Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Ben bir ara tez yazacaktım, yüksek lisansı bitirecektim, bilmem ne. Selçuk Baran'ın öykülerinde karakter-mekan ilişkisi konusunu derleyip toparlamak için öyküleri iki kez okudum, bir dünya şeye baktım, Lefebvre olsun, Lyotard olsun, deli gibi araştırma yaptım falan, akıl sağlığımı korumak için tezi mezi bıraktım sonra. Akademi rezil bir kurum/kuruluş, sadece bunu söyleyip bahsi kapayayım. Baran'ın kadın karakterlerinin evleriyle kurdukları yoğun ilişkide eşyalardan kurtulma özleminden evden kurtulma isteğine kadar çeşit çeşit nitelik vardı, ekonomik problemlerden aile içindeki iktidar mücadelelerine kadar pek çok meseleyi daha iyi anlayabilmek için okumuştum bu metni. Ayşen Akpınar, Gönül Bakay ve Handan Dedehayır tarafından derlenmiş, üç bölümden oluşuyor: "Yoktan Var Eden Kadınlar", "Mekânın Sınırladığı Kadınlar" ve "Kadın Hallerinden Yansımalar". Baskısı yok ne yazık ki.Neyse, en başta Aydın Boysan'ın bir yazısı var. "Hanımlarla ilgili konuların değil birkaç sayfaya, birkaç saate, hatta birkaç kitaba sığması olanak dışındadır." (s. 10) Derleyenlerin sunuş yazısına bakıyorum, mekanın yapısına kafa yoran belli başlı düşünürlerin ortaya koyduklarına göre kendi başına mutlak bir varlık olmaktan çıkan mekanın toplumsal ilişkiler tarafından yapılandırıldığını söylüyorlar, kitabın çıkış noktasının bu ilişkilerin biçimlerini ortaya koymak olduğunu belirtiyorlar. Mekan ve zaman toplumu düzenliyor, bir araya getiriyor veya ayrıştırıyor, kim olduğumuzu çizilen onca çerçeveden çıkarıyoruz. Harvey'den bir alıntı bu. Makalelerin yazarlarının çoğu akademisyen, bunun yanında akademisyen olmayan araştırmacılar da katkı sunmuşlar, uzmanlık alanlarının çeşitliliği ortaya geniş bir inceleme açısı çıkarmış. Osmanlı döneminde kadınların günlük uğraşlarından günümüzdeki bir köyün kadınlarının ekonomik durumlarına kadar pek çok inceleme yer alıyor kitapta, tabii üslup ve araştırma niteliği farkından ötürü bazı makalelerde istatistiksel bilgiye boğulurken bazılarında sihirli bir dünyaya adım atıyoruz. Ayşen Akpınar'ın "Kadınların Varlık Alanlarına Yolculuk" adlı makalesi örneğin, kadınların mekanda varoluş öyküsünü anlatıyor, değineyim. Bireysel kimliğin gelişmesiyle birlikte mekanların inşasının ve kullanımının özellikleri de zaman içinde değişim gösteriyor, buna bireyin kendi anlamına göre mekanı düzenlemesini de katabiliriz. Akpınar, Anadolu'da uzunca bir süre gezip sayısız hikâye dinlemiş, mekanın kullanımına dair sayısız veri toplamış, aile yapısının mekanı etkileme biçimlerinden geçim kaynaklarının biçimleme özelliğine kadar pek çok ögeyi ortaya çıkarıp şahsi tanıklığıyla, evlerde yaşayan kadınlarla yaptığı görüşmelerle savlarını desteklemiş. Mutfağın aile içi sosyalleşmenin odak noktası olduğu bilgisini veriyor örneğin, bu sebeple mutfakların genişçe yapıldığı ve uğraşılan işe göre bahçeye/avluya taşabildiğini söylüyor. Dini yaklaşımların kadınlara evin bazı bölümlerine girememe yasağını getirmesi var, ayın belli günlerinde kadın "kirli sayılarak" dini toplantılara katılmıyormuş örneğin. Mutfaklara haram yiyecek sokulmuyormuş, bazı odalara ayakkabıyla veya çeşitli nesnelerle girilmiyormuş, böyle kısıtlamalar ve kurallar mevcut.
Lâle Aytaman'ın makalesi. Aytaman, Ankara ve Boğaziçi üniversitelerinde öğretim görevlisi olarak çalışmış, 1991-1995 arasında Muğla valiliği görevinde bulunmuş. Muğla'nın kadınlarını ve Türkiye'nin ilk kadın valisi olarak "erkeklerin dünyasındaki" deneyimlerini anlatıyor. "Vali Bey" veya "Valiye Hanım" derlermiş, erkekler alışamamışlar bir türlü, buna benzer çoğu şey kitap haline gelmiş ama bulamayız büyük ihtimal, Aytaman'ın anılarını okumak isterdim. Neyse, Muğla izlenimleri çok canlı. Kadınlar saçlarına çiçekler takıp dolaşırlarmış, evlerini pırıl pırıl tutarlarmış, Saburhaneli kadınlar avlularını ortak çalışma alanı haline getirmişler, imece usulü üretime geçip kıyafet dikerlermiş. Aytaman erkeklerin nerede olduklarını sorduğunda "yemek zamanı geldiğinde erzak getirdikleri" söylenmiş. Mevsimden mevsime eğlenceleri, gezme tozma alanları değişirmiş, coğrafyanın bütün nimetlerinden yararlanırlarmış. Atayman hemen bir proje geliştirmiş, zamanında Tayland'da gördüğü el dokumalarının benzerlerinin Muğla'da üretilmesini sağlamış, yüzlerce kadını iş sahibi yapmış. Ne güzel, sonradan o atölyelere, imalathanelere ne oldu kim bilir. İnci Delemen'in anlattığına göre Antik Yunan zamanlarında yaşayan kadınlar da Ege kıyılarında kentlerin tasarlanması konusunda kafa patlatmışlar, bölgede yaşayan kadınlar yaratıcılıklarını çok az da olsa atalarından alıyorlar sanki. Plancia Magna'da ve Perge'de kadın mimarlar, planlamacılar çalışmış, sonrasında bu çalışmalar başka kentlerde de görülmüş. "MS 3. yüzyılla birlikte Ephesos'un varlıklı kadınları imar faaliyetlerinde tek başlarına hareket edebilmeye başlar: Bağışlarını kendi adlarına gerçekleştirir ve tıpkı erkek bağışçılar gibi kamusal alanlara ve yapılara dikilen yazıtlarla kent tarafından onurlandırılırlar." (s. 56) Neslihan Türkün Dostoğlu'nun makalesinde Osmanlı dönemine geliyoruz, Cumalıkızık'taki kadınların yaşamından bahsediyor. Pek iç açıcı değil açıkçası, kadınların kahvehane civarında tek başlarına görülmeleri uygun karşılanmadığı için garip bir yasak çıkmış ortaya. "Geleneksel İslam kentlerinde kadının varlığı arka planda hep hissedilir, ancak hiçbir zaman yönlendirici olmaz. Mahalleler ve mahallelerdeki konutlar kadına ve ailenin iç dünyasına aitken, kent ve kentteki irade erkeğindir." (s. 65) Başka bir makalede sanatsal aktivitelerde bulunan kadınların ürettikleri eserlere odaklanılıyor, örneğin kilim dokuyan kadınlar ruh hallerini desenlerle ifade edebiliyorlar. Ne yazık, erkek egemen dünya insanı insanlıktan çıkarıyor, duyguların ifade edilmesine müsaade etmiyor. "Yandım alamadım" hasırı diye bir hasır türü var örneğin, Elazığ civarında dokunuyor. Aslında türkülerle benzer özelliklere sahip bu dokuma işi, bölgeden bölgeye desenler, anlamlar ve yaşamlar değişiyor, büyük bir kültürel zenginlik çıkıyor ortaya. Hiç çıkmasın da şu erk kalksın ortadan tabii.

