Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Kurzweil, İnsanlık 2.0 adlı tuğlasında -orijinal adı The Singularity is Near, Paul Allen "The Singularity Isn't Near" makalesiyle Kurzweil'ın öngörülerini eleştirmiş ama bu incelemede Kurzweil cevap vermiş Allen'a, tekilliğin yakında geleceğini söylemiş falan, bence bu ara bilgiler bir an önce sona ermeli, kapıyorum- tekilliği enine boyuna anlatıyor. Teknolojinin üstel bir hızla ilerlemesi, beynin çalışma prensiplerinin çözümlenmesi gibi olaylar bizi nihayetinde tekilliğe ulaştıracak gibi gözüküyor. Şimdi hatırlamıyorum, Kaku'nun alıntı yaptığı bir adam biyolojik bedenlerimizin evrimin halkalarından biri olduğunu ve bu halkaya orta vadede bir yenisinin takılacağını, bunun bir zorunluluk olduğunu söylüyordu. Gerçekten de ortalama 80 yıllık bir yaşam süresi giderek yetersiz hale geliyor, bir konuda kazanılan uzmanlığın işlevselliği bu gelişme hızıyla birlikte sorgulanabilir durumda. Hiç doğru olmayacak ama kafadan bir hesap yapayım, süper zeki olmayan bir insan elli yaşında alanında uzman, yan alanlarda da iyi bir bilgi birikime sahip oluyor diyelim, zihinsel aktivitelerini daha kaç yıl boyunca en üst seviyede tutabilir? Onca birikimin bir anda yok olduğunu da düşünelim. Analitik zekası muazzam ölçüde gelişmiş, yapacağı daha onlarca deney, yazacağı onlarca makale vs. olan biri ölüyor, ölümüne kadar yazdıklarının dışında başka bir şey kalmıyor geriye. Korkunç. Tekillikte hiçbir şey kaybolmak zorunda değil, Transendence'ta olduğu gibi dijital ortamda var olabilen bir beyin, birkaç beyin, öğrenmeyi ve araştırmayı sürdüren binlerce beyin müthiş bir sıçrama yapmamızı sağlayabilirdi. Kurzweil bu tür bir ölümsüzlüğü arıyor işte, seksenine gelirken günde yüzden fazla destekleyici hap alarak tekilliği görebilmeyi umuyor. Milyon dolarlar harcıyormuş adam haplara, üstelik muhtemelen göremeyecek tekilliği ama kurduğu şirketlerle yeni teknolojilerin bulunması için durmadan çalışıyor, her gün spor yaparak bedenini dinç tutuyor, kısacası zihninin hiçliğe karışacağı ânı geciktirmek için fiziksel olarak elinden geleni yapıyor, düşünsel olarak da, düşünüyor işte. Zihnimizin kuantum fiziğinden hallice olduğunu söylüyor, biyolojik benlik üzerinden yapay zekâların muhtemel benliğini kurguluyor, kişiliğin hikâyeler üretilerek bir arada tutulmasından yola çıkıyor -asıl bilinç boşlukları sevmiyor bence, fügden mustarip insanların çektikleri işkenceleri bilir misiniz, bireysel tarihin bir kısmı bomboş, hiçbir şey yok, travmatik bir olay olsun veya olmasın, orada bilinç için sağlıksız bir boşluk var ve dolmuyor, beynin lobları arasındaki bağlantıların kopmasıyla birlikte aslında gerçekleşmeyen olaylar için gerçekmiş gibi hikâyeler anlatılması da bunun bir parçası, kısacası delirtici bir şey, kapıyorum bunu da- ve hikâyeler için gereken örüntülerin nasıl imal edileceğinden bahsediyor. Elimizdeki teknolojiler, bilimde kat ettiğimiz yol bunu mümkün kılabiliyor nihayetinde, son elli yılda nörobilim resmen uçtu, eskiden beynine metal boru saplanan hastaların annelerini tanımamaya başlamaları büyük bir gizemdi örneğin, insanlar kendilerini peygamber olduklarına inandırıp, üstelik buna kendileri de inanıp kitleleri peşinden sürükleyebiliyordu, artık beyindeki hemen her arızayı saptayabilen zımbırtılar mevcut, beynin yapısı mikron mikron çıkarılıyor, neokortekste kurulan devreler fotoğraflanabiliyor falan, muazzam bir gelişme. MIT ve CalTech'in ortaklaşa geliştirdiği patch-clamp robotu sinirsel dokuları tarayabiliyor, kontrol kalemine benzeyen mikroskobik bir aletin beynimde gezinip düşüncelerimi taradığını görmek korkutucu olduğu kadar heyecan verici bir şey. Başka bir ilginç detay, neokortikal bağlantıların yapısı bir ızgarayı andırıyor. Düzenli sıralar halinde üst üste binmiş bağlantılar düşünün, çiplerdeki gibi. Nispeten yeni bir olay bu görüntüleme olayı, Kurzweil bu iki yapının birbirine oldukça benzediğini gördüğü zaman delicesine heyecanlanmıştır diye düşünüyorum.
