Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Grabinski için "Polonya'nın Poe'su" deniyormuş, olabilir. "Polonya'nın Lovecraft'i" deniyormuş, olamaz. Poe'nun gotik ortamları tren kamaralarına taşınmış, mobilize edilmiş Grabiński'nin öykülerinde. Mesela kapağa bakalım. Kara tren monokl takmış, tam gaz geliyor. Arkada bir vagon devrileyazmış, adamın teki pencereden aşağı uçuyor. Bu ne demek? Korkacağız demek. Korkmak istediğimiz için böyle şeyler okuyoruz zaten, İthaki'nin bu serisini korkuyla alakalı işlerle ilgili olduğu için takip ediyoruz. Kapağa bakmaya devam edelim, hava kapalı, sıkıntılı bir atmosfer. Öykülerin tamamının kapalılığı bu türden, böyle bir ortamda doğaüstü veya şeytanca bir iş olmazsa olmaz. Şeytanca ama bazı öykülerde karakterlerin kafayı kırıp kırmadıklarından emin olamıyoruz, gaipten emirler alıyorlar gibi gözüküyor ama bilemiyoruz, Grabinski açmıyor meseleyi. Sırf korku öyküsü yazmıyor bir yandan, geleceğin dünyasında trenlerin durumunu ele alan bir öyküsü var mesela, Poe'nun Hans Pfaall'ı uçurduğu öyküyle yarışır. 21. yüzyılda geçtiğini söylediği öyküde olayların zaman zaman 2300'lerde yaşandığını söylüyor, not düşmüşler burada yazar şaşırmış diye. Neyse, Avrupa'dan yola çıkan tren İstanbul'a geliyor, oradan İskenderiye'ye iniyor, Kuzey Afrika sahili boyunca ilerleyip Cebelitarık'taki bir köprüden İspanya'ya geçiyor, yine Avrupa. Böyle bir ulaşım ve seyahat yolu inşa edilmiş, insanlar gönüllerince geziyorlar. Gelecek kurgusu hoş ama nereye bağlanacağını merak ediyoruz ister istemez, Grabinski'nin kadim inanışlarla materyalist dünyayı kıyaslayarak sonlandırması şaşırtıyor. Teknolojinin çok çok ilerlediği zamanlarda Buda'nın Tao'nun varlığı devam ediyor ve öykü maneviyata önem vermeyen insanlar için ders niteliğinde bir sonla noktalanıyor. Ne oluyor, bir vadide duruyor tren, kafası çalışan esas karakterlerimiz trenden inip uzaklaşıyor, millet uykuya dalıyor ve mor bir sis her yeri kaplayarak trenle yolcularını ortadan kaldırıyor. Sonrasında gazete başlıkları, insanların çözemediği bir gizem. Arka kapakta yazarın psikolojiyi, felsefeyi ve metafiziği sıklıkla kullandığı, öykülerine "psikofantazi" ya da "metafantazi" denmesini istediği yazıyor. Fantazi boyutu tamam, psikoluğu veya metalığı değerlendirilebilir. Trenler son derece somut bir korku uyandırıyorlar zaten, bu durum okur için tek başına yeterli olabilecekken bir dağ istasyonunda tek başına yaşayan adamın uyandırdığı tekinsizlik telli kaymaklı ekmek kadayıfı haline getiriyor okumayı.
Her öyküden tren geçiyor, Grabinski trencil bir yazar. Metnini Lehçeden çeviren Osman Fırat Baş'ın tanıtım yazısını kurcalıyorum, Lviv Üniversitesi'nde Leh Dili ve Klasik Filoloji okumuş Grabinski, öğretmenlik yapmış ve Avrupa'yı bol bol gezmiş. Yaşadığı ve yazdığı süreçte yeteneğinin ederi kadar dikkat çekmemiş, ölümünden sonra ünlenmiş. Grabinski çoğu yazarın akıbetinden payını almış, yaşarken değer görmemiş. Türkçeye çevrilen tek kitabı bu, Baş ilk olarak 2010'da çevirmiş öyküleri, Okuyan Us basmış. Öyküler İthaki'yle birlikte yerini buldu bence, iyi olmuş. İlk öykü Sağır Boşluk (Demiryolu Baladı). Yol düzenlemesi yapılıyor, bazı raylar atıl duruma düşüyor ve rayların olduğu bölgeye gönülden bağlı olan yaşlı bir adam karşılıksız olarak bu rayların başında bekçilik yapmak istiyor. Resmi izni aldıktan sonra civardaki bir kulübeye yerleşiyor ve tek başına yaşamaya başlıyor. Lusnia nam arkadaşıyla, belki de tek arkadaşıyla muhabbet ederken rayların canlı olduğunu, hatta Tanrı'nın sesini ilettiklerini söylüyor, inanç kırıntısı göstermeyen arkadaşını biraz paylayıp yola getirdikten sonra mutlu mesut yaşamaya devam ediyor, rayların sökülüp götürüleceği haberini alana kadar. Ağır hastalanıyor, yataklara düşüyor ve son tren kendisini alana kadar bekliyor. Trenin ne olduğunu söylemeye gerek yok sanıyorum. Ucube nam öyküde ucube var, kondüktörlerden birine göre kaza olmadan önce ortaya çıkıyor, insanın ödünü patlatıyor ve ortadan kaybolduktan kısa süre sonra vagonlar havalarda uçuşuyor, insanların uzuvları rayların etrafına dağılıyor. Grabiński'de Ballard'ın Çarpışma'sındaki parçalanma erotizminin izleği var, birkaç İngiliz yazar bu öykülerden etkilendiyse -arka kapakta öyle yazıyor- belki Ballard da fikri buradan almıştır, kim bilir. Neyse, ucube ortaya çıkıyor ve kondüktör kaza yapılacağını anlıyor ama uzunca bir süre gerçekleşmiyor kaza, sonrasında kondüktörün aydınlanma anını ve makaslarla oynayıp kazaya yol açtığını görüyoruz. Devir teslimi gibi bir şey. Grabinski aralara yolculuklar ve trenlerle ilgili fikirlerini sıkıştırıyor, bu öyküde de var. Mesela "saygıdeğer" yolcuların amaçsızca yolculuk edenler olduklarını söylüyor, diğerleri oradan oraya koşturan haybeciler, fazlası değil. "Hareket fanatikliği" pek çok öyküde ortaya çıkıyor, sadece yolculuk etmek için yolculuk edenler, garlarda yolcularla takılıp hiç yolculuk etmeyenler, yolcuların anlattıkları korku hikâyeleri derken sadece dudak uçuklatan mevzularla değil, insanın yolculuğunun metaforlarıyla da karşılaşıyoruz, bu açıdan Grabinski metnini oldukça zenginleştiren bir yazar.
