Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

2008'de basılmış metin, Beresford muhtemelen güneşin altında simliymiş gibi parıldayarak dolanan vampirleri görmedi. Blade'e kadar getiriyor mevzuyu, Underworld'den de bahsediyor biraz, bunların dışında Dracula'ya odaklanıyor daha çok. Transilvanya ve III. Vlad Tepeş hakkındaki bölümler özellikle ilgi çekici, bir mitin zaman içinde değişimini, değişim basamaklarını görmek vampir nam mahluka ilgi duyanlar için hoş bir mesele. Beresford, Kazıklı Voyvoda'nın "Dracula" olmadığını söylüyor. Aslında adamın soyunda Dracula bir ad veya soyad olarak geçiyor ama Stoker'ın Dracula'sıyla bir ilgisi yok. Dinlerin pagan inanışları yontup ilahi mesajlara döndürmesi gibi vampir denen kardeşimiz de çağlar önce insanların dünyayı anlamlandırma çabasıyla üfürdükleri korkutucu güçlerin daha belirli bir forma döndürülmesiyle ortaya çıkmış, dallanıp budaklanmıştır. Günümüzde vampirlerin varlığına inanan, en azından var olma olasılıklarının yüksek olduğunu düşünen insanlar vardır, bunlar senin benim gibi insanlardır, bir işleri vardır veya yoktur, yiyip içerler ve geceleri mezarlıklara gidip vampir avına çıkarlar. İngiltere'de birkaç yüz kişinin toplanıp mezarlık basması olayı metnin son bölümünde enine boyuna anlatılıyor, bunun yanında daha çok Slav ve Rus milletleri arasında vampir inancı çok güçlü, strigoi deniyor, gerçi coğrafyadan coğrafyaya değişkenlik gösteriyor ama korkulan bir şey, geceleri çocuklar bunlarla korkutuluyor ve vampir davaları peşinde koşmaya devam ediyor insanlar. Giriş bölümünde Antik Yunan ve Roma kıyılarından Antik Mısır'a, Babil'den Hindistan'a pek çok vampir inancının tarih boyunca belgelendiğini anlatıyor Beresford, en son 2002'de Güney Afrikalı bir devlet görevlisi, hükümetin vampirlerle işbirliği içinde olduğunu iddia eden bir çete tarafından katledilmiş. Çok acayip işler dönmeye devam ediyor yani. Etimolojik işlere giriliyor sonra, "vampir" terimi 1732'de Arnold Paole'nin bir hikâyesinin Almanca tercümesinde ortaya çıkmış. Kökü Slavcadaki upir veya upyr, Türkçedeki uber sözcüğünden geliyormuş bu da. Nişanyan'ın sözlüğünde böyle bir sözcük yok, bilemiyorum. Makedonya 'da ve Yunanistan'ın bazı yerlerinde vrykolakas, Sırbistan'da dhampir, Hırvatistan'da pijavica isimleri kullanılıyormuş, folklorda yer alan varlıkların nitelikleriyle daha evrensel bir kaynağı olan vampirin nitelikleri birleşince böyle farkların ortaya çıkması normal. Bu yerel inanışların izinin sürülmesi metnin en ilginç bölümlerinden birini oluşturuyor, zira modern vampiri ortaya çıkaran kaynakların birer birer ortaya çıkması, vampiri yaratan kültürel parçaların ayrıştırılması mitin doğuşuna kadar gidebileceğimiz tarihsel bir çizgiyi açığa çıkarıyor. Birkaç örnek vereyim, belli meyve türlerinin de vampire dönüştüğü söyleniyor, bir etnolog diyor bunu. Karpuz mesela, vampir karpuz. Sırp Çingeneleri arasındaki bir inanışa göre meyveler ilginç sesler çıkararak birbirleriyle kavga bile ederlermiş. İlginç, bu da vampir mitini geliştiren kültürel kodlardan biri. En azından varlığın tarihini oluşturuyor. "Vampirin var olduğuna dair korku, onun gerçekte var olduğu düşüncesinden daha da önemlidir denebilir." (s. 14) Hatta daha korkunç bir şey bu. Hırlayan karpuzları saymazsak. Yol kavşaklarıyla ilgili bir durum var, Roma döneminde ölüler yol kavşaklarına gömülürmüş ki ruh evin yolunu bulup geri dönmesin. Bu gömme olayı suçlular için yapılırmış özellikle, dünyada tutsak kalıp millete teşne olmasınlar diye kavşağa gömmece. Kalkarlarsa sıkıntı çıkarmasınlar. Deri yüzme ve mumyalama gibi meseleler de böyle işlere eklenince vampirlerin nitelikleri birer birer ortaya çıkıyor. Kilise'nin de katkısı var, vampir mitosunu kuvvetlendirerek kendi konumlarını da sağlamlaştırmışlar. Voltaire, Rousseau gibi düşünürler vampir olgusuyla eğlenmişler, böyle bir inancın Aydınlanma Çağı'nda sürüp gitmesi garip gelmiş onlara. Kökler bayağı derinlere uzanıyor oysa, Kont Duckula'nın çocuklar için eğlence unsuru olmasını folklorun modernleşip varlığını sürdürebilmesiyle birlikte düşünürsek bu mitin insanlık kadar eski olduğunu ve geçirdiği değişimlerle gelecekte de var olacağını söyleyebiliriz.