Emily Dickinson'ın şiirlerinden bir bölüm almış Kurzweil, beynin gökyüzünden daha geniş olduğuna dair bir bölüm. Güzel bir başlangıcın ardından zekâmızın biyolojik mirasımızın çok ötesine geçebileceği fikri geliyor. "İnsan zekâsının tarihi, bilgiyi kodlayabilen bir evrenle başlıyor." (s. 1) Sabit değerlerin yanında kuantum var, oradan sicim teorisi gösteriyor kendini derken makroyla mikronun buluştuğu nokta hâlâ karanlıkta, bulunmayı bekliyor, Kurzweil evrenin ve insanın yapısına kısaca değinerek ivmelenen geri dönüşler kanununa getiriyor mevzuyu, sıçramalar halinde ilerleyen bir yapı bu. Belli kaynaklarla bir noktaya kadar ilerleyebilen bilim, paradigma değişimiyle geriye dönük bilgilerini bir üst aşamaya uyarlayıp kaldığı yerden ilerlemeye devam ediyor. Zihnin şekil tanıma teorisiyle birleştiriyor bu kanunu Kurzweil, neokorteksin basit algoritmasını açıklayıp bir sonraki aşamaya atlama hazırlıklarına değiniyor. Bu incelemede algoritmanın yasaları ele alınıyor daha çok, beynin işleyiş biçimi odakta. "Bu kitabı yazarkenki amacım, beynin ne kadar karmaşık olduğunu anlatan milyonlarca alıntıya bir yenisini eklemek değil; sizleri beynin basitliğinin gücüyle etkilemektir. Bunu yapmak için; tanıma, hatırlama, bir şekli tahmin etme gibi neokortekste milyonlarca kez tekrar edilen basit ve becerikli mekanizmaların, düşünce çeşitliliğimize nasıl yol açtığını anlatacağım." (s. 8) Dünyadaki düşünce biçimlerinin nasıl şekillendiğine dair Kurzweil'ın verdiği Darwin örneği kilit bir noktada duruyor, Charles Lyell devasa yer şekillerinin su akışıyla biçimlendiğini söylediği zaman başta alaylarla karşılaşıyor ama sonrasında görüşleri kabul ediliyor. Darwin, Lyell'ın ses getiren düşüncelerini biyolojiyle birleştiriyor, fikirlerini güçlendiriyor, gerisini biliyoruz. Türlerin Kökeni'nde Lyell'a teşekkür ediyor Darwin, tıpkı sonrasında kendisine teşekkür edildiği gibi. Einstein'ın meşhur formülünü nasıl ortaya çıkardığı da var, Kurzweil bilimin basamak basamak ilerleyişini iki örnek üzerinden anlatarak kendi fikirlerinin temellerini de göstermiş oluyor bir açıdan, hemen ardından düşünme üzerine düşünmenin temel olgularını incelemeye başlıyor. Çocukluğundan itibaren bilgisayımla zihin arasında gördüğü benzerliklere bakalım. Anıların ardışık ve sıralı olduğunu söylüyor, bunu sonradan Turing'in sıralı işlem bilgisayımına bağlayacak, ardında von Neumann'ın rastgele erişim hafızasıyla destekleyecek ve zihnin imitasyonunun teoride mümkün olduğunu söyleyecek. Bunun için örüntü tanıma teknolojilerinin geliştirilmesi gerektiğini söylüyor ki kendi şirketleri bu iş üzerinde başarılar kazanmış zaten, Siri örneğin, Kurzweil'ın ve ekibinin icadı. Siri'yi geliştirme, ses tanıma teknolojisini ortaya çıkarma aşamalarına genişçe bir yer ayrılmış, Wittgenstein'ın dil-felsefe üzerine düşüncelerinden Chomsky'nin zihin-dil kuramlarına pek çok ögenin teknolojik karşılıkları anlatılıyor. İşin özeti şu ki yapay zekâ, bilgisayımın zihinsel karşılığını olabildiğince kusursuz bir şekilde uyguluyor. Bunun için biyolojik parametrelerin yanında -DNA, gen, ne varsa hepsinin işleyiş prensipleri ele alınmış- bunların yazılımsal karşılıkları olan çalışmalar da yüklendiğinde, kısacası karma bir yapı oluşturulduğunda insanın sahip olduğu bilişsel yetilerin -örüntü tanıma, soyut düşünce vs.- bir tık üstünde işlem kapasitesine ulaşılmış. Ne hoş. Bütün bunların yanında özgür irade problemi bütün heybetiyle ortada duruyor. Kurzweil'a göre özgür irade var, tersini gösteren bütün verilere rağmen onca belirlenmişliğin, beynin karar mekanizmasının kendi kendine işleyişinin ardında kalan bölge özgür iradenin varlığı için yeterli. Rüyalar için neokorteksin boşluğu doldurması deniyor, korkunun amigdala tarafından hormonal biçimde salgılanmasıyla birlikte neokorteks bir nefes alıyor, engellenmiş davranışların baskısı için bir çıkış yolu olan rüyaların işlevini yerine getirecek yazılımın üretilmesi mümkün. Bütün teknolojik ıvırın zıvırın yanında evrimsel gelişme de varlığını sürdürüyor, yapay zekâ kodlandığı biçimiyle gelişmeyi ve değişmeyi sağlayabiliyor, böylece sabit bir olgu olarak varlığını sürdürmek zorunda kalmıyor.

Hormonlardan duyulara, etik ve ahlâki ikilemlerden geleceğin hukukuna kadar pek çok meseleyi ele alıyor Kurzweil, muhtemelen göremeyeceğimiz bir dünyanın çizgilerini açığa çıkarıyor. Çok iyi. İnsanın nereye gidebileceğini merak ettiğim için okuyorum ben, meseleye biraz olsun ilgi duyanlar için süper metin.
Acıyla başa çıkma yollarını seviyorum. Anlatı boyunca ilerliyor, çatallanıyor, dallara ayrılıyor, anlatıyı biçimlendiriyor, dile getirme biçimleri doğuruyor, uçsuz bucaksız bir alan yaratıyor. Biricik bir şey, genellikle zorlayıcı, okurun bir parçası yapmayan, okuru bir parçası yapma amacı da olmayan bir alan, yabancı olmaya müsait topraklar. Bizde Gökhan Yılmaz bunu yaptı, ailevi meseleleri sözcükleri parçalayarak, garip biçimlerde birleştirerek, anlamlarını bozup tekrar çatarak anlattı. Pek beğenilmedi zannediyorum, öykülerinde oyundan başka bir şey olmadığı söylendi ama buna katılmıyorum, bir metnin yansımasında kendimizi -bir biçimde/anlamda/durumda görmemek o metni iyi veya kötü yapmaz. Bir metni iyi veya kötü yapan şey metne girmek, dahil olmak olmamalı. Birgül Oğuz da bu açıdan eleştirildi biraz, onun için de aynı durum geçerli. "Yazar farklı bir şey denemiş, olmamış" türünden yorumlar mevzu bahis metinle ilgili en ufak bir açımlayıcı yorum içermediği gibi aslında pek bir değer de taşımıyor, bu tür metinlerde öznel deneyim önemli, okuma deneyimi. Daha doğrusu bir nevi anlayış. Bir acının dile getiriliş biçiminin benzersiz, farklı olması kadar doğal bir şey olamaz. Esterházy de benzer bir doğallığın -aslında bu doğallık bazı okurlarca oyunun ta kendisi gibi göründüğü için yapay, zorlama bir anlatıya yol açıyormuş gibi değerlendirilmiş, ben bunun tam tersini düşünüyorum ve acının yörüngesinden ayrılmayan anlatının bütün uçarılıklarını doğallığın tam kalbinde buluyorum- anlatısını yenilikçi bir biçimde kuruyor. Annesi bir hastanede, uzun ve yorucu bir biçimde ölen anlatıcının anı parçalarından oluşan anlatının her bir bölüm için farklı yazarların metinlerinden alıntılanmış bölümlerle genişletilmesi iyi bir fikir. Metni didiklenen birkaç yazar: Thomas Bernhard, Jorge Luis Borges, Anton Çehov, Lautréamont, Arthur Rimbaud, Georg Trakl. Böyle gidiyor, bölümlerin sonlarındaki alıntılar anlatıcıyı çiftlemiş oluyor haliyle, metinlerin adı verilmediği için bağlamı bölümlerin anlatıcısının bağlamına doğrudan eklediğimizde, anlatılanlarla alıntılar arasında her zaman doğrudan bir bağ kurulmadığı için karmaşık bir yapıyla karşılaşıyoruz, kaotikliğe varan çeşitlemeler olduğu gibi iki paralel çizginin birleşmesiyle de karşılaşabiliyoruz. Kimi okurlar bu teknikten ötürü zorlanmış, zorlayıcı bir şey gerçekten, yine de tümden bir kopuş gerçekleşmiyor, sonuçta yardımcı fiiller eklendikleri cümleyi bambaşka yerlere götürebilirler, götürüyorlar. Anlatıcının niyetine de bakalım: "Dili kullanmıyorum, gerçeği anlatmak istemiyorum ve sizlere anlatmak gibi bir isteğim de yok." (s. 6) Devamı: "Konuşmuyorum; ama susmuyorum da; buna rağmen bu başka bir şey. Temkinliyim, söz konusu annem." (s. 6) Konuşmakla susmak arasında bir düzlem, her çağrışıma açık, annenin kaybından sonra düşünülenler sözcükleşiyor ama sözcükler tamamen kaybedene ait değil, alıntılardaki kayıplardan da sözcükler var, her bir bölüm için bir katman. Mallarmé anılıyor bir yerde, dünyada her şeyin kitap olması için mevcut olduğuna dair bir söz. Bir kitap başka kitaplarla kurulur, o halde bu kitap bir yankılar toplamı olarak da görülebilir.