Kapaktaki çizimin öyküsüne geldim, Kompartımanda. Tutku öyküsüdür, Kierkegaard'ın baştan çıkarılmayla ilgili gevelemelerini içerir, Baudrillard'ın seveceği ve incelemek isteyebileceği bir öyküdür. Belki de incelemiştir, hatırlamıyorum ama sanmıyorum incelediğini. Neyse, trene bir çift biniyor ve esas adamımızın kompartımanına geliyor. Bizimki kadına tutuluyor, yavaş yavaş yaklaşıyor ve kadının eşi uyur uyumaz kadını elde ediyor ama gürültü çıkardıkları için aldatılmış eş uyanıyor, bizimkine girişiyor, bizimkinin de eli armut toplamadığı için adama yumruğu indirip camdan aşağı uçuruyor. Burası biraz garip, çok hızlı bir değişim olduğu için. Kadın kocasını sevdiğini ama bizim elemana vurulduğunu söylüyor, işi örtbas edip ilk istasyonda iniyorlar, sonra adam elde etmenin tatmini geçer geçmez, oracıkta bırakıyor kadını, kalabalığa karışıyor. Hızlı geçişler dışında güzel öykü.
On dört öykü var, her biri demir yoluyla kuşanmış, bol lokomotifli, çokça gizemli, korkunç ve insani, çok insani. Korku bile öyle ki öyküleri korkunç kılan da işin insani kısmı. Yalnızlık ve bilinmezlik ortasında kalan insanların çaresizlikten, korkudan ve öfkeden verdikleri tepkiler bazen doğaüstünün yaratabileceğinden daha büyük şiddet sahneleri yaratabiliyor. İnsanın karanlık bir ortamda aynaya baktığını düşünün, doğaüstü o ayna işte. Grabinski çok başarılı bir şekilde değerlendirmiş aynadan yansıyanları. Güzel öyküler, gayet okunası.
Önsözde yazarların metodolojisini bulacaksınız ilk olarak. Eleştiriyi kendi yasaları olan edebi bir tür olarak gördüklerini söylüyorlar, ardından metnin ortaya çıkardığı sonuçları madde madde sıralıyorlar. Eleştirmenler tek tek incelenirken ele alınan eleştirmenin öncelikle kuramsal metinlerine başvurduklarını söylüyorlar, bu yöntem kullanılınca birbiriyle çatışan -eleştirmenlerin görüşlerindeki iç çatışmalar dahil- fikirleri ortaya koymak daha kolay. Öznellik ve nesnellik çatışması ikinci maddeyi oluşturuyor. Üçüncü maddede arkadaş tayfasının metinlerini "tanıtan" eleştirmenlerin konu dışı bırakıldığı söyleniyor, bu tür işlere girişen insanların fikirlerine şöyle bir değinildikten sonra bahis hemen kapatılıyor. Dördüncü maddede incelemenin 19. yüzyıldan itibaren derinleştirildiği, eleştiri yöntemlerinin bu dönemden itibaren ele alındığı söyleniyor. Önceki yüzyıllarda üçüncü maddede bahsettiğim tipler var, söylemlerinin üstünkörü incelenmesinden öteye gidilmiyor. İyi de oluyor, adamlar biraz mahalle kavgasına çevirmişler olayı çünkü.
Aristoteles'in Poetika'sının incelenmesinin 16. yüzyıldaki örnekleriyle başlıyor tarihçe, Montaigne'in okuma edimi ve kitaplarla ilgili birkaç fikriyle devam ediyor ve bu yüzyılın incelenen meseleye pek bir katkı yapmadığı söyleniyor. Ardından edebiyat eğitimi için kullanılan kitaplar ve dönemin ünlü yazarlarının polemikleri geliyor. Cid tartışması, Corneille'in trajedi hakkındaki incelemeleri gibi örneklerden sonra "yol yöntem bilen kişilerin eleştirisi"ne geliyor sıra. O dönemde süren şiir konulu bir tartışmada Boileau'nun La Fontaine'in tarafını tutup Bouillon'a sarması, yazdığı metinler yine eleştiriden uzak ama edebi tartışma ortamı yaratması açısından eleştirinin ne olması gerektiğine dair düşündürücü bir etki yarattığı için anılmaya değer görülmüş. Bu dönemde gazeteler de ortaya çıkıyor ve tartışmalar geniş cephelerde sürmeye başlıyor. "Eskiler ve Yeniler" tartışmaları patlak veriyor, La Bruyére gibi adamlar klasisizmin neliğine dair birtakım fikirler ortaya koyuyorlar. Ben bu adamın Karakterler diye bir metnini okumuştum, milletin edebi yetersizliklerinden girip edepsizliklerinden çıkıyordu, yaylım ateşi gibiydi resmen ama yine de geleceğin eleştirisinin öncüsü olarak görülüyor. Voltaire bu metinden etkileniyor ve eleştirmenin edebi topluluktaki rolünü irdeleyen metinler yazıyor. Eleştirinin doğuşunu aşağı yukarı bu zamanda başlatıyor yazarlar, "Güzellik" kıstası ortaya çıkınca. Chateaubriand Hristiyanlıkla edebiyatın ilişkisini inceleyip ikisinin yan yana var olabileceğini, birbirlerine zıt düşmediklerini söylüyor, sonrasında "mutlak yanlısı eğilim" bu güzellik kıstasını görev, zorunluluk, politika ve kralcılık üzerinden biçimlendirip eleştirinin nasıl olması gerektiğini söylüyor. Edebiyat iyiyi, güzeli ve doğruyu "öğretmeli", öğretemeyen metinler yerin dibine geçirilmeli, düşünce yapısı bu.
