelevin bunu yapıyor, bir miti modernleştiriyor veya moderni mitleştiriyor, artık nasıl okunursa. Minotaurus internette, başıboş dolanıyor ve birkaç insan neler döndüğünü anlamaya çalışıyor. Üç bin yıllık, hatta belki daha eski bir hikâye günümüzde canlanabilir mi, eğer olduğumuz yerde duruyorsak -ki bana kalsa da duruyoruz- neden olmasın.
Minos'u, Daidalos'u, Pasiphae'yi bilmeden labirentin önemi anlaşılamaz. Dil kendi metaforlarını üreterek anlamca genişlediği için isimlere de dikkat etmek gerekiyor. Labirent -Labyrinthos, iki ağızlı balta anlamına gelen "labrys"ten türediği düşünülüyor- inşa edilirken Borges'e, Eco'ya kadar, hatta ötesine uzanacak çağrışımsal bir yapı da inşa ediliyordu. Neyse, klasik hikâyeye göre Minos, tahta çıkışının alametini görmek ister, Poseidon kesilmek üzere kar beyazı bir boğayı Minos'a yollar, Minos boğaya kıyamayıp başka bir boğa keser, cesarete bak, Poseidon köfteyi tabii ki çakar ve Minos'un kraliçesi Pasiphae'yi boğaya aşık eder. Pasiphae, Daidalos'tan bir inek heykeli yapmasını ister, böylece heykelin içine girip boğayla çiftleşir. Gebe kalır, doğurur, Minotauros yarı insan yarı boğa olarak hikâyeye girer. Minos, Daidalos'a bir labirent yaptırır ve Minotauros'u labirente koyar. Bu sırada Aigeus savaş vergisi olarak yedi Atinalı delikanlıyı ve yedi kızı Girit'e gönderir, oğlu Theseus da Minotauros'la savaşmak için Girit'e gelir, Pasiphae'nin kızı Ariadne'nin kalbini çalar, labirente girerek Minotauros'u öldürür ve Ariadne'nin kendisine verdiği iplikleri kullanarak labirentten çıkış yolunu bulur. Kabaca böyle. Birkaç ilginç nokta var, Gospodinov Bomonti'deki konuşmasında Minotauros'un bir çocuk olduğundan bahsetmişti, küçük bir çocuk, öldürülmesi son derece zalimce. Hüznün Fiziği'nde labirenti ve boğa gibi çocuğu farklı biçimlerde görüyorduk, anlam Bulgaristan'ın kapalı toplumuna ve hüzünle büyüyen bir çocuğa doğru genişletiliyordu. Pelevin başka bir biçimde deniyor bunu, Dehşet Miğferi denen bir zamazingonun algılara dayalı bilgi felsefesinin somuttan soyuta geçip durması niteliğini ele alarak karmaşık ve sembolik bir labirent yaratıyor başta, sonrasında karakterlerin konuşmaları üzerinden bireysel labirentleri ortaya çıkarıyor, Theseus'u ve Minotauros'u karakterlerin arasına sokup tepkiler üzerinden mitin boyutlarını büyütüyor. Çevirmen Dilek Şendil'in yazdığı giriş metni mevzuya güzel bir başlangıç noktası sağlıyor, sonrasında bazı çeviri tercihlerine dair açıklamalar geliyor, sonra da kaosa bodoslamadan dalıyoruz.