Vampirin doğuşunun anlatıldığı bölüme bakıyorum. Balkan ülkelerinde ensest, vaftiz olmama ya da evlilik dışı doğum gibi ahlaki olayların sonucu olarak vampirlerin ortaya çıktığı düşünülüyor. Rusya'da vampirle doğaüstü bir, dolayısıyla dinin miti hoş görmediği söyleniyor. İrlanda'da ölüler dirilmesin diye mezarların üzerine büyük taşların konması, Roma ve Yunan söylencelerinde lamiae'den tırsılması, bütün bunlar vampirin bileşenlerini oluşturuyor. Bunların yanında Ovidius'un yarasaları kan içen doğaüstü varlıklara benzetmesi, İsa'nın dirilişi ve dindeki kan-şarap ilişkisi gibi meseleler korkunç arkadaşımız için önemli, kendisine yarattığı mitle günümüze doğru uzun yolculuğu için bir basamak oluşturuyor. Şeytani formdan hortlağa dönüşüyor, hortlaktan Yahuda'ya dönüşüyor, dönüşmediği pek bir doğaüstü varlık kalmıyor. Yaşayan ölüye dönüşme inancı kendisi için sağlam bir temel, bu temelin üzerinde Antik Yunan söylencelerini kullanarak ve ölülerin yakılması geleneğinin ölülerin gömülmesine dönüşmesini kendine uyarlayarak werewolf, warwulf ve loup-garou arasında etimolojik bir bağ oluşturuyor, vrykolakas için uzun bir yolculuk. Sözcüklerin kökenlerine iyice yayılıyor ve kurtadamla akraba oluyor bir anlamda, çıkış noktaları benzer korkular. Bu korkular üzerinden tarihteki ünlü isimlerin "vampirleşmesi" süreçleri ele alınıyor, Caligula örneğin. Cesedi bulunup delik deşik edilene kadar millete musallat olduğu düşünülüyor bu ünlü imparatorun, dehşet çağlar öncesinden söylenceler halinde gelip sokaklarda can buluyor. Gömme işleminin yaygınlaşmasıyla Eski Mısır'daki mumyalama işlemine gidebiliriz, bedenin mümkün mertebe bozulmadan korunması vampir mitini zenginleştiren unsurlardan biri. Bilindiği üzere vampirler tabutlarından gayet yakışıklı veya güzel bir şekilde kalkıyorlar. Mumyalar için aynı şeyi söyleyemeyiz ama vampirlerin mumyalarla uzaktan kuzen olduğunu söyleyebiliriz. Ölüm ve defin işlemleri üzerine ayrı bir bölüm var, gömülen cesetlerin çürüme sürelerini uzatan türden toprakların insanların ödlerini koparan varlıkların uydurulmalarındaki payını unutmamak lazım, işin ucundan coğrafya da tutuyor, ne hoş.
Sonraki adımlarda vampirlerin dişleri, kıyafetleri, kan emmeleri ve emme biçimleri, kişilikleri, akla gelen neleri varsa tarihi kökenleriyle birlikte açıklanıyor. Psikolojiyle doğaüstünün birlikte incelendiği son bölümler dikkat çekici, günümüzde vampir inancının sürmesinin temelinde yatan kaygılar Marx'a kadar uzanan bir zincirin halkasını oluştururak ekonominin vampir teması üzerindeki etkisini de ortaya koyuyor. Kapsamlı, hoş bir araştırma. Vampir severim, gördüm mü peşine düşerim diyenler için on numara.
Yusuf biridir ve aranmaktadır. Arayan en az iki kişi vardır, konuşulan insanların "birader, kız, hanım," gibi hitaplarından anlamaktayız bunu. Arayan/dinleyen kişi belli değildir, bir kişi olduğu bile belli değildir, belki de bütün anlatıcılar aynanın karşısına geçip konuşmaktadırlar, kendi kendilerine Yusuf'u anlatıp adamı anılardan çekip çıkarmaya, bulmaya çalışmaktadırlar. Bölümler başlıksızdır, farklı anlatıcılar Yusuf'un farklı bir dönemini, duygusunu, özlemini anlatmaktadırlar. Yusuf'un girdiği ortamların ve ilişki kurduğu insanların nitelik farklılıkları gereği anlatıcıların dili farklılaşır, örneğin adamın ilişki kurduğu avukat daha düzgün bir Türkçeyle konuşurken pavyondan veya hapisten tanıdığı arkadaşları argonun dibine vururlar. Çok rahatsız edici bir şey değil, ara ara karşımıza çıkıyor. Gerçi aşırılığa kaçan serseri muhabbetleri rahatsız edici olabiliyor, o ayar da bazı anlatıcılarda tam tutmamış ama bazılarında, örneğin Yusuf'a derin bir öfke duyan hapishane dayısının söylediklerinde cuk oturuyor.
Yusuf babasından sopa yiyor, bunu komşusu anlatıyor. Balık tutmayı ve sabrı öğreniyor, bunu balıkçı bir baba anlatıyor. Hızır'dan el aldığı bir arif tarafından anlatılıyor, el verdiği insan kahvede onun gibi kalın kalın kitaplar okumaya başladığını anlatıyor, adam ilahi bir dokunuştan sonra hakkında konuşan herkesin yaşamını öyle veya böyle sarsıyor, ailesini ve dokunuştan öncesini bilenlerini hariç. Babası hiçbir şey söylemiyor, oğlanı silmiş. Annesi kendince çocuğunun hatalı olduğunu söylüyor, dayak yemeye alışmış bir kadının ataerkil düzene eğdiği boyun acı verecek kadar kırılgan. Her anlatıcı başka bir dünyayı, kendi dünyasını da açmış oluyor; polisler polis şiddetini, emniyetteki dalavereleri ve iktidarın gücü gaddarca kullanmasını anlatıyor, aslında doğrudan anlatmıyorlar ama dayaklar, işkenceler, hukuksuz işler kokuşmuşluğu açığa vuruyor. Kıpti ve derdini anlatış biçimi. Toplumun çürük parçaları daha ağır basıyor, bunun yanında Yusuf'u çok sevenler ve ondan sadece iyilik görüp ona iyilik yapanlar da var.