Saint-Beuve eleştiriye yaratıcılık boyutunu getiriyor, kıstasların dışına çıkarak kendisi/okurluğu üzerinden metinleri değerlendirmeye girişiyor. "Tutum" olarak görülüyor bu mevzu, eleştiride özgürlük arayışını, metnin genel geçer biçimler kullanılmadan da yargılanabilirliğini içeriyor. Bilimsel eğilimleriyle birlikte hümanist görüşlerini de eleştiriye dahil ediyor Saint-Beuve, öznellikle nesnelliği bir potada eritmeye çalışıyor ama pek de başarılı bir eleştirmen olmadığı söyleniyor; Balzac'ı hiç anlamamış ve Chateaubriand'ı yerin dibine sokmuş ama Flaubert ve Stendhal konusunda -belki biraz da çoğunluğa uyarak- övgülerle dolu yazılar kaleme almış. Sonrasında bilimsel yansızlık arayan eleştirmenler giriyor devreye, eleştirinin daha teknik bir başlangıcını bu adamlarda bulabiliriz. Taine meşhur mesela. "Gerçek şu ki Hippolyte Taine bir başkasından çok daha fazla bilimsel eleştirinin varlığını kanıtlamış ve ilkelerini çizmiştir: Sadece yansız kriterleri esas alarak yargılamak, belirtiler ve sebepleri bıkmadan usanmadan araştırmak." (s. 37) Tümdengelimli, kopuksuz bir zincir oluşturmaya çalışıyor Taine, felsefeyle spiritüalizme bağlı bir eleştiri anlayışını doğuruyor. Çok şey içerip pek bir şey söylemeyen bir eleştiri türü, şöyle özetleniyor: "Her çeşit psikolojik gösterişten olduğu kadar her çeşit kesin tavırdan da yoksun, kendini belli etmeyen felsefi iddiaları olan bir izlenimcilik." (s. 39) Çoğunlukla çağrışımcı, anladığım kadarıyla gevezeliklerle de dolu bir tavır, bir yaşam görüşü, bir imecıneyşın. Sezgilere dayanan genellemeler, birtakım varsayımlar, bu kadar. Kendisiyle birlikte eleştiri işine eğilen kişilerde de benzer görüşleri bulmak mümkün, dört eleştirmen daha var Taine'in olduğu bölümde, dogmacılıkla birlikte kendilerinden sonra gelenleri etkileyecek pek çok fikri de eleştiriye getiriyorlar.
İzlenimcilik geliyor hemen, öznellik. Gömüyorlar açıkçası, izlenimci eleştirmenin amacının sadece kendinden söz etmek olduğunu söylüyorlar, bu durumda da tutarlılık sınıfta kalıyor. Bilimsellik ortadan kayboluyor ama bu kez de yazarın yaşamıyla metin arasında bir köprü kurulup kurulamayacağı tartışması açığa çıkıyor. Fikirler tarihçesi aslında bu metin, tartışmalar üzerinden doğan edebi eleştirinin aldığı yolun genişçe bir kısmının aydınlatılması. Aristoteles'ten Sartre'a tarihteki pek çok şahsiyetin merdiven misali üst üste eklenen düşüncelerini içeren bir geçit. Güzel inceleme, meseleye ilgi duyanlar okuyabilir.
Robinson'ı Kızıl Mars'tan biliyoruz, kolonizasyon ve devrim hareketlerinin uzayda yaydığı huzursuzluğun içinde yetmiş iki milletten insanın Dünya'daki mücadeleleri sürdürerek birbirlerine üstün sağlamaya çalışmalarını izliyorduk. Ruslar devrimci ruhlarını koruyarak Mars'ta isyan çıkarmak için uğraşıyor, Japonlar yine Japonluk yapıyor, herkes bir şeylerin peşinde koştururken terra-kurma çalışmalarının detaylarıyla kafayı yiyorduk, Robinson müthiş bir gelecek yaratıyordu, entrikalar gırla giderken o çağın teknolojisi uzaya nasıl yayıldığımızı yansıtıyordu. İçerdiği dönüm noktaları açısından, karakterlerin derinliği açısından muazzam bir eserdi. Kabalcı çok ayıp ederek serinin diğer iki cildini basmadı, o kadar teknik ayrıntının altından kalkamayacağımı düşünüp orijinal dilinden de okumadım. İthaki ilk cildi yakın zamanda tekrar bastı, umarım diğer iki cildi de basar. Hatta Robinson külliyatını bassınlar, sağlam yazar Robinson. Çevirmen M. İhsan Tatari'ye de teşekkür etmeliyiz, ince iş bir çeviri olmuş. Çeviri sürecini Kayıp Rıhtım'da anlatıyordu, dileyen bakabilir.