Metinde yedi üye var, bir forumda hapsolmuş durumdalar ve birbirlerinden başka konuşacak kimseleri yok. Forumda hapsoldukları gibi gerçekliklerinde de hapsedilmiş durumdalar; her bir bir odada, iki kapılı küçücük alanlarda bulunuyorlar, bilgisayarlarından başka bir şeyleri yok ellerinde. Oraya nasıl geldiklerini bilmiyorlar, her biri benzer soruları soruyor ve tatmin edici bir cevap çıkmıyor ortaya. Organisma(-:, Romeo-y-Cohiba, Ariadne -forumu başlatan kişi-, Nutscracker, Monstradamus, IsoldA, UCUBI 666. Simgeledikleri şeyler çevirmen tarafından birazcık aktarılmış, her birinin bir işlevi olduğunu ve hep beraber labirentin bir parçası olduklarını düşünebiliriz. Tanışma evresinde neler döndüğünü bulmaya çalışıyorlar tabii, Ariadne içinde kaybolacağı ve onu bulmaya çalışanların da kaybolacağı bir labirent yapmaya dair sözü kimin söylediğini aramaya başlar başlamaz insanları belirsiz bir zamanda, belirsiz yerlerde bir araya getirmiş oluyor. İsimler, meslekler, cinsiyetler, kişisel her tür bilgi xxx'leniyor, kimlikler son derece gizli. Nerede olduklarını anlamaya çalışırlarken biri aynı otelde olabileceklerini söylüyor, duvarlara vurmalarını öneriyor. Birbirlerini duyamıyorlar, otel odası atmosferinde geçici bir misafirlikleri olabileceğini kimse düşünmüyor. O noktaya gelmeleriyle ilgili hikâyelerini, rüyalarını anlatmaya başlıyorlar ve her biri kendi sembolik çıkmazını ortaya koyuyor. Ariadne'nin cüceli ve Asterisk'li -tapınılması herkesin hayrına olacak bir tanrı- rüyasının her şeyi başlattığı anlaşılıyor falan, yaşananların tanrıyla ve yaşamlarıyla ilgisini çözmeye çalışıyorlar. Kapılardan biri odaya açılırken diğerinin özel bir anlam taşıyan bir mekana açıldığını görüyoruz; katedrale, sokağa, neresiyse oraya. Bu sırada mangalardan internete kadar pek çok konuda geyik çevriliyor, mesele iyice derinleşiyor. İnternetle ilişkilerinin Antik Yunan'la ilişkileri kadar uzak, mesafeli olduğunu düşünüyorlar, internet bir ağ olduğuna göre ağı ören bir örümceğin de olması gerektiğini düşünüyorlar, kendilerini gözleyeni merak ediyorlar, bu yüzden moderatöre sesleniyorlar sık sık. Miğfer metnin ortalarına doğru beliriyor; geçmişi ve geleceği taşıyan, kendi parçasının içinde bir bütün olarak bekleyen ve bütünlüğünü parçalarının birleşimiyle aşan bir nesne, umudun ve hüznün kaynağı, bütün zamanların ve insana dair soyut düşünceyle dünyaya dair somut düşüncenin birleştiği, birbirine dönüştüğü mekansal bir obje. İçerisini ve dışarısını bir arada tutuyor, her şey ondan doğuyor ve onda bitiyor. Tao benzeri bir nane. Hemholtz'un özgür irade ve kaderle ilgili fikirleri de yer buluyor bu mevzuyla birlikte, zorlayıcı yönlendirme ve özgürlük konusunda birtakım atıp tutmalarda bulunuluyor. Bu miğfer olayı metnin merkezini oluşturuyor, karakterler miğferi ve miğferin temsil ettikleri üzerinden fikir yürütüyor, kendilerine özgü mekanlara açılan kapıların ardında gördüklerinden, öğrendiklerinden şifreler çözüyorlar, beyin fırtınasıyla mekandan kurtulmaya çalışıyorlar. Mekanın, labirentin doğası üzerine düşündükleri zaman aslında yaşamın labirentten ibaret olduğunu anlıyorlar, bir dünya iş.
Theseus ve Minotauros çıkıyor ortaya, sonlara doğru. Baş aktörleri buluyorlar, Miğfer'in içinde olduklarını anlıyorlar. Aslında bütün zamanların içindeler, bir açıdan zamandan soyutlanmış durumdalar ve mekanın simgeler aracılığıyla yaratıldığı bir var oluş halindeler. Hepsi aynı cümleleri kuruyor bir süre sonra, kişilikleri de ayrılmaz bir bütün olmaya doğru ilerlerken sanki tekilliğin içinde sıkışmış bir hale geçiyorlar. Kurtuluyorlar nihayetinde ama neyden, var oluşlarının doğasını anladıkları için kurtulacak bir şey olmadığını düşünüyorlar bana göre, sonlarda.
