Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

The World John Made aslında, determinist bir dünyada beliren çatlağın ne kadar büyüyebileceğine kafa yoran, erken dönem bir PKD metni. İnziva zamanlarının seri üretim metinlerinden yapısal farklılıklarıyla ayrılıyor bu, ilk bölümde anlatı boyunca karşımıza çıkan her ögeyle karşılaşıyoruz mesela, sonrasında parçalar yavaş yavaş bir araya gelirken PKD'nin arka planda ne işler çevirdiğini düşünebiliyoruz. Savrukluğa varan çok parçalı bir anlatımın belirli bir anlamı ortaya çıkarabilmesi, olacak olan şeylerin olmasına dayalı bir dünyada sekteye uğrayabilir gibi gözüküyor ama PKD diğer metinlerinde olduğundan daha, ne diyeyim, cüretkar. Parçaların verildiği ilk bölümle başlayayım, rahim şeklinde bir sığınakta biri bebek sekiz mutant yaşıyor, 1970'lerde yaratılmışlar, suni bir göğün altında ve suni doğanın içinde. Dışarıdaki dünyayı görebiliyorlar ama fanustan çıkar çıkmaz zehirlenmeye başlıyorlar, biyolojik yapıları Dünya'nın yapısına uygun değil, aralarında diğerlerine göre daha cesur olan üçünün "özgür iradeleriyle" sığınaktan çıkıp gitme teşebbüslerini izleyen Doktor Rafferty ve esas adamımız Cussick için onlar nedeni bilinmeyen bir amaçla yaratılmış mutantlar. Cinlere benzeyen minyatür erkekler ve kadınlar dışarıda olan bitenden, dünyayı neredeyse ortadan kaldıran büyük savaşın yıkımından haberdarlar, nükleer bombaların yol açtığı genetik bozuklukların ürünü olduklarını düşünüyorlar, aslında laboratuvar ortamında yaratılmışlar, haberleri yok tabii. Dışarıda yaşamak için yeterince güçlü olmadıklarını bilmelerine rağmen durmadan çabalıyorlar, dışarıda bir hayatın mümkün olduğunu düşünüyorlar. Tam bu noktada anlatı boyunca sürecek temel izleğe ulaşıyoruz, insanın gerçeğin ne kadarını bilebileceği ve bu gerçeğin somutluğuna, katılığına rağmen kendi yolunu bu gerçekten ne kadar ayırabileceği meseleleri hemen her karakter için büyük bir problem haline geliyor. Mutantlar ellerindeki yanlış ve kopuk bilgilerle irrasyonel davranışlarda bulunuyorlar, ölümün kıyısından dönüyorlar ama yine de çabalıyorlar, diğerleri için de benzer durumlar var, yeri geldikçe değineceğim. Doktor Rafferty'ye pek denk gelmeyeceğiz, çatlak bilim insanı olarak bir iki yerde görünecek, bunun yanında Cussick'in üzerinde biraz durmak gerekiyor ama önce ilk bölümde verilenler. Gençlik İttifakı'nın başındaki adam Jones'un adı anılıyor, Jones'la ilk kez burada karşılaşıyoruz. Bir isyanın veya toplumsal bir hareketin başındaki biri, bilemiyoruz tam olarak. Hemen ikinci bölüme geçiyoruz, Cussick'le Jones'un tanıştıkları karnavalda ucube gösterileri, post apokaliptik dünyanın eğlenceleri göze çarpıyor, PKD yıkımın etkilerini bütün yaratıcılığıyla ortaya koyuyor. Yıl 1995, Cussick yirmi altı yaşında bir, ne bu, kolluk kuvvetlerinin bir elemanı. Hoff'un Rölativizmine yürekten bağlı, federal hükümetin Yeniden İnşa projesinde diğer tüm hevesli gençler gibi görev alıyor ve dünyayı eski çizgisine oturtma çalışmalarına kendince yardımcı oluyor. PKD'nin manevi değer çatışmaları erken dönem eserlerinde de var, Jones'la Rölativizm arasında patlayacak savaşın iki cephesinde de kaotik dünyanın çatlak neferlerini görebileceğiz, süper bir çekişme yaşanacak. Karnavalda ortalığın durgun olduğunu görüyoruz, PKD Cussick'i birkaç tiple diyaloğa sokarak dünyasını okur için anlamlı kılmak istiyor. Bazıları karnavalda gösteri yapan mutantların yok edilmesini istiyor ama Cussick bu fikre karşı çıkıyor, Rölativizm "onların yaşamasına izin vermek zorunda olduklarını" söylüyor çünkü. Çok başlı bebekler, tüylü, kanatlı, pullu insanımsılar ve hermafroditler, bilinen dünyaya çoktan el sallandığını gösteriyor, bu yüzden bu gudubetler için savaşmadığını söyleyip öfkelenen gazinin uzaklaşmaktan başka bir seçeneği yok, yeni dünya düzeninde sadece insan hükümranlığından bahsetmek mümkün değil. Aslında içten içe biriken bir gerilim var, insanların öfkesi giderek yükseliyor, Jones'un ortaya çıkışı son derece doğal bir şekilde gerçekleşiyor bu yüzden. Şartlar hazır, dünya bir devrime doğru yürüyebilir, öngörülenin ve öngörülemeyenlerin ışığında.
Jones bir masanın ardında oturuyor, yirmi dolara insanlığın geleceğini anlatıyor. Bir yıldan ötesini göremediği için dinleyenler bu süreyle yetinmek zorunda, tabii davasına ve Rölativizme değer veren Cussick için mesele büyüyecek. Jones'un müneccimliği: Ayrılıkçı bir tarikat mensubu olan Saunders başkan olacak, Cussick şaşırıyor. Gezginler adı verilen, yeni keşfedilen bir yaşam formu Dünya'ya inecek. Cussick iyice şaşırıyor ve Baltimore'daki karakoluna gidiyor. Max Kaminski'yle tanışıyoruz, Cussick'in akıl hocası gibi bir şey, amir. Pearson'la da tanışıyoruz, polis. Cussick'in söylediklerini, özellikle Gezginler'in bir tür uzay gemisi değil, yaşam formu olduklarını duydukları zaman şaşırıyorlar ve Floyd Jones gözetim altına alınıyor, çıkarabileceği sıkıntıları engellemek için. Altı ay geçiyor, Saunders gerçekten de genel konsey seçimini kazanıp başkan oluyor ve Jones tutuklanıyor. Bu sırada Cussick Danimarka'ya transfer ediliyor, Nina'yla tanışıyor, evleniyorlar, Nina hikâyeye dahil oluyor. Acil bir çağrıyla Baltimore'a döndükleri zaman Cussick'in Kaminski ve Pearson'la birlikte Jones'u sorguladıklarını görüyoruz, Jones serbest bırakılmadan az önce. Üç adam Jones'u dinliyor: Rötarlı bir yaşam. Bir yıl öncesinden her şeyi görebilen adamın aynı hayatı iki kez yaşadığını görüyoruz, daha da önemlisi doğumundan önceki süreç. PKD'nin inanç derlemesinin bol hayal gücüyle beslenmiş haline göre yaşamdan önce hiçlik var, bir parça ışıkla birlikte. Yalnız bir bilinç, karanlığın içinde öylece duruyor ve doğumunu "izliyor", bilişsel süreç doğumdan önce tamamlanmış, yetişkin bir zihnin gözlemleri zamanın ötesine uzanıyor. Gezginler'i anlatıyor Jones, Dünya'nın işe yarar tek yer olduğunu ve zamanı gelince Gezginler'in Dünya'ya ineceklerini söylüyor, bunun yanında insanların kolonileşme sürecine geçmesi gerektiğinden bahsediyor. Yayılmalıyız, evreni keşfetmeli ve yakındaki gezegenlerden uzaktakilere doğru serpilmeliyiz. İnsanlığın geleceği buna bağlı. Sonraki bölüm Jones'un doğum öncesi zamanından anlatıdaki güncelliğine dek başından geçenleri anlatıyor, karakter temelleniyor böylece.