Osmanlı zamanındaki kadınlara odaklanıp bitireyim. Hesiodos hamam kültürünü anlatıyor, o zamanlardan kalma bir gelenek. Düğün günü damat ve kız babası tanrı ve tanrıçalar için kurban keserken gelin de çocukluğuna dair ne kadar eşyası varsa yakarmış hepsini, arınma/erginlik ayini gibi bir şey. Hamamın da iki işlevi var gibi gözüküyor, sembolik arınmanın yanında vücut da arınıyor, yeni bir hayata başlanabiliyor böylece. Romalılar bu kültürü uçuruyor hemen, su yolları ve sıcak su kaynakları hamam sayısını artırıyor. Günün belirli saatlerinde erkekler, geri kalan zamanda kadınlar faydalanabiliyor hamamlardan, günümüzün belediye havuzları gibi. Sonraki dönemlerde bu uygulama kaldırılmış, kadınlarla erkekler birlikte yıkanmaya başlamışlar ama MS 2. yüzyılın başında yasaklanmış bu. Bizde kaldığı yerden sürüyor bu kültür, özellikle Mimar Sinan'ın inşa ettiği hamamlar göz alıcıymış ve insanlar her hafta hamama giderlermiş. Ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor Osmanlı insanının hamam tecrübeleri, yabancı seyyahların izlenimlerine de yer veriliyor, Batılı ressamların hamam izlenimlerini resmetmelerine dair küçük bir bölüm var üstüne. İlgimi şey çekti, kadınlar hamamlarda erkek taklidi yapıp erkeklerle dalga geçerlermiş, "hamamiye" denilen şiirler, maniler ve şarkılar söylerlermiş. Adile Naşit'in hamamda atışma sahnelerinde söylediği şey hamamiye sanırım. Bir mikro dünya yaratılmış hamamlarda, sadece kadınlar için. Küçürek alanlara sıkıştırılmış özgürlük. Aynı durum Harem'de de mevcutmuş, Harem'deki kadınların dünyası da detaylarıyla anlatılıyor, ben sadece taklitlerle erkeklerle alay ettiklerini söyleyeyim.