2312 Nebula'yı ve A. Heinlein'ı almış, Locus'a ve Hugo'ya aday gösterilmiş bir metin, bilimsel temeli oldukça sağlam, Kaku'nun Olanaksızın Fiziği'nde anlattığı uzay merdivenleri olsun, uzayda yüksek hızla seyahat etmeyi sağlayacak motorlar olsun, gelecekte var olacağı öngörülen teknolojiler bu metinde mevcut, bütün detaylarıyla anlatılmış. Robinson işin teknoloji kısmına yoğunlaşarak esas meseleyi, olay örgüsünü ikinci plana atmış gibi görünüyor, karakterlerin sağa sola koşup çözmeye çalıştıkları meselenin pek bir çekiciliği yok, hatta o kadar sıkça kullanılan bir yapay zeka problemi var ki zaten okuru zorlayan anlatım biçiminin üzerine problemin niteliğinin vasatlığı ortaya çıkınca hayal kırıklığı oluşmuyor değil. Kısaca anlatıyorum, yapay zeka kendi çıkarı için insanları öldürmeye başlıyor. Bu. Meselenin toplumsal yanı da var, yapay zekaya yardım eden birtakım uzay kolonisi sakinleri güç dengelerini değiştirmeye çalışarak "Kubi" denen yapay zekalardan katakullici olanlarına yardımcı oluyorlar. Kubilerin bazıları iyi, insanlığa yardımcı olmak için çabalıyorlar ancak karanlık tarafa geçmiş olanlar saman altından su yürüterek bin bir zorlukla kurulmuş dengeleri yıkmaya çalışıyorlar. Yöntemleri ilgi çekici, buna söylenecek bir şey yok. Merkür'de Güneş'in hareketiyle raylar üzerinde hareket eden Tanyeri nam bir şehri uzayın derinliklerinden yollanan kaya, buz ve demir parçalarıyla vurmaları orijinal bir planın parçası. Savunma sistemleri belirli büyüklüklerdeki cisimleri belirleyip yok edebiliyorlar ama tarama bölgesinin ardında birleşen ve koca bir meteora dönüşen parçalar için yapabilecekleri pek bir şey yok. Çok ince hesaplamalarla savunma duvarının ardında birleştirilen silah fikri güzel, üç yüz yıl sonrasının insanının ahvali da iyi düşünülmüş, aslında gelecek inşacısı olarak Robinson takdire değer bir yazar ama olay örgüsü ve bölüm sonu canavarı gerçekten kötü. Meseleyi anlattım zaten, bundan sonra gerçekleşen olaylardan çok geleceğin dünyasını anlatacağım. Merkür'le başlanmalı, Tanyeri'nin saldırıya uğramasından bir süre sonra. Güneşgezerlerin ritüelleri çağlar öncesinin Güneş'e tapan insanlarının güzel bir yeniden üretimi olmuş, metnin dini spekülasyonlarının ilk örneğini oluşturuyor. Merkür Güneş'e en yakın gezegen, deli sıcak ve gölgede kalan yerleri inanılmaz soğuk. Bu güneşgezer arkadaşlar ölüme meydan okuyarak Güneş'in doğuşunu -ne kadar muazzam bir olay olduğunu hemen hemen bütün ufku kaplayan bir kürenin yükselişini düşünerek anlayabilirsiniz- izlemek için aydınlanma çizgisine gidiyorlar, istedikleri filtreleri seçerek koca küreyi izliyorlar ve yanıp ölmemek için koşuyorlar, koştukça Güneş'i izlemeye devam ediyorlar. Spor, ritüel, bir yaşam biçimi. Odak noktada oradan oraya savruluşunu izleyeceğimiz Swan da bir güneşgezer, eskilerden. Sanatçı aynı zamanda, gezegenin zemininde sanat eserleri oluşturuyor, objeleri ve performansı yaşamının anlamı haline gelmiş. Bu performans sanatlarının isimleri pek hoş, "abramovic" yapıyor insanlar mesela, Marina Abramovic'ten mülhem. "Ulay" da yapabilirler mesela, öyle bir şey. Neyse, Swan koşarak şehre geri dönüyor ve kısa süre önce gerçekleşen saldırı sonucu ölen büyükannesi, sistemin her şeyi, şehrin kalbi, Merkür'ün Aslanı Alex'in anma törenine katılıyor. Törenden sonra saldırının sebeplerini araştıran insanlarla tanışıyor, bir tanesiyle Venüs'ün altındaki tünellerde mahsur kalıp ölmemeye çalışıyor, oradan kurtulup Dünya'ya gidiyor ve saçma sapan bir saldırıdan kendisini kurtaran genç çocuğu yanına alıp Venüs'teki bir arkadaşının yanına yerleştiriyor. Olaylar bazı bölümlerde çok hızlı ve saçma bir şekilde ilerliyor, örneğin Swan'ın kendisini kurtaran elemanı uzaya götürmesi için hiçbir sebep yok, özellikle daha sonra kullanabileceği bir iyilik hakkını sırf bu iş için kullanması pek mantıklı değil. Saldırıyı araştıran diğerleriyle birlikte kurdukları bir plan sonucu çocuğu Truva Atı olarak kullanmaya mı çalıştı diyorum, hayır. Çok iyi biri olduğu için mi çocuğu kurtardı, yine hayır. Eh. Çocuk çok kilit bir rolde de yer almıyor sonra, açıkçası pek de gerek yokmuş kendisine. Belki de Dünya'dan umudun kesilmemesi gerektiğinin sembolüdür çocuk, bilemiyorum. Dünya ayvayı yemiş durumda bu arada, nüfus on iki milyara dayanmış, açlıkla ve kirlilikle baş edilemiyor, bu yüzden insanlar uzaya gidebilmek için uğraşıyorlar. İlerleyen bölümlerde Alex'in Dünya'yı kurtarma planları çerçevesinde, mirasa sahip çıkma bilinciyle Dünya'ya hayvan gönderiyor Swan ve sonradan aşık olup evleneceği Wahram. Dünya doğasını çoktan kaybetmiş, birkaç hayvanın doğayı geri getirebileceği düşünülüyor ama insanlar pek bilinçli değil, tozpembe ikili insanlarla konuşup onları ikna ettiklerini düşünüyorlar ama gezegenden ayrılmalarının ardından o hayvanları kesip yemişlerdir bence.
