Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Haig bilmediğimiz bir şeyi anlatmıyor, telefonlarımızdan uzak durmamızı söylüyor, sosyal medyadan uzak durmamızı da söylüyor, en nihayetinde çok değerli insanlar olduğumuzu ve bu saçmalıklara muhtaç olmadığımızı söylüyor ama söylemleri toplumun katı duvarına çarpıp parçalanıyor. Hastalıklı bir topluma uyum sağlamamız sağlıklı olduğumuzu göstermez, buna mukabil kendimizi sağaltmamız da sağlıklı olduğumuzu göstermiyor maalesef, asgari miktarda sosyalliğe muhtaç olsak da nevrozlardan sıyrıldıkça yalnızlaşıyoruz, korkunç bir şey. En sonunda bir başımıza kalacağız, adalara dönüşeceğiz. Yemyeşil adalar. Cennet gibi, yine de ada. Ortaçgil adaların yer altından el ele tutuştuklarını söylüyor da nasıl olacak bu, ufukta başka bir kara parçası yok. Neyse, Haig günümüzün dünyasını çerçeveliyor, yaşadığımız sorunların tanımını da bir güzel yapıyor, sonra kendi reçetesini sunuyor ve çekiliyor aradan. Benim işime yaramadı dediğim gibi, belki başkalarının işine yarar, azıcık anlatayım. En başta yirmili yaşlarında yakalandığı alkol problemini ve panik ataklarını anlatıyor, bir süpermarketin orta yerinde çöküp kalmış, etrafında doğal olmayan onca ürünün, ışığın, rengin uyandırdığı kaygılardan kurtulamamış, alkolün de faydası olmayınca her şeyi bırakıvermiş, bir anda. Alkol, sigara, kahve yok. Yoga, spor, bu tür şeyler girmiş hayatına, iplerin bir ölçüde elinde olduğunu hissetmeye başlamış. İpin ucunu kaçıranlar, bu metin size faydalı olur. İpleri elinde tutup bilinmeyen bir yere doğru yalnız başına yol alanlar, sizin meseleniz başka. Buralarda dolanmayın.
Haig'in problemlerine ve çözüm önerilerine bakalım. Haberler mutsuzluk pompalıyor, dünyadaki olumsuzluklar istatistiksel olarak azalsa da daha fazla bilgiye daha fazla kaynaktan kolaylıkla ulaşabildiğimiz için felaketlerle iç içeyiz artık. Haberlere bakmamamız gerektiğini söylüyor Haig, kapayacağız televizyonla telefonları. Modern dünya kendimizi kötü hissetmemize yol açıyorsa uzaklaşacağız, deniz kenarına gideceğiz, enstrüman çalmayı öğreneceğiz, kendimiz için bir şey yapacağız yani, yaşadığımızı hissedeceğiz. Benim çalıştığım yer Maltepe sahilinde olduğu için her gün yapıyorum bunu, işe yarıyor ama kısa süre sonra aynılık kendini gösterince geçici bir rahatlamanın son izleri de kayboluyor. Haig'e göre bize sıkıntı veren işleri bırakmalıyız, o an, bir daha geri dönmemeliyiz, mutsuzluk pompalarının dayattığı tüketim ürünlerinden de uzak durmalıyız, doyuma ulaşabilmeliyiz, her şeyin daha iyisini aramamalıyız, dünyanın rezil bir yere dönüşmesiyle kendimizin de o rezilliğe çekildiğini düşünmemeliyiz, düşünürsek de bunu iyi yönde bir değişim için kullanabilmeliyiz. İnsan olarak kalmalıyız yani, Kurzweil'ın "2.0" olarak nitelediği insanlığın, robotlaşmış insanlığın sınırlarından uzağa düşmeliyiz. Hiçbir şey insanlığın sıcaklığını veremez, o yüzden algoritmaların bir parçası haline gelmemeliyiz, verilere dönüşmemeliyiz. Çok hoş şeyler söylüyor Haig, gerçekten. Ben bu olumsuzlukların içinde kısmen yer alan, en azından bilinçli bir kısıtla(n)mayla topluma uyum sağlamaya çalışan insanların aslında çemberin dışına çıkamadıklarını düşünüyorum, "değişime ayak diredikleri" için yaftalanıyorlar ve yavaş yavaş sindiriliyorlar, sonra eski hallerine dönmek için üst üste paylaşımlar, bir şeyler, "değneğin ucundaki havuç" diyor buna Haig. Bir şey yapınca daha mutlu olacağız sözde, paylaşımlarımızı artırdıkça, daha çok etkileşime girdikçe var olduğumuzdan emin olacağız. Böyle bir saçmalık olamaz ama var, ucundan kıyısından da olsa bulaşmış durumdayız, dünyanın biçimlenme aşamalarından birinin kaktırılmış parçalarıyız artık, geriye dönemeyeceğiz. Sahip olduklarımıza değil, sahip olabileceklerimize odaklanacağız, şimdiyi silip geleceğe varmaya çalışacağız bir an önce, mutlu olmak için. Daha nevrotik bağlanma biçimleri, daha dengesiz ilişkiler, daha güdümlü davranışlar bizi tanımlayan verilere dönüşecek. Bu kadar mıyız, bu zamanda bu kadarız. Kitle histerisinin bir parçasıyız. İki örnek veriyor Haig, biri 15. yüzyıldan. Fransa'daki bir manastırda rahibelerden biri miyavlamaya başlamış, onu gören başka rahibeler de miyavlamaya başlayınca kırbaçlar çıkmış ortaya, kadınlar kırbaçlana kırbaçlana bırakmışlar miyavlamayı. İkinci olay daha garip, 1518'de Strasbourg'da 400 kişi bir ay boyunca durmadan dans etmiş, devrilip ölenler olmuş ama insanlar dans etmeyi sürdürmüş, üstelik müzik bile çalmazken. Birileri müziği çalıyor ve ölmemizi bekliyor, insanların peşine takılıp ne yaptığımızı düşünmeden sürükleniyoruz, olan bu. Yaşamlarımız ele geçirilmiş durumda, uykumuzu bile istiyorlar. Netflix'in başındaki adama göre geç saatlere kadar oturan insanlar dizilere ve belgesellere boğuluyorlar, uyku saati de olmasa daha fazla izlenme sayısına ulaşılacak, bu durumda en büyük rakip uyku. Be gebeşler, uykumuzu rahat bırakın bari. İki gramlık akıl sağlığımı dünya yıkılsa da doğru düzgün uyuyabilmeme borçluyum, çekin pis ellerinizi uykumdan.