Hülya. Kendi sözcükleriyle Yusuf'u hikâyeleştirmesi büyük bir aşkın yıkıntıları arasında yankılanıyor. Bir şey arar gibiymiş Yusuf, ne aradığını bilmeden arıyormuş. Kitaplarda, sokaklarda, kadınlarda aramış da bulamamış. Kaybolmuş en sonunda, ortaya çıkmıyormuş bir türlü. Arıyordur, bulamıyordur, başka mekanlarda tekrar arıyordur ve belki bu kez yeterince uzaklaşmıştır, o yüzden kimse bulamıyordur Yusuf'u. Yusuf Kenan ilinde kaybolmuş, bulana aşk olsun.

Hoş metin. Biraz fazla karnavalesk ama meseleleri çeşitlendirme yöntemiyle rahatsızlık vermiyor, birden fazla anlatım biçimiyle bambaşka bir metin haline gelebilirmiş, gelmemiş, belki de bu hali iyidir. Okunası.
Bazen durup ne yaptığımı düşünüyorum. Hava güneşli, dışarısı cıvıl cıvıl, başka bir yerde olma isteğinin ağırlığı çökmüş, ben bir şey okuyorum. Arkadaşlarla buluşup sohbet ederim, sahile inerim, Kadıköy'de dolanırım, yapacak onca şey var ama ben odamdayım, neden? Neden olduğunu okuduğum şey ellerimi terlettiği zaman anlarım, yapılan araştırmalara göre metindeki olaylar beynin belli başlı bölgelerinde havai fişekler patlatıyormuş, örneğin karakter uçurumun kenarında yürüyor, ellerim terliyor. Karakter kapıyı açıyor, dokunma duyumun ateşlendiği bölgede hareketlenme gözleniyor. Başka bir yaşamı sürdürüyoruz, gerçeklik algımız -eğer biyolojik ve fizyolojik şartlar sağlandıysa- başka bir yaşama yol açabiliyor. Karakterle özdeşleşiyorum, yaşantımda bir zenginlik seziyorum, değişiyorum. Gözümden yaş geliyor, insanlığımı hatırlıyorum. Böyle şeyler neden odamda olduğumu, aslında yaşamaya ara vermediğimi, belki de hiç öylesi yaşamadığımı hatırlatıyor, okumaya devam ediyorum o zaman, bu kez tedirgin değilim. Anlamı yakalıyorum ve devam ediyorum. Anlamı hep yakalıyorum, ıskaladığım hiç olmadı. Büyüklük karşısında hayranlık duyuyorum, seçimlerimi kabulleniyorum, sonraki metni, sonraki günü merak ediyorum. Okumak merakımı diri tutuyor, her şeyin şimdisinden ve sonrasından keyif alıyorum, yaşam hafifliyor ve kendini gösteriyor. Fazlası veya eksiği nasıl olurdu bilmiyorum, bundan ibaretim. İyiyim, hayat süper. Çoğu zaman. The Paris Review röportajlarını okurken yazarların aşağı yukarı benzer şeyler hissettiklerini sevinerek görmüştüm, bu derlemeyle birlikte inancım iyice pekişti; bundan başkasını yapamayacağım. Okuduğum şeyi bitirmek için rapor alıp eve gitmeyi dileyeceğim, metroda en ideal okuma bölgesini kapmaya çalışacağım, yaşamımı okumaya göre biçimleyeceğim. Biçimledim. İyi böyle. Başkaları için iyinin ne olduğunu merak etmeyi sürdürürken bu metne denk geldim, biraz daha anlam aldım, başka tutkunların olduğunu görmek daha iyi hissettirdi. Metnin orijinal adı Stop What You're Doing and Read This! hem bir davet hem de diğer işlerin yanında okumanın önceliğine dikkat çeken bir isim. Her şeyi bırakıp okumalıyız, okursak her şey daha farklı bir şeye dönüşeceği için. Daha derin, daha parlak, daha görünür. O yüzden gerçekten de işi gücü bırakıp okuyun bunu. Ben bisikletle sahile inecektim, yağmur başlayınca vazgeçip okumaya başladım. Keşke bir seri haline gelse bu iş, başka yazarlar, akademisyenler de okuma deneyimlerini yazsalar.
Önsöz. Birleşik Krallık'ta her üç gençten birinin yılda sadece iki ya da daha az kitap okuduğu, her altı çocuktan birinin okul dışında eline nadiren kitap aldığından bahsediliyor ve bu durumun şiddetli bir utanca ve başarısızlık duygusuna yol açtığı söyleniyor. Oturup ağlayasım geldi, bizde yedi kişiye yılda bir kitap düşüyordu galiba, okumayanların utanç veya başarısızlık hissettiklerini de hiç sanmıyorum, hele o kadar kitap düşmanlığı varken. Dijital çağda kitap okumaya lüzum olmadığına dair sağda solda yazılanlara bakıyorum, sonra yalnız olduğumu hissediyorum. Beyinde çok çılgın şeyler oluyor ve hiçbirinden haberdar olmayan milyonlarca insan var, bu insanlarla iletişim kurmak çok zor. Söz gelişi, öne sürdükleri fikirler ahmaklığımı hissettiriyor, uzaklaşmaktan başka bir çare göremiyorum. Neyse, kitabın bir manifesto olduğu ve amacın okumanın gündelik yaşamın bir parçası olduğuna inandırmak olduğu söyleniyor. Buna inanan veya inanacak olan insanlar elden gelsinler, ben böylelerini pek göremiyorum. Bir bölümde akademisyenlerden bahsediliyor, edebiyatın gösterdiği güzel uçurumlardan bahsetmeyenler, bahsetmeye korkanlar, kalıpların dışına çıkmayanlardan. Çok sayıdalar, edebi coşkuyu araştırmalarına katmaktan imtina ediyorlar, ironik bir şekilde duygusuz, kuru bilgi taşıyan metinler çıkıyor ortaya böylece. Bir avuçtur coşkulu olanlar, ben uyduruk akademik serüvenimde bir tanesine bile rastlamamış olsam da, mesela şimdi Onat Kutlar'ın ve metinlerinin etrafında dönen incelemelerin, anıların olduğu bir derlemeyi okuyorum, Ayşe Özata Dirlikyapan'ın yazısı ne hoş bir yazı, heyecanı sürdürenlerin olduğunu görüp seviniyorum. Hocaya çok saygı. Okuma Üzerine Yakın Okumalar'da yer alanlar heyecanlarını okuma üzerinde yoğunlaştırmışlar, özellikle Tim Parks'ın, Jeanette Winterson'ın ve Blake Morrison'ın yazılarını okuduktan sonra ne yaptığıma dair sorgulamalara daha az kapılacağımı düşünüyorum. Sanırım ne yaptığımı biliyorum artık.