Bölümleme biçiminden de bahsedeyim, heyecansız macera içeren bölümlerin dışında Alıntılar ve Listeler gibi bölümler var, okurlar bu bölümler yüzünden ikiye ayrılmış durumda. Kimileri bu bölümlerin gereksiz olduğunu, içerdiklerinin olay örgüsüne dahil edilebileceğini söylüyorlar, kimileri de bu kadar detaylı bir kurmaca evrenin olayların arasına sığamayacak kadar kapsamlı olduğunda diretiyorlar. Bence ilginç bir anlatım tekniği çıkmış ortaya. Hatta bu bölümler olmasaydı olay örgüsünün görece can sıkıcı derecede öngörülebilir olması yüzünden oflaya puflaya bitirirdim metni, dolayısıyla iyidir bu bölümler. Tanyeri için de ayrı bölüm var, aslında kurmacanın içinde ortaya çıkan hemen her yenilik için ayrı bir bölüm yazılmış diyebiliriz. Teraryumlara da bu bölümlerde sıklıkla yer verilmiş, belki de Robinson'ın dünyasının en büyük yenilikleri bu devasa dünyalardır. Siz de yapabilirsiniz, tarifini vereyim. Bir cisim alıyorsunuz, asteroid mesela. Yapısına göre farklı dünyalar ortaya çıkarabilirsiniz, size kalmış. Bu cismin içini boşaltıyorsunuz ve son teknolojiyle dekore ediyorsunuz, örneğin Polinezya adalarının benzerlerini bir teraryuma yerleştirebilirsiniz. Suyunu, toprağını koyuyorsunuz, biçimlendiriyorsunuz, oldu size yeni bir dünya. Swan eskiden bu teraryumlardan çok sayıda imal etmiş, birine gidiyor arada bir yerde. Kendisinin yüz küsur yaşında olduğunu, eril dişi veya dişi eril olduğunu, Wahram'la birleşirken penislerini ve vajinalarını aynı anda işlettiklerini söyleyeyim. Cinsellik, dini inanışlar, sosyoloji, psikoloji, ne ararsanız gelecek tasvirlerinin içinde var, Robinson zor bir şeyi başarmış aslında; her bölümde ayrı ayrı ele aldığı fütüristik icatlarını olaylara az veya çok denk gelecek şekilde dağıtmış. Süper.
Muhteşem bir twist içermiyor, okuru zorlayabilecek ölçüde dağınık ama mutlaka okunması gereken bir metin olduğunu söyleyebilirim, bilimkurgu sevenler zaten kaçırmasın, sevmeyenler veya bilimkurgu hakkında pek bir fikri olmayanlar kaçırabilir.
Keegan metni yazmaya başladığı 1989'dan önsözün yazıldığı 1993'e kadar araştırmalarının niteliği açısından çok fazla değişikliğin meydana geldiğinden bahsediyor. Körfez Savaşı'nın sonlanması, Yugoslavya'daki iç savaş, Soğuk Savaş'ın sona ermesi, pek çok mesele savaşın kültürel bir olgu olduğu yönünde çok fazla veri sağladığı için çalışmalarını gözden geçirip savaş antropolojisi alanına daha dikkatli bir biçimde eğilmiş. Giriş bölümünde askerlik tarihi üzerine eğitim aldığını, ailesinin savaşçı geçmişinden yola çıkarak savaşla ilgili meselelere merak duyduğunu anlatıyor. İnsanoğlunun ilk topluluklarıyla ordu arasındaki benzerliğin etkisinden de bahsediyor, alaya karşı işlenen bir suçun asla unutulmayacağını söylerken bunun kabile yaşamının tabularını anımsattığından bahsediyor. Bu tabu kavramı aslında metnin temelini oluşturuyor, savaşın kendi tabuları var ve bu tabular kültürden kültüre farklılık gösteriyor. Keegan farklı kültürlerdeki savaş algılarını incelerken kıyaslamalara girişiyor ama öncelikle Aristoteles ve Clausewitz üzerinden savaşın neliğine dair, Aydınlanma ruhuyla "politik hayvanın ruhu" arasında eleştirel bir karşılaştırmaya girişiyor, metnin ilk bölümünde bu karşılaştırma genişçe bir yer kaplıyor. Özetle Clausewitz'in teorisyenliğine şahitliğini katmadığını düşünüyor Keegan, şehirlerin yakılıp yıkıldığını gören Clausewitz savaşın yol açtığı aşırılıkları, "yasa dışılıkları" savaşın doğası gereği gerçekleştiğini söylüyor, askerlerin ölüm makinesi olmaları da bu açıdan normal ama bazı olaylar işlerin böyle olmadığını söylüyor; I. Dünya Savaşı'nda askerlerin %80'i -diyeyim, şimdi yüzdeyi tam hatırlamıyorum ama oldukça yüksekti- tek bir kez olsun ateş etmemiş. "Savaşın doğası" diye bir şey olmadığını söylüyor Keegan, savaşın doğurduğu pek çok çarpıklık var, hepsi bu. Clausewitz hakkında şöyle diyor Keegan: "Gerçi son derece iyi bir beyne sahipti ama eğer fazladan bir entelektüel boyuta sahip olabilseydi, savaşın politikadan çok daha fazlasını kapsadığını görebilirdi. Savaşın aslında kültürün bir göstergesi olduğunu, çoğu zaman kültürel biçimleri saptadığını ve bazı toplumlarda kültürün ta kendisi olduğunu algılayabilirdi." (s. 32) Sonrasında Clausewitz'in hayatına eğiliyor, feodalitenin ve modernizmin savaşlar üzerindeki etkilerini Clausewitz'in görüşleri üzerinden temellendiriyor, Adam Smith'in eserleri ve Marksist bakış açısıyla etkileşimli olarak. I. Dünya Savaşı'nın fikir babası olarak Clausewitz'i görebileceğimiz söyleniyor, "doğru savaş" ideolojisinin kendisinden miras kaldığını düşünüyor Keegan, böylece dosdoğru bir savaş çıkıyor, "son savaş" olarak. Bir yerlerde fena yanıldığını söylemek lazım.