Basitleşme, çıkış yolu bu. Basitlik odaları kuruluyormuş dünyanın çeşitli yerlerinde, iş koluna dönmüş bu. Dışarıdaki hayat anlamını kaybedince basit bir mekana çekiliyorsunuz, sonrası geçmişin bir canlandırması haline geliyor. Beden işi, sohbetler, bir sürü şey. Budist tapınaklarının mantığı aslında, parayla satılanı sadece. Bu bile metalaşmış, inancın ve yaşam biçimlerinin satın alınabilir hale gelmesi dehşete düşürücü değil mi ya? Teknolojiden, ıvır zıvırdan uzak bir yaşam için para ödemeniz gerekiyor, üstelik Apple gibi şirketlerin yöneticileri çocuklarını günümüzün teknolojisinden uzak tuttuklarını söylüyorlar, insanlara zinciri takıp kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar ama görecekler ki çoğunluk o beğenmedikleri dünyanın egemenliğine tamamen geçtiğinde çocukları yalnız kalacak, zor bir yaşamın içinde debelenmeye başlayacaklar. Gerçi kendi dünyalarını parayla yaratabilecek adamlar bunlar, zengin sitelerinin giderek yükselen duvarları gibi sağlıklı toplumların polislerini yaratacaklar ve ayrışmayı kusursuz hale getirecekler. İyi iş.
Kendinizle yüzleşin, her şeyin sizin suçunuz olmadığını anlayın, Neolitik Çağ'da ölmüş bir insan olmaktansa 21. yüzyılda yaşadığınızı düşünüp mutlu olun. İyi gidiyordu ama bu sonuncuda biraz battı Haig, çünkü bunun neden daha iyi bir şey olduğunu anlamıyorum. Daha uzun yaşam süresinin neden daha iyi olduğunu anlamıyorum, bir aslan tarafından yenmenin uzatılmış ve sömürülmüş bir yaşamı kanser yüzünden terk etmekten neden daha kötü olduğunu da anlamıyorum, günümüzün çoğu insan için nimetlerle dolu olmasının bir anlamı yok, her şey olduğu gibi oluyor ve bana kalırsa kıyas kabul etmiyor, yirmi yıl veya on yıl yaşamanın yüz yıl yaşamaktan farkını göremiyorum açıkçası.
Bir alıntıyla bitireyim, özetliyor durumu: "'İnsanların çoğu sevmedikleri insanları etkilemek, istemedikleri şeyleri satın almak için kazanmadıkları parayı harcıyor.'" (s. 286) Korkunç bir dünyayı anlama yolları var burada, Haig çıkış yolunu gösteremese de sıkıntının temel bir çerçevesini çizme başarısını gösteriyor, o da bir şey.

Bela Tarr'la ilginç işlere imza attı Krasznahorkai, Man Booker'ı kazandı, karanlık işlerin döndüğü anlatılar kurdu, anlatıları için ideal üslupları ve dili buldu, böyle gidiyor. Günümüzün en önemli yazarlarından biri, Can diğer metinlerini de vakit geçirmeden basmalı, nesi varsa basmalı hatta, zorla yazdırmalı gerekirse, böyle şeyler olmalı. Kan istiyorum, ter istiyorum, iyi edebiyat istiyorum, ey! Neyse, György Korin'in hep bir sonraki adımdan anlatılan "geçmiş" yaşamına göz atalım bu seferlik, başka bir zamanda yazarın diğer metinlerine de geleceğim. Sonraki adım bir üslup izleği olarak beliriyor, zira Korin'in yaşadığı çoğu şey başkalarının şahitlikleri üzerinden kuruluyor. En başta ölümden korkmayan, ölümü umursamayan bir Korin'le karşılaşıyoruz, tren yolu civarında yedi çocuk tarafından kıstırılıyor, parasını çaldırmaktan korkmaması bir yana, durmadan, durmadan, hiç durmadan anlattığı şeyler çocukların bu deli adamı dinlemelerine yol açıyor. Kaçığın tekiymiş bu adam, saçma sapan şeylerden bahsetmeye başlar başlamaz oldukları yerde kalmışlar, kıpırdayamamışlar, adamın zihni taşkın bir ırmak gibi akmış aralarından, her bir sözcük dizginlenemeyen atlar gibi fırlıyormuş oradan oraya, kaçığın içine yıllar boyunca sinen ıssızlık, kara atmos hezeyan biçiminde belirmiş, dünyanın belirgin olmayan bir noktası söylemin süreğenliğinde parlamaya başlamış, kırk dört yıllık bir anlamlandırma çabasının sonuymuş bu, ellisindeki adam dünyanın karmaşasına daha fazla katlanamamış ve dünyanın bir karmaşa olduğunu anlar anlamaz bütün yaşamı kartondan bir yapıya dönüşmüş, evliliği "Hermes" adını verdiği bir olay yüzünden bozulmuş, çalıştığı arşivde herkes yanından uzaklaşır hale gelmiş, kendisiyle birlikte her şeyin çöktüğü duygusundan hiçbir şekilde kurtulamayacak hale gelmiş, hallere gelmiş, varoluşun halleri birbirine karşı, yeryüzü gökyüzüne karşı körmüş, bel kemiğiyle kafatası körleşiyormuş giderek, bir süre sonra düşünemeyecek, belki hareket edemeyecek duruma gelecekmiş, bunu Bölge Ruh ve Sinir Hastalıkları Dispanseri'nde söylemişler, düşüncelerinin karışacağı, iki lafı bir araya getiremeyeceği söylenmiş, yaşamının sonlarına yaklaşmakta olduğu anlatılmış, doktorlar bir sürü şey söylemişler, Korin o sırada dünyanın mevcut olmasa da dünyaya ilişkin düşünce süreçlerinin mevcut olduğunu düşünmüş, binlerce süreç varmış ve hepsi aynı boşluğa düşecekmiş önünde sonunda, düşünceleri kaybolmaya başlamış çoktan, Lethe'den bir yudum, tamam bu iş, tarihin kurmacalığına dair düşünceleri kaybolmadan önce çalıştığı işin anlamsızlığını görebilmiş üstelik, onca tarihi belgenin aslında rastlantısal bütünlerden ibaret olduğunu fark etmiş, Macar Hava Yolları'nda karşılaştığı adam anlatıyor bunu, "sonraki adım" çocuklardan adama aktarıyor bizi, anlatıcının sesi aynı olmasına rağmen anlatanlar farklı, anlatıcı bir aracı, belki de Korin'in dağılmaması için uğraştığı, yabancılaştırdığı, depersonalizasyona uğramasının ürünü bir diğer benlik, persona, artık her neyse o anlatıyor şimdi, "tarihi muhafaza ediyormuş ama gerçeği hep ıskalıyormuş", o halde başına bir silah dayayabilirmiş, dayamış ama tetiği çekememiş, ne olursa olsun hepsi birmiş, başka bir ölüm bulması gerekiyormuş, en azından ölümde bir anlam bulmalıymış, çocukluğunda içine çöken, bir