Altı ay sonra ilk Gezgin iniş yapıyor, çıkarılan bir kanunla bu varlıkların öldürülmemesi gerektiği söyleniyor. Rölativizm gereği. Zaman hızla ilerliyor, Jones güç topluyor ve insanları etkilemeyi sürdürüyor, kendi kültünü yaratan bir peygamber artık. İsa'nın dünyaya tekrar geldiğini düşünüyorlar, insanların mevcut halden uzaklaşmaları için bir kurtarıcıya ihtiyaç duymaları anlaşılabilir. Nina da bu insanlardan biri, zaman aralıklarıyla birlikte anlatının niteliği de değişiyor, bazen sadece Jones'a odaklanırken Nina'nın değişimiyle birlikte Cussick-Nina ikilisinin odakta olduğu başka bir bölüme geçiyoruz. Nina, Jones'un adamlarıyla takılmaya başlıyor, başka bir hayat istiyor ve Cussick'ten kopuyor, aşırı saykedelik olayların ortasında özgürlüğüne kavuşuyor. Bardalar, uyuşturucu alıyorlar, Nina bedenini yeni baştan keşfetmek istiyor ve oğlu Jackie'yle eşi Cussick'i kolaylıkla geride bırakabiliyor. PKD aileye de el atmış oluyor böylece, Rölativizmin bağlayıcılığını günümüz dünyasındaki erklere denkliyor, kadının bağımsızlığına kavuşmasını Cussick'in biraz acı çekmesi dışında hiçbir olumsuz sonuçla eleştirmeden olumluyor, süper. Cussick için sıkıntı çıkıyor tabii, Nina bir ajan olarak görülmeye başladığı için Cussick de şüpheli konumuna düşüyor, her ne kadar Jones'un Rölativizm karşıtı hareketlerine karşı çıksa da güvenilirliğini kanıtlaması zor. Kaminski'nin Jones'un ajanı olduğu ortaya çıktıktan sonra daha da zor. Jones toplumsal bir kurtuluş istiyor, insanlığın yıldızlara gitmesi gerektiğini ve zihinlerin özgürlüğünü istiyor, bu yüzden karakoldaki memurlar birer birer kayboluyor ortalıktan, Jones'un saflarına katılıyorlar. Pearson'a göre Kaminski'nin çalıştığı projenin bu kayboluşla ilgisi olabileceği için Cussick doğruca Rafferty'nin yanına gidiyor, böylece anlatının en başındaki sahneye gidiyoruz, çemberin uçları kapanıyor ve başka bir doğrultuda ilerlemeye başlıyoruz. Aslında süper bir teknik bu, Jones'un bakışıyla okuyormuşuz gibi düşünün. Bir yıl sonraki sahneyi en başta gördük, hikâye sürerken güncel yaşantımıza döndük ve en sonunda bir yol sonraya vardık, böyle bir şey.

Sonlara geliyorum. Mutantların, minik cinlerin Venüs'e yollanacaklarını öğreniyoruz, projeye göre Venüs'ün atmosferinde doğal yaşamlarını sürdürebilirler, biyolojileri başka bir gezegenle uyumlu. Jones'a düzenlenen suikast başarısızlığa uğruyor bir yandan, Dünya'da Gezginler yüzünden krizler çıkıyor, amibe benzeyen canlıları öldürüyorlar, tek hücreli dev varlıklar yaprak gibi süzülüp düşüyorlar ve başkaları tarafından öldürülmezlerse sıcaktan ötürü ölüyorlar. İntihar görevine benziyor ama başka bir mesele var altta, Venüs'e varan mutantlar başka bir varlıkla daha karşılaşıyorlar, Gezginler'in içine girip kozaya kapanmalarını sağlayan ikinci bir varlıkla. Bu yaşam formları gezegenleri rahim gibi kullanıyorlar, kozadan çıkan varlıklar uzayın derinliklerine doğru hızla geri dönüyorlar. Jones'a göre insanlığı Güneş Sistemi'ne hapsedecekler, insanın ne derece yıkıcı olduğunu biliyorlar ve Dünya'daki çürümenin evrene yayılmaması için ellerinden geleni yapıyorlar, Jones'a göre birkaç gezegene yayılmanın dışında sistemin dışına çıkışlar yasak, duvar örüyor Gezginler. Savaş başlıyor, Jones göremediği öte zamanla kumar oynuyor ve bir yıldan uzun süren çatışmalar sonucunda insanlık kaybediyor, Gezginler durmadan iniyorlar çünkü, durmadan. Jones güç kaybediyor, kendi sonunu görüyor: Ulaştığı en yüksek yaşam seviyesinden daha azına razı olmak zorunda, bir sonraki yaşamında hayvan olacak, bir sonrakinde bitki, en sonunda hiçlik, hiçliğe dönüş…

PKD'nin diğer metinlerini düşününce bunu bambaşka bir yere koyasım geliyor. Tek bir çatışma yok, tek bir zaman çizgisi yok, dağınıklığa varan bir karakter ve olay karmaşası varmış gibi gözüküyor ama her şey en sonda toparlanıyor, açıkta kalan bir nokta yok. İlginç, okunası.