Zadie Smith'le başlıyoruz, Kütüphane Hayatı. Smith, evindeki ve evinin yakınındaki küçük kütüphanelerdeki okuma edimi üzerinde yoğunlaşıyor. Penguin'in karton kapak devrimi 50'lerin ve 60'ların kültürel yaşamını çok etkilemiş, böylece -en fazla bir paket sigara fiyatına- Camus, D. H. Lawrence gibi yazarlar okunur hale gelmiş. Smith'in babası kitaplarla doldurmuş evi, iyice bir okuduktan sonra da hiçbir şey okumamış. Annesi de çok okurmuş, böylece evdeki kitapların sayısı artmış. Müthiş bir ortam; ev kitap dolu ve anneyle baba sağlam birer okur. Ben başlarda ilgiyle, sonrasında başka okunacak bir şey olmadığı için çaresizlikle ansiklopedileri karıştırıp dururdum. Abim yan dairedeki şirketin siyah bir torba içinde çöpe attığı dosyaları falan zaman zaman eve getirirdi, mesela kaza yapmış bir araç için tutulan sigorta kayıtlarını okuyarak aracın fotoğraflarına bakardım. Hikâye üfür dur. Gökdemir İhsan da benzer bir şey anlatmıştı, çocukluk yıllarında evde sadece Yasin ve sürücü kursu kitabı varmış. Üzülüyorum, insanlar nasıl ortamlarda büyüyorlar ya. Neyse, Smith kütüphanede bir şeyleri nasıl öğreneceğini öğrenmiş, tabii evdeki araştırma şevkinden yola çıkarak. Milton'ın Şeytan'ın tarafında olduğunu, Malcolm X'i, V. Henry'yi, dünyayı öğrenmiş orada. Yerel kütüphanelerin başka hayatlara açılan geçitler olduğunu keşfetmiş, okudukça okumuş. Ne güzel.
Blake Morrison, Okumayla İlgili On İki Düşünce. Kendime yonttuğum çok şey çıktı buradan. Birkaç düşünceyi alayım, örneğin "kaçış". Morrison, bir arkadaşının çocukken yatağının etrafına kitaptan duvarlar ördüğünü söylüyor, böylece ailesinin yarattığı terör ortamından kurtulmaya çalışıyormuş. David Copperfield'ın da buna benzer bir hadise geçiyor başından, alıntı yapılıyor ve gerçekle kurmaca arasındaki fark ortadan kalkıyor. En iyi kitaplar en iyi geçitler haline geliyor, yaşamda aşılması güç engeller var ve yıkılmıyor, öyleyse kurmacayla başka bir şeye dönüşecekler. "Sahiplenme" fikrine bakalım, yazarlar metinlerini bir noktadan sonra bırakmak zorundalar. Çok örneği var da birini hatırladım şimdi; Asimov bir metniyle ilgili yapılan yoruma katılmıyor ve konuşmacıya bu durumu anlattığı zaman konuşmacı Asimov'un ne düşündüğünün kendisi için pek bir önem taşımadığını, yorumunun pek de yanlış olmadığını söylüyor. Eh, bir metnin veya eylemin kaynağını bulabileceğimizi iddia etmek çok iyimser bir davranış olur, kendimiz bulamasak da bir başkasının bakışıyla ortaya çıkabileceğini kabul etmemiz gerekir. Farklı okuma biçimleri farklı sonuçlar verir, öyleyse gözden kaçırdığımız bir şeylerin varlığı çok da şaşırtmamalı. Sahiplenmede aşırıya kaçmakla ilgili bir hikâye anlatılmış, ilginç. Tobias Wolff otobiyografisinde lise zamanlarının son iki yılını anlatıyor. Okul dergisi için yazma denemelerini sürdürürken okulun bitişiğindeki kız okulunun dergisinde bir öykü okuyor. Öykü tamamıyla kendisinin, kendisini anlatıyor. Alt üst oluyor Wolff, öyküyü istemsizce baştan yazıp altına imzasını atıyor ve Hemingway'in jüri üyesi olduğu bir yarışmaya gönderiyor. Öykü birinci geliyor ama katakulli ortaya çıkınca Wolff'un ödülü elinden alınıyor, okulundan şutlanıyor falan. Kısacası başkaları tarafından yazılabiliriz ve bu iyi bir şeydir, kendimizle karşılaşmak da yalnız hissetmemeye dahil. Bir de "ben" deme cesaretiyle ilgili bir bölüm var. Etik giriyor işin içine. Ne kadar dürüst ve açık olabiliriz, kendimizi ne ölçüde anlatacağız? Knausgaard ailesinin açtığı davalarla uğraşırken yazdıklarından ötürü pişman olmadığını söylüyor, edebiyatın kişisel alengirlere meydan okutacak cesareti verdiği malum. Morrison, öğrencilerinin sık sık bu tür problemlerle geldiklerini söylüyor, cevabı hep aynı. Başkalarının metinlerinde kendinizi buluyorsanız başkaları da sizin açıklığınızda kendilerini bulabilirler. Söylenemeyenin açığa çıkması, dipte gömülü olanın kendini özgür bırakması deli rahatlatıcı bir şey, yüklerden kurtulma hissi. Edebiyat kanonuyla ilgili bölümde Bloom'u buldum; yazarın ve okurun coşkusunun birleştiği noktalarda kanonlar oluşuyor. Makul. Öznel kanonları oluşturana kadar başka kanonlardan metin çarpabiliriz, bunda çekinecek bir şey yok. Çarpacağız.