daha kurtulamadığı hüzne yakışacak bir anlam olmalıymış bu, neredeyse elli yıllık bir bunaltının hak ettiği çok daha girift bir biçimmiş, Roma'ya gitmeliymiş o halde, başka yerlere gitmeliymiş, geri döndüğümüz çocuklar anlatıyor bu sefer, Korin çocuklara sigara vermiş ve hiç tereddüt etmeden evine gitmiş, malını mülkünü satıp parayı ceketinin cebine dikmiş, arşivden aşırdığı bir elyazmasını da cebine dikmiş, içini kemiren kaygıdan kurtulmak, yıllar boyunca yaşadığı dörtgenin dışına çıkmak ve insanlık için anlamlı bir şey yapmak istemiş artık, bunu uçaktaki arkadaşlarına anlatıyor olabilir, uçak bileti için girdiği sıradaki hostese anlatıyor olabilir, Korin'in kimi neye anlattığına dair bir fikri yok, şeyleri bir araya getirip anlatma yeteneği giderek azaldığı için durmadan konuşuyor, zira zamanı gelince daha fazla konuşamayacak, pek olmayan zamanı gelince, o zaman New York'a gitmeli, vizesi yoksa kısa sürede vize sağlayan bir aracıdan dünya kadar paraya hemen vize çıkartmalı, çıkartsın ve gitsin, Hermes karanlığından uzaklaşsın, kendisini Yunan tanrılarının yaşadıklarıyla özdeşleştirsin ki yitenin boşluğunu mitle doldursun, İkarus gibi uçarken kanatlarını yakmamak şartıyla tabii, sonuçta New York'a indikten ve aktarıcı yine değiştikten sonra göçmenlik bürosunda sorguya çekilmesi kanatlarını tehlikeye atsa da Büyük Plan'ını hayata geçirmek için doğru yerde, şansı da yaver gidiyor, o halde "çatlak bir bilim insanı" olarak damgalanıp koca ülkeye salınmasında bir problem yok, tercümanına telefon edip durmadan konuşması yüzünden adamı işinden etmese, koca şehirde bir başına yaşamaya çalışmasa, zaten azıcık olan parasını otellerde harcamasa ve daha da önemlisi kaygılanmasa, korkmasa, hiç bilmediği bir dili öğrense çok daha iyi olacaktı ama elyazmasından başka, planından başka bir şey düşünemiyor ne yazık ki, adamın da kovulmasına yol açıyor, kişisel ilişkiler kurulmaması gerekiyor sonuçta, Korin için bunun bir önemi yoksa da adama yardımcı olmak istediği, bir yandan da anlatmayı sürdürmek ve elyazması üzerinde çalışmak için tercümanın sevgilisiyle birlikte yaşadığı eve yerleşiyor, küçücük bir mekanda yaşamaya başlıyor, kendisine verilen aylık paranın büyük bir kısmı tercümana gitse de görece rahat bir yaşama kavuşuyor, öncekinden daha iyi durumda en azından, artık elyazmasına geçebiliriz.

Elyazmasını war and war olarak kaydediyor Korin, tercümanın yardımıyla satın aldığı bilgisayar ve internet bağlantısı dünyayı bu metinden haberdar edecek, Korin'in başka bir isteği yok. Kasser, Falke, Bengazza ve Toot nam dört yoldaşın anlatısı var bu yazmada, zamanın ve mekanın sınırlarını umursamadan dolanıp duruyorlar, Girit'te başlayan yolculuklarında Babil dilinde konuşurlarken Korin de İngilizceyi öğrenmeye başlıyor bir yandan, aralara İngilizce sözcükler serpiliyor, anlatıda hoş bir yenilik. Korin'in sürekli anlatımının sürekli anlatımı da Korin'in durumuyla bağlantılı olduğu için bu da hoş bir teknik. Neyse, dört karakter savaştan kaçıyorlar ve Almanya'ya, Venedik'e, pek çok yere geliyorlar, yol boyunca pek çok badire atlatıyorlar, bu sırada Korin metni bilgisayara geçiriyor ve en sonunda internet yoluyla paylaşmak istiyor, kendi gerçekliğinin en doğal yansıması olarak bu metni görüyor, kocaman bir kayıp olarak gördüğü yaşamını bu dünyaya sabitleyemese bile sanal dünyanın bir yerine çakmak, dikmek istiyor. İki düzlemin olaylarını birbirlerine bağlayabiliriz, örneğin dört kafadarın gittikleri her yerde farklı isimlerle ortaya çıkan Mastemann'ın anlatıcı olduğunu düşünebiliriz. Aşırı yorumdur belki ama Maste bir adam var ortada, her yere ulaşabilir ve her hikâyeyi anlatabilir, belki de karakterlerin yolculuk yapmalarını sağlayan adam da bu, her ne kadar tehditkar biri olarak görülse de devinimin bitmemesini istiyor, adamları huzursuz etme pahasına. Gerçi pek bir şeyin farkında değiller gibi gözüküyor, yaşanan ve engellenen felaketleri görüyorlar, Venedik'in bir ticaret kenti olduğunu ve paraya boğulduğunu, başka coğrafyaların kanla yıkandığını görüyorlar, kaçar gibi yolculuk etmeleri gerektiğini biliyorlar, hareketleri bitmiyor, Kasser ortadan kaybolsa da geri kalanlar ilerliyorlar, neyin neden yapıldığı, neyin ne olduğu pek belli değilse de görev tamamlanıyor, Korin'in New York'ta işi kalmıyor. Tabii bunda evi basıp tercümanla kız arkadaşını öldüren adamların da etkisi var, görünüşe göre tercüman uyuşturucu işine bulaşmış, kazandığı onca parayı yiyemeden vurulmuş, o halde zuladan haberi olan Korin eve gelip paraları cukkalasın ve Babil Kulesi'ni oluşturan onca binadan uzaklaşsın, camlardan oluşan bir eskimo kulübesini, bir sanat eserini görsün ve içine girmek istesin, her şeyden sonra. Zürih Gölü kıyısında bir adama anlatsın ne yaşadıysa, sanat eseri çok yakınında ve onu gördükten sonra yaşamaya değin bir şey kalmasın geride, dört adam da içindeyken, onu Amerika'dan İsviçre'ye getirmişlerken böyle olsun, müzeyi gece gece açtırsın Korin, bir dünya para bayılsın insanlara, eserin bulunduğu odanın duvarına kendi adının olduğu bir plaket çaktırsın, müzeye gelmeden önce de serserilerden bir silah edinsin, bir dünya para da oraya versin ama her şeye rağmen ve her şeyin sonunda var olsun, "son" gelsin. Kaçınılmaz savaşların ardından son bir savaş.
Nihayet. Zor bir metin, zorluğunca değerli bir metin, iyi bir metin. Krasznahorkai çok sağlam bir yazar. Bu kadar.
