Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Bloom, Batı dünyasında burnunun dikine gitmesiyle bilinen, metinlerinde -gerçi Etkilenme Endişesi ve bu metin dışında başka bir şeyini okumuş değilim, yalan olmasın- görüşlerini eleştiren tayfaya "kırgınlar" adını takacak kadar polemiğe açık bir edebiyat profesörü, estetik kuramcısı bir anlamda. Neden? Adam "sahte kültürel savaşlar" adını verdiği şeyden bıkmış, "içinde bulunduğumuz sefalet" üzerinden yola çıkarak, "Benim adım Hıdır, elimden gelen budur," diyerek Kanon'un -bir anlamda- dağılmasını engellemek için müthiş bir çabaya girmiş ve öznel yargılarını edebiyat tarihi, esinlenme, aşorma gibi olgularla birleştirerek, Giambattista Vico'nun üç aşamalı döngüsünü de tam orta yere monte ederek üzerinde deli gibi düşündüğü yapıyı, tipik okuma alışkanlıklarının yok olduğu bir dünyada elde bir şey kalsın diyerek sağlamlaştırmış. Teokratik, Aristokratik, Demokratik çağ olarak üçe böldüğü akışa metinleri yerleştirmiş, aralarındaki bağlantıları irdelemiş, mitolojiden pikareske, hiçlikten doğaya pek çok açıdan incelemiş. Yirmi altı yazar var bu üç zaman aralığında, bu yazarlar dışında zamanla kanonlaşabilecek yazarları da en sonda vermiş, hatta bu metinden sonra ciddi tartışmalara girdiği yazarlar da var bu listenin içinde. Zamanın göstereceğini söylüyor Bloom, henüz bir şey söylemek için erken olduğunu belirtiyor ve yirmi altı yazarı nasıl seçtiğini özetliyor: "Bu yirmi altı yazarın çoğu için, söz konusu yazarı ya da eseri kanonsal yapan şey nedir sorusunu sorarak mükemmelik ile doğrudan yüzleşmeye çalıştım." (s. 12) Tekrar ve fark, bu ikisinin üzerinden dönen bir mükemmellik algısı var Bloom'da. Çağının az da olsa özgün sesi olmuş yazarlar kanona doğrudan giriyor, Bloom'ca alkışlanıyor ama Freud gibi örnekleri de eleştirmeyi ihmal etmiyor. Bloom'a göre Freud, Shakespeare'in zaten ortaya koyduğu yapıları etkilenme endişesinin travmatik baskısı sonucu Antik Yunan metinlerinden isim çarparak biçimlendiren bir "yazar". Hamlet Kompleksi diye bir şey duymadık, çünkü Freud başka kaynaklara yönelmişti, Bloom'un daha en başta eleştirdiği nokta, "Freudcu edebiyat eleştirisi" diye bir şeyin oksimoronluk taşıması. Freudcu, edebi ve eleştiri olmadığını söylüyor Bloom, böyle bir anlayış mümkün değil, çünkü Shakespeare zaten bunu çok önceden becermişti. Ahmet Mithat'ın postmodern olduğunu söylemek gibi bir şey değil mi bu ya, Freud düşüncelerini sistemleştirmeden önce Shakespeare'in "bunu zaten yaptığını" söylemek, ne bileyim, aşırı yorum gibi geliyor bana çünkü Shakespeare herhangi bir şeyi sistemleştirmiş değil, böyle bir çabası yok zaten, sezgisel olarak ortaya çıkarmış olması başka bir şey. Freud'u "Kaos Çağı'mızın Montaigne'i" olarak görüyor Bloom, en uygun övgü bu, Batı Kanonu'nun merkezileştirilmesinde benliğe ulaşmanın yolunu taşıdığı için. Neyse, Bloom kırgınlar tayfası dediği insanların arasına Freud'u da katıyor, onca dizeyi aslında Shakespeare'in yazmadığına dair kuvvetli bir inancı var Freud'un, tarihi safsatalara inanıyor olması onu Bloom'un gözünden direkt düşürüyor. Neden, çünkü Bloom kanonun tam orta yerine Shakespeare'i koyuyor ve yirmi altı yazara ayrılmış bölümlerden hemen hemen hepsinde Shakespeare'in adı geçiyor, öyle veya böyle. Bu yaşlı, hafif kaçık ve coşkulu adamın karşısında Shakespeare'i herhangi bir açıdan eleştirmenin yürek istediğine dair bir izlenim oluşuyor ister istemez. Bloom'un temel aldığı metinlerin arasında ilk sıralarda Shakespeare'inkiler geliyor tabii, sonrasında Tevrat'ın ilk yazarı olan J var, Homeros'tan çok daha önce yaşamış ve kutsal metni yazmış. "İlahi ile insani arasındaki müphemlik" Bloom'a göre J'nin en büyük icatlarından biri, edebiyatın da. Cüret işi yani, J bunu yapmaya cüret etmiş ve bu fikir Bloom için "kanonsal tuhaflık" olarak doğmuş. Tuhaf, özgün metinler hem yeni yollar -hemen her alanda, hermenötikten psikolojiye, sayısız- açıyor, hem de gelenekle mücadele ederek geleneğin tarihine eklemleniyor.