Tim Parks, Etkin Okuma. Dikkatimiz korkunç dağınık, telefonuma bakmadan on beş dakikanın geçmek bilmediği bir durum hiç olmadı, hatta eve gelince telefonu başka bir odada bırakıp üç saatte bir bakarım, benim için sorun yok ama diğerleri? Ferit Burak Aydar bugün tweet atıp bahsetti bu durumdan; okumak için zaman yokken büyük eserleri nasıl okuyacağız? Friends izleyebiliriz okumak yerine, Anna Karenina'nın çok daha fazlasını dizilerde bulamaz mıyız? Okumaya zamanımız yoksa tesellidir bu, çağımız dandik teselliler çağıdır ve akademisyenler klasikleri okumamalarından garip bir övünçle bahsedebilmektedirler, o zaman okumanın niteliğini parlatmak mı gerekir, Sokrates'in argümanlarına yeni ataklar mı bulunmalı? Parks, okumanın hallerinden bahsediyor biraz. Haz alıyoruz, farkındalık ve uyanıklık kazanıyoruz, anlatıcının/yazarın ne yapmaya çalıştığını anlamak için kafa patlatıyoruz, okur olarak kendimizi metin ve dünya karşısında yeniden konumlandırıyoruz. Sırf bu sonuncusu için okumaya devam edebilirim. Tek sözcük yazmam bundan sonra, yeter ki yüz yaşıma kadar şimdiki gibi okuyabileceğimi bileyim. Zamanı gelmemiş metinleri bile.
Diğer makaleler de sıkı, bu nihayetsiz ihtirasa bulaşanlar zaten okusun da biraz olsun sözcük kovalayan, kovalamış herkes için bu derleme, ıska geçilmemeli.
Onat Kutlar İçin Bir Harita olduğu da söyleniyor, bu derlemede köşeleri sivri bir çerçeve içinde yer aldığı malum ama Kutlar'ın metinlerini Fatih Altuğ gibi Deleuze'ün kavramlarıyla okumak veya Kafka'nın boğuntulu dünyasına eklemek, Kutlar'ı başka insanlarla ve metinlerini başka metinlerle ölçmek en fazla köşeleri sivriltiyor. Faydalı bir çaba olmadığını söylemiyorum, özellikle Altuğ'un ve Burcu Şahin'in tespitleri oldukça aydınlatıcı ama esas soru şu, bu öykülerin aydınlığına şahit olmayı istiyor muyum? Şimdi Kutlar'ın öykülerini tekrar okumalıyım ki sevdiğim loşluklarına dönsünler. Çok öznel bir mesele; başka çözümlemeleri heybeye atıp kendi çıkarımlarımı tekrar kurmalıyım. Unutulmuş Kent'i baştan okumalıyım, Gaziantep'ten Paris'e bir ömürlük yolculuğun izlerini kendi başıma aramalıyım, buna benzer şeyler. Anlamı yakalamak ve kendimce açmak. Bir güneşin pencere kadar vurması, ışığının duvarda yer değiştirmesi gibi görsel iletileri çözmek, canlandırmak. Beyindeki bölgeler uyarılıyormuş ya, mesela bir manzaranın tasvirini okurken görmeyle ilgili kısımlarda akım hızlanıyormuş falan, hızlandırmalıyım. Ben hemen görselleştiririm okuduğum şeyi, bazı arkadaşlar içlerinden veya dışlarından sözcük sözcük okuduklarını söyledikleri zaman şaşırmıştım. Sözcüklere bir görüntüye bakar gibi bakıyorum ve aslında sözcüklere bakmıyorum, anlamı biçimlendiriyorum hemen. Kelimeleri birer birer okumaya çalıştığım zaman mevzunun müthiş bir zaman kaybına yol açtığını anladım sonradan, çok yavaş ilerliyordum, bana göre değildi. Kutlar'ın öyküleri hemen bir filme dönüşüyor benim için, Jodorowsky filmi izlemeye başlıyorum sanki. Bu meseleye de birkaç makalede değiniliyor, Kutlar büyük bir tutkuyla sinemaya sarıldığı için öykülerini de bu uğraşının cevheri olarak görmek mümkün ama değil aslında, Paris'e gittikten sonra sinemaya tam anlamıyla bağlanıyor, oysa İshak'ı yirmilerinin başında yazdı, gizli ve henüz kendisinin de farkına varmadığı bir bağlılığı başka bir türe aktarmıştı belki. Denebilir ki sinemayı tutkuya çevirmeden önce de, "sinema sezgisi" diyeceğim, bir tür sezgiye sahipti Kutlar, içinde gömülü ve akmayı bekleyen bir kaynaktan beslenmeye başlamıştı. İmgelerinin bolluğunu, öykülerindeki dünyanın özgünlüğünü o zamana kadar okuduğu kitaplara, izlediği filmlere bağladığım kadar bu pırıl pırıl, biricik kaynağa da bağlıyorum, hatta en çok buna bağlıyorum.