Derya deniz bir kitap, kadınların çağlar boyunca var olma mücadelesini sürdürdüklerine, daha doğrusu varlıklarını erkeklerin kabul etmeleri için uğraştıklarına dair pek çok makale var. Bulan okusun, bilgilensin. Evet.
Can'ın "Kısa Modern" serisinin ilk kitabı, Ergin Altay çevirisi. Bu uzun öykü ilk kez 1927'de yayımlanmış, Bulgakov kesik yemeden üç yıl önce. Sovyet toplumunun eleştirisinden ziyade morfin bağımlılığının ve tayga sendromunun birleşiminden oluşan bunaltının ölümcüllüğünü anlatıyor Bulgakov, ucu bucağı olmayan bir coğrafyadaki küçücük bir yerleşim yerine sıkışan Sergey Polyakov'un günden güne eriyip gitmesinin anlatısını kuruyor, iki tekniği birleştirerek. Anlatıcımız Doktor Bomgard'ın taşra kasabasından kente tayininden boşalan yeri dolduran Polyakov, tıp fakültesinden arkadaşı olan Bomgard'ın yanında iyileşmek için çabalayana kadar iş işten geçmiş oluyor, geldiği gibi ölüyor Polyakov, geride günlüğü kalıyor. Metnin neredeyse tamamını bu günlük oluşturuyor, Polyakov'un aşk acısından ve kardan başka pek bir şeyin görünmediği topraklardan kurtulma biçimi yavaş yavaş beliren bir yıkımdan ibaret. Birilerine faydalı olacağını düşündüğü için günlüğü olduğu gibi yayımlıyor Bomgard, kısa süren vicdan muhasebesinden sonra kendi sıkıntılarının yanı başına koyuveriyor günlüğü. Artırılan etki. Bomgard da bir şeylere bağımlı olabilirmiş sanki, taşrada yaşayan insanların bağımlılıktan başka bir eğlencesi, ne bileyim, uğraşacak bir şeyleri yokmuş gibi. Oysa mutlu olduğunu söylüyor Bomgard, 1917 kışının kar fırtınalı, coşkulu günlerinde olabildiğince mutlu. Taşradaki gibi görev yükü bütünüyle üzerine binmiş değil, iltihaplar için bir doktor, kırıklar için başka bir doktor, ayrıca her şey için feldscher nam, resmi tıp eğitimi almamış sağlık görevlileri var. "Ah, ne harikadır büyük hastaneler, tıkır tıkır işeyen bir makine gibi! Ölçüsü önceden belirlenmiş yeni bir vida olarak girmiştim makineye ve çocuk bölümünü devralmıştım." (s. 11) Sistem güzel işliyor, hoş. Adamımız kitap okumaya başladığını da söylüyor, tıpla ilgili akademik kitaplardan James Fenimore Cooper adlı ABD'li yazarın romanlarına zıplıyor, ilginç bir detay bu da. Zaman çabuk geçiyor sonuçta, 1918'in Şubat ayı geliyor, Bomgard taşrada kendisinin yerine kimin geldiğini merak ediyor bu sırada, hiçliğin orta yerinde çalışmanın kendisine iyi geldiğini, zorluklara katlanarak daha da güçlendiğini düşünüyor, günlüklerden anladığımıza göre o sıralarda Polyakov büyük acılar çekerken Bomgard mutlu bir şekilde yaşamını sürdürüyor. Aslında Polyakov'un görev yaptığı yer her açıdan daha zengin olsaydı morfine sarmayacaktı diye düşünebiliriz, Bomgard'ın sıkıntılarının gölgesinden başka bir şeyle karşılaşmasak da taşranın dışarlıklı bir insanda yarattığı tahribatı seçebiliyoruz. Gelen mektup da bunu gösteriyor, 11 Şubat'ta Bomgard'a mektup geliyor, Polyakov bir günlüğüne çağırıyor Bomgard'ı, yardım istiyor. Probleme değinmese de kendisine Bomgard'dan başka yardım edecek kimse olmadığını, zaten kimseden yardım isteyecek hali de olmadığını söylüyor. Bir günlük mesafe, Bomgard başhekimden izin alıyor, ertesi sabah yola çıkmadan önce uykuya dalıyor ama sabahın köründe kapı vuruluyor, Polyakov'u getiriyorlar. Bekleyemeyip getirmişler, az sonra son nefesini veriyor, defteriyle birlikte. İntihar mektubunda ölümünden kimsenin sorumlu olmadığını ve insanların morfine karşı dikkatli olması gerektiğini söylüyor.
Gerisi günlük. 1917'nin Ocak ayında başlıyor mevzu. 21 Ocak'ta kar fırtınasından hiçbir şeyin görülmediği yazıyor bir tek. 25 Ocak, çok parlak bir günbatımı, migren nöbeti ve 1 gramlık morfin, ilk doz. Bir şey olmayacağını düşünüyor Polyakov, her şey böyle başlıyor. 3 Şubat'ta gazetedeki bir haber var, opera sanatçısı konserlerini sürdürüyor, Polyakov kadının adi ruhlu olduğunu düşünüyor, aşık olduğu genç doktoru -Polyakov yirmi beş yaşında, Bomgard da yirmi yedi- bir yılın ardından terk edip giden bir kadına sayıp döktüğü bölümleri yırtıp atmış, iki-üç sayfa. "Yaşadığım aşk faciasından önce hayat dolu biriydim." (s. 27) Anna Kirillovna, Polyakov'un yardımcısı olan hemşire giderek artan dozlar karşısında önce şaşırıyor, sonra dehşete düşüyor ve solüsyonları hazırlamayı reddediyor, Polyakov iyileştiği zaman Kirillovna'yla evlenebileceğini söylüyor ama her şey kötüye gidiyor. Kendi kendine dikkatli olması gerektiğini söylüyor Polyakov, sonra saçmaladığını düşünüyor. Ruh hali giderek bozuluyor, tutarsızlaşıyor falan, işini sadece morfin aldıktan sonra yapabildiğini görüyor. Hırsızlığa başlıyor, algıladığı dünya giderek çarpılıyor, sanrılar görüyor. Kirillovna adamı iyileştirmek için elinden geleni yapıyor, tehdit bile ediyor ama olmuyor bir türlü, Polyakov kokaine geçiyor bu kez. Aşk acısı, sendromlar, her şey kayboluyor, morfinmanlık anlatının odağına oturuyor. Moskova'ya gidip bir doktorun müşahedesi altında tedavi görmeyi kabul etse de kıyafetleriyle ve hastaneden çaldığı maddelerle geri dönüyor. Göründüğü başka bir profesörün tavrı ilginç, Polyakov'un yalvarmaları karşısında durumu üstlerine raporlamayacağına söz veriyor, bu biraz zorlama ama gayet de olası. Bunların hepsi Bomgard'ın yeri boşalmadan önce gerçekleşiyor, Bomgard kente gittikten sonra yerine gelen Polyakov'un paçayı çoktan kaptırdığını anlıyoruz.

"Ey insanlar! Kimse yardım etmeyecek mi bana?
Kendime acımaya başlıyorum. Biri bu satırları okuyacak olursa beni cıvık ve samimiyetsiz bulacaktır. Neyse ki kimse okumayacak." (s. 50)

Kısa bir süre sonra Bomgard'ın gözünden gördüğümüz olaylar yaşanacak ve Polyakov ölecek, Bomgard arkadaşının defterini yayımlayacak, son.