Pleasants soruyor, Fante cevaplıyor. Beş kasetlik röportaj. Keşke daha fazla kaset olsaymış, gerçi Pleasants'ın kasetleri bitince Fante destek çıkıyor ama yeterli değil. Fante'nin senaryo yazarlığı zamanlarından anlatacağı çok anısı varmış gibi gözüküyor, yer sıkıntısı yüzünden yeterince açılamamışlar orada, tadımlık kalmış açıkçası. Yine de muhtelif konularda malumat var, Coppola'dan Fitzgerald'a, Faulkner'dan bilmem kime kadar. Arada derede Fante'nin yazın anlayışına dair ilginç bilgilere rastlıyorsunuz, ailesiyle ilgili verdiği detayları da katarsak romanlarının izleklerine ulaşabiliyoruz. Zamanında İtalya'dan göç etmiş ailenin Katolik geleneklerinden babanın itliğine ve hergeleliğine dair bölümler dikkat çekici. Fante'nin anlatıları çoğunlukla kendi yaşantısından doğduğu için verdiği her bir detayın peşine düşülebilir, metinlerinde yazar olmaya çalışan veya babasının peşinden duvar örmeye giden gencin adımlarından Fante'nin izleri kalıyor geriye. Yolun başı ve sonu belli olduğu için "arayı doldurmak" olarak görüyor bu adımları Fante, metnini kaleme alırken araları doldurmaktan başka hiçbir şey yapmadığını söylüyor. Ne zaman eserse o da. Çalışma planı yok, metnin kendini yazdırası gelirse oturup sayfalarca yazıyor ve kalkıyor masadan, bu kadar. Görme problemleri başladığı zaman eşi Joyce Fante yardımcı olmaya başlamış, onun dışında kendi geçmişini kendi başına kurmaktan usanmıyor, bildiğini yazıyor kısacası. Kendisinden yola çıkmadığı metinler yazmaya çalıştığını ama beceremediğini söylüyor, kurmacanın doğuracağı başka atmosferler pek de ilgisini çekmemiş, yaşadığı şeyler çağının -kendince- tam karşılığı olduğu için Bandini'yi veya ikinci tür anlatıcısını işe koşuyor. Farklı anlatıları bir araya getirildiğinde kronolojik bir çizgi oluşturulabiliyor, Fante'nin bilinçli tercihi, tek bir yaşamın kurgusu yeterince ağırken başka yaşamlara eğilmiyor. Bunun yanında öfkeyle veya nefretle yazmıyor, hatta bu tür duygularla yazdığı seksen sayfalık metinleri çöpe attığını belirtiyor. Doğrultuyla yola çıkılan metinler için bir süreliğine aynı ruh durumunda kalmak gerekiyor Fante'ye göre, bunu sürdürmek güç, yine de bu yolla yazılan iyi metinler olduğunu da ekliyor. Bu kadar anlattım, ortaya karışık oldu. Röportajlar zaten belli bir konseptin etrafında dönmüyor, konudan konuya atlıyorlar ama ben sırayla gideyim, işaretlediğim yerlerden yola çıkıyorum. Röportajlar 70'lerin sonunda yapılmış, son kayıt 1981'den, Fante ölmeden kısa bir süre öncesinden yani. Neyse, ilk kayıt. Bukowski'den bahsediyor Pleasants, Bukowski'nin Fante'nin metinlerini pek sevdiğini ve kendi metinlerinde Fante'ye yer verdiğini anlatıyor. İlginç bir şey bence: Fante'nin Bukowski'den haberi yok. Yokmuş gibi yapıyor belki, bilemiyorum. Bukowski, Fante'ye "Tanrı" muamelesi yapıyor, birden fazla romanında adını anarak "ustasını" onore ediyor oysa. Pleasants'a göre Fante'nin anlatıyı kısa bölümlere ayırma tekniğini ve anlatıcının gerçek yaşamdan derlenen yapısını Fante'den çarpıyor Bukowski, gerçi bunu Bukowski'nin kendisi de söylüyordu sanırım. Fante bu tekniği kullanarak çok daha kolay yazabildiğini anlatıyor ki söylediği bir şey çok hoşuma gitti, bu metni bugün değil de daha önceden okumuş olsaydım çarptığımı düşünecektim. Onur Çalı'nın Parşömen Fanzin'de yaptığı bir anket var, sağ olsun, incelik gösterip soruları yollamıştı bana. Şöyle bir cevabım vardı: "Şiir ve öykü dışındaki bir türe nefesim yetmiyor. Zihnim genellikle darmadağın, şeyleri bir arada tutamıyorum." Şu da Fante'nin söylediği: "Geçmişim, tarihim bölük pörçük çünkü çok bölündüm hayatım boyunca şeyler arasında." (s. 28) Belki Fante'nin anlatım tekniğini aşırı özümsemişimdir, bundan beş yıl kadar önce arka arkaya birkaç metnini okumuştum, Zonguldak'taydım o sırada, okumaktan başka bir işim yoktu. Neyse, sonuçta adam parça parça yazıyor ne yazacaksa, iyi. Toza Sor'la ve sonraki metinlerle ilgili bir dünya muhabbet ediyorlar ama en önemli detayları alayım ben, ilginç şeyler var. Fante 1930'ların başında senaryo yazarlığı yapmaya başlıyor. Denver'dan Hollywood'a yirmi yaşındayken gidiyor, sonrasında yaşamı tamamen yazarlıktan ibaret. Romanlarını daha sonra yazmaya başlıyor, Toza Sor'la alakalı ilginç bir durum var. Stackpole & Sons kitabın haklarını satın alıyor, ilk baskı ses getiriyor ve ikinci baskıdan sonra Hitler'in Kavgam'ını basıyorlar ama Hitler'in bundan haberi yok. Gerçi yasal olarak bir sıkıntı yok, kitabın haklarını almışlar ama Hitler dava açıyor yine de, üstelik kazanıyor davayı. Yayınevi batacak duruma geliyor, Fante'nin kitabı ortadan kayboluyor, yeni baskı yapılmıyor. Savaştan az öncesinde Hitler ABD mahkemelerinde dava açıp kazanıyor, ilginç değil mi bu? Neyse, ses getiren ilk kitabından sonra Fante birkaç yıl golf oynuyor, kitap okuyor, bir romandan başka bir romana geçerek yazmaya çalışıyor ama kendi deyişiyle "heba ediyor" bu yılları. O sırada Orson Welles için çalışıyor, yazdığı bir senaryo Welles'in çekeceği bir filmde kullanılacakken Welles Brezilya'da bir otelin balkonundan aşağı işiyor, tutuklanıyor ve sınır dışı ediliyor, film olayı yatıyor böylece. Fante bazı açılardan çok şanssız bir adam, bunun yanında hayatındaki bazı hoş tesadüfler durumu dengeler gibi gözüküyor. Pleasants, Fante'nin bir kitabını Ferlinghetti'ye okutmaktan bahsediyor. Céline'i yayınlayan ilk yayıncılardan biriymiş Ferlinghetti, Pound'un bazı metinlerini de ilk o yayımlamış, şairliğinin yanında yayımcılığı da önemliymiş yani.

Başka meseleler. Hamsun'u ve Sherwood Anderson'ı seviyor Fante, hatta tekniğini ve yalınlığını Anderson'a borçlu olduğunu söylüyor. Hamsun'un faşizm yanlılığı hakkında laklak yapıyorlar biraz, o bahsi geçiyorum. Sansür dönemlerinde Fante'nin bir metninin kaybolması çok üzücü açıkçası, Fante her ne kadar sansürden etkilenmediğini söylese de elle yazdığı bir metni, muhtemelen çoğaltmadan Viking Press'e, Pat Covici'ye gönderiyor. Covici metni basamayacağını, basarsa başının derde gireceğini söylüyor, Fante metni iade etmelerini söylemiyor anlaşıldığı kadarıyla. Covici ölüyor, Fante yayınevini arayıp metnini sorduğunda kimsenin metin hakkında hiçbir bir şey bilmediğini öğreniyor, dosya kayıp. Çok sinir bozucu bir şey. O zamana kadar sıkıntı çıkmamasına sebep olarak Fante'nin otosansürü gösterilebilir, yazdığı şeylerden çok yazmadığı şeylerden ötürü üzgün olduğu anlaşılıyor. Annesiyle babasının fırtınalı ve üstü kapalı olarak sezdirilen şiddet dolu ilişkisini anlatılarına dahil etmemiş. Bernhard'ı hatırlıyorum, bir yazarı yazdıklarından çok yazmadıklarından tanıyabileceğimizi söylüyor bir röportajında. Fante'nin önemli bir parçası kayıp yani, röportajlarda da bazı konuları geçiştirdiği hissedilebiliyor. Barış Yarsel'in verdiği bilgilere dayanarak söylüyorum, Fante zamanında ciddi bir kaza geçiriyor ve yayınevinden sağlam bir avans koparıyor, Steinbeck kadar sıkı bir yazar olacağını söyleyerek gazlıyor milleti ve parayı cukkalıyor. Bu olaydan bahsetmiyor röportajlarda, ben orayı işaretlememişim ama yine Yarsel'in dediğine göre sadece avans aldığını söyleyip geçiştiriyor mevzuyu. Fante geçinebileceği kadar para kazanmış, hatta savurganlığa varacak harcamaları da olmuş, bu yüzden uzunca bir süre senaryo olayından kopamamış, 1950'lere kadar diyelim. Senaryo yazarlığı sırasında tanıştığı onca insandan bahsettiği bölümler merak uyandırıyor, Fitzgerald'ın ve Faulkner'ın dahil olduğu bölümler iyi. Maxwell Perkins'i anlattığı kısım da iyi, Perkins'i Thomas Wolfe'un editörü olarak tanıyoruz. Başka ne var, Saul Bellow'u sevmiyorlar, Camus'yü çok seviyorlar, William Saroyan'ın metinlerini başkalarına yazdırdığından bahsediyorlar. Böyle şeyler. Pleasants röportajın son kasetini kırdığını, doğru olan şeyi yaptığını söylüyor. Ne diyordu acaba Fante, bu cins yüzünden bilemeyeceğiz.