Annelerinin kötü durumda olduğunu bilen kardeşler, babalarından gelen telefonla birlikte toplanıyorlar. Evde olsalar iyi olur, yani o aralar, sona yaklaşılırken yani, daha fazla ertelemeden ölümle yüzleşmeliler, anlatıcı ölümü sevecek cesareti olmadığını söyledikten sonra. Bölümün alıntısı Camus'den aparma: Anne öldü, dün, patrona da söylenmeli bu, anlamsız olsa da. Annenin çocuklara duyduğu sevgi kıyaslanıyor sonra, anlatıcıya göre erkek kardeşini daha çok seviyor annesi, yine de tam olarak bilinemeyecek bir şey. Anlatıcı bu konuda bir sonuca varamıyor, varamamasının sebebine bağlanabilirse şu var: "Kız kardeşim en güzel olanımız; onda babamın narin yapısıyla annemin canlılığı var. Gerçi erkek kardeşimi kadınlar daha çok seviyorlar ama benim kadınlarım da beni. Yalız bende gereğinden fazla kişisellik var — nev'i şahsına münhasır "metin bozulması"yım. Elbet bundan çıkarılacak bir sonuç yok." (s. 10) Davranışların amaca erişmesi anlatıcı için önemli, istenci dumura uğramış gibi gözüküyor, bu durumda edimleri de çarpık, gerçi kardeşlerin tümü için aynı şey söylenebilir. Yarım yamalak anılarda bütün kardeşlerin tek bir sözcükle gülmekten çatlamaları, ardından gelen derin sessizlik ve irkilme anları ne yapacakları konusunda bir fikirlerinin olmadığını gösteriyor, eylemlerinde bir tutarlılık veya dinginlik aramamak gerekiyor. Hastanede hemşire anneden "geriye kalanı" gösterdiğinde, kendi başına soluk bile alamayan bir bedenin ölüme yakınlığı ortaya çıkınca, bedenin orasından girip burasından çıkan borulardan gelen ıslık sesleri odayı doldurduğu zaman daha da geriye gidiyor anlatıcı, çocukluklarından, gençliklerinden bahsediyor, sonra doktorun, "Ölümü de istemek gerekiyor," sözüyle birlikte âna geri dönüyor. Anne ölmek istemiyor bir türlü, yaşama sıkı sıkı tutunuyor, o durumda. Kendine geldiği zamanlarda çocuklarına bağırıyor, geçe kalmış konuşmalar yapılıyor, haykırışlar odayı inletiyor. Yaz mevsimi, her yer yanıyor, odalardan leş kokuları yayılıyor, sokağın pis ve ağır kokusu hastanenin kokusuyla birleşince iş dönüp dolaşıp Tanrı'ya kadar geliyor. Acımasız Tanrı, çaresizlikten başka bir şey sunmuyor insana. İnsan sıklıkla çaresiz kalıyor, ne yapacağını bilemiyor, uzayda kapladığı yeri dolduramıyor bir türlü, zihnini işe koşuyor en sonunda. Düşünmek, daha çok düşünmek. Babanın geçmişteki hataları, kardeşlerin hoyratlıkları, her şey yüzeye çıkıyor, itiraflar, pişmanlıklar, her şey açıkta. Cenaze için verilen bahşişlerde, mezarın başına konan çelenklerde bir amaç, kendilerini rahatlatmak isteyen kardeşler ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını düşünmek istiyorlar, bahşişi en yüklü tutanın baba olması bir suçun affının dilenmesi olabilir belki. Anne güzel bir ölü değil doktora göre, herkes öldükten sonra çirkinleşir ama güzel ölmek, güzel bir ölüm, ölü güzelliği mümkün olmayan bir şey. Herkes ölüyor, kimse güzel kalmıyor, güzelse de. Beatriz'in ayakları hâlâ sıcakmış otopsi uzmanına göre, buradan bir güzellik devşirilebilir mi? O kadar da ölü olmayan bir ölü. Yarımlık herkesi canlı kılabilir, tamamlanmamış bir veda, bir ayrılık, kopuş, artık her neyse, ayakları sıcak tutabilir, parmakları hareket ettirebilir, hatta ölü bir bedeni konuşturabilir, yapay anılar yaratabilir. Metnin ikiye bölünmesini buna bağlıyorum biraz, anne oğluyla konuşuyor bu kez. Makinelerden, borulardan ve topraktan gelen ses. "Şu cümleyi sevmezdin herhalde (çünkü patavatsız ve kendini beğenmiş): ben aklıma gelebileyim diye aklıma geliyorsun. İçimde acı yok, sadece yorgunluk, büyüyen sessizlik ve artan dehşet." (s. 59) Annenin söyledikleri bir yansıtma, kendi düşünceleri değil, bu açıdan bakarak okumalıyız. "İyi annelik" yapmamış Beatriz, bu açık bir yara olarak kalmış. Her an aşık olabilirmiş, ölüme en yakın olduğu an yaşamı da açık bir gök gibi kuşatabilirmiş. Alman askerlerinin ısrarlı tacizlerinden kurtulan, savaştan sağ çıkan annenin eşi askerlere tokat atmış, evinden atmış onları, iyi ki öldürmemişler adamı, belki de tek zaferini bu şekilde kazanan adam kumar oynamış aslında, eşi elbise dolabında düzülme korkusuyla saklanan kadın ne zaman naftalin kokusu alsa kusarmış bu yüzden.