Aslan Erdem'in sunuş yazısı. Leylâ Erbil'in ve Füsun Akatlı'nın övgüleri. Katlanan yaşam, altlı üstlü şehirler, öykülerde beliren şiirler, yansımalar, Kutlar'ın yaratılarında bulunabilen izlekler. Adnan Özyalçıner, Onat Kutlar'ın hep bir "Han" öyküsü yazmak istediğini söylemiş, han değil de ev ve avlu öyküsü yazmıştır Kutlar, çok sayıda hem de. Kuşlar dolanır, çatılar çöker, kapılar açılır ve kapanır, bu nesneye niye sadece kapamayı çağrıştıran bir isim konmuştur ki? Neyse, Füruzan'ın iki yazısı geliyor ardından. İlki bir acıya yeniden dönmeye dair. "Seçkin bir yazarı yılda bir gündeme getirmek yeter mi? Trajik bir sonun bağışlanmaz gaddarlığını içimizde neyle bağdaştırabiliriz?" (s. 15) Vasıfsız bir devletin eleştirilmesinden sonra Kutlar'ın yaşamını kaybetmesine neden olan olayın yaşandığı gün anlatılıyor, The Marmara'da Onat Kutlar, Ergin Ertem ve Füruzan. Füruzan Kutlar'dan yazılarına dönmesini istiyor, Kutlar yazılarının o andan sonraki hayatının ana amacı olacağını söylüyor, bir müddet oturuyorlar ve bomba patlıyor. Füruzan ve Ertem etrafa şaşkınlıkla bakıyorlar, Kutlar'ı yerde görüyorlar. Füruzan seviniyor, Kutlar'ın kanaması yok, dolayısıyla ciddi bir şeyi de yok, böyle düşünüyor. Sonrasını biliyoruz. İkinci yazıda Füruzan'ın Almanya yılları var. Doğu Almanya'nın başkenti Berlin'deki sanat insanlarıyla görüşmeler yapıyor, bir yayınevinin Türk öykücülerinin metinlerini basmak istemesiyle tek kişilik seçici kurul haline geliyor. Seçki için öykü(cü) düşünüyor ve ilk sıraya Onat Kutlar'ı koyuyor, Sait Faik'i veya bir başkasını değil. Kutlar'la tanışlığının henüz derinleşmediği yıllar, objektif bir beğeninin oluşabileceği kadar uzaklar, Füruzan çok beğeniyor Kutlar'ın öykülerini. Yazının geri kalanında bu beğeninin içi dolduruluyor. Sevdiğim bir sanatçı, sevdiğim başka bir sanatçıyı övüyor ve bunu şişirmeden yapıyor, ne hoş. Demir Özlü çıkıyor sahneye, Paris'teki yoldaşlıkları sırasında yakınlıklarının yaşamını nasıl renklendirdiğinden bahsediyor ve ekliyor: "Onunki kadar dolu bir hayat yaşamak ancak insanın iç zenginliğiyle mümkündür." (s. 25) Cevat Çapan'la karşılaşıyoruz sonra, İshak'ın şiirle olan ilgisini vurguluyor, lirizmin yumuşaklığıyla bozkırın sertliğini yan yana getiren Kutlar'ı -biraz da hayranlıkla- anıyor. Sonrasında Nedim Gürsel'le John Berger'ın dahil olduğu bir Paris maceraları var, keyifle okunuyor.
Tanıklıkların ardından Kutlar'ın metinlerine yoğunlaşılan ikinci bölüm başlıyor, Burcu Şahin'in Levinas'ın il y a dediği "varolansız varoluş" kavramı üzerinden öyküleri incelemeye girişiyor. Melih Cevdet'ten de güç alarak -Melih Cevdet Anday, Kutlar'ın öykülerinde bir belirip bir kaybolan canlılara ve cansızlara dikkat çekiyor- yokluğun mevcudiyetiyle varlığın yokluğu arasında bağlantı kuruyor. "Dil, olmayanı var kılmaksa, Onat Kutlar'ın dili kendine has imgeselliğiyle var olanı yokluğa iterek yeni bir varlık alanı oluşturur." (s. 33) Loşluktan bahsederken varlıkların biçimlerini bozan bir koyuluğu kastetmiştim, Kutlar'ın öykülerinde varlıkların nitelikleri herhangi bir özneye değil, görüngünün kendisine bağlı ve dil bu görüngüyü ortaya çıkarabilir, yokluğuyla -anlatmadığıyla, göstermediğiyle, eksilttiğiyle- da ortaya çıkarabilir, anlatının niteliği -elbette- dile bağlıdır. Şahin, Kutlar'ın dili işletme biçimiyle ilgileniyor ve Blanchot'dan Barthes'a pek çok anlatı düşünüründen beslenerek incelemesini çatıyor. Hilmi Tezgör'ün Horozlanamamak başlıklı makalesine bakıyorum, sözcüğün anlamlarından yola çıkarak hayvan ve davranış arasında bir bağ kuruyor, öykülerdeki horozlarla karakterlerin eylemlerini cepte tutarak bu eylemlerin yayıldığı zaman katmanını niteliyor. Eylemler ya çok erken ya da çok geç ortaya çıkıyor, karakterlerin horozlanmaları uygunsuz davranışlar olarak beliriyor. Diğer makalelere nispeten kısa fakat diğerleri kadar önemli bir makale bu da, açtığı yol üzerinde düşünmeli. Murat Narcı dışarısı-içerisi ikiliğine, açılıp kapanmanın öykülerdeki yansımalarına odaklanıyor. Haritayı belirginleştiren bir makale, fikrimce ikinci bölümün ilk makalesi bu olmalıydı, diğerleri bunun üzerinde daha rahat bir şekilde yükselebilirdi. Narcı taşra sıkıntısına yoğunlaşıyor başta, Nurdan Gürbilek'in yazısından mülhem kapanma-daralma olgusunu dile getiriyor. Kutlar'ın iç ve dış mekanları arasındaki yumuşak geçişler, hatta mekanlar arasındaki yer değişimleri alıntılarla, hatta diğer pek çok makaleye göre yoğun bir şekilde yapılan alıntılarla inceleniyor. Dönemin siyasi olayları, sosyal ortamı bu tür bir estetik görünüşü ortaya çıkarıyor Narcı'ya göre, bir nevi şahitlik estetiği, hassaslığın kendisine yer araması, hızlı ve vurucu bir şekilde imgelere, sözcüklere dönüşmesi. Bu hızda aksayan yanları da ortaya koyuyor Narcı, Turgut Uyar'la Ona Kutlar arasında paralel çizgiler bulunduğunu söylüyor. Buradan iki sanatçının acemiliğinin ustalık kaynaklı olduğu fikrine varıyorum kendimce.