Bloom'a göre "kimlik anlayışlarının bir parçası olarak geliştirdikleri kırgınlık" Afrikalı, Hispanik ve Asyalı yazarlar için ortaya koyabilecekleri yegane tepki olarak görülüyor ki şamata bu fikir üzerinden çıkmıştı. Bu yazarlar "yetersiz" ve kanona eklenebilecek yazarlar değil. Bloom bu mesele üzerinde kısaca durduktan, köksüzlüğün kaynaklarını biraz da kışkırtıcı bir şekilde dile getirdikten sonra kanonun etkilenme endişesinden nispeten muaf yazarlar tarafından ortaya çıkarıldığını söylüyor. Milton, Goethe, Tolstoy, Freud, Joyce ve benzeri yazarların yanında bir tek Moliere yok, Shakespeare'den esinlenmediği için. Belki de Molière'nin etrafında başka bir kanon toplanabilirdi, Shakespeare ortaya çıkmış olmasaydı, bilemiyoruz. Sonuçta iyi yazın bir revizyon işlemi Bloom için, Shakespeare her çağda revize edilmiş, edilmeye devam eden kaynak görevi gördüğünden yaşasın Shakespeare. Shakespeare, Shakespeare ve Shakespeare, Bloom'un dönüp dolaşıp vardığı nokta. Tanıma bakalım: "Edebiyat sadece dil değildir; aynı zamanda biçimlendirme istenci, Nietzsche'nin bir zamanlar farklı olma, başka bir yerde olma arzusu olarak tanımladığı metafor güdüsüdür." (s. 21) Dante'nin modern bir fikir olarak kanon fikrini icat ettiğini söylüyor Bloom, sonra çağların şairlerine bir göz atıyor, kırgınlar hakkında birtakım atıp tutmalarda bulunduktan sonra Shakespeare'e geçiyor ama öncesinde Kanon hakkında söylediklerine, hatta okuma edimi hakkındaki fikirlerine de bakalım. Bloom Kanon'u ölümlü yaşamımızda okunacak değerli metinlerin toplanma alanı olarak görüyor. Zaman az ve okunacak metin çok, değerli vaktimizi neden öbekleşmemiş metinler üzerinde harcayalım ki? Süper bir sebebi var aslında bunun, zincirin halkası haline gelmemiş metinlerin zincirin söylediklerinden bambaşka şeyler söyleyebileceği ihtimali. Keşif, merak. Ölümlülüğümüzü yenmek için kanonsal metinleri okuyup yalnızlaşabiliriz veya bir topluluğun parçasıymışız gibi hissedebiliriz, bu bir yoldur ama tek yol değildir. Bloom'un bu çok kişisel fikri Kanon'u biçimleyen sağlıklı bir saptama değil bence, farklı bir kültürün parçası olduğum için, belki de kültürsüz olduğum için. Kanon'a uymamızı söylüyor Bloom, zenginlikle kültür arasındaki ittifakı koparırsak geleneği yanlış okuyup kırgınlar gibi gecikmiş bir gnostik olurmuşuz. Vallahi şunun şurasında kırk yıl daha yaşarım zaten, onu da istediğim gibi yaşarım, yanlış yorumlara girişirsem -kitaplardan anlamadığım fikrini elde tutalım- kendi kusuruma bakamayacak bir halde olacağımdan ötürü problem yok.
"Shakespeare ve Dante Kanon'un merkezidir çünkü onlar diğer bütün Batılı yazarları bilişsel duyarlılık, dilsel enerji ve yaratıcı güç alanında geçerler." (s. 53) Shakespeare kendi kendimizi duymanın ilk örneklerini vermiştir Bloom'a göre, Dante içimizdeki nihai değişmezliği gösterirken Shakespeare değişkenliğin psikolojisini göstermiştir, kendimizle nasıl konuşacağımızı ve duyacağımızı öğretmiştir, çelişkilerimizi açığa vurmuştur, söz sanatları öylesine yalın bir doğallığa yol açar ki yaşamın ta kendisi gibidir. Dante'nin şairlerin şairi olması gibi Shakespeare de halkın şairi olmuştur, "sınıfsız evrenselcidir", İngiliz Rönesansı'na hapsedilemeyecek kadar evrenseldir, diğer bütün yazarlardan daha çok algılamış, daha çok düşünmüş ve dil ustalığı açısından zirveye ulaşmıştır. Bloom bunları söyledikten sonra "Yazarın Ölümü" çerçevesindeki tartışmalara kendi bakış açısından yaklaşır ve toplumsal enerjilerin yazarlar arasındaki nitelik farkını açıklayamamasını eleştirir. Tolstoy'u da eleştirir, Shakespeare hakkında yazdığı bir makaleden ötürü. Karakterlerini farklı seslerle konuşturur Shakespeare, bu yanılgıyı yaratan en kusursuz yazardır. Canavar gibi anlatıyor Bloom ama şununla bitireyim ben: "Shakespeare'in başarılarının en şaşırtıcı olanı, bizim onun karakterlerini açıklamak için bulabileceğimiz bağlamlardan çok daha fazlasını onun bizi açıklamak için ileri sürmüş olmasıdır." (s. 72)
Proust'tan Wordsworth'e, Woolf'tan Beckett'a kanonsal bağlantılar, edebiyatı derli toplu hale getirme çabası. Eleştiriye açık, temel bir metin.
Zamanın bu kadar sezgisel olduğu, aslında ortada olmadığı ama varlığını öylesine ağır bir şekilde dayattığı başka bir metin bilmiyorum, henüz. Bulutlar, dalgalar, fırtınalar, mevsimler, her şey akıp gidiyor ve her bir doğa olayı kadranın yavaş yavaş ilerlediğini gösteriyor sanki, yıldan yıla yapılan işlerin vakti geldiğinde saate bakmış olduğunuzu düşünün. Kazakların çıkarılması, hayvanların otlatılması, ağaçların budanması, rahibin adaya gelişleri derken şimdiki zamanın -akış için daha uygun bir anlatım yok, şimdiki zaman her zamandır, zamanları kapsar- süreğenliğinde yılların nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Muazzam ölçüde doğallık katıyor bu olay, kurmaca dünya zaten doğanın kalbinde yer aldığı için müthiş bir uyum. Norveç'in küçük adalarında yaşayan ailelerden birine odaklı merceğin gösterdikleri hep aynı döngünün sıkıcılığına bulaşmıyor hiç, sanki hep aynı manzarayı izliyormuşuz da oluşları fark etmekten geri kalmıyormuşuz gibi. Jacobsen'e hayranlık duydum, farklı kültüre mensup ve farklı coğrafyada yaşayan okuruna İskandinav eyyamını olabildiğince doğrudan aktarabiliyor. En büyük takdir çevirmen Deniz Canefe'ye, bu anlatımı aktarabilmek güç olsa gerek.