Birileri iki saatte on kilo karpuz yiyebileceğini söyleyip bahse girmiş, kazanmış. Yabancıları sevmenin mümkün olduğu anlaşılmış, her şey rağmen. Sadakatsizlik affedilebilirmiş, babanın açık saçık mektupları bir oyunun parçası olarak görülebilirmiş, günler boyunca ortadan kaybolabilirmiş insanlar, sonra hiçbir şey olmamış gibi ortaya çıkarlarmış, ölüler ne kadar ağır olduklarını sorabilirlermiş, anne sormuş en azından. Anne ölümünden sonra gerçekten konuşmaya başlamış, öncesinde çocukları onu tuvalete götürürlermiş, kasıklarındaki kıllar açığa çıkınca başlar çevrilirmiş, güldürülen insan rahat rahat işeyemezmiş, çişi geri kaçarmış. Bir anne ölümden korkarmış. Bu sonuncusundan daha korkunç bir şey düşünemiyorum. Aslında bu metni okumak iyi gelmedi bana, geçen yıl ananemi kaybettikten sonra annem iyice kötüledi, sağlığı bozuldu, şimdi zorlukla yürüyor, kaç gündür hastaneye taşınıyoruz. Emre'nin yanına, Fethiye'ye gidecektim, biletleri almıştım ama gidemedim, başka zaman. Neyse, sıkı bir metin bu. Okunur gayet. Okunmalı.
Gökalp Baykal'ın müzisyenliği başarılıdır, 2000'lerin ortasında denk geldiğim şarkılarını sevmiştim. Akademisyenliği hakkında bir fikrim yok, o da iyidir diye umuyorum. Neyse, kendisi Bob Dylan'ın Türkiye amiri olarak anılabilir, 80'lerin ortasında ve sonunda Dylan üzerine iki çalışması ve Roll gibi önemli dergilerde yazıları var. Ben bu iki çalışmaya Kadıköy'deki çok gizli kaynağımda rastladım, biraz da kesenin ağzını açarak iki kitabı da satın aldım. Birazdan anlatacağım bu uzun metin aşağı yukarı on yıldır elimdeydi, biraz göz gezdirmiş olsaydım bu kitabın diğer iki kitabı da içerdiğini görüp para harcamazdım hiç, koleksiyoncu değilim çünkü. Koleksiyona ayıracak param yok, bir şeyleri biriktirmeyi de hiç sevmem, evi dolduran onca kitabı satacağım günü bekliyorum. Muhtemelen bina kentsel dönüşüm kapsamında yıkılacağı zaman olur bu. Neyse, Baykal'ın Dylan konusunda yetkili bir abi olduğunu söylüyordum, kendisi de bir fan olmaktan çok daha öte bir yerde durduğunu söylüyor. "Dylan'ın çocukluk günlerinden başlayıp günümüze uzanan inişli çıkışlı, hatta fırtınalı yaşamını farklı ağızlardan aktarmak sıkça başvurulan bir yöntem olagelmiş. Ben de bu araştırmayı oluştururken benzer bir yol izlemekten çekinmedim. Ancak benim yaklaşımım, ağırlıklı olarak Dylan albümlerini ve filmlerini esas almak oldu; tarih şeridini albümlere dayandırarak, eserlerini yaşam öyküsünün önüne aldığımı baştan belirtmekte yarar görüyorum." (s. 10) Şairin yaşamı şiire dahil, o halde albümlerde bir yaşamın izini sürmek mümkün. İzlerin derinliğine göre elbette, Dylan'ın müziği çalkantılı yaşamıyla paralel bir şekilde değişiyor ama yaşamına dair çoğu detayı atlıyor, belki de yüzlerce şarkı arasında hayatının karanlıkta kalan bölümlerini irdeleyen şarkılar da vardır ama albümlere giremeyenler, düşünsel düzlemde kalanlar, yok edilenler bazı gizemlerin açığa çıkmamalarına neden olmuş olabilir. Baez'le yaşanan kırılma noktalarını Baez'in anlattığı kadarıyla biliyoruz örneğin, Baykal'ın metninde Dylan'ın ve arkadaşlarının Baez'le dalga geçip kadını ağlatmaları, Dylan'ın bir noktaya kadar değiştirebildiği geçmişi bir gazeteci tarafından ortaya çıkarılınca kopan fırtınalar, Dylan'ın bir ödül gecesinde yaptığı sansasyonel konuşma yok, kısacası bu araştırma Dylan'ın hayatına değil, müziğine odaklanıyor. Özel yaşamın detaylarını şarkıların izin verdiği ölçüde görebiliyoruz. Daha iyi, böylece Dylan'ın köklerinin uzandığı kaynaklara ve müziğinin katettiği yola odaklanabiliyoruz.