Geriye kalan makalelerde Kutlar'ın metinleri farklı noktalardan yola çıkılarak değerlendiriliyor, iyi. Derlemede sinemayı temel alan bir makalenin yer almadığını düşünerek üzülürken Devrim Dirlikyapan'ın sona konmuş makalesiyle karşılaşmak da iyi. Kutlar'a biraz olsun ilgi duyan kim varsa derlemeyi okuyup Kutlar'ın metinlerini baştan bir gözden geçirmeli. İnceliğine imrendiğim bir sanatçının dünyasını daha yakından bildim, süper.
Ersan Üldes yirmilerindeyken kendi kurmaca dünyasını -belki çoktan- oluşturmuş zaten, sonraki metinleri için çatı aktarmaktan başka bir işi kalmamış dersem çok yavan olacak ve kesinlikle doğru olmayacak, dili yakaladığını söylersem belki tam olacak. Çatı halihazırda var ama öylesine zenginleşmiş ki anlatım teknikleri açısından alınan yol muazzam; Yerli Film'de atlamalı zıplamalı bir zaman çizgisi olmasa da oyunun gelişeceği, karmaşıklaşacağı besbelli. Kurmaca dünyanın arketipi resmen, Üldes daha en baştan dünya içinde dünya oluşturarak sonraki metinlerinde kullanmalık malzemeleri derlemeye başlamış. Anlatıcı bir film izliyor, filmi izlediği her güne lanet ediyor. Okuduğu bütün kitaplar, izlediği bütün filmler bu filmin etkisiyle siliniyor, yaşam bu filme dönüşüyor. Aktörler çok başarılı değil, figüranken başrole soyunanlar var, senaryo yazarının ne yaptığı belli değil, yaşamın kusuru -yaşamın en önemli parçası bence- filme olabildiğince aktarılmış, anlatıcı da tutulmuş bu dalgaya, tutmuş kendini sokuvermiş filme, veya film kendi yaşamını öylesine canlı bir şekilde anlatıyormuş ki sanatla yaşam arasında ayrılmaz bir bağ kuruluvermiş. "Kâbusun yörüngesine bir kez girmiştim işte; hafızama kızgın demirle dağlanmış olan ve benden hiç ayrılmak istemeyen o yedinci sanat harikasını, kendi sinemamda artık her gün izlemek zorundaydım." (s. 6) Filmde macera, ihtiras, aşk, her şey var, hatta anlatıcıya göre kendisi de var. Anlatma biçimi üçüncü bir katman oluşturuyor böylece, gerçeğin üç kat uzağındayız ama gerçeğe hiç bu kadar yakın olmamıştık, çünkü film gerçek. Anlatılanların gerçek hayattan alınmadığı söyleniyor, üçüncü katman gerçeği biraz bozuyor olabilir ama güveniyor muyuz buna, güvenmesek de bir şey fark etmediği için kafamıza göre.
İki yıl öteye atlayacağımız zamana kadar birkaç karakterle tanışacağız, araya birkaç Üldes harikası sıkıştıracağım, biri "elim sende" diye isim üfürdüğüm bir teknik. "Gene yemeklerden önce çorba, yemeklerden sonra ilaç içildiği günlerdi. Çıtır çerezlerin peynir ekmek gibi alıcı bulduğu, barbunya pilakinin pek rağbet görmediği, marul ya da soğanın sadece hamburgerin ihtişamını arttırıcı basit birer araç olduğu, çikolatanın her dönemde olduğu gibi popülerliğini koruduğu, aynı zamanda dişlerin baş düşmanı olmaya devam ettiği, rakının yanına kavun ve peynirden başka garnitür aranmadığı, rakınınsa kendi yanına balık ve salata tercih ettiği, balık ve salatalı hesapların gene kabarık geldiği, rakı sofralarından kalkılıp 'hesabımız var dönmeyiz', 'dökülen kan yerde kalmaz' sloganlarının atıldığı, bu sloganların diğer meyhanelerde de tekrarlandığı günlerdi." (s. 12) Rakının sahneye çıkmasından itibaren çağrışımsal akış nesnelerin farklı bağlamlarda kullanımıyla sürdürülüyor, ucu bucağı olmayan bir kaynak ama Üldes kısa kesiyor, buna benzer bir paragraf daha, sonra devam. Coğrafyanın kahrediciliğinden, insanın yalnız kalamadığından, yığınların yere yığıldığından bahsediliyor ki zaman ve mekan anlaşılsın. Aslında "her zamandan" bahsediliyor, günümüzde ve geçmişte de pek farklı değildi. Film olarak düşünelim, filmin zamanı hep günceldir. Tekrar tekrar izlense de günceldir, bir metin defalarca okunsa da her seferinde günceldir, dolayısıyla, evet, tekrar çal Mahmut.