Bir nevi Gargantua parodisi ama çok ciddi. Modern bir fars olmaya meyilli ama olamaz, mizahı trajediye doğru ilerleyen anlatıyı beslemekten başka bir işlev taşımıyor, durumun absürtlüğünü uç noktalara götürmüyor örneğin, iyi. Mitolojik. Kelt kardeşlerin inançlarına göre bebekler doğmadan önce tanrıyı görüp her şeyi öğrenirler, doğar doğmaz unuturlarmış mesela, tabula rasa mantığı. Descartes bunun tersini söylüyor, Locke başka bir şey söylüyor, felsefe böyle böyle ilerliyor. Bruckner iyi bir yazar ve filozof, metinleri Ayrıntı'dan çıkıyor, okuduğum kadarıyla logos-eros ikilisine dair sıkı düşünceleri var, bir de böyle romanları var işte, olabildiğince felsefi, komik, dikkat çekici. Ailenin hiyerarşik yapısından toplumsal harala gürelelere kadar pek çok konuya eğiliyor Bruckner, bunu anasının karnından çıkmak istemeyen ikizler üzerinden yapıyor. Baştan alıyorum, Madeleine Barthelemy sekizinci yaş gününde korku hastalığına yakalanıyor. Dümdüz bir hayat yaşamasını istiyor ailesi, işten eve, evden işe, heyecansız. Tesadüflerden korkuyor Mad, kendisine çizilen yolun dışına çıkmıyor. Okulda hor görülüyor, evde bir hayalet gibi yaşıyor, belki de bütün bunlardan kurtulmak için Oswald Kremer'la evleniveriyor, ansızın. Üniversiteyi bırakıyor, en azından kendi yarattığı bir aynılıkta yaşamaya başlıyor. "Henüz olgunlaşmadan çocukluğunu özler olmuştu." (s. 12) Bu cümle çok üzdü beni, geçti sonra. Neyse, Mad evini tertemiz tutuyor, yemek yapıyor, her iş geliyor elinden. "Karılık vazifesi" denen seks dışında her şey tamam, iş sevişmeye gelince kusası geliyor. Elini tuttursa tecavüze uğramış gibi hissediyor, çocuk doğurması gerekeceğini düşününce ölesi geliyor. Annelik, "Giriniz, her şey size ait, beni yağmalayın!" demekle bir. Kabullenme aşamasında çocuklarının çok akıllı olmaları gerektiğine dair bir saplantı geliştiriyor, en azından Nobel ödüllü birinden çocuk yapmalı ama mümkün değil bu, o zaman çocuklarını eğitecek, dünyanın en zeki insanları haline getirecek. Boş levhalar formüllerle, teorilerle dolacak, dünyanın ekseni kayacak, başka gezegenlere inilecek, çocukları çok iş bekliyor. Mad, doktoru Fontana'ya niyetlerini açıklayınca adam projeyi saçma buluyor, bir fetüsü dâhi yapacak nasıl bir yol izlenebilir ki? Beynin gelişmesi, algılayıcıların evrimlerini tamamlamaları gerek, bir sürü şey. Şunu da söylemek lazım, bilimsel açıdan yaklaşırsak çoğu olayın imkansız olduğunu görürüz ama anlatının niteliği böyle bir yaklaşımı lüzumsuz kılıyor, çıkmaz yollara girmeden okumayı sürdürüp keyif almaya bakmalıyız. Neyse, solunum borusundan içeri tarih, coğrafya, felsefe bilgileri atılıyor, bir huni yardımıyla iletişim kuruluyor ve ikizlerin dil bilgisi yetenekleri de geliştiriliyor. Bruckner hoş bir espri yaparak çocukların adını Louis ile Céline koymuş, güzel. Eğitim sürerken Oswald ortalarda yok, anneyi dölleyerek üzerine düşeni yerine getirdikten sonra ortadan kayboluyor bir süre, tamamen çocuklara odaklanıyoruz. Öğrenim süreci, doğum zamanı yaklaştıkça tehlikeye giriyor, bu yüzden mini bilgisayarlar ürettiriyorlar ve çocuklara gönderiyorlar. Fontana endişeleniyor, çocukları bir sabah ölü halde bulmaktan korkuyor ama çocuklar hiç durmadan çalışıyorlar, ölmeye pek niyetli değiller. Fontana Bebekleri yavaş yavaş meşhur olmaya başlıyor bir yandan, Fontana pek çok kadına aynı yöntemi uygulamalarını salık veriyor. Tek çocuk için işler kolay ama ikizlerin kendi aralarında sıkıntılar doğuyor ister istemez. Cinsiyet farklılıkları konusu daha açılmadan kapanıyor, bilinç düzeyleri çok gelişkin olduğu için böyle meselelere hemen hiç takılmıyorlar, üstünlük kurma olayı bilgi seviyesi üzerinden gerçekleşiyor. Céline tartışmasız bir biçimde lider, kardeşinden daha ileri bir seviyede, bu yüzden Louis'de bir parça kıskançlık doğuyor ama bunu da atlatıyor hemen.
"Doğmak Ya Da Doğmamak", artık sona yaklaşıyoruz. Sekizinci aya girildiğinde çocuklara güncel bilgiler veriliyor, dehşete düşüyorlar. Yalıtılmış ve güvenli bir ortamda, bilgiyle dolu günlerin ışığında dünyanın cennet gibi bir yer olduğunu umuyorlar ama gazetelerdeki haberlere bakınca hayal kırıklığına uğruyorlar. İnsanlar aptal, birbirlerine kötülük yapmaktan başka bir şey bilmiyorlar. Bu şartlar altında Louis doğmak istemiyor, vahşi bir dünyayla baş etmeye çalışmaktansa içeride kalıp daha çok çalışmak istiyor. Mad'in -Louis'ye göre "çaçaron kadın"ın- itirazlarını dinlemiyor, Céline'in çıkışını izliyor. Sonuç: "Birden, bir ışık huzmesi girdiği anda, belleğinde bir boşluk oldu. Gödel teoremini anımsayamıyordu. Bu kadar çabuk unutamazdı, sahneye çıkışını berbat edemezdi! Dur bakalım, kafasını bir toparlayabilsin... şeyin birinci teorisi kimindi yahu? Neyin birincisi?" (s. 44) Doğum odasında gazeteciler, bilim insanları, otuz iki kısım tekmili birden bekliyor, mucizevi bir olayın şahitleri olmak istiyorlar ama doğan bebekten "ınga" dışında bir ses çıkmıyor, Fontana sorularını giderek basitleştiriyor, cevap gelmiyor, Fontana dalga konusu oluyor, ta ki Louis içeriden herkese defolup gitmelerini söyleyene kadar. Dalavere döndüğünü düşünen adamlar gidiyorlar, Louis içeride kalıyor, Céline hikâyeden çıkıyor, tamamen Louis'ye odaklanıyoruz bu noktadan sonra. Biyolojik olarak içeride kalmasının mümkün olmadığını söyleyenlere bütün yasaları yıktığını, yeni bir yaşam biçiminin mümkün olduğunu söylüyor, yaşamını sürdürmek için gerekenleri annesinin temin etmesiyle bütün problemler ortadan kalkıyor. Kadının göbeğinde açtığı minicik bir delikten dünyayı görüyor, içeriyi rahat bir hale getiriyor, bu sırada Mad kilo ala ala dev anasına dönüşüyor tabii, yaşamı tamamen çocuğunun kontrolü altında. Bazı konularda Louis'ye karşı çıkıyor ama Louis kadının organlarını ısırınca boyun eğmek zorunda kalıyor, hatta Oswald'ın seks yapmasını bile engelliyor, kement benzeri bir sicimle. Adamın penisini yakalayıp buruyor, babasının annesinden uzak duracağını garanti altına aldıktan sonra aileden pek kimse kalmıyor geriye, böylece Nobel ödüllerini toplamasını sağlayacak çalışmalara imza atabiliyor. Bütün dünya bu çocuğu konuşmaya başlıyor, herkes bu çocuk gibi bir çocuk isteyince, daha da önemlisi modern zamanların anlamsızlık hastalığından mustarip olunca Louis bir kurtarıcı, mesih olarak görülüyor. Yaşamak için birazcık şekerli sudan başka bir şeye ihtiyacı olmayan, Tanrı'yla bile münakaşaya giren, biçimsiz, deforme bir varlık. Tanrı'ya karşı çıkıp özgür iradesini dayattığı kısım ilginçti, Tanrı öz oğlunun kabul ettiğini böyle bir ucubenin reddetmesini kabullenemiyor, cezayı ilginç bir şekilde kesiyor.