Aslında Dylan'ın yaşamını I'm Not There süper anlatıyor. Woody Guthrie'nin faşistleri öldüren gitarıyla oradan oraya yolculuk yapan küçük çocuk, Rimbaud, eş, baba, orada olmayan onca kimlikten sadece birinin gölgesi görülebiliyor, uçucu bir varlığın ardında bıraktığı izler belli belirsiz, sadece şarkılar somut, şarkıların ötesinde her şey akışkan. Dylan'ın benimsediği herhangi bir fikir yok. Folk tuttuğu için başlarda folk müzisyeni ama en başından beri rock'n'roll yapmak istediğini söylüyor. 60'ların protest gençliği şarkılarını meydanlarda hoparlörlerden dinlerken herhangi bir politik görüşünün olmadığını, anlık duyguları yakalayıp şarkılarına tıkıştırdığını anlatıyor, buna benzer pek çok sözü var. Ne yana çekilirse ters yana gidiyor, istediği gibi yaşamak, çalmak ve söylemek istiyor, tek istediği şey bu. Hristiyanlık temalı üç albümünde, bu üçlünün öncesinde ve sonrasında yaptığı albümlerde bu görüşünün hayata geçmiş biçimlerini görebiliriz, düşüşe geçtiği 80'li yıllardan tekrar yükseldiği 90'lara, yaşanıp yaşanmadığı kimilerince şüpheli olan motosiklet kazasından Baez ve Susan'la yaşadıklarına kadar hayatındaki pek çok olay, pek çok dönem şarkılarının biçimlerini, uzunluklarını, enstrümantal ağırlıklarını etkilemiş, müziğe bir iş gibi yaklaşmış olsaydı işi formülize edip aynı formatta albümler yapabilir, geçmişin silik bir figürü olarak varlığını sürdürebilirdi ama Dylan'ın en gölgedeki albümünden en iyi albümüne kadar tüm albümleri iyidir, Dylan kendi kendini tekrar etse bile iyidir, zira Dylan'ın kendisi sürekli yenilenen, değişen bir kaynaktır. Bunu kendisi de dile getiriyor, şimdi beş yüz sayfayı tarayıp bulamayacağım ama şuna benzer bir şeyler söylüyor işte: "Kimseyi dinlemedim, bazı şeylerin yanlış olduğunu bile bile yaptım, bazen yanlış yapmak doğrudur." Uydurdum ama onun sözlerine benzedi. Burnunun dikine gittiği için sahnede rezilliğe varan performanslar da sergilemiş, binlerce insana tek bir ağızdan şarkılar da söyletmiş Dylan, hatta konserlerdeki şu çakmak, telefon ışığı olayı ilk kez bir Dylan konserinde yaşanmış. Bir balad, ışıklar sağa sola sallanıyor. Hangi şarkıyla başladı bu gelenek acaba, "Idiot Wind" mi? Yakışırdı. Dylan'ın en kişisel şarkılarından biri. Çok hüzünlü bir kopuşu anlatıyor, majör akorlarıyla minör duyguları taşıyor, öyle bir şey.
Baykal'ın kısa bir değerlendirmesi var başta, Dylan'ın müziğinin dört ana kaynağı olduğunu söylüyor: Yankee, Southern Poor White, Cowboy ve Black. Göçmenlerin müziği günümüzde bile dinlediğimiz türleri yarattı, kuzeylilerin şarkıları daha çok doğayla girişilen mücadeleyi, insanın doğa karşısındaki konumunu anlattı, Dylan da bunları alıp kendi zamanının ruhuyla birleştirerek bir üst seviyeye taşıdı denebilir. Baykal her bir albüm için ayrı bir bölüm oluşturmuş, bu bölümlerde hem albümle, hem de albümün hazırlanışı sırasında Dylan'ın yaşadıkları ve düşündükleriyle ilgili röportajlar var, onlardan birkaçında Dylan geleneğin içinde yetiştiğini, zamanının müzisyenlerini pek dinlemediğini ve çocukluğundan beri Little Richard'a özendiğini söylüyor. 1980'lere doğru elektronik müziğin ağırlıklı olarak kullanılmaya başlanmasından pek memnun değil, bunun doğallığı öldürdüğünü söylüyor. Dylan'ın albümlerini kaydetme biçimi ilginç, tek başına çalıp söylediği albümlerin dışında müzisyenleri stüdyoya topluyor, hemen hiç prova almadan şarkıları çalmaya başlıyor ve müzisyenlerin kendisine ayak uydurmalarını bekliyor. Genellikle kusursuz olarak çaldıkları ilk seferi kaydediyorlar ve üzerinde pek oynamadan albüme koyuyorlar, bir albümdeki gülüşme seslerini hiç atmamışlar örneğin. "One More Cup of Coffee"nin ilk nakaratındaki arızayı da olduğu gibi bırakmış mesela Dylan. Tamamen analog, doğal bir sound -Baykal buna "seda" diyor, bence hoş bir karşılık ama yaygınlaşmadı, bu yüzden de tutmadı" istiyor, bu yüzden biraz zor bir adam. Yapımcıların, diğer müzisyenlerin isteklerine genellikle kulak tıkıyor, gerekirse sert tartışmalara giriyor ve bildiği yoldan sapmıyor.
Hayat hikâyesine ve albüm süreçlerine değinmeden birkaç ilginç hadiseyi aktararak bitireceğim. Araya bu kitapta yer almayan birkaç şeyi de alayım.
* 1956'da liseden sınıf arkadaşlarıyla birlikte müzik yaparken okulun müdürü gelerek mikrofonunun fişini çekiyor. Baykal, okul müdürünün Dylan'ın ilk eleştirmeni olduğunu söylüyor, güldüm buna. Sonradan garip aksanı, garip sesi ve garip stili yüzünden sıkça eleştirilecek olan Dylan'ın daha öğrencilik zamanlarından şerbetlendiğini söyleyebiliriz. Dünyayı takmamaya o yıllarda başlamış açıkçası. Annesinin isteğiyle üniversiteye gidiyor ama okulu bitirmeden New York'a yollanıyor. Ailesiyle yaptığı pazarlıklar sonucunda yaşamından bir yıl "koparıyor", eğer bir yıl içinde kayda değer bir başarı sağlayamazsa dönüp okulunu bitirecek ve Ortabatı'nın sıradan tiplerinden birine dönüşecek. İyi ki tutunuyor New York'ta, önce büyük saygı duyduğu Woody Guthrie'nin ailesiyle ahbaplık kuruyor, sonra büyük singer-songwriter'ın son zamanlarını yaşadığı hastaneye giderek idolüyle tanışıyor, hatta Guthrie şarkılarını Guthrie'ye çalıyor. Ardından Judy Collins'le birlikte takılmacalar, sonra hayatını değiştiren Joan Baez'le tanışması. Baez, konserlerinde Dylan'ı sahneye çıkartıp kendisini göstermesini sağlıyor. Söylediğine göre Dylan'ın ünlü biri haline geleceğini duyduğu zaman hiç inanmamış, bir garipmiş Dylan, sesi garipmiş, görünüşü garipmiş, büyük biri olacağına ihtimal vermemiş kısacası. Sonradan yürüyor Dylan ve Baez'e yaptığı vefasızlıklar bini aşıyor.
* Donovan'la muhabbeti. Donovan'a pek hoş davranmıyor açıkçası, adamı klozete atmaktan falan bahsediyor. İlginç bir şey daha, Donovan'dan bir şarkı çalmasını istiyor Dylan. Donovan çalmaya başlıyor, ortamdaki herkes kıkırdıyor çünkü şarkının bestesi, Dylan'ın bir şarkısının bestesiyle aynı. Dylan besteyi nasıl yaptığını soruyor, Donovan eski bir folk şarkısından esinlendiğini söylüyor ama şarkı Dylan'ın. Garip bir şey.