Bir dünya mesele var, Fante'yi sevenler için kaçmaması gereken bir, ne diyeyim, röportaj derlemesi. Hoş.
Thoreau'nun Alternatif İktisadı alt başlığı Walden'a geri döneceğimizi gösteriyor, dönelim. Göl kenarındaki kulübeye, fasulye tarlasına, kısacası doğanın ortasında iki yıl iki ay boyunca yaşayan, sonrasında kente döndüğü zaman doğada edindiği deneyimleri tekrar tekrar canlandıran adamın yaşamına göz atacağız, Alexander mevzuya iktisadi açıdan yaklaşıyor ve Thoreau'nun yaşamının sürdürülebilir olup olmadığından, sürdürülebilirse hangi motivasyon kaynaklarına dayanması gerektiğinden ve genel olarak Thoreau'nun neyi niçin yaptığından bahsediyor. Uzunca bir makale okuyacağız aslında, Alexander metninin iki kısa bölümünü çeşitli dergilerde yayımlamış ve incelemelerini derinleştirerek yüz sayfalık bir metin haline getirmiş. Yoğun bir akademik dille, formüllerle vs. cebelleşmiyoruz, daha en başta Thoreau ile oturup bira içmenin nasıl olacağını düşünüyor Alexander, bunun mümkün olmadığını söyleyerek metnini Thoreau'ya ithaf ediyor "en azından". Önsözde kapitalizmin can çekişmesi sırasında bireyin hissettiği acıdan bahsediyor sonra, sistemin içinde yer almanın ızdırabı varken kapitalizmin ölüme doğru koşmasıyla bu ızdırabın artacağını söylüyor. "Bana göre bu konuda belki de en huzursuz edici olan, bundan sonra ne geleceğinin belli olmamasıdır. Ayrıca karşılaştığımız küresel sorunların pürüzsüz, acısız çözümleri olup olmadığı bile belli değil. Vakit karanlık ve yeni ve parlak bir şafak garantisi de yok." (s. 9) Kapitalizm sonrası çağ için sayısız öngörü mevcut ama insanın yaşayacağı sarsıntıdan kurtulmak için ne yapılması gerektiğine dair bir şey... vardır, sonuçta öngörülerin ortasında insan var, insanın geçireceği değişim sırasında neye "tutunacağı" konusunda fikirlere bakmak gerek. Bakayım. "Bu devasa, çözülmeye uğrayan sistem içinde minik mikroplar misali, çeşitli yeni dünyaların ortaya çıkabileceği toprağı inşa ederek kendi küçük yöntemlerimizle yaratıcı bir çalışmaya davet ediliyoruz gibi. Kısacası, karşımızdaki güçlüğün - tarihin bu noktasında- kapitalizmden kompost yaratmak; ve direniş ve yenilenmenin zengin topraklarındaki görevimizin, kolektif görevimizin ise yeni bir Dünya öyküsü tohumu ekmek olduğunu söylüyorum." (s. 11) "Yeni bir Dünya öyküsü" tarihin yeni bir sayfasını açmakla aynı anlama gelecek gibi gözüküyor, medeniyetin binlerce yıllık akışından sapmayı fakat akışı durdurmamayı içeriyor, tüketici yaşam biçimlerinin kökten değişimini simgeliyor, sadeleşmeyi ve basitleşmeyi falan, bu tür şeyleri geleceğimize taşıyor açıkçası. Bu öykünün yazılması ve anlatılması bambaşka zorluklar taşıyor ama kaçınılmaza doğru ilerlerken zorluklarla başa çıkabilmeliyiz, farklı yaşam biçimleri yaratmamız gerek. Thoreau'nun biçimi daha önce ele alınmamış bir şey değilse de tarihi bağlamına bakarsak müthiş bir yenilik. Ofislerin dünyası yeni yeni ortaya çıkıyor, teknoloji hızla ilerliyor ve her yere elektrik direkleri döşeniyor, tren yolları inşa ediliyor, yeni iş kolları ortaya çıkıyor ve kapital, toplumu "sistematik" biçimde şekillendirmeye başlıyor. Sekiz saatlik çalışmanın sonunda elde edilen parayla tüketim ihtiyacı gideriliyor ama ihtiyaç giderildikçe büyüyor, böylece çalışma süresi on altı saate kadar çıkarken para hiç el değiştirmiyor neredeyse, temel ihtiyaçların ötesindeki harcamalar yaşamı kolaylaştırmaktan ziyade yeterince meta elde edememenin acısına dönüşüyor, bu da daha fazla çalışma saati, daha fazla yetersizlik duygusu ve daha fazla mutsuzluk demek. İlk elden bir örneğim var, tanıdığım biri kahve yapabileceği malzemelerinin olmasına rağmen kahve makinesi almıştı, sonra makinenin daha iyi bir modelini görüp onu da aldı, elinde iki kahve makinesi ve kahve yapımı için gereken diğer gereçlerle birlikte hemen hiç kullanmadığı mutfak malzemeleri vardı. Son gördüğümde pek mutlu değildi, yaşamı bu tür bir ihtiyaç giderme döngüsü üzerine kuran hiçbir yaşamdan coşkun, saf bir mutluluk, yaşama sevinci beklememek mantıksız olmaz herhalde. Kısacası hayvan gibi tüketiyoruz, bir yazı geldi aklıma, bir insanın kilolarca çöp üretebilmesinin ne kadar korkunç olduğundan bahsediyordu. Bu ağırlığı kaldıramayacak noktaya doğru gelirken ne yapacağımıza dair bir fikrimiz olabilir, Thoreau okursak. Adam bu çürümenin makine gibi işlemeye başladığı zamanlarda yaşamış, Harvard'dan 1837'de mezun olmuş ve mezun olur olmaz etrafındaki insanların yaşamlarına göz atmış. Materyalist kültürden başka hiçbir şey görememiş, "kurumsallaşmış din" kavramından hiç hoşlanmadığı için devletle veya dinle bağ kurmamış hiç, hukukla ve politikayla da uğraşmamış, devletten olabildiğince uzak durabilmek için öğretmenliği seçmiş. Görüldüğü gibi tamamen kopamıyorsunuz, devletle bir şekilde ilişkiniz oluyor ama öğretmenlik iyidir, devletin üç beş insanıyla uğraşırsınız en fazla, onun dışında rahatsınız. Thoreau'ya doğrudan bir yakınlık duyuyorum, öğretmenliği aynı rahatlıktan ötürü seviyorum sanırım. Neyse, Thoreau öğretmen oluyor ama okulundaki öğrenci dövme politikasından ötürü tutunamıyor orada, yaramaz çocukları dövmediği için uyarı üstüne uyarı alıyor ve en sonunda -bu da çok ilginç- rastgele altı öğrenci seçip onları pata küte dövüyor, ardından istifa ediyor. Farklı işler deniyor, Emerson'ın evinde joker elemanlık, özel ders öğretmenliği, bahçıvanlık, bir sürü şey. Yirmilerinin sonlarına kadar bu tür işler yaparak geçiniyor ve düşünüyor, "nasıl yaşamak gerektiği" konusunda okullarda hiçbir şey öğretilmemesi en çok düşündüğü şey olabilir. Adam Smith gibi adamların ekonomi konusundaki fikirleri sular seller gibi ezberleniyor, paranın yönetimi konusunda sayısız ders alınıyor ama yaşama biçimleri konusunda hiçbir şey yok, öğrencilerden tüketim toplumunun yılmaz fertleri olmaları bekleniyor. Thoreau en sonunda kafayı kırıp Emerson'ın topraklarındaki kulübeye gidiyor, bu. "Yaşamını kazanmak için yaşamının büyük bir bölümünü tüketen insanın yaptığından daha ölümcül bir ahmaklık olamaz." (s. 21) Thoreau'dan alıntılarla metnini destekliyor Alexander, temel izlek olarak da Lao Tzu'nun bir sözünü alıyor: "Yeteri kadarına sahip olduğunu bilenler zengindir." Yeteri kadarına sahipsek kovalayacak bir şey yok demektir, durup manzarayı seyredebiliriz. Süper olay.