Barroy gerçekten var, bir ada. Bir ailenin evreni diyebiliriz. Bir ucundan diğerine koşması on dakika falan alıyor olsa gerek. Jacobsen rahibi adaya çıkarıyor ve hikâye başlamamış, orta yerinden devam ediyormuş gibi sürdürüyor işi. Ailenin soyadı adanın adıyla aynı. Hans Barrøy ailenin reisi, adanın mutlak sahibi, ellilerinde bir adam. Kendisinden epeyce küçük kız kardeşi Barbro henüz evlenmemiş, birlikte yaşıyorlar. Ingrid üç yaşında, Maria'yla Hans'ın gözbebeği. İlk bölümde -bölümler başlıksız, zamanın geçtiği sadece sezilecek- temel karakterlerle karşılaşıyoruz ve rahibin düşüncelerini okuyoruz: "Okyanusun ortasındaki bir mücevher olduğu ortaya çıkan küçük adada, Tanrı'nın sessiz çocukları." (s. 9) Gündelik dertleri var, rahip Barbro'nun vaftiz töreninde şarkı söylemesini istiyor ama Hans rahibi kenara çekip Barbro'nun ilahi söyleyemediğini hatırlatıyor. Yaşamları küçük detaylarla biçimlendirmek, her an bir başka işle bir başka kişisel niteliğin belirmesi, mikro ölçülerde kurulan koca dünya, vay be. Vayy be hatta. Babayla kızın, anneyle oğlunun muhabbetlerinden bir başka açıdan inşa, doğa karşısında başka başka açılardan inşa, abartma butonuna bastıktan sonra söyleyebilirim ki Oulipo işi bir oyunun sonucunda da ortaya çıkabilirmiş bu metin. "Görev: Bir adada yaşayan ailenin yıllarını olabildiğince olaysız bir şekilde anlatınız." Tamam, o zaman mevzu budur. Adaya vuranlardan başka dışarıdan pek bir şey sahiplenilmiyor, tüketim toplumunun dışında yaşayan insanlar için tüketim temel ihtiyaçların karşılanmasından öteye geçmiyor. Okurlar için de sadece temel izlekler üzerinden dönen bir anlatı sunuluyor, mantık aynı, bu yüzden karşılaştığım birtakım eleştiriler güldürdü beni. Çok güzel bir konu inanılmaz bir şekilde berbat edilmiş, pek bir şey olmuyormuş, olmalıymış. Oluyor efendiler, sizin istediğiniz türden şeyler olmuyor, şeyler birbirlerini tüketmiyor ama bu bir şey olmadığı anlamına gelmiyor, kendi dünyanızdan çıkıp yazarınkine girmelisiniz, yazarla boğuşmamalısınız. Evet. Neyse, kıyıda bulunanlar, dış dünyanın kırık dökük yaşamlarından geriye kalanlar. Gemi enkazından kalan parçalar, çöpe atılan ve denizlere karışan eşyalar, işe yarayan ve yaramayan onca şey akıntılarla kıyıya vuruyor ve bizimkiler biraz arandıktan sonra işlerine yarayan parçaları ayırıyorlar. Hans bütün bir ağaç buluyor bir gün, kökleriyle birlikte koca ağaç. Serüvenini okuyoruz, Yenisey Irmağı boyunca ilerleyen, nehirlere ve denizlere ilerleyen, dünyanın etrafında dolandıktan sonra Hans'ın adasına vuran bir ağaç. Döngü. Yerleşikliğin geçiciliğini imliyor, ironik. Yerleşiklik yaşamın kendisiyse karşılaşılacak ölümleri hatırlatmış da olabilir, sonuçta kökünden sökülmüş bir ağaç nadiren görülen bir şey, yaşamdaki döngülerin dışında kalan olaylar gibi.
Balık tutuyorlar, karadaki kooperatife satıyorlar. Buradan bir gelir. Hayvanlardan elde edilen ürünler, buradan da para geliyor. Hans abisinin gemisine atlayıp çalışmaya gidiyor her yıl, kazandığı parayı da ekleyelim. Beslenmesi gereken boğazlar sıkıntısız bir şekilde beslenebiliyor ama ucu ucuna. Maria başka bir adadan gelmiş, ailesi de aynı şekilde yaşıyor, binlerce adada benzer yaşamlar. Küçük ve o dünyaya göre büyük tartışmalar ekseninde biçimlenen yaşam görüşleri birlikteliğin monotonlaşmasını engelleyici ölçüde hoşgörü taşıyor. Evin çeşitli yerlerine ek yerleri inşa ediyor Hans, babasıyla birlikte. Odalar, salonlar, her biri için paraya ihtiyaç var ve hesap kitap yaparak, kredi alarak, birçok yolla parayı denkleştiriyor. Kuzeye bakan oda, mutfağın yanındaki oda, birçok oda ama hangisinde uyunacak, bunun tartışması yapılıyor ve herkes kendine uygun mekanı buluyor, kararsızlık için ayrılacak çok bir zaman yok çünkü her şeyin olabildiğince durgun gözüktüğü dünya çok hızlı ilerliyor, insanlar yetişmeye çalışıyorlar.
Hayvanlar, eşyalar, karadaki insanlar, her biri için paragraflar dolusu anlatı kurulabilir, karakterlerin duyarlılığı şeyleri derinlemesine görmemizi sağlıyor. Bir atın sırf görünüşünden yola çıkarak kurmacayı zenginleştirmek, yasa dışı işler yapmış bir "işgalcinin" ansızın adaya çıkıp yaşattığı korku dolu anlar karşısında teskinliği bozmamak, Haneke atmosferi bile var anlatıda kısaca, metnin özgünlüğünün sadece bir parçası. 1913'ten 1940'lara uzanan bir zaman dilimini içeriyor ama aslında küçük bir sonsuz gizli. Ada yaşamı konusunda ilk ve son alıntım şu olsun:
"Hans Barroy üç şey düşlemişti: motorlu bir tekne, daha büyük bir ada ve başka bir yaşam. İlk iki düşünü sık sık anlatırdı tanıdığı tanımadığı herkese, sonuncusundan hiç söz etmemişti, kendine bile.