* Bir ara Grateful Dead'e girmek istiyor Dylan, kayışı kopardığı 80'li yılların sonlarında. Oylama yapılıyor ve grup Dylan'ı almıyor, zaten neden alsın? Bu daha da garip.
* The Beatles'ın elemanlarıyla ve Eric Clapton, Mark Knopfler gibi diğer müzisyenlerle yaşadıkları da ilginç.
Bir dünya hikâye, röportaj ve yorum var kitapta, Dylan'ın şarkılarını sevenler için on numara kaynak.
1980'lerden öyküler. Tamamında bir eksikliğin izi sürülüyor, en barizi şiire yakın olan son öyküde. "Özeti", bir özlemin sunumu olarak görülebilir. "Yaşanılır yazılmazlık" durumunun çatlaklarından sızanlar dize dize sıralanmış. Geceden korkuluyor, sevilenin acılarının dinmesi bir teselli olarak görülüyor, çalar saate göre sıçranan ve düşülen bir sabah ermiş, kendini yitirmişlik korkusu ayyuka çıkmış. Telefonda bir ses, mesafeleri aşıp gelen yansı. Gece ağırlaşıyor, dünyada bir başına kalmayı öğrenmeye çalışıyor anlatıcı, ömür kadar kısa ve çekilen acılar kadar uzun olan bir şeyin varlığını arıyor ama bulamıyor, biriciklik inci gibi parlıyor, acı körlüğüne yol açıyor. Gözler bitik, görmeye değer bir şey yok. "Kırk yılın sabahı" bütün ağırlığıyla çöküyor, onca zamanın vardığı nokta muazzam bir yük. Unutmak için karanlığın kollarına atılmak, kağıdın bir yüzünde yoksunluğun dile getirilmesinin yol açtığı sevinç, hele gökyüzü paylaşılıyorsa. En tunç ayrılık bile gökyüzünü farklı renklere boyamıyor, aynı mavi. Ağlanacak şeyler için ayrılan zaman, yazı bu zamana ait. Evin içini dolduran tek şey, geri kalanı boşluk. Evler bu zamanlarda bütün kapılarını açıyor, dışarısı daha az anı taşıdığı için. Sokağın hafızası kuvvetli değil, çoğu şey sokakta ve sokak tarafından unutulabilir ama evlerde köşeler var, elektrik süpürgesiyle tozları alınan köşeler, elektrik süpürgesinin temizlendiği, köşesine konduğu, biten bir işin ardından sevginin izlenebildiği köşeler. Eşikler, el ele geçilir. Dolaplarda birlikte alınan kıyafetler. Ne bileyim, evlerden bir an önce kurtulmak gerekiyor. Biri diğerinin gitmesini ister, döneceğini düşünür ama diğerinin dönmeye niyeti yoktur, yorgundur, kurtulmak ister. Dönmez. Birkaç yıl sonra belki önünden geçer de penceredeki saksıyı yerinde göremeyince bir anlığına durup düşünür, yürümeye devam eder. Farklı zamanların acısı değişmiyor da siliniyor yavaş yavaş, garip. İnsan içinde bir yerleri kurcalıyor, eli bir şeye değmediği zaman şaşırıyor, sevinmiyor veya üzülmüyor da, sanki daralıyor. Bu öykü de dar bir öykü, şiir darlığında, şiir darlığı ölçüsünde genişliğinde. "Sevgilim Öğretmenim" diyor anlatıcı, Filiz Tosuner'in gölgesi örtüyor metni. Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, çekilen acının karşısında susmaktan başka bir şey gelmiyor içimden.

"Seni Bırakmam"a bakıyorum, "Çılgınsı"nın Açıklanması alt başlığıyla isim koymanın izlenimlerine yol açılıyor. Brautigan'ın güzel bir şiiri var, şimdi şiirin adını hatırlayamadım ama çılgın bir şeydi o da, Brautigan üç dizede başlığın altını yıllar boyunca dolduramadığını anlatıyor. İsim koyulmuş ama gerisi gelmiyor bir türlü, burada tam tersi var. Öykünün yazılmasıyla birlikte isim de oluşmaya başlıyor ama her zaman olmuyor bu, bazen öykü hiçbir ismi konduramıyor kendine, yazar için okyanusu geçip bir damla suda boğulmak gibi, tam tersi de geçerli, belki de isim okyanustur. Her neyse, yoldan geçen balıkçının çın çın sesi ismi de peşinden getirir gibi oluyor ama ses kaybolur kaybolmaz anlatıcının hayal gücü duruyor, hiçbir şey gelmiyor aklına, sonrasında çınlamaları bekliyor. Öykü bitmişse de ismi olmadan yarım demektir, bu yüzden sancılı bir bekleyiş başlıyor, baş ağrıları başlıyor, doktorun tavsiyelerine uyuluyor ve nihayetinde isim geliyor: "Çılgınsı". Evdeki kedilerle, anlatıcının konuştuğu -artık her kiminse- sesle birlikte geliyor. Tosuner'in üslubunun parlaklığı bu öyküde ve diğer öykülerde biraz daha göz alıcı, sözcükler imlediklerinden daha fazlasını taşıyor, dolayısıyla yoğun bir okuma şart, yoksa öykünün bir yerinde geçen ayracın finaldeki diyalogda, öykünün son sözcüğünü neden kestiğini anlamak zor. Ayraç varsa isim de vardır, yarıda kalan hiçbir şey yoktur çünkü.

"Esmer Kim, Kim Zenci?" öyküsü. Esmer yavru bir kuş, anlatıcının evine getiriliyor. Adı henüz esmer değil. Çalı bülbülü. Kedilerden korkutan bir kuş, pençelerden uzak tutulması için kediler feda ediliyor. Kimliği belirsiz "o", anlatıcı için "biz" olmaktan çıkmaya yakın, bir kaygının izi var. "O"na söylenenlerin arasında zencilik de geçiyor, mutlu edememek geçiyor, bir adam bulmak geçiyor, biten bir şeylerin ismi konmuş bu kez. Yine de yolculuklara çıkılıyor, Esmer komşulardan birine bırakılıyor ama tatilden dönen sahiplerinin yanında şakımıyor artık, bırakıldığı için susuyor, evine geri dönmek istemiyor. Komşuda bırakıyorlar kuşu, bir süre sonra evden taşınıyorlar, Esmer'e ne olduğu bilinmiyor. Zenci'ye ne olduğu biliniyor onun yerine, yalnız biri haline geliyor. Muhtemelen. "Sonsuz"a bir bağlantı var gibi görünüyor, anlatıcı kendisinin öküzlüğünü ve develiğini belirli anı parçalarıyla sorguluyor. Vapurda bir an, öküzlük. Develik kamburluğu çağrıştırıyor, bıyıklar da o günlerde iyice görkemli olunca Tosuner'in silueti beliriyor. Öküzlüğün belirtisi de en sonda zannediyorum, karşılamaya gidilmeyen bir şey sormuyor, karşılamayan bir şey sormuyor, geceye bakılıyor bir tek. Yorumlara açık öyküler, söylenmeyenler daha bir öykü hatta.