Thoreau'nun birkaç fikri üzerinden bir yol haritası çıkıyor, teknolojinin sunduğu imkanlara bakalım. Demiryolu güzel bir yenilik, ulaşımı kolaylaştırıyor ve hızlandırıyor ama tüm dünyayı çürüten ekonomik sistemin de imzası durumunda, sağladığı hız meta üretimini ve tüketimini de artırıyor. Thoreau'ya göre demiryolunun üzerinde gitmiyoruz, demiryolu bizim üzerimizde gidiyor ve insanların "uyanmasını" engelliyor. Dünya tek bir biçime sahipmiş gibi düşünüyor insanlar, alternatif yokmuş gibi. Bunun tek çıkar yolu başka bir yaşamı sürdürüp sürdüremeyeceğimizi düşünmek değil, deneyip görmek. Eylemler yeni ve cesurca olmalı, böylece yaşamdan vazgeçmek yerine yaşamı onaylamış oluruz, istediğimiz biçime kavuşturduktan sonra. "Ölü zaman" olmadan yaşamak isteyen Thoreau bu düşüncelerle Walden'a gidiyor ve yaşamaya başlıyor, "Transandantal bir kapitalist" olarak görüyor kendini, Göksel İmparatorluk'la bağını koparmadan doğaya karışıyor. Giyinme, barınma ve beslenme ihtiyaçları konusunda yaptıkları ve söyledikleri bu incelemenin bir bölümünü oluşturuyor, buralara çok girmiyorum, Thoreau'yu okuyanlar hatırlayacaktır. "Paris'te başına şapka geçirilen bir maymunun" dünyanın öbür ucunda "moda" denen bir zehri yarattığından zamanını sırf yiyecek satın alabilmek için çok ucuza satan insanların çıkmazına kadar pek çok meseleye değiniyor adam, koca koca evlerin sebep olduğu israf bir yana, insanın en değerli varlığı olan zamanı israf etmesinden de bahsediyor ki diğer tüm olumsuzlukların yanında en üzücüsü bu. Yeterli olanın sınırları sürekli genişletildiği, insanların daha iyiyi ve daha büyüğü elde etme isteği ateşlendiği için yeterliliğin varlığı giderek silikleşiyor, neyin yeterli olup olmadığını, neye gerçekten gereksinim duyduğumuzu düşünmüyoruz. Alexander bu problemi çözebilmemiz için istencimizi parçalara ayırıp sunuyor: konfor, lüks ve araçlar. Thoreau üçüne de meylediyor, yaşamını bunlara bağımlı olarak yaşama tehlikesi doğurmadan.

İki yılını bu şekilde geçirdikten sonra Walden'dan ayrılıyor, belki de en çok merak edilen nokta bundan sonrası. Thoreau neden kulübesinden ayrıldı, ömrünü kulübede geçirmedi? Medeni yaşamda bir misafir olarak yaşamak istediği için, kendi deyişiyle durum bu. Kısa süreli ve bolca gezebildiği işlerde çalışıyor, temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek parayı kazanır kazanmaz işi bırakıyor ve parası bitene kadar geziyor, şiir yazıyor, mis gibi yaşıyor kısacası. Alexander'a göre tam anlamıyla bağımsız ve kendine yetecek bir yaşam sürme açısından Thoreau'nun deneyi başarısız, çünkü biriken işleri için işçi tutuyor, zaten en başta Emerson'ın topraklarında yaşadığı ve sağdan soldan ödünç malzeme aldığı için mutlak bir kendi kendine yetme durumundan bahsetmek mümkün değil. Bunun yanında başardığı şey o kadar önemli ki eksiksiz bir zaferin pek de uzağına düşmediğini görüyoruz. Walden'da yaşarken üç metin yazıyor, yaşamını en coşkun hazlarla dolduruyor ve ölü zamanı ortadan kaldırıyor. "'Belki birkaç kez daha dünyaya geleceğimi düşünmüşümdür ve şu anki yaşamım için daha fazlasını biriktiremeyecektim.'" (s. 91)

Uğruna savaşmaya değer bir şeyler için yaşayan insanların en önemlilerinden birini biraz daha anlayabilmek için okunsun, değerlendirilsin, bir şeyler değişecek durumdaysa katalizör olsun, ne bileyim. On numara metin bence.