Logos iyi, şeyleri belirli bir düzene koyuyor, dünyayı anlamlı kılıyor ama tek başına yeterli değil. Lucia'nın ortaya çıkmasıyla Louis'nin dengesi bozuluyor, o güne kadar pek hissetmediği duygularını tanımaya başlıyor ve bu konuda pek az tecrübesi olduğu için afallıyor, kızın göğüslerine ve kalçalarına takılarak o güne kadar öğrendiği her şeyi çöpe atıyor, Lucia karşısında işe yarayan bir şey yok çünkü. Pembe dizi izlemeye başlıyor, sıradan insanların yaşadıkları gündelik problemlere odaklanıyor, eskiden nefret ettiği ne varsa öğrenmeye çalışıyor kısacası. Eros alt edilebilir, başlarda böyle düşünüyor ama Lucia'nın taktikleri sağlam, istediği kadar para sızdırıyor, kötü davranıyor, gudubet olarak gördüğü varlığı ayaklarının altında çiğniyor resmen. Louis kendisini değersiz hisseder hissetmez annesinde de aynı duygu beliriyor ve kadın yaşamını değiştirmek için Fontana'dan yardım istiyor. Beş yılın sonunda Louis'nin dayanacak gücü kalmıyor, giderek küçülüyor ve Fontana'nın ışın silahıyla ortadan kaldırılıyor. Son bölüme kadar böyle olduğunu sanıyoruz, oysa minicik bir parça kalıyor geriye, zayıflayıp şahane bir kadına dönüşen, çocukluğunun zincirlerini kırıp cinselliğini özgürce yaşayan Mad'in kalbine doğru ilerlemeye başlıyor. Gerisini bilemiyoruz, muhtemelen Mad'in değişimine şahit olurduk, Louis'nin annesinin bedenine el koyması başka anlatılara yol açabilecek bir kapı aralıyor.

Konusu ilginç , iyi bir roman. Denk gelen okusun.
Arkadaşım Baran Güzel geçenlerde Gökhan Yılmaz'ı merak ettiğini söylemişti. Ne yapıyordu, hâlâ yazıyor muydu, yazmıyorsa neden yazmıyordu, keşke yazsaydı, böyle şeyler. Yılmaz'ın YKY'den çıkan öykü kitaplarından ilkini okuyup beğenmiştim ama ikincisini hiç okuyamayacağım sanırım, Yılmaz telefon edip iki kızı olduğunu, yazı çizi işinden nihayet kurtulduğunu söylemiş. Beğendiğim yazarların sona kalan bir iki kitabını okuyamıyorum, geriye okuyacak başka bir şey kalmayacağı için. Neyse, üzüldüm ve sevindim. Üzüntüm bencilce, sevintimin nedeniyse insanın iyi yaptığı bir şeyi kendi isteğiyle, belki yüce bir amaç için bırakabilecek iradeye sahip olduğunu görmek. Bu yapılabilir, geçici bir süreliğine olsa bile. Peki ne olur, yani bu dürtü ketlenirse insanın gündelik yaşamı bundan nasıl etkilenir? Metinle ilgili birkaç yazı okudum, yürüyüş ve yabancılaşma üzerine odaklanılmış ama ben daha geniş bir açıdan yaklaşmak istiyorum mevzuya, yaz(a)mayan bir yazar, sanat yapmayan veya yapamayan bir sanatçının dünyası nasıldır, iki tane midir gerçekten? Ramachandran'a döneceğim, Öykücü Beyin'den yola çıkarak dünyalar arasındaki simetriyi değerlendirmek geniş bakış açıları sunacak bize. Sanatın nörobilimsel incelemelerinden bir şeyler çarpıyorum: "Sanatçı, sıkıcı aşırı düzenlilikle tam bir kaos arasında denge kurmaya çalışıyor gibi duruyor." (s. 307) Yılmaz'ın şu anki dünyasında dengeyi kurabileceği araç elinden çıkmış, yerine başka ögeler geçmiş gibi gözüküyor. Öykülerindeki kaosa meyilli anlatıyı düşününce sanatın aracılığının oldukça yıprandığını da düşünebiliriz, bunun yanında sıkıcı düzenlilik -öğretmen kendisi, memuriyet düzenli bir ölüm demektir- de bastırıyor bir yandan. Korkunç bir baskı seziyorum burada, birlikte var olabilip muazzam çatışmalara yol açan, yaşama dair en temel iki kaynaktan fışkıran parçalardan nasıl kurtuluyor Yılmaz, örneğin sokakta yürürken veya herhangi bir şeyle uğraşırken "dengeleme güdüsünü" nasıl bastırabiliyor, çok merak ediyorum bunları. Belki şudur: Oradan bir parça, şuradan bir tane, bunu da alalım ve metni yazmaya başlayalım. Gözümüzün önünden binalar geçiyor, kuşlar bedenlerimize göre konumlarını değiştiriyorlar, biz gözümüzde çakıp sönen sözcüklerle uğraşıyoruz. Bacaklarımız otobüsün arkalarını gözümüze yaklaştırıyor, kırmızı buton parmağımızın baskısıyla içeri geçiyor ve önceki pozisyonuna dönüyor, biz metne son noktasını koyup açılan kapıdan aşağı iniyoruz. Ayağımız yola basar basmaz metin tamamlanıyor, sonra hiç var olmamış gibi kayboluyor, biz de patafizikten fiziğe dönüp merkezlikten çıkıyoruz. Araç beynin ta kendisi, hiçbir şey yazmak zorunda değiliz. Değil miyiz? Beyin farklı bölgelerini de işe koşup şeyleri birleştirme çabasında her zaman, bunun yeterliliği sorgulanabilir o zaman. Her şeyin özeti, bir yazarın dünyaları -sadece iki taneyle sınırlı olduğunu sanmıyorum, metnin bağlamında da öyle- belirli yollarla bağlanıyorsa ve bu yolların kesişim noktaları kasıtlı olarak silinmişse, ortadan kaldırılmışsa yazarı nasıl bir dünya bekler? Chejfec'in anlatısını tamamen bu bağlamda okumak bambaşka noktalara kapı açacaktır diye düşünüyorum, sadece yürüyüş kapsamında ele alıp meseleyi bilinç akışına bağlamak metni kısırlaştırıyor.