Kalan beş öykünün pek azı aynı izleği sürdürüyor, bazılarında Kafka'nın anlatılarına yakın bir sıkıntı mevcut, bazılarıysa bir nevi yüzleşme. Erinmenin sonuçlarıyla, ertelenenlerle.

Tosuner'in öykülerinde gizlenen anlamları bulmak, acıları duymak, küçük sevinçleri yaşamak hoş bir deneyim. İyi öyküler.
Armağan. Altıok'tan geriye ne kaldıysa. Mektuplar, fotoğraflar, Altıok'un öğrencilerinden arkadaşlarına kadar pek çok insanın anıları, küllerden geriye ne kaldıysa. Metin Altıok'un kızı Zeynep Altıok Akatlı'nın hazırladığı bu metin, Şair'in yaşamına açılan genişçe bir pencere.

Son bölümde Sivas Katliamı'nın ardı detaylarıyla anlatılmış, çok değinmeyeceğim. Göstermelik birkaç hapis cezası verilmişti, ardından dava düştü, hapistekiler salıverildi, ceza alması gerekenler alttan alta kollandı, anma etkinlikleri biber gazlarıyla sabote edildi, pek çok rezillik yaşandı kısacası. Kimin söylediğini hatırlamıyorum şimdi, biri, "O gün devlet orada yoktu," diyor. Devletin orada olup bir köşeye çekildiği en acı olaylardan biri bu, dönemin politikacılarının demeçleri insanlık suçlarının bir derlemesi gibi, korkunç. Bu devlet kendi evlatlarına kıyım kıyım kıydı, kıymaya devam ediyor, dehşetlerle dolu bir dünyada insan kalmaya çalışanlara selam.

İnsanların Metin Altıok hakkında söylediklerine odaklanacağım.

Meral Altıok, kız kardeş. Aile hakkında birkaç şiirden birkaç parça var, Meral Altıok'un söylediklerinden çıkardıklarımızla Şair'in çocukluğuna dair bir şeyler bulabiliriz. "Günlerdir birlikte yaşadığımız mutlu bir çocukluk anımızı hatırlamaya çalışıyorum. Üzgünüm ama bulamıyorum. Biz hiç çocuk olmadık. Ağbi-kardeş hiç oynamadık. Biraz aramızdaki yaş farkından, biraz annemiz yüzünden. Kısacası, mutsuz bir ailede, hüzünlü bir çocukluğu paylaştık seninle." (s. 21) Metin Altıok orta üçe giderken tavan arasındaki odayı vermişler ona, yukarıda kendine bambaşka bir dünya yaratmış. İlk resimler, ilk şiirler orada şekillenmiş. Böyle bir çocukluğun benzerini yaşayanlar kendilerine bir alan, bir uğraş, dünyadan bir şekilde çıkartan biricik bir yol bulur, bulmuştur. Altıok'un daha çocukken sevgisizlikle tanıştığını anlıyoruz, hatırlanan bir acı var, sonrasında Şair'in yaşamı karanlığa boğulduğu için bu anının her an yeniden yaratıldığını, yaşatıldığını söyleyebiliriz.
Sedat Hindioğlu. Camus, Kafka, Sartre okumuşlar, Huxley'nin distopyalarına odaklanmışlar, Neruda, Baudelaire, Lorca okurlarmış, bunun yanında Altıok'un Ezra Pound'a ve T. S. Eliot'a ayrı bir düşkünlüğü varmış. Edebiyat öğretmeni Belkıs Zincirkıran ve resim öğretmeni Şeref Bigalı, Altıok'un yeteneklerini keşfetmişler ve Şair'in çalışmaları konusunda cesaret vermişler. Ertam Özen'in anlattıklarına göre lisedeki tiyatro oyunları Altıok olmadan olmazmış. Bostanlı'daki tek balıkçı kahvesinin bir köşesini kitaplık haline getirmişler, şiir okuyup tartışırlarmış orada. Dernek bir bakıma, birbirlerini besleyen arkadaşların oluşturduğu bir oluşum. Altıok Ankara'ya gidene kadar birlikte zaman geçirmişler, sonra yollar ayrılmış. Abdullah Nefes otuz yıllık tanışlıklarını dönemlere ayırarak anlatıyor, Altıok'un Bingöl yıllarından bahsederken Altıok'un taşra yaşamından hoşnut olmadığını, üstelik resmin peşini bıraktığını söylüyor, resim Altıok'un peşini bırakmamış olsa da. Kültürel çoraklığın orta yerinde şiire sığınmış Şair, Ankara'ya on saatlik mesafede. Dağda bir pars iskeleti, orada ne işi varsa parsın. İntihar provaları, votka, şiir. Alkol bağımlılığı yüzünden/sayesinde erken emeklilik, ardından Ankara günleri. Ahmet Erhan, Behçet Aysan, birçok arkadaşla şiir konuşulan günler. Ankara-İstanbul yolculukları, Mustafa Irgat'ın, dolayısıyla Mina Urgan'ın Moda'daki evlerinde Turgut Uyar, Tomris Uyar, Füsun Akatlı. Ayrılıklar, Altıok'un memleketine yakın bir yerde öğretmenlik için başvurusu, dönemin hükümetinin Bingöl'e çıkardığı tayin, sonrası kavaklar. Oruç Aruoba'nın fakülteden arkadaşı Altıok, sofralardaki muhabbetler: Füsun Akatlı'nın DTCF'den atılışı, Nusret Hızır'ın gariplikleri, Bilge Karasu'yu Bölüm'e sokma entrikaları. "Metin'in -ve daha ılımlı olarak- Füsun'un kendilerine özgü Marx'çılığı ile benim 'ultra-burjuva' Nietzsche'iliğim tokuşurdu, rakı kadehleriyle birlikte; ama, öyle ahım-şahım bir anlaşmazlık oluşmazdı pek." (s. 58) Altıok'un şiir yazdığını bilmiyorlarmış o yıllarda, daha çok resimleri biliniyormuş ki Ankara'da sergi açmış Altıok, şairliği 35'inden sonra.