Bölümler anlatıcı değişimlerine göre isimlendirilmiş, Yazar'la başlıyoruz. Karakterlerin isimleri yok, meslekleri veya yaptıkları işler isim olarak kullanılıyor. Yazar günlük rutinine başlıyor; kalk, hazırlan, işe git. Ümraniye'de çalışıyor, patronu cins bir herif. İş hayatının bütün sıkıntıları bu adamın yaşamından izlenebilir, Üldes mizahi bir şekilde anlatıyor meseleleri. Hafta sonları bir iş yapmış olmanın saadetiyle durmadan içen, eğlenen ve libido dindirmeye çalışan beyaz yakalıların dünyası iğneleniyor ucundan. Yirmili yaşların olayı; mesela bankadan veya plazadan çıkılır, Taksim'e veya Kadıköy'e gidilir, içilir, denk getirilirse sevişilir, güç tükenene kadar birkaç yıl ritüele döner bu mevzu, arkadaşlarım kaç maaşı bırakmışlardır barlara kim bilir. Neyse, Yazar'ın leş bir komşusu var, adı Kadrolu. Apartman yöneticisi, ev sahibi ve memur. İstatistiklerle çatışıyorlar, anlaşabilmeleri mümkün değil. Biri Türkiye'de bir şeyin %80 olduğunu söylüyor, diğer %80'in %90'ının başka bir şey olduğunu söylüyor, sonu gelmez bir çatışma. Kadrolu'dan kurtulduk, Hasoğlan'la karşılaştık. Apartmanın kapıcısı, "Anadolu suratlı" bir adam. Çakal. Kızıyla henüz tanışmadık, önce Kadrolu'nun anlatımını dinlemeliyiz. Yazar'la anlaşamadığını, adamın kendisine tepeden baktığını söylüyor, memur olduğu için yönetmelik gibi, genelge gibi konuşuyor, Yazar'a durmadan ıstırap olacağını anlıyoruz. Yazar'a geri döndük. Ahmet'i tanıyoruz, kendisi işinden şutlanmış, beş parasız dolanan bir adam. Yazar Ahmet'e yanaşmak istiyor ama nasıl yapacağını bilmiyor, ayaküstü muhabbet ediyorlar. Ahmet bir dünya kitap alıp parasını ödemediği için Avukat tarafından tehdit ediliyor, Avukat bu noktada kamera karşısına geçiyor. Bu arada bazı gedikler var anlatıda, Ahmet'in neden onca kitap alıp parasını ödemediğini bilmiyoruz, metnin ilerleyen bölümlerinde gayet makul biri gibi gözüken bu adamcağızın kafayı kırdığına dair pek bir emare göremiyoruz, dolayısıyla biraz havada kalmış bu mevzu ya da ben kaçırdım, bilemiyorum artık. Avukat arkadaşımız gayet köylü kurnazı bir kardeşimiz, Yazar'a balığa gitme işini kitliyor, çünkü Yazar yazdığı bir öykü yüzünden davalık olmuş, milleti askerlikten soğuttuğu için. Yazdığı hikâyenin detayı içeride bir yerlerde, girmiyorum buna. Neyse, rica minnet Avukat'ı ayarlamış ama adama elini veren kolunu kaptırdığı için Yazar sıkıntıda. Ahmet'e verdiği sözü tutmak istiyor, haciz işlemini ertelemesi için Avukat'ı arıyor ama Avukat sallıyor Yazar'ı, gayet pislik bir herif olduğunu anlıyoruz ileride de. Üldes kötünün hükümranlığının sürdüğünü gösteriyor en sonunda, adalet insan ürünü bir yapı olduğu için insan kendini adalet kavramından muaf tutabiliyor, Avukat'ın durumu son derece ironik bir açıdan.
Parmak Yalayıcısı giriyor işin içine, mahalledeki marketin sahibi. Hikâyesi anlatılıyor, bu herif metnin en tokat atılası insanı, açık ara. Sonda kazananlardan biri oluyor ki şaşırmıyoruz, sesini çıkar(a)mayanların tepesine binip yükseliyor, yükseliyor, doyumsuzluğunun mükafatını alıyor. Pek kimse kalmadı, Hasoğlan'ın markette çalışan dünya güzeli kızı ve Onikilik'le kadro tamamlanıyor. Onikilik, adı üstünde, on iki yaşında bir çocuk, markette çalışıyor o da. Parmak Yalayıcısı'nın tecavüzüne uğruyor, tepesine binilenlerden.
Üldes'in güldürükçülüğü ve anlatımı, sanırım bu ikisine deli imreniyorum. Şimdi öncesinden kopuk olarak bir bölümü alacağım, sakil duracak ama metnin içinde karşılaşınca, "Pkmfpf," diye gülebiliyor insan. "İşte Parmak Yalayıcısı böyle mert, böyle yiğittir. Biraz mittir, biraz da ittir." (s. 36) Zorlama gibi mi duruyor? Okuduktan sonra karar verin. Nihayetinde film bitiyor, film müzikleri için anlatıcının -esas anlatıcının, belki yönetmenin ama değil, belki senaristin ama bu da değil, sanırım izleyicinin, de değil, yapımcının- OST listesi oluşturmak için uğraşları pek hoş. Metnin kendisi pek hoş. İnkılâp'ın 1999'daki Roman Ödülü bu metne gitmiş, iyi de olmuş. Süper başlangıç, devamı daha da süper. Ersan Üldes'i Ali Teoman'la birlikte baş köşeye koyuyorum. Bambaşka ustalıkları var, türlü türlü huyları var, seviyorum ikisini de. Ali Teoman'ın yazdıkları yeter, Üldes de daha çok yazsa keşke.