Savaş kültürlerini incelemeye Polinezya üzerinden başlıyor Keegan, Afrika'nın güneyine kadar uzanan bir bölgedeki savaşların izlerini sürüyor. Avrupa'dakinden çok farklı işler dönüyor orada tabii. Deniz kırlangıcının yumurtasını bulan ilk adamın kral olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz, bitmek bilmez denizleri ve sayısız adasıyla Polinezya antropolojiden arkeolojiye pek çok bilim dalının ilgisini çeken bambaşka bir zenginlik. Clausewitz'in görüşleriyle uzaktan yakından alakası yok Polinezyalıların ve dağıldıkları bölgelerdeki halkların, Zulular üzerinden bu çıkarımı yapabiliriz. Keegan adalıları halklara göre ayırmış, Zulularla başlıyor. Ubuntu diye bir anlayış var adamlarda, insanlığa değer veriyorlar. Çeşitli ritüeller, törenler yapılıyor savaştan önce, Turan taktiğine benzer taktikler uyguluyorlar, Shaka gibi hükümdarların dışında kadınları ve çocukları öldürmek isteyen yok, savaş alanındaki erkeklerin öldürülmesi yeterli. Shaka nam eleman tam Clausewitz'in sevdiği komutanlardan biri, savaşı yaşam tarzı haline getirmiş ve önüne kim çıktıysa silip süpürmüş. Keegan'a göre çoğu hükümdarın yaptığı hatayı yapıp ganimetleri ekonomiyi güçlendirmede kullanmadığı için fosilleşmiş, kültürü yayılmadan önce yok edilmiş. Sonra Memluklar geliyor, Moğollarla ve Türklerle birlikte inceleniyor. Halife el-Muntasır'ın Türkler için "dünya üzerinde kimsenin onlardan daha sadık, daha kalabalık ve daha cesur olmadığı" görüşünde bulunduğu iddia ediliyor. Bunun yanında günümüze doğru geldikçe ilginç detaylar ortaya çıkıyor. Helmuth von Moltke, Clausewitz'in öğrencisi, Türk ordusunun modernleştirilmesi için 1835'te Prusya'dan topraklarımıza geliyor ve daha ilk zamanlarında cesareti kırılıyor. Şöyle bir sözü var: "Bir Hristiyan'ın uzattığı en ufak bir hediye bile şüpheyle karşılanıyor... Bir Türk, bilim, yetenek, zenginlik, cesaret ve güç konularında Avrupalıların kendi ulusundan daha üstün olduğunu duraksamadan kabul eder ama bir yabancının kendini bir Müslüman'la bir tutabileceği kesinlikle aklına gelmez." (s. 66) Sonrasında Kavalalı Osmanlı ordusunu silip süpürdüğünde iyice umutsuzluğa düşüyor ve Mısırlılar tarafından memleketine gönderiliyor. Kültürel farklara dikkat çekiyor Keegan, Osmanlı ordusunun "gerçek" Türklerle sınırlanmasının bir süreliğine güç kazandırdığını ama sonrasında çöküşü hızlandırdığını söylüyor.
Samuraylara bakıyoruz, adamlar 1260'ta Arapları ve 1274'te Moğolları tokatlamışlar, 1281'de Moğolları bir daha tokatlamışlar. Samuray disiplini, tekniği ve ekipmanları efsane olmuş durumda. Zen Budizmi adamların manevi altyapısını oluşturuyor, savaş hakkında muazzam fikirleri var, Hagakure'yi okursanız -İş Bankası falan filan Yayınları bastı- işin derinliğini anlarsınız. Neyse, Feodal Japonya, Meiji Restorasyonu derken kısa bir tarihçeyle samuraylar hakkında yeterince bilgi sahibi oluyoruz. Sonrasında nükleer enerjinin kullanımına atlıyor Keegan, gözdağı savaşı diye salladığım bir durumu açıklıyor ve "uzatılmış savaş" dediği naneye değiniyor, gerilla savaşı aslında, yorana ve bıktırana kadar savaş, her yerde ve her an. Bu tür bir savaşın Avrupa'da örneğinin pek görülmediği söyleniyor, Avrupa bu tür bir işgal altında kalmadığı için elbet. Avrupa'da cephede savaşın durdurularak düşmanların birlikte yeni yılı kutlamalarından cepheden cepheye sigara, yiyecek vs. atılmasını hatırlayalım. Aslında Avrupa'ya yakın olduğumuzun bundan daha sağlam bir kanıtı var mıdır bilmiyorum; karşılıklı sigara atmışız biz. Valla önemsiz bir şey gibi duruyor ama savaş sırasındaki tutum çok önemli. İnsani bağlamda. Yoksa biliyoruz ki sigaramızı içen adamın beynini beş dakika sonra dağıtabiliriz ama tetiği çektiren nedir, sigarayı attıran nedir, bunları düşünmemiz lazım. Bir de savaş alanlarının belirli olduğu söyleniyor, dünya çapında böyleymiş bu. Verimsiz topraklarda değil, ulaşım ve ikmal açısından elverişli bölgelerde savaşılmış şimdiye kadar. Belçika örneğin. Tabii kültürel paradigma değiştikçe farklı savaş taktikleri çıkmış ortaya, bazıları onursuzca bulunmuş ve yine de kullanılmış.