Ahmet Say'ın tanıklıkları çok önemli. Fazıl Say'ın babası olan Ahmet Say, Altıok'un bir büyüğü ve yakın arkadaşı. Amme İdaresi Enstitüsü'nde çalışan -zamanla bu çalışma tavsamış, Altıok'un memuriyet yaşamı düzenli bir ölümü çağrıştırıyor açıkçası- Altıok'u Fazıl Say da anlatıyor bir yerde, Nâzım Hikmet'in ve Metin Altıok'un şiirlerini gittiği her yere götürürmüş Fazıl Say. Neyse, Altıok'un evliliğinin sallanmaya başladığı yılları anlatıyor, Şair evinden ve işinden ansızın ayrılmış, dokuz yılını geçireceği Bingöl'e gitmiş. Mektuplarında üç yıl kalıp döneceğini söylerken neden dokuz yıl boyunca orada kaldığını anlamadım, zorunluluktan sanırım. Batıya tayinle gelebilmek çok zor, özellikle felsefe öğretmenliği için bu durum daha da zor olsa gerek. Altıok ana caddesi dışında yollarının çamura bulandığı Bingöl'den ara tatillerde ve yaz tatillerinde çıkabilmiş, şiirlerini postayla göndermiş ama kitaplarının basımı konusunda işin kovalanması gerektiğini, birebir görüşmeler yapmasının zorunlu olduğunu anlatıyor. Bingöl Lisesi'nin durumunu merak ettim, öğrencileri tarafından sevilen, okula gelen müfettişlerin tanışmak için can attıkları bir öğretmenin neden başka bir liseye sürüldüğüyle ilgili bir bilgi yok. Oradan da Karaman İmam Hatip Lisesi'ne başka bir sürgün, herkes cuma namazına giderken nöbetçi olarak okulda kalan bir felsefe öğretmeni neyin şiirini, neyin resmini yapacak? "Metin, kendine eziyet etme yöneliminde olduğu için, hatta bunu biraz yaşam biçiminde dönüştürdüğünden, şiirinde de zora koşmuştur kendini." (s. 66) Zorla, kanırta kanırta yaşanılan bir yaşamdan küller ve alevler fışkırdı, yaşamın çatlağı şiirlerden.

Mehmet Taner'den, bir şairden başka bir Şair'e buruklukla dolu sesleniş: Cemal Süreya'nın ikisine de omuz verdiği bir anı, sonra Selahattin Hilav'dan şahane bir edepsizlik: Sofrada otururlarken Hilav, Bâki'den bir dize okuyor, Altıok'a dizenin hangi şiirden olduğunu soruyor. Altıok susuyor, cevap vermiyor. Hilav çıkışıyor: "Bâki'yi bilmeyen adamdan şair mi olur, sana SIFIR veriyorum" diyor, böbürlene böbürlene konuşmaya başlıyor. Konuşması bitince bu sefer Altıok kalkıyor ayağa: "Otur Selahattin, ON!" Severmiş Hilav'ı Altıok, sofraya geçilmeden önce Hilav'ı arkadaşlarına anlatmış, adama duyduğu sevgiyi göstermiş, sonra olanlar ne kadar da can yakıcı. "Bizlere, hepimize kırgın mıydı? Onu Bingöl'de unutmuştuk." (s. 72) Bu çok hüzünlü bir şey işte. Remzi İnanç haricinde değinen yok, Altıok bir gece bileklerini keserek intihar etmeye çalışmış ama ikinci eşi Nebahat Çetin Altıok hastaneye yetiştirmiş hemen, bir gece boyunca ölüm ve kaybetme korkusuyla sabaha kadar beklemiş. Altıok'un anlattığına göre yirmili yaşlarında adamlar olay çıkarıyormuş sürekli, korkunç bir okulmuş, çok zorluk çektiği belli. Bunun üzerine yalnızlık, tek başına sürdürülen şiir uğraşı, çok zor. Bunun yanında bir o kadar da güçlü, başkalarınca biraz olumsuz gözle bakılan bir yorum var, Özdemir İnce'nin Altıok'a söylediği "alaturka şiir" yorumu. Hafifsemeci bir yaklaşım gibi gözüküyor, İnce pek öyle anlatmasa da. Altıok sevmiş bu yorumu, olumlu tarafından ele almış ve şiirinin gerçekten de alaturkalık taşıdığını söylemiş. Biçim Batı'dan Doğu'ya pek çok kaynaktan şekillenmiş, içerik alaturka, o la la. İnce'nin öğretmenlik konusundaki katkılarından da bahsedeyim, İnce'nin arkadaşı Aydın Uğur'un babası Necdet Uğur o sıralarda Milli Eğitim Bakanı ama İnce meseleyi Emre Kongar'a açıyor, Emre Kongar işin tamam olduğunu söylüyor. Tamam olan yer Bingöl, Altıok'un istediği yer İzmir, Muğla. Bir anda ülkenin kuş uçmaz bir yerine yolculuk beliriyor ufukta.

Fotoğraftan kesilen Şair'in omzunda durmadan kanayan bir el var, hikâyesini bilen biri var, şimdi hatırlamıyorum kim, anlatmıyor ama. Acı dolu bir anı yine, şiire taşmış. Merak ettim hikâyeyi ama başka bir detay bulamadım.

Son bir anı, Eren Aysan'dan: "Önceden karar verilmiş... Behçet'in bütün dostları muayenehanesinde toplansın diye... O gün arkadaşları onu anacak... Kapıdan içeri girer girmez o büyük yakıcı sessizliği hâlâ hücrelerimde bile duyumsuyorum. Annem salondaki berjer koltuğun tahta koluna başını dayamış ağlıyor.. Ali Cengizkan sırtını duvara dayamış, ağzını bıçak açmıyor, Şükrü Erbaş Edebiyatçılar Derneği adına gazete için yeni bir ilan hazırlıyor; Ahmet Erhan bir sandalyeye ilişmiş; Akif Kurtuluş gözleri kıpkırmızı, yüzünü yere indirmiş, başını kaldırmıyor... Soru sormuyorum artık... Anladım her şeyi... Onu da kaybettik... Metin'imizi... Metin olmak artık çok zor..." (s. 117)