Elli sayfalık bir uzun öykü. İyi bir anlatı. Dönemin tıbbi ortamları ilgi çekici, Sovyet taşrasının ölümcül sıkıcılığı bunaltıcı, Polyakov'un yaşadıkları tedirgin edici. Arka kapakta Bulgakov'un bu metni savaş sonrasındaki morfinmanlık deneyiminden yola çıkarak yazdığı söyleniyor, bu da dikkat çekici. Bulgakov'un diğer metinlerini düşününce klasman daha düşük ama yine güzel. Evet.
"Öyküler, metinler" olarak tanımlanan anlatı parçaları var, tersten başlıyorum. "Nuh gemisine şair almış mıydı?" adlı parça, cevabının metni oluşturduğu bir soru. Nuh, gemisine Şair'i almış, kurtuluşa kendinden başka bir tek Şair inandığı için. Şair diğerlerini öldürüp tek başına binmiş gemiye, kendini çoğaltmış, fırtına da bölümleri parçalamış, tufan bu çoğalma son bulsun diye dindirilmiş ve küçük ş'li şairler dünyaya yayılmış, ş'si küçük şairlerin zamanla büyüyüp ş'lerini de büyütmeleri bütün bunlardan sonra gerçekleşmiş. Olmuş ama, zamanla yeni yeni parçalar çıkarmışlar ve hepsini ş'nin altına, üstüne ve ortasına iliklemişler, kırkyamanın sonu şiirlere varmış, Şair tekrar tekrar ortaya çıkıp kaybolmuş. "300. Yaşgünüm İçin Konuşma" bir konuşma, 200. yaşa kadar üç yılda bir yapılan, sonrasında beş yılda bire çıkan konuşmaların bir benzeri, itirafın önceki konuşmalarda da bulunup bulunmadığı belli değil. Bilimin sayesinde 400'e varmayı düşünüyor anlatıcı, tabii yazdıklarının demodeliğinden kurtulmak için dinleyenlerine 140'tan fazlasını yaşamamaları gerektiğini ekliyor. O yaş özgünlüğün mezarı, sonrasında yazar kendini tekrar ediyor. Belki de okuma devrinin bitip yazma devrinin başladığını söyleyen yazarlara, şairlere bir iğne, çuvaldız aynı zamanda. İnsanın nasıl durabildiğini merak ediyorum, yazıyı etkilemese de dünyanın genişliğini, sihrini gösteren metinler, yeniyi taşıyan metinler her an, her yerde, her yayınevinden çıkabiliyor, insan bunu takip etmeyi nasıl bırakabiliyor? Çöl gibi bir şey canlanıyor gözümde, zamanında onca zenginliği taşıyıp sonradan çoraklaşmış topraklar canlanıyor. "Galaksilerarası Kongre" adlı metinde insanın uzaya yayılmasına izin verilip verilmeyeceğine dair bir konuşma yer alıyor, bilinen uzay -pratikte- tek olduğu için bu uzayı insana bırakmamak gerekiyor, zira insan uzaya çöp torbası muamelesi yapıyor. Günümüzde yörüngeden yüzlerce kiloluk atık dolanıyormuş, koca boşluğu da kendi atıklarımızla mı dolduracağız bir gün? Şimdilerde radyoaktif atıkları uzaya göndermek mantıklı gibi gözüküyor, toprağa gömmekten daha tehlikesiz, maliyetini bir yana bırakırsak dünyanın zehirlenmesini bir parça olsun geciktiriyor bu, yine de zamanı gelince bütün bu atıklarla baş etmek zorunda kalacağız. Çöplerle dolu gezegenler düşünün. Çizgi roman temelli filmlerde vardı örnekleri. Neyse, konuşmacıya göre insanın uzaydaki serüvenini kısa tutması sağlanmalı, yoksa ferah, temiz bir uzay kalmayacak ortada. "Özetle: İnsan denen al-türün hayatında vahşet ile karşıvahşet arasındaki etkileşim aşılabilmiş değil." (s. 86) Komşuluk ilişkilerinin askıya alınması düşünülüyor bir yandan, insanla ne kadar az iletişim kurulursa o kadar iyi. "Osmanlı Ferdiyet Fırkası Kuruluyor" adlı parçada Osmanlı Devleti'nin varlığını sürdürdüğü 1996 yılında yeni bir fırkanın kuruluş bildirisini okuyoruz, dil biraz daha sadeleşmiş, ABD yine Ay'a gitmiş, bizde de bir şeyler değişmemiş ve çok şey değişmiş. Osmanlıcılık akımının sürdüğü durumda Türk-Kürt çatışmasının varlığını sürdürmeyeceği söyleniyor, yüz yıl öncesinin düşünceleriyle günümüze atılan bakış kısacası. "Bedenlere inanır mısınız?" bir tersten öykü, ruhlara değil de bedene inancın sorgulandığı. Vaktiyle vücudunun varlığına fark etmemiş bir adam, kısa bir sorgudan sonra bedenine inanıyor ve inandığına kavuşuyor.

"Peki ya siz? Bedenlere inanır mısınız?
Kendi bedeninizi çağırdınız mı hiç?" (s. 76)

"a'nın biri" içinde bir a'ya hapsolan a mevcuttur. Seneca'dan bir alıntı, ağızdan çıkan sözün çıkmadan önceki sahibinin sahibi olduğuna dair. Bir "a" çıkmak istiyor ama çıkamıyor, içeride kalmış, sözü söyleyecek olan söylese kurtulacak ama bu kez de "a"nın kölesi olacak. Çıkmaz. "Peki küçük kız beni neden görmedi?" tipik bir postmodern öykü. Anlatıcı bir anda karaktere dönüşüyor, diğer karakterler anlatıldıklarını anlıyorlar, sonra onların anlatıcı rolüne bürünmeleri, anlatının kim tarafından sürdürüldüğünün bilinmemesi, bu tür şeyler. Bir cinayet üzerinden ilerliyor, akla hemen Bir Postmodernist İçin Postmortem geliyor. Ölüm varsa postmodern var, formüle dönüşmüş resmen. "Millî Marşlar (Bazıları)" bir liste, ülkelerin marşlarının adları sıralanmış, Zaire'nin karşısında İstiklal Marşı var.