Maria da üç şey düşlemişti: Daha çok çocuk, daha küçük bir ada ve başka bir yaşam. Kocasının tersine sık sık sonuncusunu düşünürdü ve ilk ikisi zamanla giderek silinip yittikçe üçüncü büyümüş, ağırlaşmıştı." (s. 174)
Kadıköy'ü aşağı yukarı yirmi yıldır biliyorum ama kendimce biliyorum, köstebek gibi orasından girip burasından çıkmış değilim. Kilise duvarında içilen biralarından biliyorum, izbe stüdyolarında bam güm Metallica çalmaya çalışan çocukların gözünden biliyorum, Moda'da sarhoş olup ortalık yere kusan cengaverlerinden biliyorum, Barlar Sokağı'nda güzel kadınları görünce aklı giden yeni yetmelerin heyecanından biliyorum, ne bileyim işte, yattığımız sokaklarından biliyorum -Baho civarında yatardık ve şarap çok ucuzdu ya, sabah edildiğinde minibüslerde uyuyakalıp gözlerimi Kartal'da açtığım çok olmuştur- ve buna benzer gençlik eylemlerinden, abuk subuk triplerden biliyorum ama pek bir şey bilmiyordum aslında, abilerin ve ablaların dünyası daha değişikmiş gibi geliyordu. Bir nesil öncesinin efsanelerini dinledim biraz, çokça da okudum. Akmar'ın meşhur zamanlarına yetişemedim, Moda Sineması Konseri'ni abilerden dinledim yine. Kadıköy'ün öbür dünyasına pek az şahit oldum. İlk kez Hikmet Temel Akarsu'nun dörtlemesinden 'Kaybedenler'in Öyküsü'nde anladım galiba nelerin döndüğünü, biz daha doğmamışken veya mahallede top peşinde koştururken Kaybedenler Kulübü esiyormuş oralarda, bir dünya olay. Sonra radyo kayıtlarına ulaştım, üniversitedeyken bir ara her gece dinledim. Başka bir Kadıköy'ü anlatıyordu adamlar, kaybolmuş zamanların amirlikleri dönüp duruyordu. Sonra dünya büyüdü, Taksim'de bir şeyler olmaya başladı derken iş güç. Kendi Kadıköy'ümü özlüyorum ara ara, orta yaşın yerleşik yaşantısından sıkıldığım zaman sokaklarda dolanıyorum biraz, aynı şeyleri yine yapacakmışım gibi geliyor bazen ama herkes bir yere dağılmış durumda, her şey değişmiş falan, sefilleri oynamak da şu an pek çekici gelmiyor açıkçası. Geçen gün trene giderken on beş küsur yıl önce sıklıkla denk geldiğim Kadıköy figürlerinden birini gördüm, yolda yanımdan geçti. Adam aynı. Giyimi, makyajı, takıları falan, zaman makinesi gibiydi. Mutlu oldum bir yandan, hikâye sürüyor ama ben uzaktan gözlüyorum artık. Teşekkürler Kadıköy, itlikte benden bu kadar.
Diyorum ve İsmail Abi'nin dükkanında kitapları kurcalıyorum, Şahin Uruk'a denk geliyorum. Zamanında Güven Erkin Erkal'ın ev arkadaşı olmuş bir adam, Kadıköy'ün seksenli yıllardan itibaren şahidi. Bir giriş metni sunuyor bize, önceki neslin yaşadıklarını anlatıyor. Çok kötü anlatıyor açıkçası. Tekrarlanan sözcükler, olaylar, sanki anılar bir kayıt cihazına kaydedilip olduğu gibi yazıya geçirilmiş, öylesi bir savrukluk. Batman'dan gelen bir çocuğun/adamın dili ancak böyle olur diyebiliriz ama diyemeyiz, adam Kadıköy'e gelir gelmez kitap okumaya başladığını söylüyor. Eh, bu kadar yazabilmiş diyebiliriz. Akarsu'nun metninin -bana göre- "aşırı" edebi olduğunu düşünüyorum da, Uruk'unki sanırım daha içeriden bir yerden geliyor. Anlatımın yavanlığını aşabilirsek, o zaman seksen sonu/doksan başı Kadıköy'ünün atmosferini doğrudan soluyabiliriz, pek güzel. Alt başlık Bir Rock'n'Roll Yolculuğu, gerçekten de öyle bir yolculuk. Taşrada başlıyor, çocuklarını pek umursamayan anneyle babanın "saldığı" evlatlar okulu umursamıyor, aşırı dramatik bir anlatım giriyor devreye böyle bölümlerde, sanki durumu iyice kötülemek istiyor anlatıcı ama karikatüre benzer bir gerçeklik çıkıyor ortaya. Neyse, Soske nam abi okulu bırakıp minibüs peşinde koşmaya başlıyor, bir plak dükkanı açıp Barış Manço, Erkin Koray gibi adamların plaklarını getiriyor, evde dönemin baba isimlerinin şarkıları çalınıyor ve anlatıcımız çocuk yaşta sallanıp yuvarlanmaya başlıyor. Anlatıcı girdiği nehirde balık avlıyor, avlananları izliyor, tuttuğu yılanbalıklarını pişirmeyi öğreten bir adama uyup durmadan yılanbalığı yiyor, pek hoş. Anadolu manzaraları. Yokluk, sevgisizlik, köksüzlük. Birtakım kırsal olaylar, doğayla ve yolla tanışma. Hafiften bir Brautigan tadı ama çok hafiften. Abla evlendikten sonra eniştenin radyosu, seksenlerin başı. MFÖ çalıyor, The Beatles çalıyor, Teleskop nam bir programda dönemin ve yakın geçmişin şarkıları çalıyor durmadan. Anlatıcı kendini donattıkça yalnızlaştığını görüyor, kendisi gibi düşünen kimse yok. İstanbul'u merak etmeye başlıyor, kartpostallara bakıyor durmadan. Bir gün Batman'daki istasyona geliyor bir arkadaşıyla birlikte, Kurtalan Ekspres'e atlayıp kırk sekiz saat sonra Haydarpaşa'da trenden iniyor, İstanbul macerası başlıyor.