Güzel, mitoloji serisi çok iyi.
1950'de ilk National Book Award'u kazanan bu metni Algan Sezgintüredi'nin çevirisinden okuyoruz, aşırı yerelleşme tehlikesi yer yer ortaya çıksa da bence iyi bir çeviri olmuş, kenar mahallelerin argosu olabildiğince başarılı bir şekilde Türkçeleştirilmiş, hoş. Joyce'tan etkilenildiği söylenmiş, muhit tasvirleri ve kafiyeli sözcüklerin sayılıp dökülmesi mevzuları, evet, Sezgintüredi Joyce'u andıran oyunculluğu da başarıyla aktarmış, bu daha da hoş. Çevirisi nispeten zor bir metin gibi geliyor bana, ince ince çalışılmış bu metin üzerinde.
Algren'ın Simone De Beauvoir'ya abayı yaktığı ve evlenme teklifinin reddedildiği biliniyor. Başkasıyla evlendiği, iki yıl sonra boşandığı, alkolizmin pençesinde kıvrandığı, uyuşturucuya bulaştığı ve üniversitede yaratıcı yazarlık dersi verdiği de biliniyor. Sağdan soldan derlediğim bilgileri toparlayayım, 1980'lerin hiper gerçekçiliğiyle 1900'lerin naturalizmini kardığı, metni bu temel üzerine oturttuğu söyleniyor ki bazı bölümlerde Ellis tadı alınabiliyor, Zola'nın Meyhane'sinde geçen mekanın benzerlerini de Chicago'nun bıçkın delikanlılarının takıldığı barlarda bulabiliyoruz. II. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde, azılı gangsterlerin tükenmeye yüz tuttuğu zamanlarda geçen bu hikâyeyi Soğuk Savaş'ın başlangıç yıllarında doğan Amerikan Rüyası'nın teğet geçtiği veya geçeceği insanları temizleme girişimi olarak okumak mümkün; Frankie'nin ve diğer karakterlerin makineleşmedikleri -ironik bir şey, Frankie'nin lakabı Makine ama başka bir mevzudan alıyor bunu- için birer birer savrulduklarını görüyoruz. Bu insanlar "düzgün" bir işte çalışmıyorlar, çalışmak da istemiyorlar, yok olup gideceklerini ve ömürlerini fabrikalarda çürüteceklerini düşünüp korkuyorlar hatta, birkaç yerde karşımıza çıkıyor bu düşünceler. Düzenli bir işte çalışan tek adamın başına gelenleri görünce serserilerin dünyasında düzgün diye bir şeyin olmadığını, katı olan her şeyin yavaş yavaş buharlaştığını anlayabiliriz; gündelik yaşamlar gündelik problemleri getiriyor ve problemlerin çözümüne dair büyük adımlar atıl(a)madığı için uzun vadede karakterlerin tamamı facialarla yüzleşmek zorunda. Rüya'yı başlatanlar temiz bir toplum istiyorlar; insanlar çalışsınlar, üretsinler, ürettiklerini satın almak için daha çok çalışarak tüketime daha çok kaynak ayırsınlar derken kusursuz bir robota dönüşsünler, bu döngünün sağlanması için güvenli bir toplumun inşa edilmesi gerekiyor, Frankie gibilerin ortadan kaldırılması, suç oranlarının düşürülmesi gerekiyor haliyle, politikacıların seçim vaatlerinden en büyüğü bu belki de, eve vurulmadan dönmek isteyen insanlar için steril bir ortam. Dolayısıyla serserilerle ve gangsterlerle işbirliği yapan polislerin düzeni sağlamak için, açıkçası daha iyi bir gelir kaynağı da buldukları için politikacılara yanaşıp kolladıkları adamları içeri atmaları yine bir dönemin sonunu gösteriyor, Saul Goodman benzeri bir kanun adamının içeridekileri dışarı çıkardıkça polisler daha karmaşık taktikler geliştirerek, daha önce hiç davranmadıkları gibi davranarak suçluları elektrikli koltuğa oturtmaya çalışıyorlar, o zaman için büyük ve öngörülemez -zaten pratik zekaları dışında karakterler pek zeki değiller- bir değişim gerçekleşiyor. Yeni kurallara uyum sağlayabilenler hayatta kalırken bazıları da parmaklıkların ardına veya elektrikli masaj koltuğun gidiyor. Gidenlerin ve kalanların hikâyesini anlatıyor Algren, son derece lirik bir suç dünyası oluşturarak. Karakterlerin iç dünyaları olsun, suç dünyasının dinamikleri olsun, tahribatı olabilecek en yakın noktadan izletiyor bize, süper iş. Metnin film uyarlamasında Frank Sinatra'nın oynadığını ekleyeyim, filmi daha izlemedim ama cumaları çalışmıyorum, bugün izleyeyim.