Döngülerden oluşan kadın-erkek ilişkileri, labirentler, matematik sembolleriyle kurulan yaşam-felsefe ilişkisi, çeşitli konularda pek çok parça. Kısacık. Ben bu kitabı tavsiye ederim, anlatım biçimleri dikkat çekici, yeni bir şeyler var, iyi yani.
Charles Dickens, romanlarında şemsiyeye 120 kez atıfta bulunmuş. Eski, yeni, büyük, küçük şemsiye, siyah veya çok renkli şemsiye, çeşit çeşit. Anlamı farklı, kurmacaya katkısı farklı, sayısız. Rankine İngilizce edebiyatta bir şemsiye kataloğu oluşturmaktan çok daha fazlasını yaptığını anlamadan önce metnini bir deneme olarak görüyormuş ama işin içine farklı coğrafyalardaki yansımalar ve sosyal yaşamda şemsiyenin sembolize ettikleri girince iş büyümüş. "Şemsiye olma hali" üzerine düşünerek başlıyor incelemeye, böylece iki yüz yıldan fazla bir süre boyunca biçimini değiştirmeden gelen -antik dönemlerdeki şemsiye benzeri nesneler incelemenin konularından biri olsa da şemsiye değiller sonuçta- bir eşyanın tabiatına neleri sığdırabileceğini gösteriyor. Haşin veya yumuşak bir şekilde yaklaşabiliriz şemsiyeye, Dag Solstad'ın Mahcubiyet ve Haysiyet'inde geçmişin kapılarını açan nesneliğin yanında, doğrudan olmasa da farklı çağrışımların peşinden gidebiliriz. Bir yerde unutabiliriz, şemsiye öylece durur. Şemsiyeyi ve unutmayı hatırlarız, Derrida'dan alıntı yaparak bir unutuşun farklı anlamlarına da eğiliyor Rankine. Edebiyattaki şemsiyelerin tamamını incelemek zor, zaten bir arkadaşı uyarmasa Madam Bovary'deki şemsiye bahsinden haberdar olmayacakmış, aramaları sırasında Flaubert bir kez olsun karşısına çıkmamış mesela. Metni şemsiyenin tarihine ve edebiyata mütevazı bir katkı olarak görmek de zor, Batı'nın eserlerinden pek uzaklaşmasa da oldukça kapsamlı bir araştırmanın ürünü olduğu için önemli. "Seçkinlik İşaretleri" bölümüne bakalım örneğin, James Smith & Sons adlı şirketin kuruluşuna, 1830'a dönüyoruz ve nesnenin seçkinliğe katkısını görüyoruz. R. L. Stevenson bir denemesinde şemsiyenin piyasaya çıkar çıkmaz bir elitlik, efendime söyleyeyim, eleganslık göstergesi haline geldiğini yazmış. Gelip geçici nesneler her ne kadar değersiz olarak görülürse de bu nitelikleri pahaları ölçüsünde değişebiliyor. Bugün fırtınalı havalarda şemsiye ölülerini yol kenarlarında sıklıkla görürüz ama o zamanlar muhtemelen tamir ettirmek üzere bir yerlere götürürdük, az sayıda üretiliyorlardı çünkü. Orta sınıf kuvvetleniyordu ve şemsiyeye rağbet ediyordu, bunun yanında işçi sınıfına istihdam sağlanıyordu, yolunacak kazların artmasıyla birlikte üretim de artmıştı, insanlar şemsiye istiyorlardı. Günümüzün otomobili gibi bir şey, statü yarışlarında şemsiye ön plandaydı. Üç bin yıldır böyleydi bu üstelik, Dickens bir yazısında üç bin yıl önce Eski Mısır ve Asur halkının şemsiye kullandığından bahsediyor. Güneşten korunuyorlardı herhalde, bu eylemden türeyen anlamlar bile başlı başına bir inceleme konusu olabilir. Mesela adamın biri güneşten korunuyor ama hasmına göre Güneş Tanrısı'na isyan ediyor, idam. Başka bir adam yağmuru engellediği, ekili alanların sıcaktan kavrulmasına yol açtığı için öldürülüyor, tanrıların yağmur yağdırmamalarına yol açtığı için. Kapalı bir alanda şemsiye açmanın uğursuzluk getirdiği söylenir, bu inancın şemsiyeleriyle birlikte yok yere suçlanan adamlara kadar geriye gideceğini düşünüyorum ve evin içinde şemsiye açıp koşturduğum günleri hatırlıyorum, salondaki avizenin cam parçasını yanlışlıkla düşürüp kırdığım için annemden yediğim tokadı düşününce, evet, buna inanabiliriz. Hükümdarlar da bu kadar şanssız olabiliyormuş bazen, kuraklığa sebep oldukları için tahttan indirilip öldürülürlermiş, sonuçta önce ekmek, sonra hükümdar. Burma'da kadim başkent Ava'nın kralına "Beyaz Fillerin Kralı ve Yirmi Dört Şemsiyenin Efendisi" denirmiş, demek ki bir süre sonra, bu kuraklık olayı zaman olgusunun anlaşılmasıyla birlikte tarih olmuş, insanlar dilediklerince kullanmışlar şemsiyelerini, hatta şemsiye kraliyetin önemli nesnelerinden biri haline gelmiş bazen. Eski Mısır'daki yazıtlarda görülmeye başlanmış bir süre sonra, gölge anlamına gelirmiş. Onca yıldan sonra Dickens'ın romanlarına zıplamış, E. M. Forster ve Roald Dahl şemsiyeye saygılarını sunmuşlar, Mary Poppins şemsiyesiyle oradan oraya uçmuş. Rankine pek çok alıntıyla örnekliyor durumu, hatta bazı hayvanların daha eşit olmasına benzer bir durumu şemsiyenin odağa alınmış biçimiyle de görebiliyoruz, alıntılardan birinde herkesin eşit olduğundan, özellikle şemsiyelilerin eşit olduklarından bahsediliyor. Robinson Crusoe'dan da bahsediliyor, çocukken benim de ilgimi çeken bir bölümde Crusoe kendine bir şemsiye yapıyordu, sanki bu aşamadan sonra değişiyordu her şey. Evini inşa etmesi, kendi ürünlerini yetiştirmeye başlaması, Cuma'yı yamyamların elinden kurtarmasına kadar gidecek olan bir süreci başlatan ayak iziyle karşılaşması, her şey şemsiyeden sonra. Sanırım, öyleydi galiba. Medeni insan şemsiye kullanır yani, ıssız bir adaya düşse bile öyle hoy hoy dolanmaz, hemen bir şemsiye imal edip uygarlığını adım atılmamış topraklara taşır. Neyse, bu olay öyle bir ses getirmiş ki konuşma diline yerleşmiş, şemsiyeye bir süre "robinson" demiş adamlar. Çok ilginç. Bunun yanında zıt çağrışımlar da türemiş, kadın haklarının ilk savunucuları ellerinde şemsiyelerle resmedilmişler, şemsiye hemen protest bir nitelik kazanmış.