İstanbul, Kadıköy. Sayısız insanla tanışıyor çocuk, saçlarını uzatmaya başlıyor. Bundan sonra asıl yolculuk başlıyor işte; girip çıkmadığı iş kalmıyor, arkadaşlarının arkadaşlarıyla tanışıyor, tanıdığı bir sürü insanla birlikte kendini var etmeye çalışıyor. Hamallık, akşamları şaraplar, zor ve renkli bir dünya. Polisler rahat bırakmıyorlar, durmadan sorgulanıyor bizimki, bir yandan da kendine kalacak iyi yerler ayarlamaya çalışıyor. İş yerlerinde yatıyor bir süre, sonra Karga Salih'le birlikte nispeten temiz bir evde kalmaya başlıyor. İnsanlar lakaplarıyla anılıyor daha çok, isimleri gizleme çabası olup olmadığını bilmiyorum ama sanmıyorum ki maksat gizlemek olsun, gerçek insanlar bunlar. Adam LP biriktirmeye başladığını söylüyor, sonra biraz araştırınca Şahin Uruk'un bir zaman Trip'te DJ'lik yaptığını öğreniyorum, hemen her şey örtüşüyor. Haldun'la tanışıyoruz bir noktada, Harun'un Bodrum macerasını anlatıyor bizimki, hikâye içinde hikâye. Tipik bir yol hikâyesi; otostop çekmeler, parasız kalmalar, yollarda bir dünya sıkıntı, zafer, ulaşılan hedeflerin yerini alan yeni hedefler arka arkaya sıralanıyor. Haldun'la birlikte takı yapmaya başlıyor adam, satıp yiyecek masraflarını çıkarıyorlar, kalanıyla da piiz. Sultanahmet'te Katmandu yolunda mola veren hippilerle muhabbetler gırla gidiyor.
Takip edilemeyen bir akış var, karakteri rahatlıkla kaybedebiliriz ama o kendini bırakmıyor, her anını dolu dolu yaşadığı hayatını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Kendisini dolandıran iki kızın peşinden Bodrum'a gidişi film gibi bir şey, kızları bulduktan sonrası daha da şaşırtıcı. Aksiyon bitmek bilmiyor, bu güzel. Paylaşımcı, bazen işgalci bir yaşam var burada, kalınan evlerin ve kazanılıp yenen paranın hesabı tutulamıyor. Arada lüzumsuz anlatımlara da giriyor adam, düşmanların Çanakkale'yi geçemeyip kendisinin geçmiş olmasını araya sıkıştırması pek iyi bir fikir değil. Dönemini bütün gerçekliğiyle anlatması süper bir fikir. Güven Erkin Erkal'ın açtığı mekan, Erkin Koray'la muhabbetler falan, şahane.
Bende 6:45'ten çıkanı var, 1995'te basılmış. Sonradan Phoenix de basmış. İyi de olmuş bence. Yaşamının bir dönemi Kadıköy'de geçmiş olanlar için güzel bir kaynak, adımladıkları sokakların tarihinin bir parçasını bilmek isteyenler okumalı, onun dışında pek tatmin edici gelmeyecektir. Kadıköy'ün havasından biraz solumuş olmak lazım. İyidir, okunsun.
Maile Meloy öykülerini Montana civarından geçiriyor, doğanın içinden. Karakterler belki de bunun sıkıntısını yaşıyorlardır; aile kurumunun normlarını kentleşmeyle birlikte beliren yerleşikliğin yan ürünü olarak görüyorum. İnsanların yerdi yurdu belli olsun, kimlerin birlikte oldukları belli olsun, arzularını ketlesinler, arıza çıkarmasınlar durduk yere. Mekan nere, doğa. O zaman kitabın adındaki durum ortaya çıkıyor, her ikisini birden istemek. Neden olmasın? Genazino Aşk Aptallığı'nda anlattı bunu, Forrest Gander Şairin Vedası'nda anlattı, olabilecek bir şey. Olamamasının sebebi bunun tek kişilik bir karar haline gelememesi. İlişki, evlilik falan, en aşağı iki kişilik durumlardır ve taraflardan birinin diğerine karşı tamamen dürüst olmaması yüzünden işlemez bu alet, işleme şansı vardır ve pek çok işleme biçimi de kurmacada incelenmiştir ama, işte, her ikisi birden olmaz muhtemelen dürüst olunursa. Her ikisi birden ağır bir şeydir, yukarıda adını andığım metinlerden birinde ikisini birden elde eden adam duygudan muaf bir şekilde dolanır, diğerindeyse mevzu açığa çıkınca intihar eder. Meloy'un öykülerinde yakayı ele veren adamın gözünden bakmayız hiç, anlatıcı genellikle kadındır ve içine düştüğü çıkmazı öyle veya böyle kabullense de öykü karakterlerin nihai eylemlerini göremediğimiz noktada sonlanır. Erkeklerin hiçbir şey olmamışçasına yaşamaya devam etmeleri, kadınların pasif ve zaman zaman panik etkisindeki halleri ortaya konan durumu açmaktan başka bir noktaya yönelmez. Meloy bir "hal" yazarıdır, öykülerinde kırılmalar pek azdır, genellikle karakterlerin iç dünyalarını dinleriz. Biraz da şabloncudur Meloy, öykülerinin başlangıçları ve anlatım biçimleri birbirine çok benzer. Aslında hemen bir Meloy öyküsüne başlayabiliriz. Elimizde ne olsun, ııhm, bıçak, perde, tango kursu, iyi dans eden bir partner ve evde oturan bir eş. Başlıyoruz:
"Mike Kaplan çalıştığı kasaptan elinde bıçağıyla çıktığında yetişmesi gereken kursu bir anlığına unuttu, arkasındaki dev binanın duvarlarından yankılanan seslerini duyduğu hayvanların kendisini hiçbir zaman rahat bırakmayacaklarını düşündü. Kesileceğini anlayan koyunların can havliyle çitlere saldırmaları gözünün önünde canlandı, önünde eyalet sınırına kadar uzanan ormanın içlerine kaçtıklarını hayal etti. Bıçakla peşlerinden koşmaya niyetlendi ama gün düşü hemen sona erdi, elindeki bıçağın varlığı onu keskin gerçekliğine döndürdü. Laura onu bekliyordu, geçen hafta çalıştıkları son figürü tekrar edeceklerdi."