Aleksandr Kuprin'in bir sözüyle başlıyoruz: "Anlıyor musunuz beyler? İşin dehşet saçan yanı, artık hiçbir şeyin dehşet saçmaması!" (s. 1) Metinde sadece KUPRIN diye belirtilmiş, adam Aleksandr Kuprin, Türkçeye Helikopter'den çıkan bir metni çevrilmiş, o kadar. El atılması gerekiyor bu meseleye de, şöyle biraz araştırınca sıkı bir yazar olduğu anlaşılıyor. Neyse, geri dönüşlerin pek sık gerçekleştiği lineer bir anlatıyla karşı karşıyayız. Başkomiserin asla içmediği halde "Pastırma Yazı'yla Aralık'ın tutan ilk karı arasına düşen o puslu mevsimin akşamüzerlerinde bazen kendini yarı sarhoş hissetmesi" meselesi, önüne yığılan onca ipsiz sapsız adamın saçma sapan konuşmaları, savunmaları ve anlamsız gülüşleriyle beliriyor. Şantaj, eşkıyalık, at hırsızlığı, zina, çocuk tacizi, her türden suçla karşı karşıya kalan "Çeteleci" nam adam, serseri tayfasını bir bir sorgulayarak içeri alıyor veya kefaletle bırakıyor, herkesin "Kuzen" dediği Çavuş Kvorka'yla iyi geçinenler bırakılıyor genelde, parası serbest kalmaya çıkışanlar da diyebiliriz. "Elveren"'le bu sorgulama sırasında karşılaşıyoruz, Mor Kalp sahibi bir savaş gazisi, kart dağıtıcısı, kumar ortamlarının aranan adamı, ara sıra hırsızlığa çıkan bir adam, otuzlarına gelmek üzere ve cephede savaştığı günler çok uzaklarda kaldığı için o günleri istediği gibi biçimlendirerek kendisine bir kimlik yaratıyor, pokercilerin aranan adamı haline geliyor. Askerde de dağıtım işi yaptığını söylüyor, kartları karıp oyunu düzenlemede aranan biri olmasını o günlere borçlu. "Serçe" lakaplı Saltskin de orada, en yakın arkadaşı. Zamanında Serçe'yi sokaklardan kurtarmış Frankie, o günden beri birlikte takılıyorlar ve Serçe bağımsızlığını kazanana kadar Serçe'ye tepeden bakıyor biraz. Serçe yarı Yahudi, bu dini boyut karakterlerin ilişkilerini etkiliyor tabii, Polonyalı karakterlerle Polonyalı olmayanlar arasında da belirgin farklar var, hatta bir bölümde Yahudi ve Polak kumarbazları kıyaslıyor Algren, Polonyalıların eğlenmek için, Yahudilerin güvenli bir şekilde kazanmak için oynadıklarını anlatıyor falan, ilgi çekici. Sonra bu iki arkadaşı salıyorlar, gidecek yerleri o an için olmadığından karakterlerine temel oluşturacak özellikleri öğrendiğimiz diyaloglara dalıyorlar. Serçe suça bulaşmasa o pislik mahallede sıkıntıdan gebereceğini söylüyor, bir de aşırı çirkin olduğunu sandığı için suçun yardımıyla bu çirkinliği işe yarar bir hale getirdiğini düşünüyor. Reklam tabelalarının önünden geçip her günkü sıkıntılarına bir yenisini ekliyorlar, düşünceleri bölünüyor ve reklamların saçma imajları dışında bir şey düşünemiyorlar. Tüketim onlar için yaşamsal faaliyetlerin sürdürülmesini