Fransa'da şemsiyenin akıbeti nedir, şemsiyeyle ilgili neler yaşanmıştır, ona da bakalım. Adamlar başta hiç sevmemişler bu zamazingoyu, Balzac'a göre şemsiye "baston ile faytondan olmuş bir piç". Arabası olmayan insanların şemsiye kullandıklarına dair bir görüş yayılmış hemen, böylece statü göstergesi olarak arabalar değer kazanmış, şemsiye yerin dibine sokulmuş. Kapitalizm metalar arasındaki ilişkileri nasıl da düzenleyiveriyor, ilginç. Neyse, şemsiyeler şapkalaşmaya başlayınca yine tepkiler doğmuş ama fötr şapka yayılmış bir süre sonra, taşıması daha kolay bir eşya sonuçta. Bu tür değişimlerin kanlı bir şekilde sonuçlandığı da olmuş, İngiltere'de ilk hava tahmin bürosu kurulduğu zaman öngörülemeyen bir fırtına yüzünden gemiler batmış, büroyu kuran adam intihar etmiş, üstüne İngiltere hava durumu tahminlerini on üç yıl boyunca yasaklamış. Şemsiyenin kullanımının artmasıyla birlikte bu yenilikle dalga geçenler de çıkmış, şemsiye kullananları sınıflandırıp her bir sınıf için karikatürler çizmişler. "Göğü Delen" var bir tane, şemsiyesini aşırı bir şekilde yukarıda tutanlar için söyleniyor. "Kalkanlı" var, adı üstünde. Bu arada şemsiyesini gerçekten de kalkan olarak kullanan iki figür varmış tarihte, Kraliçe Victoria bir suikast girişiminden sonra birkaç şemsiyenin zincirli zırhlarla birlikte sıralanması emrini vermiş, böylece saldırılardan korunabileceğini düşünmüş. Diğeri Nicolas Sarkozy. Koca kafa Sarkozy 10000 sterline Kevlar kaplama şemsiye yaptırmış. Başka bir tarihi figür, JFK suikastı sırasında, güneşli havada şemsiyesini havaya kaldıran Louie Steven Witt. Mevzu hakkında deli komplo teorileri bugün bile dönüyor, bu adamla ilgili de sayısız araştırma yapılmış örneğin. Şemsiye ne iş, suikastın gerçekleştirilmesi için mesaj mı gönderdi, bir dünya uyduru.

Unutma ve unutulma faslıyla bitireceğim. İngiltere'de toplu taşıma araçlarında her yıl 80000 şemsiye unutuluyormuş, elden ele dolaşan veya çöpü boylayan onca şemsiyeyi düşününce bir nesnenin bu kadar önemli ve önemsiz olması kafa kurcalıyor. Japonlar bu unutulma işini inançlarına katmışlar hemen, loş ve eski evlerin içinde kenara köşeye atılmış eşyaların "ruhlandığına" dair bir korku var, tsukumogami denen varlıklara dönüşürlermiş bu eşyalar. Küstahlaşmış, vahşileşmiş eşyalar kendilerini hatırlatıyorlar böylece. Bir çizim var, şemsiyenin içinden insana benzeyen acayip bir varlık fırlıyor, korkunç ama şu haiku bence daha korkunç, Yosa Buson 18. yüzyılda yazmış:

"Ah kış yağmuru,
Ayışığının aydınlattığı bir gecede
Eski bir şemsiyenin gölgesi titrer." (s. 128)