Michio Kaku'dan geleceğe bir pencere. Mars'ı yaşanılabilir kılmak için Dune'daki terra-kurma işlerine benzer eylemleri anlatıyor mesela, orta vadede bile yapılamaz bir şey. Atmosfer oluşturacaksın, bunun için Dünya'daki bitki türlerini kullanacaksın, bunun yanında onca gazı koca gezegene basacaksın, sonra ekoloji oluşacak, fauna oluşacak, bir sürü şey. Red Mars'taki gibi sayısız sıkıntı çıkacak, toplumsal hareketler dizginlenecek, isyanlar patlayacak, insan bu gezegendeki problemlerini öte gezegenlere de taşıyacak. Şöyle sağlamından bir paradigma değişimi lazım insana, bu haliyle uzaya çıksa ona her yer Dünya çünkü. Öyle uzay mı olur. Kaynak da kısıtlı değil, istediğin yerden ne lazımsa topla, gezegenler ve yıldız sistemleri keşfet, yayıl, mutlu mesut yaşa. Yayılmaya başlasak bile kolay kolay gerçekleşmeyecek bu, insana gerçekten yeni veya tekrar hatırlanmış bilişsel modeller, fikirler gerek. Umuyorum ki Dünya havaya uçmadan önce edinilir bunlar, yoksa yıldızlara yayılma potansiyeli taşıyan bir tür, küçücük bir gezegende kendi başını yiyerek ölecek ve tepede biri elini suratında gezdirerek başını eğecek, sinirlenmemesini söyleyecek kendi kendine. Başka bir mesele de bu yolculuk işi, yıldızlara nasıl ulaşacağız? Başka galaksilere nasıl gideceğiz? Birkaç teori var, Kaku anlatıyor hepsini. Kaku bu tür teknolojileri anlatarak insanın rotasını çiziyor bir anlamda, en güncel bilimsel verileri kullanarak geleceğin evrenini çiziyor. Metni 2018'de yazmış, biz 2019'da okuyoruz, çok iyi. On veya yirmi yıl önce yazılan metinleri okuduğumuzda on yıllık süreçteki gelişmeleri kaçırmış oluyoruz eğer bilim dünyasını yakından takip etmiyorsak, burada kaçırdığımız pek bir şey yok. Kara delik fotoğrafı çekildi en son, birkaç tane daha vardır, o kadar. Kaku biyolojiden astronomiye pek çok dalı yakından takip ettiği ve Nobel ödüllüler başta olmak üzere sayısız bilim insanıyla görüşmeler yaptığı için en yeni bilgilerin ışığında ilerliyoruz, bilimle amatörce de olsa ilgilenenler için on numara olay. ODTÜ Yayıncılık'a teşekkür etmek gerekiyor, çok bekletmeden basmışlar kitabı. İnsanlığın neredeyse yok olduğu kozmik olayları görünce biraz korktum, metin felaket zamanlarıyla başlıyor. Endonezya'da meydana gelen devasa bir patlama yüzünden Hindistan'ın ve Malezya'nın büyük bir bölümü 9 metre kalınlığında bir yanardağ külü ile örtülmüş, zehirli tozlar ve dumanlar Afrika'nın üzerine gelip Güneş'i karartmış, "yanardağ kışı" denen bir naneye yol açmış. Çok ilginç bir duruma yol açmış bu, günümüzdeki insanların hemen hemen hepsi aynı DNA'ya sahipmiş. Afrika'da bir avuç insan hayatta kalınca koca bir tür bu bir avuç insanın çoğalmasıyla yayılmış dünyaya. "Her birimiz neredeyse bir diğerinin klonudur; modern bir otelin balo salonuna sığabilecek kadar ufak, dayanıklı bir grup insanın soyundan gelen kız ve erkek kardeşlerdir." (s. 24) Kaku böyle olayları öğrendikçe insanlığın geleceği için korkmaya başlamış ama 1992'de okuduğu bir haber umutlanmasına yol açmış. Uzaklarda bir yıldız, yıldızın etrafında dönen, Dünya benzeri bir gezegen. Gidebiliriz oraya. Belki. Yellowstone Ulusal Parkı'nın altındaki muazzam yanardağ kabaca her 700 bin yılda bir patlamış, sonraki patlamaya kadar 100 bin yılımız varmış. 100 bin yıl II. tip uygarlığa varabilmemiz için yeterli bir süre. Belki zamanı ve uzayı eğip bükemeyiz ama başka gezegenlere gidip yerleşebilecek kadar ödevimize çalışmış, dersimizi öğrenmiş olabiliriz. Tabii uzaydan gelecek tehlikeler de var, Kaku bu tehlikeye dair Carl Sagan'la görüşmüş ve Carl Sagan "kozmik bir atış poligonunda yaşadığımızı" vurgulamış. 30 yıl, 40 yıl gibi süreler evrenin yaşına oranla ne kadar da kısa, oysa bundan 80 yıl sonra bir asteroidin dünyaya hızla yaklaştığı fark edilebilir, sonraki 20 yıl boyunca asteroidi yok etme çalışmaları sürebilir ve en sonunda, bütün uğraş boşa çıktığında Dünya'da insan kalmayabilir, hatta Dünya kalmayabilir. 100 yıl sonrası sessizlik. Bunu önlemek için yine Sagan'ın bir hayali var, "iki gezegenli bir tür" olmamız gerektiğine dair. Başka gezegenlere zıplamalıyız yani. Aslında iyi bilimkurgu yazmak isteyen herkesin bu bölümleri okuması lazım.
Başka gezegenlere zıplamak. Kaku'nun bilimkurgudan ödünç aldığı konseptleri geliştirmesine önceki metinlerinden aşinayız, yine de bilmediğimiz bazı şeyler var burada. Isaac Asimov'u bir konuşma yapması için çalıştığı üniversiteye davet etmesi örneğin. Vakıf'ı yaratırken esin kaynağının ne olduğunu sorunca "hiç tereddüt etmeden" Roma İmparatorluğu'nun yükselişi ve çöküşünden esinlendiğini söylemiş Asimov. Olaf Stapledon'ın Star Maker adlı bir romanı varmış, romandaki karakter saf bir bilinç haline geldiğini hayal edip bütün uzayı boydan boya geçmiş, aşırı gelişmiş uygarlıkların daha aşağıdaki uygarlıkların doğal süreçlerini bozmamak için kasten gizlendiklerini görmüş falan, kısacası bugün uzaya veya uzaylılara dair düşünülen pek çok şeyi bundan 80 yıl önce düşünmüş adam, Arthur C. Clarke'a göre Star Maker o güne kadar yayımlanan bilimkurgular arasında ilk sıralarda yer alırmış. "Bu roman savaş sonrası bilimkurgu yazan bütün bir neslin hayal gücünü öyle bir ateşlemişti ki, ancak 2. Dünya Savaşı'nın kaos ve vahşeti içinde kalan kamuoyunun geneli tarafından kısa sürede unutuldu." (s. 3) Sonrasında günümüzdeki durumdan bahsediyor Kaku, SETI gibi kuruluşların sinyal kovaladığı zamanlardayız. Belki de şimdiye kadar yolladığımız radyo dalgalarını aldılar ve yeterli gelişim aşamasına gelemediğimize karar verdikleri için ses çıkarmadılar, belirli formlardaki mesajları bekliyorlar. Bu bir astronot olabilir, uzay gemisi olabilir, henüz keşfedilmemiş bir mesaj formu olabilir. "Bir diğer deyişle kaderimizde bir zamanlar korkulan ve tapınılan Tanrılar olmak yazılı. Bilim bize evreni kendi suretimizde biçimlendirebileceğimiz araçları sağlayacak. Asıl soru, bu büyük tanrısal güce eşlik edecek bir Solomon bilgeliğine sahip olup olmayacağımız." (s. 9) Bir kiloluk yükü uzaya çıkarmak binlerce dolara mal oluyor, bilimde tekrar çağ atlamak zorundayız. Termodinamiğin yasaları ve ardılları ilk çağı biçimledi, kuantum ve türevleri ikinci çağı oluşturuyor, üçe geçmek zorundayız. Şu halimizle pek bir şey yapacak durumda değiliz. Kaku'ya göre ilk adım Ay, Ay'a geri dönmek ve orada üs kurmak zorundayız ki daha ilerilere atlayabilelim. Çin'in 2025'e kadar Ay'a astronot göndereceği, sonrasında da Ay'da üs kuracağı söylenmiş, yapabilirler ama yaşamın sürdürülebilmesi için çok büyük yatırım yapmaları gerekecek. Muhtemelen Ay'da buldukları kaynakları Dünya'ya getirip satacaklar, projelerini bu yolla finanse edecekler. Tabii sürüsüyle hukuki problem doğacak, Çin bayrağı Ay'da dalgalanmaya başladığı an enerji kaynaklarının paylaşımı büyük sıkıntılar doğuracak gibi gözüküyor. Bunlar geleceğin problemleri, günümüze baktığımızda yapılması gerekenleri madde madde anlatıyor Kaku. Büyük batarya banklarına ihtiyaç duyulacağını söylüyor, iki haftalık gündüz sürelerinde dev Güneş panelleri elektriği depolayacak ve üste bu enerji kullanılacak. Malzeme olarak da Ay toprağı kullanılabilir, deneylere göre bu toprak mikrodalgayla ısıtıldığında kaya gibi sağlam seramik tuğlalara dönüşebiliyormuş, o halde toprağı ısıtıp yalıtımı da bir güzel yaptıktan sonra toprak yapılar inşa edilebilir Kaku bütün problemleri masaya koyup hepsine ayrı ayrı çözüm önerileri sunuyor, bunlara değinmiyorum ama çok ilgi çekici olduklarını söyleyeyim.