çağrıştırıyor, fazlasını değil. Frankie, eşi Sophie'yle bir pansiyonda kalıyor, pansiyonun sahibi zihinsel engelli oğluyla yaşayan, sürekli sıkıntı çıkaran yaşlıca bir adam. Sophie kötürüm, Frankie yüzünden. Aralarındaki hastalıklı ilişki çocukluk yıllarına dayanıyor, daha o zamanlardan birlikteler -Molly'yle birlikte ama Molly'ye birazdan geleceğim- ve sonrasında Sophie'nin takıntılı doğasıyla Frankie'nin umursamazlığı bir araya gelince ilişkileri başlıyor, Sophie Frankie'nin kendisini sevmesini istiyor ama adam uçarı. Sonra kaza gerçekleşiyor, kadın arabadan fırlayıp sakatlanıyor, Frankie'ye pek bir şey olmuyor, uzunca bir süre boyunca hissettiği suçluluk haricinde. Evleniyorlar ve böylece Frankie kadına iyice bağlanıyor. Sakatlık olayı Sophie'yi memnun ediyor bir açıdan, adama hatırlatıp duracağı bir zincir geçiyor eline. Bir alt katta Molly yaşıyor, Frankie ve Sophie'yle çocukluk arkadaşı, fahişe. Frankie'ye kesik. Adama gerçekten aşık, yirmilerinin ilk yarısında olmasına rağmen zaman içinde otuzlu yaşlarını sürdüğü düşünülecek kadar yıpranıyor ve adamı kurtarmaya çalıştıkça kendisi de batıyor, çıkarsız sevginin yol açtığı yıkım ağır oluyor. Pansiyondaki yaşamı, karakterlerin sosyal hayatlarını bol imgeli, şiirsel bir dille anlatıyor Algren, dairelerdeki su borularının çıkardığı seslerden sokakların neon lambalarıyla delinemeyen sisine kadar pek çok detay şehri karakterler için bir kapana dönüştürüyor.
Frankie'nin uyuşturucu bağımlılığı, Molly'yle kurduğu ilişki ve uyuşturucu satıcılarından birini kazara denebilecek şekilde öldürmesi sonunu yavaş yavaş hazırlıyor, metnin ilk bölümünde Serçe'yle Frankie'ye odaklanmışken ikinci bölümde hapse giren Frankie'nin kirli hayatından kurtulma çabalarını bir umutla okuyoruz ama uyuşturucu sıkıntılı bir iş gerçekten. Sonuçta Serçe ve Frankie polislerce kıskıvrak yakalanıyor ve kaçış süreci başlıyor Frankie için, Serçe'nin yapabileceği pek bir şey yok, hikâyesi yakalanmasından sonra bitiyor. Frankie'nin kaçışı Requiem For a Dream tarzı bir sonun sinyallerini veriyor, hatta filmin bu metinden bir parça olsun esinlendiğini söylemek mümkün. Sophie'nin yolu tımarhanede bitiyor, Molly mutsuz yaşamını sürdürüyor, herkes bir ölçüde ayvayı yiyor. Tutanaklarla bitiyor metin, polislerce alınan ifadeler Frankie'nin nokta koyduğu serüvenini aydınlatıyor, çekilen acıları kayıtlara geçiriyor. Bir de şey, savcının suçluları sorguladığı bir bölüm var, başlı başına sanat eseri. Adamın bunaltısını, onca suçlunun kaypaklığının yol açtığı umutsuzluğunu birebir görüyoruz, dönemin yeraltı dünyasına, çıkışı olmayan insanların neler yapabileceklerine şahit oluyoruz. Etkileyici.