Toplumsal cinsiyet, ekonomi, sanat derken şemsiyenin farklı yüzleriyle, aslında insanın da farklı yüzleriyle karşılaşıyoruz, sıkı bir metin bu. Denk gelinirse okuna.
Bowles yine bir güzel geriyor. Esirgeyen Gökyüzü'yle bu metninin arasında yirmi yıla yakın bir süre var, anlatım tekniği olarak değişen bir şey yok. Uyumsuzmuş gibi görünen bir çift, bir an önce geride bırakılması gereken ama bir türlü uzaklaşılamayan bir mekân, bir anda ortaya çıkan, ne idüğü belirsiz, okura anlatının gidişiyle ilgili pek bir şey sezdirmeseler de son bölüme kadar anlaşılamayan bir amaç doğrultusunda hareket eden karakterler, anlatıyı esas karakterleri odağa alarak onların bir şekilde çarpı(tı)lmış bakış açıları üzerinden kuran anlatıcı, bunlar yine var. Çoğunlukla Sladeler üzerinden izleyeceğiz hikâyeyi, arada odak değişecek ve çiftin hayatına giren diğer insanların bakış açıları da kullanılacak, ortaya karmakarışık bir durum çıkacak. Esirgeyen Gökyüzü'nden sonra Bowles okurken en küçük ayrıntılara bile dikkat etmek gerektiğini düşünmüştüm, bu düşünceyi ilginç bir şekilde hatırlayıp -genelde unuturum- oraya buraya notlar çiziktirdim. Benzer bir okuma biçimini tavsiye ederim, böylece anlatının başındaki bir ayrıntının finalde çok önemli bir olayın sebebi olduğu hatırlanabilir. Ya da bir adet Yeşim'iniz olacak, kitabı önceden okuduğu için, "Burada ne oldu şimdi ya?" diye sorduğunuzda mevzuyu anlatacak. Ben Yeşim'e sordum bazı yerleri, anlattı. Süper olay. Romana dönüyorum, yukarıdaki izlekler üzerinden gideceğim. Sladeler kahvaltıya oturduklarında uykulular, binecekleri gemi limana girmiş, biraz beklemeleri gerek. "Bizi hayatta olduğumuza inandıracak olan kahveyi yapan biri var herhalde diye düşündüler." (s. 11) Masanın üzerinde bir gece öncesinin yemek artıkları duruyor, kadın gemiyi kaçırırlarsa kendini öldüreceğini söylüyor, anlatı başlar başlamaz huzursuzluğa boğuluyor. Birbirlerinin sorularına cevap vermiyorlar bazen, bıkkın gibi gözüküyorlar. Mrs. Slade belgelerini unutan bir kadına on dolar verdiğini söylüyor, Dr. Slade çok yakın olan iki insanın yeri gelince tamamen kopabileceklerini düşünüyor. Slade Yıldönümü Seferi'nin yıpranan evliliği iyileştirmesi gerekiyor ama böyle bir şey pek mümkün gözükmüyor açıkçası, aralarındaki yaş farkının bununla bir ilgisinin olmadığını söyleyebiliriz, yine de aralarındaki mesafeyi göz önünde bulundurmamızı sağlıyor bu. Mrs. Slade'in on dolar borç verdiği kadının -Mrs. Rainmantle'ın- ortaya çıkmasıyla birlikte Dr. Slade'in sıkıntısı artıyor, kendisini yapayalnız hissediyor, eşinin kadınla ilgilendiğini görünce aralarında kısa bir tartışma yaşanıyor. Birbirlerinin arkadaşlarına ne ölçüde katlandıklarına dair kısa bir münakaşa, ardından Dr. Slade'in suda köpekbalığı olup olmadığını soran küçük bir kıza düşüp kendisinin görmesini söylemesi, bu tür şeyler ve üzerine Mrs. Rainmantle. Üstelik kadın İngiliz başkonsolosuyla da görüşemiyor bir türlü, üçü birlikte takılmak zorunda kalıyorlar. Dr. Slade surat asmamaya çalışıyor, keyfi kaçıyor yine de. Bu noktada kilit bir şey söylüyor Mrs. Rainmantle, Grover'ı görmeye geldiği zaman görmeye değer bir şeyler bulmaya çalıştığını söylüyor. Grover bir kenarda dursun şimdilik, Taylor ve Day'le birlikte. İsimleri yavaş yavaş öğreniyoruz, bundan böyle Dr. Slade'e Taylor, Mrs. Slade'e Day diyeceğim, isimlerinin söylenmesiyle birlikte derinlik kazanan karakterlere dönüşüyorlar, sadece bunaltılarıyla var olmaktan çıkıp mekânın darlığını, tanıklıkların aslında gerçeğin sadece bir yüzü olduğunu imliyorlar. Tatilin ikinci ayağını Puerto Farol'da geçirirlerken Taylor düşünüyor, insanların orada yapacakları hiçbir şey yok. Bekâr bir erkeğe birkaç hastalıklı orospu düşüyor, kimse kitap okumuyor, kimse hiçbir şey yapmıyor, çorak bir yaşamı sürdürüyorlar. İyice kuşatıldık böylece, sıkıntı çemberi tamamlandı.