Falan filan. Tekilliği ve çoğulluğu sallamadım, böyle bir şey. Böyle üfürükten değil, zenginlikle kuruyor karakterlerini Meloy ama belirli bir algoritmanın etkisindeymiş gibi. Karakterin adı ve soyadı, yaşamından küçük detaylar, olay akışı, detaylar, olay akışı, detaylar, son. Sanki uzun süredir izleniyormuş gibi hissettirilen karakterler. Aslında iyi bir şey, ortadan bir yerden başladığımız ve tipik bir anlatıya çekilmediğimiz için öykünün dünyasına girmiyoruz bile, zaten orada olduğumuzu varsayıyor Melloy ama dediğim gibi, aynı başlangıçlar bir süre sonra bunaltıcı olabiliyor. Bunun dışında Amerikan Rüyası'nın gerçeğe dönüştüğü topraklarda ters giden şeyler nelerdir, onlara bakıyoruz. Aslında dünyanın her yerinde ne ters gidiyorsa o ters gidiyor, farklı bir durum yok. İstemek, her şeyi istemek, yaşamı ıskalama duygusunun verdiği huzursuzluk yüzünden eldeki bütün seçenekleri değerlendirmek, seçeneklerin sorumluluğundan bağımsız bir halde. Bir şeyi seçtiğimizde diğer seçenekleri dışladığımıza dair anlayış öldü, artık her şey bizim. Ve hiçbir şey bizim değil.
B. Travis nam öyküye bakıyorum. Chet Morgan çocuk felcinin son demlerini yaşadığı bir dönemde doğuyor ama şanssızlık; hastalığa son yakalananlardan biri. Sağ kalçası yüzünden aksayarak yürüyor ve vahşi atlara biniyor, annesinin korkularının aksine kolay kolay ölmeyeceğini göstermek için. Atlarla ilgili teorilerinden birini babasına anlatıyor, aslanlara yem olmaktan ürktükleri için tepiyor ve ürküyorlarmış atlar, vahşilikten ötürü değil. Chet, şeyleri kendince, normalden başka türlü değerlendiriyor, bu bakış açısı anlatının devamını anlaşılır kılacak. Chet yanlışlıkla hukukla ilgili bir kursun yapıldığı mekana giriyor ve Beth'le tanışıyor. Beth her hafta sekiz saat araba kullanıyor, yaşadığı yerle çalıştığı yer arasında -gerçek anlamda- dağlar var. Chet ve Beth tanışıyorlar, birlikte yürümeye başlıyorlar falan, Chet kaptırıyor. Kendinden üç yaş büyük olan bu kıza nasıl kur yapacağını düşünüyor, bir gün ayrılırlarken öpüyor kızı. Beth karşılık vermiyor, Chet ne bok yediğini düşünmekten uyuyamıyor. Sonra Beth'in işten ayrıldığını öğreniyor ve kızı son bir kez görmek için sekiz saatlik yolculuğu göze alıyor. Görüşüyorlar, her şey nasıl olacaksa öyle oluyor ve Chet kabulleniyor durumu, evine dönüyor. Kızları tanıma, insanları tanıma öyküsü. Yeşilden Kırmızıyı da bir nevi insanları tanıma öyküsü ama cinselliği yeni yeni keşfeden bir kızın hissettikleri üzerinde yoğunlaşıyoruz. Kitabın arka kapağında tacize uğradığı söyleniyor ama aynı fikirde değilim, Sam her ne kadar korkuyor olsa da erkekleri keşfetmek istiyor, adamın kendisinden yaşça epey büyük olması problem. Sam on beş yaşında, bölge yargıcı olan babası, avukat olan amcası ve babasının müvekkiliyle birlikte kamp yapıyor. Yatılı okula gitmeden önceki son yaz, bu yüzden özel bir tatil bu. Layton da yakışıklı bir adam açıkçası, birlikte silahla atış talimleri yapıyorlar, dolanıyorlar falan. Sonra bir gece çadırda eli kolu rahat durmuyor Layton'ın, kızı korkutup heyecanlandırıyor. Sam daha fazlasını istemiyor, Layton da Sam'in istemediğini görünce kızı rahat bırakıyor. Bu.