Vila-Matas'ın önsözünü sona bırakıyorum ama bir cümlesinin yeri tam burası, alayım: "Ben de şimdi bir önsöz yazarı olarak bu kitaba yayılmış o muazzam malzemeyi içine sıkıştıracağım bir formülle özetlemek gibi benzer bir sıkıntı yaşıyorum. Yine de, eğer bir biçimde özetlemem gerekiyorsa, ellinci yaşını doldurmak üzere olan ve muhtemelen bu kritik tarih yüzünden bir yazar olamayana dönüşmek isteyen bir yazarın hikâyesi karşısında olduğumuzu söylerim." (s. 9) Yazmak/yazamamak meselesi için yine Bernhard'ı anacağım, onun metinlerinde yazma ediminin yazılmaya çalışılan metinle doğrudan bir ilişkisi vardır, ikisinin olanaksızlığı, var olamamaklığı ontolojik bir yıkıma varır, zihinle bedenin birbirinden çok da ayrıksı olmadığı son nörobilimsel verilerle kanıtlanmış durumdaysa ve biz bu olamamaklığa bu açıdan da yaklaşabilirsek de ayrıklığı göz önünde bulundurarak düşünelim, zihnin bir eylemi tamamlayamaması, bir bütün haline getirilememesi gibi başarısızlıklar bedeni ortadan kaldıracak noktaya getiriyor, zaten yazamayan, besteleyemeyen vs. karakterler ya zihinle bedenin dumura uğratıldığı bir yalıtılmışlığa çekiliyorlar ya da intihar ederek ikisini birden ortadan kaldırıyorlar. Bernhard'ın anlatısal çözümü yok oluş üzerine kurulu, bu açıdan Chejfec'in anlatıcısından ayrılıyor ama çok da uzağına düşmüyor, yazar/karakter/anlatıcı yazmak istemediği için yaşamını bir kurmaca düzlemine çıkartıyor/indiriyor. Anlatının sonlarına doğru yazıyla ilişkisine değinirken içinden çıkamadığı duruma dair söylediklerinden kendi çıkarımını yapabilir okur, buraya girmiyorum. Neler döndüğüne bakalım bir. Brezilya'nın güneyinde bir şehir, yürünecek bir istikamet, ulaşılmaya çalışılan bir nokta. Anlatıcı bir edebiyat konferansına katılmak için orada, doğum gününe birkaç gün kalması yaşanmış zamanları düşündürüyor, iki arkadaşının yazdığı kitaplar tetikleyici vazifesi görüyor, bu yazar arkadaşlara anlatı boyunca sık sık rastlayacağız. Anlatıcının ulaşmaya çalıştığı park genişçe, olabildiğince insansız bir yer sahasına sahip. Sıkışmışlık hissinden kurtulmak için parka ulaşmaya çalışıyor anlatıcı, yürüyor, yürürken şehri algılarıyla ve imgelemiyle baştan kuruyor ki bu da başlı başına kendi yaşantılarına dönmesi demek, çok somut örnekler sunmasa da insanların ve binaların anlamını geçmişteki anlamlarıyla denkliyor. Bunun yanında her açıdan zengin bir şehir var karşısında, sayısız renk, sayısız insan, nesne, hepsi bir nevi yenilik taşıyor ama bu yenilik bir anlamda yaşantılardan çıkarılanlara iliştirilmek zorunda. Üst üste yığılmış anlam katmanlarını bir düzene oturtabilme gayreti mi yazdırıyor insanlara, belki. Bu sadece bir itki de olabilir, bastırılması şeylerin düzenini bozarak sadece oldukları gibi görülmelerine yol açıyor. Bazı hızlı geçişlerden bunu çıkarabiliriz, anlatıcının "bir insana hayatta eşlik etmek için en iyi sentaksa sahip fiziksel meleke" olarak gördüğü yürüyüş boyunca sarmal bir akışa kapılırız, anlatıcı kendi benliğini kurma çabaları boyunca etrafında olup bitenleri irdeler, sayısız gözlemde bulunur, kendisi olamama tehlikesinin farkında olduğunu belirtir, herkes tarafından dayatılan dil, edebiyat, insana dair ne varsa her şey tarafından kuşatıldığını düşünür, bunun yanında kendi sesini korumak için zihni sürekli hareket halindedir, zihin kendi yürüyüşünü yapmaktadır, fiziksel ve zihinsel edim birbirini mükemmel bir şekilde tamamlamaktadır. Kendini koruma çabalarının sebepleri bu hareket "sonucu" diyeceğim, ortaya çıkar. Anlatıcının yayımlanan son romanına dair oldukça olumsuz bir eleştiri yazısını okuduğu an geçmişten çekilip çıkarılır, bir öz değerlendirme uğraşının parçasına dönüşür. "Romanlarım, ister iyi ister kötü olsunlar, istemedikleri bir hizmete koşulmuş ve kendisiyle kavgalı karakterler yaratıyordu. Ben bile onlardan biri olabilirdim." (s. 23) Bingo. Her uğraşın kümülatif olduğunu belirtiyor bir yerde anlatıcı, hayal kırıklığı ve öfkesi bu yığınsal birikimin temel kaynaklarıymış gibi gözüküyor. Bir nevi düzensizlik, kendilik algısının dış dünyayla uyuşmaması, kurmacayla gerçekliğin durmadan çakışması sağlam bir sıkıntı kaynağına dönüşüyor. Ramachandran'ın söylemlerinden "tesadüflere duyulan tiksinti" kavramını eşeleyeceğim, iki dünya bağlamından yola çıkarak anlatıcının iki farklı akışına göre değerlendirirsek bir tesadüfün tiksintisi arka planda kalıyor, biz zaten beklenen bir şeyle, anlatıcının beklediği bir alçaltılmayla karşılaşıldığını, karşılaştığımızı düşünebiliriz, yazar adına ve okur olarak kendimiz adına. Bir de arka plana bakalım, yazarın kurmacaya varmayacak ama kurmaca niteliğindeki düşünceleri bize aslında olumsuz yorumlarla karşılaşmak istemediği, uğraşını da sürdürmek istediği için insanların eline geçmesini imkansız kıldığı bir metni yazmayı düşsel bir dünyada sürdürdüğünü söyleyebilir miyiz? Keyif aldığına dair bir emare yok, "yürüyüşçünün savruluşu" gibi kendi icadı olan kavramlarla yürüyüşü, zihinsel anlatısını sürdürmeyi sağlayan eylemi olumlayarak, irdeleyerek aslında eylemini sürdüreceğini üstü örtülü de olsa anlatmış oluyor. Anlatılan iyidir, olumsuz eleştiri bir tesadüf olarak değerlendirilebilir, anlatıcı bu yüzden insanlardan uzak durmaya çalışmaktadır ve parka doğru yürümektedir. Ne zaman ki devinimini sona erdirir, düşüncelerinin birliği tavsamaya başlar, Papini'nin anlatıcısını anımsatmayı bırakır, anlatıdan fırlamaya çalışan sivri uçları gösterir. Miras bırakabileceği eşyalardan çakmağın mekanizmalarına kadar pek çok, nasıl diyeyim, metnin dışına çıkmaya çalışan nesneleri anlatmaya başlar, ta ki yazarlığını düşünmeye geri dönene kadar.