İşin maddi boyutuna eğilmemiz gerekirse kaynak problemi çekileceğini söyleyebiliriz, paradan ziyade ham madde yoksunluğu işimizi zora sokacak. Bir asteroidde 5,4 trilyon dolar değerinde doksan milyon ton platinyum olduğu ortaya çıkarılmış, paradan ziyade platinyum çok daha önemli, zira sekiz yüz beş iki milyonu trilyonsu dolarınız olsa bile Dünya'da 1 kilo platinyumunuz varsa parayı laboratuvarda platinyuma çeviremezsiniz. Uzaydan ne gelirse yakalamaya çalışacağız kısacası, bence şöyle kocaman bir ağ gerilse ve asteroidler o ağ tarafından yakalansa ihtiyaç duyduğumuz maddeleri er geç elde ederiz. Bilim insanları bu fikrimi bir düşünsünler. Telif istemez, insanlığa armağan ediyorum bu fikri. Mars'a gitmek için çok daha fazla kaynak gerekecek tabii ama yakın zamanda bunun başarılacağını söylüyor Kaku, Musk'tan NASA'nın çalışmalarına kadar pek çok ögeye değiniyor. "Mars'a düzenlenecek tarihi göreve katılacak ilk insanlar bugün muhtemelen hayattalar ve lisede gökbilimi dersleri alıyorlar. Başka bir gezegene yapılacak ilk yolculuğa gönüllü olması beklenen yüzlerce kişinin arasında olacaklar." (s. 72) Muazzam bir şey, şanslı itler. İyon motorları arkadan yavaş yavaş itecek, uçup gidecekler. Atmosferi yavaş yavaş ısıtmaya çalışacaklar, suyu çözecekler ve tarımı başlatacaklar, sonra kentleşmeyi mümkün kılacaklar, başka bir gezegenin koşullarında büyüyecek çocuklar doğuracaklar, Kaku'ya göre bu çocuklar Terra'yla bağı koparacak ve farklı bir kültürün, uygarlığın çocukları haline gelecekler, ABD'nin İngiltere'den kopması gibi bir şey. Daha ilginç bir şey var, Mars'a gidersek eve dönmüş olabiliriz. Milyarlarca yıl önce Dünya henüz dev bir eriyikken Mars soğumuş, ılıman bir iklime kavuşmuş ve geniş miktarlarda su kütleleri tarafından biçimlendirilmiş. Bilim insanları böyle bir ortamın DNA'nın doğuşu için ideal olduğunu söylüyor, panspermia nanesini de düşünürsek, Dünya'ya gelen DNA'nın serpilip canlıları, insanları oluşturduğunu da düşünürsek... "Bu kuram doğruysa bir Marslı görmek için tek yapmanız gereken, aynaya bakmaktır." (s. 82) Oha. Tabii atalarımız orada kendi başlarını yedilerse onlardan çok çok farklılaşmışız demektir, yine de Mission to Mars'taki gibi bir varlıkla karşılaşma ihtimali var, yine de var. Sonrasında yıldızlar, galaksiler, sicim teorisi, farklı uzaylar, farklı zamanlar, bir dünya şey. Kaku kafa beyin bırakmıyor, müthiş bir metin bu.
Blade Runner adıyla sinemaya uyarlandı, sonra devam filmi çıktı falan, bunları biliyoruz. Bilmediğimiz şeyler arasında PKD'nin 1960'larda nörobiyoloji alanındaki gelişmeleri takip edip etmediği var. Muhtemelen etmiştir, muhtemelen Budist öğretilerde öznenin bir başkasıyla aynılığa ulaşmasının tekamül anlamına geldiğini de biliyordur, peki insanı insan yapanın sağlıklı bir empati kurabilme yetisi olduğunu o zamanlarda, Ramachandran'ın Öykücü Beyin'inde anlattığına göre nörolojinin "el yordamıyla" ilerlemeye çalıştığı yıllarda nasıl bilmişti, sezmişti veya kurgulamıştı, bunu ölümüne merak ediyorum. Voigt-Kampff Testi androidleri ortaya çıkarabiliyor, filmde de birkaç androidin katledilmesini izliyorduk, PKD'nin bu testi kurgularken Toronto Empati Testi'nden haberi var mıydı acaba? Testin tarihçesini bulamadım bir türlü, muhtemelen o yıllarda yoktu henüz. 1969'da Hogan Empati Testi diye bir şey varmış ama Voigt-Kampff'ın içeriğiyle benzer bir içeriğe mi sahip, bilemiyorum. Sonuçta PKD'nin müthiş bir öngörü sahibi olduğunu söyleyebiliriz. İkinci mesele de insanın geçirdiği evrimle hukuki gelişmelerin aynı hıza sahip olmaması. Androidler insanların empatik niteliklerini taşımadıkları için öldürülüyorlar, peki biyolojik yapıları insanlarla hemen hemen aynı olan androidler evrimin bir parçası olmalarını göz önüne alırsak kendilerini insandan ayıran eksik parçaya, empati yeteneğine kavuşurlarsa? PKD bu durumun tersini ele alıyor, çeşitli zihinsel hastalıklardan muzdarip insanların Voigt-Kampff'tan geçemediklerini ve androidlerden ayrıştırılamadıklarını, en azından böyle bir tehlikenin var olabileceğinden bahsediyor. Burada nörolojideki son gelişmelere odaklanabiliriz. Ramachandran aynı incelemesinde beyin ameliyatı geçiren bir hastadan bahsediyor, hastanın beynindeki acı bölgesini bulma çalışmaları sırasında hasta acı çeken başka bir hastayı görüyor ve kendi acısının beyninde yaktığı ışığın aynısı yanmaya başlıyor, sanki beyinler arasında henüz keşfedilmemiş kolektif bir bağlantı varmış gibi. İkiz parçacıklara benziyor bu olay, evrenin herhangi iki noktasındaki eş parçacıkların aynı değişimlerden geçtiği keşfedilmiş, bir parça kara deliğe girip farklı bir uzay-zamana doğru yolculuğa çıkarken -teorik bir şey bu tabii- diğer parça eşinin özelliklerini aynen yansıtmaya devam ediyor, arada ışık yılları ve belki de başka evrenler olmasına rağmen. Bu durumda androidlerin evrim geçirip empati yeteneği kazandıklarını düşünelim, onlara insan diyebilir miyiz artık, insanı insan yapan en büyük nitelik empati mi? "Sonradan insanlık" diye bir şey mümkün mü? Harari ve Kaku bu konu üzerinde duruyor, bilimsel gelişmeler öyle bir ivme kazandı ki hukukun yavaşlığı gelecekte büyük problemlere sebep olacak. İnanılır gibi değil ama bir örneğini günümüzde bile görebiliriz, hayvan haklarına dair yasayı düşünelim veya en önemlisi, erkek egemen toplumun bütün çürümüşlüğünü gözler önüne seren kadın cinayetlerini ele alalım, mevzunun altındaki temel problemlerin varlığı bir yana, hukuk tam olarak uygulanmıyor veya uygulama geç kalıyor, bu yüzden her ay onlarca kadın şiddete uğruyor, öldürülüyor. Bir dünya aksaklığın yol açtığı rezilliklerin yanında bilincin başka formlara kavuşmasıyla birlikte insanlığı tekrar tekrar düşünmeye başlayacağız, hümanizm sonrası -insan merkezcilik sonrası diyelim- dönem çoktan beri teorileştiriliyor, çeşitli çıkarımlarla geleceğin dünyası oluşturuluyor. PKD'nin de ucundan kıyısından dokunduğu bu mesele ileride insanoğlunun en büyük problemlerinden biri haline gelecek. Neyse, metinde bunlara benzer pek çok mesele ortaya konuyor kısacası. PKD 2000'lerin başlarında geçiriyor anlatısını, elli yıl öncesinde biraz iyimsermiş, o kadar ilerleyemedik sonuçta. Kendimizi büyük ölçüde yok etmeyi başaramadık, toz bütün dünyayı ele geçirmeye başlamadı henüz -bu toz olayı Interstellar'ın senaryo yazarına ilham verdi muhtemelen- ve androidler kaçak göçek yaşamaya başlamadılar. Kaku yüz yıl sonra yapay zekalı varlıklarla bir arada yaşayacağımızı öngörüyor, bilimin üstel ivmelenmesi kısa sürede aklımızı alacak gelişmeleri ortaya çıkaracak kısacası. Bunun yanında çok daha öncelikli problemlerimiz var tabii, önce bir arada yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor.