Tatlı Rita'da ilginç bir ikilem var, kitaptaki öykülerden atmosferi en sıkı öykü bence bu. 1975'te geçiyor olay. Steven'ın ailesi ölüyor, adam tek başına kalıyor. Yeni kurulan santralde işçi, o bölgede yaşayan hemen herkes gibi. İş çıkışı takıldığı barda Rita'yla tanışıyor ama zaten önceden tanışmışlar, ilkokul arkadaşları. Rita Steven'dan etkileniyor ama genç adam kızı en yakın arkadaşına, Acey'ye bırakıyor. Acey, Rita ve Steven, iki sevgili ve bir arkadaş. İyi. Sonrası kötü. Deli gibi içtikleri bir gece Acey ezilerek ölüyor, Rita ve Steven için hayat korkunç bir hale geliyor. Rita'ya uzaklara gitmek için para lazım, artık Acey de olmadığına göre başının çaresine bakmalı. Piyango düzenliyor, santralde ve şehirde kim varsa bilet alıyor. Ödül kendisi; kazananla seks yapacak. Herkes üçer beşer alıyor biletlerden, bilet fiyatı yüksek olmasına rağmen. Steven'ı ve Rita'yı seven santraldeki amir de alıyor, büyük ikramiye kendisine çıkınca bileti Steven'a verip ondan Rita'ya selam söylemesini, artık rahatlıkla gidebileceğini söylüyor. İkilem tam bu noktada; Steven Rita'dan hoşlanıyor ve piyango meselesini duyurmamak için elinden geleni yapıyor ama Rita ısrar edince yapacak bir şey kalmıyor, duyuruyor olayı. Bunun üzerine elinde kazanan bilet de var, ikramiyenin kendisine çıktığını söyleyip kadınla birlikte olabilir. Olmuyor ama, Rita'ya durumu anlatıyor ve Rita babasının kendisini aramadığını, o zamana kadar beklemesine rağmen aramadığını ağlayarak anlatıyor, gitmesini babasızlığına bağlayıp uzuyor mekandan. Steven da gidiyor bir süre sonra, geçmişe dair hiçbir şey istemiyor ve doğup büyüdüğü yerden uzaklaştıkça özgürleştiğini hissediyor.
Diğer öyküler de son derece başarılı. Annesinin sevgilisi Carlos ve Carlos'un oğluyla birlikte ilginç bir yaşamı deneyimleyen kızın kıyametlerin koptuğu ayrılıktan sonra annesinin üzüntüsünden başka giden çocuk için duyduğu kendi üzüntüsüyle de baş etmesi, kızının ölümünü araştıran bir babanın kendisini durmadan kışkırtan bir kızı davet ettiği otel odasında sorguladığı sırada yaşadığı sıkıntılı anlar, abi-kardeş çatışmasının dibine vurup ölümüne kavga eden iki koca adamın aile kavramını ve şahsiyeti sorgulatan ömürlük mücadeleleri falan, konular müthiş aslında. Bazıları gerçekten orijinal, benzerlerini gördüklerimizse iyi bir şekilde kurgulandıkları için iyi. Meloy iyi bir öykücü, evet.
Önsözden başlıyorum, Danesi'ye göre öpüşmek genlerimize işlenmemiş, kur yapmanın aile kontrolünden çıkmasıyla kişisel bir tercih haline gelmiş kültürel bir olay. Zaten metnin birçok yerinde öpüşmenin devrimci bir olay olduğu, toplumların benimsediği normlara bir başkaldırı niteliği taşıdığı söyleniyor. Doğrudur, mesela bir devlet büyüğümüzün iddia ettiği üzere bizim insanımız öpüşmez, bizde öpüşmek yoktur. Keşke olsaydı, biraz daha uygar bir toplumda yaşıyor olabilirdik. Neyse, en başta biraz istatistik. Amerikalıların %92'sinden fazlası 14 yaşından önce öpüşüyormuş, Amerikalı kadınlar evlenmeden önce ortalama 79 erkeği öpüyormuş, düzenli olarak öpüşen insanlar öpüşmeyenlerden beş yıl daha fazla yaşıyormuş, ne güzel. Sırf kasların işler tutulması ömrü uzatıyor olabilir, öpüşürken sekiz milyon kasımız birden çalışıyormuş. İşin biyolojiyle ilgili kısmına da yer veriyor Danesi ama daha çok zaman içinde değişen anlama yoğunlaşıyor. Geleneklerden, kültürden doğan anlamlar o kadar çeşitli ve birbirinin yerini almaya o kadar müsait ki bazı noktalarda yeterli veri olmadığı için iddianın ötesine geçilemiyor ne yazık ki. İlk Hıristiyanlar birbirlerini osculum pacis, "barış öpücüğü" denen bir öpücükle karşılarmış, Kilise sonradan bu ruh muhabbetlerinden ötürü öpüşmeyi yasaklamış ama evlilik seremonisi istisna olmak üzere bazı istisnalara izin vermiş. Öncesinde Kelt aşk geleneklerinde de bu nefes değiş tokuşundan bahsedilirmiş, pagan inançlardan çok sayıda adet aşıran dinlerin öncesine gittiğimizde söylencelere ulaşıyoruz, iş mitik bir hale geliyor ve tanrıların arasında dolanmaya başlıyoruz. Eros ve Cupido'nun aşkı taşıma ve koruma biçimleri öpücüklerden destek alıyor, bununla ilgili derinlemesine bir inceleme yapmış Danesi. Batı kültüründe öpüşmenin tarihi bir zamana kadar takip edilebiliyor, başka toplumlarda böyle bir şey mümkün değil, çünkü adamlarda öpüşme diye bir şey yok. Afrika, Pasifik ve Amerika kültürleri soluk benizlilerle karşılaşana kadar öpüşmenin ne olduğunu bilmiyor. Öpüşmeye şahit olduklarında gülmüşler, öpüşenlerin birbirlerinin salyasını ve pisliğini yediklerini düşünmüşler hatta. Tabii bildiğimiz anlamda öpüşmenin dışında, öpüşmeyle benzer anlamlar taşıyan hareketler var gerçi, Eskimoların burun faşfaşlamaları -sürtme hareketi- buna