Algren'ın iki metni çevrilmiş Türkçeye, biri bu. Diğerini bulursam onu da okurum, şahane yazar. Bu metin zamanında Hür Yayın'dan çıkmış, sonra Versus basmış, ne güzel. Hür Yayın olsun, Yankı olsun, Sander olsun, böyle yayınevleri zamanında müthiş işler yapmış, denk geldikçe okumak lazım.
"Seher vakti kıçını kaşıma, amuda kalkıp bakma aşıma" tarzı tekerlemeler, sözler, nine tembihleri, yaklaşık elli tane. Sadece bunlar değil, inançların temelleri de var. Genellikle insanın anlayamadığı büyük bir felaketle sınanma sırasında ortaya çıkmış bunlar, örneğin hapşıran birine söylenen söz veya Veba Salgını sırasında taşınan kurbağa bacağı gibi nesneler kurtarıcı rolüne bürünmüş ama sonuçta nesne onlar, kurbağa bacağının vebayı kırıcı bir özelliği belki vardır ama çoğu inanışın pek bir temeli yok. İnanç işte, belki placebo etkisi de işin içine giriyordur. Jodorowsky psikobüyü nanesinin sağaltıcı olabilmesi için kendisine başvuranlardan çözüme inanmalarını istiyordu, o hesap. Sonuçta insan pagan dönemlerden, hatta öncesinden itibaren sezdiği ama bilmediği bir dünyadan sayısız tedavi çarpmaya çalışmış, bu sadece ölümle ilgili olan. Genelde korunma maksatlı inançlar belirmiş, akademik eğitimini folklor ve inançlar üzerine kuran Rhodes şöyle diyor: "Hijyenin tam olarak sağlanamadığı, temel gıda maddelerinin, temiz suyun veya modern ilaçların kolaylıkla tedarik edilemediği çağlarda yaşamış atalarımızın yüz yüze kaldıkları tehditlerin çoğu tamamen kontrolleri dışındaydı. Gemi batarken dalgalardan kendilerine koruyamıyor, vebayı durduramıyor ya da hasadı mahveden donla başa çıkamıyorlardı. Bu yüzden kendilerini kurtarmanın başka yollarını aradılar." (s. 12) Kökenleri Antikçağ'a kadar uzanan bu inançların temellendiği dünya algısını bilmek meseleyi aydınlatır, "Kader'in en kuvvetli tanrıyı bile yenebildiği bir mitolojiyle bezenmiş çağ", insanları mucizelerin varlığını inandırmıştı ve felaketlerden kurtulmak için sihre -o zamanlar için sihir- başvurabileceklerini söylüyordu. İnsanlar da iltihaplanmış lenflerin üzerine ölü güvercin koydular, kıtlıktan kurtulabilmek için güvercin yuvalarını bozmadılar, adaklar adadılar, garip garip işlere girdiler ve seslerini duyurmayı başardılar, kendilerince. Çoğu başaramadı. Çünkü ölü güvercin nedir ya.