Anlatı bir gün süresince yaşanan olaylara odaklanıyor ama nasıl bir gün, görmelisiniz. Rick Deckard sabah uyanıyor, eşiyle tipik tartışmalarından birini sürdürüyor. Iran'a göre androidler zavallı varlıklar, Mars'ta kapana kısılmış bir şekilde varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar ve arada sırada Dünya'ya kaçmaları hoş görülebilir. İnsanlık böyle düşünmüyor, özellikle Deckard. Öldürdüğü android başına 1000 dolar alıyor, dünyanın ayvayı yediği bir zamanda iyi para açıkçası. Elektronik bir hayvanları da var, koyun. Statü göstergesi, sınıf atlama aracı. Gerçek hayvanlar inanılmaz pahalı, elektronik olanlar satın alınabilir seviyede ama gerçek olmadıkları ortaya çıkarsa insanlar aşağılıyor sahiplerini, bu yüzden Deckard ve eşi hayvanlarının elektronik olduğunu gizliyorlar. Zaten birine, "Hayvanınız gerçek mi?" diye sormak büyük terbiyesizlik olarak görülüyor, ahlaki değerler sahip olunan metaların gerçek olup olmamasına göre biçimlenmiş. Böylesi bir dünyada pek çok şey gizleniyor veya daha sanal biçimlerde yaşanıyor, sanal ortamlardan biri, adını "empati makinesi" diye üfüreceğim bir şey. Tuşlarıyla duygu durumlarını ayarlayıp unutulmuş duyguları yaşayabiliyor karakterler, başkalarıyla empati kurabiliyorlar, böylece zaman da geçiyor, tozlar bir süreliğine unutuluyor. Kıyamet sonrası zamanlar yeni inançlar da yaratmış, gerçek yaşamın da sanaldan aşağı kalır yanı yok açıkçası. Mercerizm denen bir nane var, Mercer denen varlığın/adamın müritleri yeni dünyaya yeni emirler vasıtasıyla uyum sağlayabiliyorlar, bunu "tavuk kafa" denen tipler de başarabiliyor. İnsanın beyin yapısı bozunuma uğramış durumda, bazı insanlar bilişsel yetilerini kaybederek bitki olmaya doğru hızla yol alıyorlar, bunlara önce "tavuk kafa", sonrasında "karınca kafa" veya benzeri bir şey deniyor. John Isidore'la karşılaştığımız zaman tavuktan hallice kafasının aşık olma açısından işlevselliğini yitirmediğini anlıyoruz, yarısı boş bir apartmanda yaşayan adam alt katına taşınan kadına aşık olacak, sonrasında kadınla kadının arkadaşlarına yardım elini uzatacak ama önce Deckard'ın bölümlerine bakmalıyız. Dedektifin öldürmesi gereken beş android var, yeni modeller ve insanlardan ayrılmaları çok zor, Voigt-Kampff Testi'nin işe yaradığı söyleniyor ama birtakım şüpheler var, insanların android sanılıp öldürüldüklerine dair söylentiler dolaşmaya başlayınca androidleri üreten şirkete gidiyor Deckard, kısa süre önce avın başındaki Dave Holden'ın androidlerce saldırıya uğrayıp ekarte edilmesinin ardından avın başına getiriliyor ve amirini indiren androidlerin peşine bu kez kendisi düşüyor. Filmin başladığı sahnedeyiz şu an, Deckard mekana gelip Rachael Rosen ve Eldon Rosen'la tanışıyor, Rosen Şirketi'nin esas elemanları. Bu noktadan sonrası av-avcı ve insan-android tanımlarının muğlaklığı üzerinde kurulu. Deckard, Rachael'a testi uyguluyor ve kandırılmanın kıyısından dönüyor, testin güvenilirliğinin çok düşük olduğu ortaya çıkıyor, androidler varlıklarını sürdürebilir, tabii ortaya çıkıp öldürülmezlerse. Kaçmaca, kovalamaca, insanın temel niteliklerini taşıyan androidleri eskisi gibi düşman olarak görememece, Deckard günün başında androidleri katil olarak görürken günün sonuna doğru fikirlerini toptan değiştirecek noktaya doğru yaklaşıyor ama karar vermek zorunda, ya düzenin sürmesini sağlayan piyonlardan biri olacak, ya da, eh, başka bir şey olmayacak zaten.

PKD'nin insanı terste bırakan oyunlarının en iyilerinden biri bu metinde yer alıyor. Mercerizm ve karşı güç olarak muhalif bir radyo programı yapımcısı, PKD'nin tipik düalizmini oluşturuyor, iki inançtan hangisi ağır basarsa insanlar o tarafa çekiliyor ama mutlak bir gerçek, mutlak bir doğru veya yanlış yok. Olay örgüsünün içinde Deckard'ın android olup olmadığından bile şüphe ediyoruz, android avlayan bir android olarak varlığını sürdürüyor olabileceği fikrinden kurtulamıyoruz bir türlü, zira android olduğunu bilmeyen androidler ortaya çıktıkça kimin ne olduğu iyice muğlaklaşıyor, bilinmeyenin içine doğru çekiliyoruz. Kurulan muazzam bir tuzaktan bahsetmeliyim, Deckard'ın ölümle burun buruna geleceğini hiçbir şekilde çıkaramayacağımız durumlar yaşanıyor, androidler şahane planlar kuruyorlar ama empati yetenekleri davranışlarında birtakım tutarsızlıklara, bozulmalara yol açtığı için eksiklerini iyi gizleyemeyenler hemen ortaya çıkıyor. Deckard'ın uğraştıkları sona kalan zeki tayfadan gerçi, bulunmaları kolay olmuyor. Liderlerinin sesini dinliyorlar, bunu Deckard da yapıyor ve iki ilahi güçten birinden yardım alıyor, Musa'nın dağa çıkıp Tanrı'yla konuşması gibi. Dinler tarihinden referanslar aralara derelere iyice serpiştirilmiş, dikkatli okur bulabilir bu göndermeleri.

PKD'nin en iyi metinlerinden biri, söyleyecek fazla bir şey yok.