Taş Devri'ne geri dönüyor Keegan, insanların savaşmak için geliştirdikleri düşüncelerden ve insanın şiddete meylinden bahsediyor, Freud üzerinden işin psikolojik kökenlerini inceliyor, ilk savaş arabalarından atom bombalarına kadar geniş bir aralıktaki silahları gözden geçiriyor, Hunlardan, Yunanlardan, Romalılardan örneklerle savaşların kültürel değişimleri konusunda birtakım çıkarımlarda bulunuyor. On numara iş, süper bir araştırma. İki gecelik nöbeti bir güzel yemiştim bunu okurken. İlgi çekici detaylar falan, savaşlar mavaşlar.
Metnin adının çevriminde kaybolan anlamı burada yakalayalım, NOS4A2'yu gördüğümüzde aklımızda canlanan Kont Orlok'un kel kafası, yarasanın yüzünden hallice olan yüzü, uzun tırnaklı elleri bir yana, vampirliğinden kaynaklanan hırsızlığını hatırlamalıyız, hatta oradan vampirin arketipine uzanıp başkalarının yaşamlarını çalıp kendilerine ekleyen varlıkları düşünmeliyiz. O zaman Charlie Manx'in boyu posuyla birlikte diğer özelliklerini de ele alarak dış görünüşünü Kont Orlok'a benzetebiliriz. İkisi de yaşamları çalar, ikisi de aslında ölüdür, ikisi de aslında birbirine çok benzer. Manx çocukların yaşamlarını bir bitkinin özünü emermiş gibi emer, geride gırtlaklarına dek uzanan üç sıra sivri dişle korkunç varlıklar bırakır, çocukların annelerini ve babalarını yardımcısının insafına bırakır ki bu yardımcı onlara tecavüz eder, doğduklarına pişman eder. Falan filan, ŞE7T4N dediğimiz zaman iş başka bir boyuta kayıyor, mevzunun dini yansımaları var mı diye bakabiliriz metne, salak yardımcının Tanrı'ya sinirlenip yaktığı kilise dışında ilahi bir yansıma pek yok. Strigoi benzeri daha folklorik bir şeytan düşünürsek, eh, bunun temeli de metinde yer almıyor, söylenceler yok. Bu yüzden metnin orijinal adı kullanılsaymış anlamı bozmayacakmış gibi geliyor bana.
ŞE7T4N arabanın plakası bu arada, Charlie Manx'in 1934 model Rolls-Royce Wraith'inin ayırt edici parçası. Hill sağa sola teşekkür ederken babasının izinde yürüdüğünü söylüyor, hatta tam olarak şöyle diyor: "Galiba, bütün hayatım boyunca onun arka yollarında gezinip durdum. Hiç pişman değilim." (s. 633) Eldekilere bir bakalım. Öte dünya, hayallerin gerçeklik kazanabildiği bir boyut, Yokyer'e benzer bir mekan, bilinen coğrafyanın hemen dibinde yer alıyor. Eh, bu çoğu yazarın kullandığı bir izlek, yeniliği yok. Şöyle bir yeniliği var, anlatının bir yerinde iPhone'un sinyalini takip ettiğimiz öte dünyanın haritasına baktığımızda Derry'nin yerini görebiliyoruz, tam olarak. Tam hatırlamıyorum ama haritada Lovecraft'in de adı geçiyor bir noktada, Lovecraft'in Dudağının Ucu mu ne, böyle bir yer var Providence civarında. Babasının malzemelerini kullanma konusunda pek çekingen değil Hill, çorlayabiliyor bazı şeyleri. Bu arabaya bakalım, buram buram Christine ve From a Buick 8 kokuyor. Klasik bir araç, ABD'ye üç yüz tane mi ne gelmiş, kötü bir ruhu var, insanları parmağında oynatıp onlara işkence edebiliyor falan. Direkt King. Kötü adamın yancısı açısından da bakalım. Duygusal zekası gelişmemiş, cinsellik açısından saplantılı, iri, kuvvetli. Bunu da cebe attık. Açıkçası King'in ilk dönem romanlarından pek farklı bir şey göremiyorum Hill'in bu metninde, İtfaiyeci bence kötü bir metin olmasına rağmen King'in daha uzağına düşen bir dünyası vardı, ŞE7T4N tam bir miras romanı, babadan oğula geçen bir geleneğin ürünü. Yani ne bileyim, biraz "New Weird" denen naneye kay, değişik bir şeyler dene. Yok. Stephen King çok yaşlandı, bir on yıl sonra hayatta olur mu bilmiyorum ama ilk dönem King romanlarına benzer işler -bu gidişle- yazılmaya devam edecek gibi gözüküyor.