At nalıyla başlıyoruz. Hindu metinlerinde at nalının gücünden bahsediliyormuş, sonrasında Batı'nın pagan dünyasına giren at nalı, Aziz Dunstan'la birlikte Hristiyanlık tarafından benimseniyor. Arap kültüründe nazara karşı muskalarda kullanılıyormuş, İngiliz, Kelt ve Alman kültüründeyse kapının üstüne çivileniyormuş. Uçları yere bakar şekilde asılanı var, gökyüzüne bakar şekilde asılanı var, her kültür kendi yorumunu getirmiş ama sonuçta biliyoruz, at nalı iyi bir şeydir. HOMM serilerinde kahramanların "Luck" yetenekleri vardı, koca bir at nalıyla gösteriliyordu, oyunu oynadığım yirmi küsur yıldan beri at nalını severiz, sayarız. Biraz üfürükten bir yetenektir ama yeri gelince hayat kurtarır. Neyse, bu böyle. Sonra yerde peni bulma olayı geliyor. Aslında iğneymiş bu, ABD'de "pin-penny" benzerliğinden paraya dönmüş olay. İğnenin Tanrı'yla bir ilgisi varmış, ABD paralarının üzerinde "Tanrı'ya Güveniriz" yazdığı için özellik hemen paraya aktarılmış. Yerde bulmak şans getirir, havuza atmak şans getirir, havuzdakileri toplamak şans getirmez. Yüz tanesiyle bir kahve alınabiliyor, o bile alınamıyor artık. O yüzden uğur parası olarak saklayalım, saklamayanlara lanetimizi salalım. Başka ne var, merdiven altından geçmek. Teslis'i bozmak anlamına gelirmiş. Üçgen sembolü Antik Mısır'dan beri yaşamın sembolü olmuş ve dinlerle farklı anlamlar kazanmış. İdam cezalarıyla birlikte merdivenler olumsuz bir nitelik kazanmış, asılan insanların ruhlarının bu merdivenlerin altlarından geçtiklerine inanıldığı için, biz de asılmadığımız için merdiven altlarından geçmemeliyiz, yoksa bir ruhu sinirlendirip sonsuz öfkesine maruz kalabiliriz, o zaman da, "Who you gonna call?" Tuz dökmeye geldik. Antik Yunan ve Roma mitlerinde tuz mühim, Yahuda şu meşhur yemekte tuz döker halde resmedilmiş, uğursuzluk buradan geliyor. 13'le alakalı bir iki başlık var, Yahuda'ya bağlayabiliriz onları da. Neyse, sol omzun üstünden bir parça tuz atarsak kara meleğin gözüne gelirmiş ve melek kötülük yapamazmış böylece. Yemeğe de bol bol dökersek yiyemeyiz mesela, neden, çünkü her şeyin fazlası zarar. Ne oldu, melek yemeği kötüledi. O yüzden saçma sapan yerlere değil, sol omzun üstünden arkaya atacağız.
Kem göz. Kutsal kitaplarda geçiyor, Ortadoğu'dan Afrika'ya pek çok bölgenin kültüründe yer alan bir göz çeşidi. Nazar değiyor ve işler sarpa sarıyor. Kurtulmanın çeşitli yolları var, nazar boncuğu mesela. Yahudi geleneğinde çocukların bileklerine kırmızı bir iplik bağlanırmış, İtalya'da nazarın iktidarsızlığa yol açtığı düşünülüyormuş ve bundan korunmak için parmakları kıvırarak boynuz gibi yapılan bir el hareketi varmış ki bunu biliyoruz. Ay ışığına geldik, luna kökünden lunatic doğuyor, ay ışığının insanlar için tekinsizlik doğurmasının sebebi biraz anlaşılabilir; gece tehlikelerle dolu ve ay ışığı kötü niyetli varlıklara yol gösteriyor. İnsanları delirtmesi bir yana, kurttan insana veya insandan kurda dönüşen yaşam formları ay ışığında kayışı koparıyor. Bunların dışında neler var, kara kediler mesela. Köprüde vedalaşmak da var, ayak toprağa değmediği müddetçe tehlikedeyiz aslında. Baykuş ve kızılgerdan da mitik ve mistik bir havayla anlatılıyor. Mezarın üzerine basmak, birinin mezarımızın üzerinde yürümesine bağlanan bir titremeye yakalanmak, mezarlıklar falan, bunlar da kısaca inceleniyor. Mumlar, kaşınan avuçlar, ucu sivri eşya hediye etmeler, tavşan ayağı, akla gelen başlıca inançlar tarihçeleriyle birlikte inceleniyor, pek hoş. Bir de şey diyeceğim, Cadı Avı adı altında edilen zalimlikler insanın kanını dondurur. Cadılar da sıkça geçiyor inançların arasında. İnsan bilmediğinden korkup uyduruyor, olan yine insana oluyor. Rezillik.
Doğan Kitap'ın Renkli Tarih Dizisi güzele benziyor, birkaç metni aldım, hemen okumaya giriştim. Bu ilkiydi. Gayet hoş.