Otel odası olayı kırılma noktasını oluşturuyor. Mrs. Rainmantle'ın kalacağı oda çok küçük, bavullarla birlikte daha da küçülüyor, kadın için oldukça rahatsız edici bir ortam. Day, kadının Taylor'la yer değiştirebileceğini söylüyor, Taylor küçük odaya geçiyor, öfkesini belli etmeden rahatsız bir uykuya dalıyor. Day ve Mrs. Rainmantle bir müddet muhabbet ediyorlar, Mrs. Rainmantle çok büyük bir ev istediğini, bunun için Hawaii'den arsa aldığını söylüyor. Zengin yani. Bu da cebe. Balkonlarının önünden birilerinin konuşma sesleri geliyor, cebe. Gecenin ilerleyen saatlerinde Day uyanıyor, odada üçüncü bir kişinin varlığını hissediyor bir anlığına, cebe. Sabah erkenden yola çıkacaklar, Day ve Taylor uyanıyor, ortalık hâlâ karanlık. El fenerini alıyor Day, eşinin kapıyı tıklatmasından sonra kalkıp hazırlanıyor, fenerin ışığını odanın içinde şöyle bir gezdiriyor, elbise askılıklarına tutuyor ve odadan çıkıyor. Ardından Mrs. Rainmantle'ın gözlerinin açık olup olmadığından emin olamıyor, sanki açık gibiydi ama kapalı da olabilir. Birkaç dakikalık süreçte garip olaylarla karşılaşıyoruz ve yeni bölüm başlıyor hemen, gariplik sürüyor. Day'in içinde bir sıkıntı var, eşine Mrs. Rainmantle'ın bedenine ters bir açıda duran başını, boynunun çevresine sıkıştırdığı çarşafı ve boş boş bakan gözlerini anlatmıyor, kadınla bir daha karşılaşmayacaklarını düşünüp yolculuklarına devam ediyorlar. Ertesi gün gazetede bir haber: Gran Hotel de la Independencia'da çıkan ve otelin bir bölümünü yok eden bir yangın. Agnes Rainmantle için üzüntülerin dile getirildiği gazeteyi eşinden saklıyor Taylor, kadının üzülmesini istemiyor. O sırada Day genç bir adamla tanışıyor, kötü biri olduğunu düşündürecek kadar yakışıklı, alımlı biriyle. Gazete bayiinde aradığı dergiyi bulamayan Day'i başka bir bayiiye götürmeyi teklif ediyor. Birlikte arabaya biner binmez Day'in adamın çekimine kapılacağına dair öngörüler oluşmaya başlıyor ama adamın Day'i etkileme niyetiyle hareket ettiğine dair bir emare yok, Day'i kendi yaşadığı eve götürmek için, biraz da zorla ikna ettiğinde dahi. Eve gidiyorlar, Day genç bir erkeğin aşırı lüks bir evde oturmasını mantıksız ve tuhaf bulduğunu düşünüyor, bir iki şey içiyorlar ve kısa süre sonra adam Day'i geri götürüyor, Taylor'la birlikte yemeğe davet ediyor bir de. Otel çalışanlarından biriyle konuşan Day, gencin zengin bir aileden, Sotolar'dan olduğunu söylüyor. İlk bölümün sonu.
İkinci bölümde Vero, Luchita ve Pepito'yla karşılaşıyoruz. Vero on yedi yaşındaki Luchita'yı haftalık elli dolara yanında tutuyor, haftada üç kez sevişmenin ve arkadaşlığın bedeli elli papel. Gündelik yaşamlarına şahit oluyoruz daha çok, zenginliklerle dolu bir evde uçarı yaşamlar sürüyor, Luchita Paris'teki ailesinin yanına dönmek istese de beş parasız olduğu için Vero'nun eline bakıyor, Pepito da öyle. Thorny ve Paloma da yarı arkadaş, yarı çalışan olarak ara sıra görünüyorlar. Vero bir ara ortalıktan kayboluyor, eve telefon edip Luchita'yla konuşuyor ve nerede olduğuna dair yalan söylüyor, arkadan gelen çan sesinden anlıyor Luchita, Vero'nun gittiğini söylediği yerde kilise yok çünkü. Cebe. Vero geri dönüyor, morali bozuk. Annesinin Puerto Farol'da öldüğünü, aslında onunla buluşmaya gittiğini söylüyor. Odadaki garip olaylardan ve yangından sonra kafamda birkaç ışık yanmıştı ama derinlemesine planlan psikolojik bir işkenceyle karşılaşmak sarsıyor açıkçası, anlatının geri kalanında Vero'nun annesi ve babasıyla kurduğu çıkar ilişkilerini ve Sladeler'le oyuncak gibi oynadığını görüyoruz. Anneyle baba ayrılıyor, Grover babasından ve annesinden bir şeyler koparmaya çalışıyor, hatta annesinin dileğini yerine getirip üniversiteye bile kaydoluyor ama gerisini getirmiyor bir türlü, kestirmeden gitmeye karar veriyor ama önce bizim çiftin malikâneye gelişini anlatsam daha iyi. Yemeğe oturuyorlar, sohbet ediliyor ama havada nedenini anlamadığımız bir gerginlik var. Taylor rahatsızlanıyor, yatırılıyor, Day de orada kalıyor ve uykusunda cehenneme çekildiğini görüyor, rahatsız bir uyku uyanıklıktan daha kötü geliyor, gerçeklik algısı yavaş yavaş bozulmaya başlıyor. Ertesi gün kocasını görmek istediğini, doktor çağrılması gerektiğini söylüyor ama Grover kadını oyalıyor, dikkatini dağıtıyor, kadın da pek kendinde olmadığı için bir türlü odaklanıp da istediklerini yaptıramıyor. Bir nevi hapisler, sadece farkında değiller. Henüz.

Anlatının sonunda ceptekilerin tamamı dökülüyor. Otel odasında gerçekten biri var, Mrs. Rainmantle'ın boynunu gerçekten kırıyor ve gizleniyor, ardından oteli yakıyor bir güzel. Vero'yu korku basıyor, Day'in kendisini görüp görmediğinden emin olamıyor bir türlü. Bir plan yapıp Day'le tanışıyor, çifti evine davet ediyor ve LSD, bali, ne bulursa yemeklerine atıyor, içeceklerine koyuyor, yavaş yavaş delirtiyor bizimkileri, üstelik Newbold virüsü diye bir virüs kaptıklarına, bu virüsün kısa süreli hafıza kaybına sebep olduğuna inandırıyor, böylece Day'in o evde geçirdiği zamanları tam olarak hatırlayamamasını açıklamak için bir yalan da burada üfürmüş oluyor. Sonunda Taylor'ı bir kamyona bindirip uçurumdan aşağı atıyorlar, Day de benzer bir sonla öldürülüyor. Bu.

Özellikle malikâne bölümü oldukça rahatsız edici, Day karşısındaki insanların uzaylı olduğunu düşünürken bir an Taylor'ın iyi olup olmadığını merak ediyor ama kabuslar geri dönüyor, gündüz vakti korkunç sanrılara kapılıyor, yardım istedikçe yalnız bırakılıyor, kendisinin de virüs kaptığı ve iyileşme sürecinde olduğu söyleniyor, böyle bir süreç, içinden çıkılamayan bir durum. Üstelik hiçbir şey bilmiyor Day, sezgilerinin yardımıyla bir başkasının varlığını hissetse de hiçbir şey görmüş değil, en azından Vero'yu ateşe atacak hiçbir şeye şahit olmadı ama Vero işi garantiye almak istediği için tayfayı toplayıp kendisini işin içinden çıkardı. Nihilist olduğu söyleniyor, doğrudur herhalde. Yaşamında pek bir şeyi umursadığı söylenemez. Çıkarları için yapamayacağı bir şey yok. Geçtiğimiz yüzyılın en nihil karakterlerinden biri olduğu da söyleniyor, bu da doğrudur herhalde.

Bowles'un en iyi romanı olmadığına dair görüş birliğine varılmış gibi duruyor, ben böyle düşünmüyorum. Hepi topu iki romanını okuduğum için bu düşüncemin de pek bir önemi yok ama en az Esirgeyen Gökyüzü kadar iyi bir roman bu. Zorlu bir okuma deneyimi sunuyor, dikkatli bir okura ihtiyaç duyuyor, daha da nasıl iyi olsun, olmasın.