Yine Ramachandran'dan bir alıntı yapıp bitireyim: "Sanat doğanın kendi sanal gerçekliği olabilir." (s. 318) Anlatıcımız bu sanal gerçekliğin -zihinsel kurmacanın- içinde kendi gerçekliğini, kendi yaşamını doğanın yansımaları/parçaları arasında sabitlemek istiyor, başka bir sanal gerçeklik yaratmadan yapmak istiyor bunu. Aslında Spinoza'nın Natura naturans ve Natura naturata kavramları üzerinden incelense bu metinden çılgın şeyler çıkabilir, çok ilginç bir araştırma olur bu.

Mutlaka okunması gereken bir metin.
Saffet Murat Tura'nın yazdığı önsözde bir iki nokta var, değineyim. Nörobilimin ulaşabileceği noktalar konusunda hayal gücünü de konuşturarak çıkarımlarda bulunan meslektaşını takdir ediyor, Ramachandran'ın heyecanını hissettiğini söylüyor. Bunun yanında Ramachandran'ın sübjektif yaşantılarla beyindeki nöral ateşleme örüntülerinin arasındaki ilişkiye pek değinmediğinden bahsediyor, bu konuda pek çok karanlık nokta mevcut olduğu için yazarın bu meseleye -belki de pratik nedenlerden ötürü- pek değinmediğinden bahsediyor. Ramachandran benzer bir noktaya parmak basarak biraz olsun spekülasyon yaptığını metinde belirtiyor, doğrudan bilim insanlarına seslenmeyip benim gibi azıcık meraklı okuru da düşündüğünü söyleyerek henüz elde edilmemiş varlık bilimsel verilerin gölgesinde, bilimin ulaşabildiği son noktada ne varsa anlatıyor, ötesinde sufilerden, Ömer Hayyam'dan, Hint tanrılarından alıntılar yaparak sezgisel bölgenin sınırlarında "şahsi Odysseia" olarak yaptığı yolculuğu sona erdiriyor. Beynin hangi bölgesinin ne işe yaradığını az çok biliyoruz, bunun yanında psikiyatriden ve psikolojiden de yararlanıyor Ramachandran, Tura'nın övdüğü bu disiplinlerarası tutum gerçekten de bilinmeyenleri biraz aydınlatıyor. Geleceğim oralara, yazarın ne yapmaya çalıştığını anlattığı bölüme geçeyim. "Pozitif bilimlerin gölgesinde debelenen on yılların ardından" nihayet nörobilim çağının geldiğini söylüyor, kısa bir tarihçe çıkardıktan sonra algı, duyu ve bilişle ilgili ortaya çıkan tek tük teoriden sonra bilimsel ilerlemelerle ne gibi gelişmeler yaşandığına değiniyor. Büyük Birleşik Teori (Her Şeyin Teorisi?) ufukta gözükmüyor henüz, bilimler başka bilimlerden destek alarak ilerlemeyi sürdürüyor ama nihai bir son için henüz çok erken. Belki de o kadar erken değildir, nörobilim canavar gibi ilerledikten sonra Freud'un savunma mekanizmalarının nörobilimsel temellerine rastlamak, estetik ve sanatla ilgili beğenilerin temellerini yine nörobilimde bulabilmek heyecan verici, Ramachandran bunlar gibi pek çok nefes kesici çıkarımda bulunuyor. Aslında bir nevi insanı insan yapan özü bulma çabası olarak da görülebilir bu araştırma, algıladıklarımızın işlenişinden ibaret olmadığımızı düşünen yazar ara ara tanrıların "yaratılmasıyla" oluşan düşünceler tarihine uzanıp nörolojinin ışığında binlerce yıllık söylencelere kadar uzanıyor, kendince inançlı biri olduğunu söyleyebiliriz, tabii bilimin ışığından uzaklaşmadan. Neyse, Bizi "Biz" Yapan Hikâyeler'de insanın örüntülerden ibaret bir benlik algısı olduğundan bahsediliyordu biraz biraz, Ramachandran bu görüşün somut kanıtlarını da ortaya koyarak bilinci oluşturan ögelere eğiliyor, evrimden yola çıkarak insan-maymun zihnini kıyaslıyor, farklı bir tür olarak tarih sahnesinde yerimizi aldıktan sonra beynimizde ne gibi bilişsel gelişmeler gerçekleştiğini, sonrasında hikâyelerimizi bir arada tutma konusunda beynin ne tür işlemler yaptığını, bu işlemlerin cortlamasıyla ne gibi nörolojik rahatsızlıkların ortaya çıkacağını anlatıyor kısaca, son bölümdeki rahatsızlıklar çok çok ilginç. Gerçi çoğunu biliyoruz, Ramachandran alanında oldukça tanınmış bir isim olduğu için pek çok deneyine ve sürdürdüğü sağaltım sürecine başka metinlerde denk gelmiştik. Onca teknolojik gelişmeye rağmen ilkel deneylerin de çok başarılı olabileceğini özellikle belirtiyor adam, sırf aynalarla oluşturulan bir düzenek bu zamanda bile beyinle ilgili pek çok buluşa yol açabilir, süper. Benzerlerini Oliver Sacks'in metinlerinde okuduk, zaten hocası Sacks'e teşekkür ediyor yazar. Anlaşılıyor, yaptığı işe hocası kadar bağlı biri Ramachandran.