bir örnek. Biz bildiğimizin izinden gidelim, öpüşmenin Batı'ya Büyük İskender'le gittiği düşünülüyor, kaynağı Hindistan civarı olabilirmiş. Orta Doğu diyelim. Sonrasında Roma'da sağlık problemleri yüzünden yasaklanmış bir süre, Tiberius, "Öpüşmeyeceksiniz!" demiş. Gerçi çok daha geriye gidiyor mevzu ama geriye gittikçe de muğlaklaşıyor, örneğin Ezgiler Ezgisi'nde öpmekle ilgili bir bölümden alıntı yapılmış ama öpmenin tam olarak ne ifade ettiği bilinmiyor. Güzel bir şeyi ifade ediyor, o kesin. "Genel olarak, romantik öpüşme konusunda antik metinlerden elde tutulur bir şey çıkarmak neredeyse imkansızdır. Ya bildiğimiz haliyle romantik öpüşmenin farklı dönemlerde ve dünyanın farklı yerlerinde paralel şekillerde göründüğünü ya da metinlerin tasvir ettiklerinin farklı şeyler olduğunu varsaymak durumundayız." (s. 24)
Ortaçağ, popüler kültürün temellerinin atıldığı ve romantizmin dalga dalga yayıldığı süper bir dönem. Çok karanlık ve acı dolu, bir o kadar da yenilik doğuran bir zaman. "Saray Aşkı" denen bir tür ortaya çıkıyor, trubadurların ve Germen muadillerinin şarkılarıyla -bu şarkılar da o zamanlarda çıkıyor ortaya, folklor kaynaklı- aşkın farklı bir boyutu beliriyor ve hızla yayılıyor. Romeo ve Juliet ikilisinin kurmacadaki ilk versiyonlarından Shakespeare'inkine kadar pek çok söylence, halk hikâyesi inceleniyor ve öpücükle ilgili bölümleri sıralanıyor, böylece öpücüğün ve öpüşmenin izini metinler üzerinden sürüyoruz. Ortaçağ'da öpücüğün genel olarak aşk öpücüğü olduğu, aşkın da yaşamakla aynı anlama geldiği söyleniyor. Öpüşmenin günümüzde ölümcül hastalıkların yayılma aracı olduğunu düşünürsek güzel bir ironi. O zamanlar da öyleydi elbette ama bilinmiyordu, yaşamaktan öte bir anlamı yoktu öpüşmenin. Süper. "Dudaktan öpüşmenin cinsel arzuyla bağlantılı olan fiziksel ve psikolojik reaksiyonlar ortaya çıkardığı inkar edilemez. Ancak, bu eylemin cinsel aşktan ayrı bir şey olduğu veya daha doğrusu cinsellikten daha fazlası anlamına geldiği yorumumuz, Ortaçağ'ın şövalyelik aşk yasasından miras aldığımız bir şeydir." (s. 29) Buradan pek çok yere yürüyebiliyoruz, Danesi öpüşmenin güncel anlamlarına odaklandığı son bölümlerde yarım yamalak bir öpüşmenin hiç öpüşmemekten daha kötü olduğunu söylüyor, biten bir şeylerin işaretini görmek yıkıcı bir şey. Bir de feminist okuma var, masalların yorumlanması. Hep erkekler öpüyor, neden? Uyuyan Güzel'i uyandıran öpücük erkeğin. Erkek şövalye gibi ortaya çıkıyor, kahramanlıklarının ardı arkası kesilmiyor ve nihayetinde, ödül olarak kadını öpüyor. Bir anlamda kadına sahip oluyor, bu bir yorum. Zıt noktadan bakan bir yorum: Pamuk Prenses ve Şürekası kadınlara hizmet eden erkeklerden bahsediyor, kadınlar kendi aralarında çatışırken küçük dostlarımız da şapşal gibi oradan oraya koşturuyorlar. İlginç yorumlar var, Danesi bu yorumları özetleyerek boşlukları dolduruyor.
Hayvanlardaki öpüşmeye bakalım, aslında öpüşmüyorlar tabii. Wittgenstein'ın yorumuna yaklaştık, aslan kadar acıkamayız hiçbirimiz. Dolayısıyla hayvanlar hakkında birtakım atıp tutmalarda bulunabiliriz ama mevcut bilgimizle hayvanlar açısından tam olarak neler döndüğünü bilmiyoruz henüz. Bir gün bileceğiz. Hayvanların sembolik hareketlerini okumak için yeterli verilere sahip değilsek insani olanlara bakalım, mesela balayı denen nane. Babil İmparatorluğu'nda ortaya çıkmış, Ortaçağ'da yerleşmiş. Çiftler aşklarını ayın altında, al ve tatlıyla güçlendirsin diyeymiş bu. Tatlılara girdiğimizde çikolataya geliyor olay ister istemez, Aztek ve Maya mucizesine. Adamlar bunu topluyorlar, işliyorlar ve "acı su" anlamına gelen "çikolata" haline getiriyorlar, mayalayarak. İspanya bu mevzuyu Avrupa'ya getiriyor, yayıyor. Casanova, çikolatanın insanlarda böyle kıpır kıpır, cıvır cıvır bir duygu yarattığını, kadınlara çikolata yedirilmesi gerektiğini söylermiş, taktiğe gel. Antik Mısır'dan, Antik Yunan'dan günümüze kadar ulaşan sembollerin ve nesnelerin tarihçeleri çıkarılmış genel olarak, iş vampirlere ve kurtadamlara kadar gidiyor. Bu durumda filmlere, günümüzün popüler kültürüne gelmek zorundayız, vampirler halk söylencelerinden beyaz perdeye sıçrayana kadar uzunca bir zaman beklemek zorunda kaldılar ama sonrasında rahat rahat yayıldılar. Bir ısırık, günlük maişetin temini tamam. İşin erotik yanını incceliyor Danesi, güzel. Magazin işlerine de giriyor ve ünlülerin aşk hikâyelerine yer veriyor, George Sand ve Chopin'in aşkını anlatıyor, Bonnie ve Clyde'ı anlatıyor, sonrasında filmlerdeki efsane aşklara ve öpüşme sahnelerine eğiliyor, üstünkörü bir biçimde.
Biz bunu okuyalım ve öpüşmeye devam edelim, yaşamı kalpten pompalatalım, nefesimizi sevdiğimize verelim. Süper olay.