Charlie Manx'in hastanede geçirdiği günlerden biriyle açılış yapılıyor. Adam hemşireyi korkutuyor bir güzel, onca zaman komada kaldıktan sonra bir anda kendine gelip kadını tehdit ediyor, çocuğunu Noelistan'a götüreceğini söylüyor, yakın bir arkadaşının da kadınla bir güzel ilgileneceğini söylüyor ve uykusuna geri dönüyor. EKG sonuçlarında herhangi bir hareketlenme gözükmüyor, tipik. Manx'in bir iş çevireceğini ilk bölümde görüyoruz, sonra zamanda geriye gidip Vicki McQueen'in çocukluğuna dönüyoruz. Vic odak noktamız olacak, çocukluğunda öte dünyayı keşfetmesi bu açıdan önemli. Annesi kontrol manyağı bir kadın, akli dengesi pek yerinde değil. Babası bol bol kaya patlattığı bir işle iştigal ediyor. Pek mutlu bir aile değil, kavgası gürültüsü eksik olmuyor. 1986'nın kültürel ortamını Vic'in duvarlarında görmek mümkün; sevdiği grupların posterleri odasında asılı, kıyafetleri o yıllardan esintiler taşıyor, bisikleti de bir o kadar eski. Öte dünyanın anahtarı bu bisiklet. Belli bir hızla gidildiğinde ahşap bir köprüyü çıkarıyor ortaya, köprüden geçildiğinde aranan kayıp bir nesnenin çok yakınına ulaşılıyor. Başka insanlar da görebiliyorlar bu köprüyü, Vic yaşlı bir adamın kafayı yemesine yol açıyor bu yüzden. Köprüyü kayıp eşyaları bulup ailesini bir arada tutmak için kullanıyor ama sonuçta başarısız oluyor, baba bir süre sonra uzuyor ve başka bir aile kuruyor. Anne iyice kafayı yiyor, Vic isyankar bir ergene dönüşüp vücudunu dövmelere boğuyor. Arada 1990'a atlıyoruz ve Bing'le tanışıyoruz. Babasının kafasına çivi tabancasıyla ateş etmiş, hemen ardından annesini öldürmüş bir genç. Bir süre ıslahevinde kaldıktan sonra salıveriliyor ve tek başına yaşamaya başlıyor, zencefil gazıyla sürdürdüğü bir işi var. Noelistanlı ilanı görünce aklı başından gidiyor ve Charlie Manx'le bu ilan vasıtasıyla tanışıyor, ikili birlikte takılmaya başlıyor. Zencefil gazı insanları uyutmak ve istem dışı davranışlara yol açmak için kullanılıyor, Bing çocukları ve çocukların anne babalarını bu gaz sayesinde kaçırıyor. Manx'in dünyasında çocukların ne işe yaradıklarını söylemiştim, bildiğimiz dünyada Bing'in annelerle ve babalarla ne yaptığı da malum. Bir süre birlikte terör estiriyorlar, çocuklar kayboluyor, bilmem ne. Sonra bir gün yolları Vic'le kesişiyor, bunda Kütüphaneci Margaret Leigh'in etkisi büyük. Vic köprüyü kullanarak seyahat ederken Iowa'daki bir kütüphaneye giriyor, kendisi gibi öte dünyayla bağlantısı bulunan Margaret'la tanışıyor. Margaret'ın olayı Scrable taşlarıyla. Taşlar belli kelimeleri oluşturarak gelecekten veya geçmişten haberler verebiliyor, Vic'e gizyerlerini ve gerçeklikle hayal arasındaki ince çizginin yer yer kaybolmasının anlamını anlatıyor. Navajo kızılderililerinin totemlerinden örnek veriyor, gerçekliği başka bir gerçekliğe çeviren yerlilerin bu giz hakkında bilgi sahibi olduklarını anlatıyor falan. Manx'ten de bahsediyor, kendi gizyerinde çocukların yaşamını içen adamdan. Bir gün Vic'i yardım için çağırabileceğini söylüyor ama o gün gelmeden Vic'le Manx karşılaşıyor. Tam bir King sahnesi izliyoruz bu karşılaşma sırasında, Manx'in elinden zar zor kurtulan Vic şişko bir motosiklet sürücüsüne rastlıyor ve yardım diliyor. Genç adam kızı alıp götürüyor, bir benzin istasyonuna giriyorlar, Manx hemen arkadan geliyor istasyona. Dehşet dolu anlar yaşanıyor, sonra Manx kafasına yangın söndürücüyle indirilen darbelerden sonra durdurulabiliyor. Metnin başındaki hastane sahnesinin kronolojik sırası geliyor sonra.
Uzunca bir zaman geçiyor, Wraith'i tamir eden adam araba tarafından kaçırılıyor ve Bing'in şiddetine maruz kalıyor. Hastanede ölen Manx otopsiden sonra canlanıyor -bu canlanma sırasında yaşananlar da tam bir King havası yaratıyor, gecenin bir köründe okuyordum, ödüm koptu- ve arabasına kavuşuyor derken tayfa bir araya geliyor, Vic'i aramaya başlıyorlar. Vic geçen zamanda kendisini kurtaran adamla sevgili oluyor, adamdan çocuk yapıyor, çok tutan bir serinin yazarı haline geliyor ve kaçırılma olayı, köprü derken kafayı yavaştan kırdığı için alkolik oluyor, akıl hastanesine yatıyor falan. Noelistan'dan aranıyor sürekli, çocuklar arayıp Vic'e ve oğluna yapacaklarını anlatıyorlar. Tehlike yavaş yavaş yaklaşırken Vic çocukluğunun sihirli dünyasını daha fazla inkar edemeyeceğini anlamaya başlıyor, Margaret da yıllar sonra ortaya çıkıp Manx'in tekrar ava çıktığını anlatıyor. Margaret, Vic, Vic'in annesiyle babası, hemen herkes geçen zamanla birlikte hayatın ağırlığı altında ezilmiş, enkazların arasından canlı çıkabilmek için uğraşan insanların başlarından geçenleri takip etmeye başlıyoruz bu kez. Tipik bir ilerleyiş, nadiren de olsa karşımıza çıkan gereksiz ayrıntılar, heyecandan uzak bir son.
Eh, dediğim gibi İtfaiyeci'den çok daha iyi bir metin, Stephen King'in oğlundan. Çok korkmazsınız ama korkarsınız biraz, isterseniz okuyun. Gayet okunabilir.