Her şeyi anlatmak istiyorum ama olmayacak, mevzuları kısaltırken canına okuyacağım, o yüzden olabildiğince yüzeysel gideyim. "Giriş" bölümü sıradan bir kuyruksuz maymun olmamamızla alakalı. "İnsanların ortaya çıkışının ışığında, evren bir anda kendi varlığının bilincine vardı. Bu gerçekten de her şeyin ötesinde bir gizem." (s. 31) İnsana özgü birkaç meseleyi hemen özetliyor yazar, sinestezi bu meselelerden en önemlisi. Beynin farklı bölgelerinin bir arada çalışmasıyla, sinyallerin yanlış bölgelerde değerlendirilmesiyle ve bunun gibi tersolarla bağlantılı olarak ortaya çıkıyor, öneminin anlatımı için genişçe bir yer ayrılmış. Başka bir hastayı izlerken o hastanın acısını çeken adam da son derece ilginç, ayna nöronlarla bu adam sayesinde tanışacağız. Başkası acı çekerken kendi beynimizdeki acı çekme bölgesinde havai fişekler patlatan ayna nöronlar nedir, ne işe yarar, başkalarının hareketlerini aynen tekrarlamamak evrimsel süreçte mi kazanılmış, bu tür şeyler var. Eğretileme körlüğü, evrimin beyni korumak için "dahilik" bölümünü tamamen kapatması veya dahiliği damla damla vermesi gibi olaylar ilk insanlarla insan benzeri kuyruksuz maymun türleri arasındaki ölümcül farkı yaratmış olabilir, aynı zamanlarda yaşayıp geriye bir tek bizim türümüz kaldıysa nöral kombinasyonların bu duruma etkisini incelemek gerekiyor, Ramachandran'ın çocukluğundan beri yapmak istediği şey bu. Tabii meselenin geçmişine değinmeden olmaz, ilham aldığı isimleri sayarken Owen ve Huxley adlı iki bilim insanının farklı görüşlerine de yer veriyor. Owen'a göre Tanrı'nın muhteşem kullarıyız, Huxley'ye göreyse Darwin'in açtığı yol son derece mantıklı, makul. Ramachandran, doğadaki geçiş evrelerinin -katıdan sıvıya, gaza falan- insanın kökenlerinde de görülebileceğini söylüyor, sonuçta milyonlarca yıl boyunca canlılar evrim geçirdi ve pof, bir gün düşünce yetimiz gelişti. Sihir gibi. Bundan 150 bin yıl önce kilit beyin yapıları patlar gibi gelişiverdi, çok ilginç. Bu süreçle ilgili pek bir şey bilmiyoruz, elde incelenecek bir kaynak ve yeterli veri yok. Fazla uzamıyor mevzu, beynin yapısına geçiyoruz. Nerede ne bulunur, neresi zarar görürse eliniz siz uykudayken boğazınızı sıkmaya başlar veya hiç kimseyi tanımazsınız, bunlara dair birtakım malumat var, hemen ardından hayalet uzuvlara ve esnek beyinlere geçiyoruz. Temporal lob epilepsisi geçiren hastaların Tanrı'yı hissettiklerine inandıklarını söylüyor Ramachandran, sanki beynin aslında orada olan ama yokmuş gibi davranan bir bölümü açığa çıkıyor. Garip, beyindeki her bir bölüm birbiriyle bağlantılı. Ayna nöronları sağ olsun, farklı bölgelerde farklı etkilere yol açıp insanlara hayalet uzuvlarını hissettirebiliyorlar. Yine kesik ele geleceğim, bir hasta yüzünün bir bölümüne dokunulduğunda elini hissedebildiğini söylemiş. Başka metinlerde başka örnekler de var, örneğin kör olduktan sonra ses dalgaları sayesinde bulunduğu ortamın görsel bir haritasını çıkarabilen adamın hikâyesi ilginçti. Beynin görmeyle ilgili bölgesine işitme duyusu el koyuyor gibi düşünebiliriz, bir nevi açığı kapama olayı. Beyindeki her şey geçişken, bir sınır yok gibi gözüküyor. Beyin statik değil, her an değişiyor. "Doğal seçilim sayesinde beynimiz, zihinsel evre geçişlerimizi kontrol etmek adına öğrenme ve kültürden faydalanma yetilerimizi geliştirmiştir. Kendimizi Homo plasticus olarak adlandırmamız da mümkün." (s. 69) Görmenin işlevinin arkamızda olabildiğince çok bebek bırakmak olduğu söyleniyor mesela, kültürün sürmesi için. Kolektif bir zihnin devamlılığı. Bu durumda çocuk yapmamayı isteyenlerin, çocuk yapmayanların toplumca dışlanması bir açı daha kazanıyor. "Çocuk yapmak için iyi görmeliyiz" gibi bir önerme tartışmaya açık tabii, bunu es geçerek yolaklara geliyorum, görme duyusunun parçalarına. Kısaca şöyle diyeyim, etrafınızdaki sivri köşeli nesneleri görüp yuvarlakları göremeyebilirsiniz, bazı renkleri göremeyebilirsiniz, tanıdık yüzler yanınızdayken size yabancı gelir ama odadan çıktıkları zaman, yan odadan telefon ederlerse onlarla muhabbet edebilirsiniz, bütün hatıralar geri gelir.

Sinesteziyle ilgili bölüm. "Farklılaşmış ilkel beyin" gibi bir benzetme yapıyor Ramachandran, duyuların birbirine girdiği, beynin uzmanlık alanlarını parçalara ayırmadığı bir zihne sahip olduğumuzu düşünelim. Kırmızı bir sekiz. Dokunulduğunda ağızda şeker tadı bırakan bitki. "En yaygın sinestezi türünün rakam-renk sinestezisi olması ve beyindeki rakamla renk alanlarının birbirlerine komşu olması gerçekten bir tesadüf olabilir mi?" (s. 135) Bir bölüm başka bir bölümle iç içe geçiyor, veriler oradan oraya savruluyor, sonra bulutlara bakınca parmaklarımızla pamuk topağına dokunur gibi hissediyoruz. Mesela. Mutant bir genin varlığından söz ediliyor, bu mutasyon doğal seçilimle bertaraf edilmemiş, bazı antidepresanlar tarafından etkisi geçici olarak ortadan kaldırılabiliyormuş. Buradan yavaş yavaş sanatçılara ve sanata geliyoruz, Nabokov, Pollock, Kandinsky ve sayısız sanatçının sinestezik olduğu biliniyor. Eğretilemelerle sinestezinin bağlantılı olabileceği, hatta eğretilemenin sinestezi yardımıyla ortaya çıkmış olabileceğinden bahsedilir bahsedilmez mevzu rayına oturuyor. Hayal gücü, cinas, varsayım, yaratıcılık, hepsi sinesteziye yol açan mutant bir genin ürünü. Vay! Şu çok daha ilginç bir şey gerçi: "(...) Benzer bir sav, insanlardaki şizofreni ve bipolar bozukluğun nispeten yüksek oranları açısından da ortaya kondu. Bu rahatsızlıkların köklerinin hâlâ yeryüzünden kazınmamış olması, belki de hastalığı yol açan kimi genlerin bir şekilde -örneğin yaratıcılığın, zekânın veya soyut sosyal-duygusal yetilerin artması gibi- avantajlar da sağlıyor olmasındandır. Yani insanlık bu genleri gen havuzunda muhafaza ederek yarar sağlar, fakat maalesef ciddi bir azınlık da talihsiz bir yan etki olarak bu genlerin kötü birleşimleriyle baş etmek zorundadır." (s. 153) Bu kısmı okuduktan sonra aydınlandım yemin ederim, taşların çat çut yerine oturduğunu hissettim. Bunların yanında "Marslı" renkleri görmek, hiç duyulmamış sesleri duymak, dilin ortaya çıkışı gibi meseleler de yine bir ölçüde sinesteziyle alakalı.

Dil kısmı, dilde eğretilemenin ortaya çıkışı en az yukarıdakiler kadar ilginç bilgiler içeriyor, aynı şekilde otizmli bireylerin zihinlerindeki kendilik farkındalığı eksikliği yine çok önemli. Ya bu metin aşırı önemli, benliğin ne olduğuyla azıcık da olsa ilgilenenlerin mutlaka okuması lazım. Lütfen okuyunuz.