Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Prospektüse, fişlerin arkalarına, bulduğu her kağıda şiirlerini yazan Orhan Veli Kanık mıydı, Behçet Necatigil miydi? Necatigil'i yakıştırıyorum ben, her bir kağıdı yazdığı şiir için ev olarak düşündüğünü hayal ediyorum, hoşuma gidiyor. Evin içine yazılan ev, insanlar ayrı ev. Mekanı açan mekanlar yine çevrelenmiş, kapalı ama iki kısıt birbirini genişletebiliyor, bu güzel bir imge. Brautigan okuyorum, bir kitabını oluştururken şiirlerini tohum kılıflarına yazmış, kağıtları toprağa öylece atarsanız bir süre sonra yeşerecek, kağıdın kendini doğuran kaynağa döndüğünü göreceksiniz. Biçimlerin, formların yazma edimini doğrudan etkilemesi ilgi çekici bir şey, Manganelli'nin kendi hikâyesi var bu konuda ama önce Semi Rifat'ın, çevirmenin önsözüne bakalım, anlatacağım şeyler bu önsözden. "Centuria" Latincede Roma lejyonlarının yüz kişiden oluşan temel birimini belirtiyor, bir takım, bütünlük. Boccaccio'nun ve Nostradamus'un metinlerinden de esinlenmiş olabilir Manganelli, başka yüzlükler de yazmış ama elimizde sadece bu kitap var, diğerlerinin çevirisi yok sanırım. Tavanarası bir metnini daha basmış yazarın, YKY'den başka bir metni çıkmış, o kadar. İki kitap da ortalıklarda yok, tekrar basılmamış. Tavanarası zamanında iyi yazarların metinlerini basmış. Mario Benedetti, Erlend Loe, birkaç yazar daha. Yürümemiş ne yazık ki, yine de hoş bir çabaymış. Neyse, Centuria 1979'da Viareggio ödülünü kazanıyor, bu sırada Manganelli Calvino'yla tanışıyor, Calvino metni çok beğenip Fransız yayınevlerine öneriyor, metin Fransızcaya çevrilip basılıyor, kopup gidiyor sonra. Fransızların özellikle aşina olduğu bir biçeme sahip olduğu için beğenilmesi doğal, içeriğini doğrudan alıntılayayım: "yüz kısa anlatıdan oluşan ve 'yüz küçük ırmak roman' alt başlığını taşıyan, yazarı tarafından da 'uçsuz bucaksız ve hoş bir kitaplık' olarak tanımlanan Centuria, klasik ya da modern anlamda bir roman değil kuşkusuz; birden yüze kadar numaralandırılmış bu anlatılar, hangi numarayı taşıyorlarsa o numarayla adlandırılırlar, her biri kendi içinde bir evren olan mikrokozmoslardan oluşmuş bir makrokozmos olarak algılanabilir. Tarihsel ya da coğrafi iletilerden yoksun olan bu küçük 'bütünler'de anlatılanlar, kim oldukları belirsiz, tanınmayan kişilerle, fantastik varlıklarla, kişileştirilmiş soyut kendiliklerle ilgilidir." (s. 9) Devamında bütün varlıkların bir arada olabildikleri bir anlatı dünyasının açabileceği sayısız kapıdan bahsediyor Rifat, yaşayanlarla ölülerin bir arada bulunabildiği, masal kahramanlarıyla günümüz insanının mücadeleye girebildiği bir kurmaca biçiminin herhangi bir formüle, bir tekniğe bağlı olmadan çatılması ve benzerlerinin türetilmesi başarılı bir oyunculluğu gösteriyor. Gerçi formül vs. yok dedim ama en baştaki meseleye bağlayacağım, Manganelli bir röportajında normalden biraz daha büyük boyda daktilo kağıtlarına sahip olduğunu, bir sayfayı geçmeyecek biçimde anlatılar kurma fikrinin o kağıtlar vasıtasıyla aklına geldiğini söylüyor, elinde o kağıtlar olmasaymış bu metni asla yazamazmış. Başka bir röportajında kağıtların sadece bir yüzünü kullanma kararı aldığını ve kendine bazı kurallar koyduğunu söylüyor, asla birbirini izleyen öyküler oluşturmayacak, anlatıdaki karakterler hiçbir şekilde birbiriyle karşılaşmayacak, her anlatı kendi kendine yetecek, böyle şeyler. Kimi durumların birbirine benzediğini söylüyor, karakterlerin karşılaşmama kanununa harfi harfine uyduklarını söyleyebiliriz ama farklı öykülerde şöyle bir başlarını uzatmış olmaları son derece mümkün, uyumayı seven adamın başka bir parçada uyandırılmayı sevmeyen adam olarak ortaya çıkmadığını söyleyemeyiz, belli davranış örüntülerine sahip karakterlerin farklı parçalarda varlıklarını davranışlarıyla sürdürmediklerini de söyleyemeyiz, aslında o kadar da bağımsız değil parçalar, yine de birbirini önceleyip sonralamadığı için bir bağıntı aramak pek de doğru olmaz, yazarın niyetinin parçaları eser miktarda da olsa bağımsızlaştırdığı söylenebilir. Bir ayda yazılmış bu parçalar bir de, her gün üç parça. Belki de üçlü üçlü okumak lazımdır, belki o zaman farklı bağlar ortaya çıkarılabilir. Ben öküz gibi okudum kitabı, ince işe girmedim, parçaların anıştırdığı başka parçaları not almaktan fazlasını yapmadım. Okur bilir artık, herkes kafasına göre.

Calvino'nun önsözüne geliyorum, Manganelli'nin 1964'te çıkan ilk kitabıyla birlikte İtalyan edebiyatına yeni bir soluk getirdiğini söylüyor. "Zamanı gelmişti. İtalyan yazını yirmi yıldır benzersiz bir yazara, her tümcesiyle eşsiz, dil ve düşünce oyunlarında tükenmez ve dayanılmaz bir yaratıcıya sahip artık: Şimdiye kadar da Fransızcaya hiç çevrilmemişti yapıtları." (s. 11) Calvino önceden de biliyormuş sanırım Manganelli'yi, Corriere della Sera'da ve büyük tirajlı haftalık yayınlarda Manganelli soyadı sıklıkla görülüyormuş. Başka ne diyor, Manganelli'nin Rönesans ve Barok arasındaki İtalyan anlayışına bağlandığını, bu yüzden edebi açıdan en yalnız kişi olduğunu söylüyor, 19. ve 20. yüzyıl edebiyatına çok uzak, eski zamanların sesini günümüze getirip yeninin biçimini şekillendiren bir yazar olarak Manganelli, geleneği ve avangardı bir arada taşıyor. Bunlardan başka yüz parçanın birkaçını konuları itibarıyla bölümlere ayırmış Calvino, benzer konseptlere sahip parçalar sırayla okunabilir, birden yüze sırayla okumak şart değil. Ben sıradan okudum, otuz parçalık aradan sonra aynı noktaya çıkan anlatıları birbirine bağlamak iyi bir okur çalışması olabilir. Yine okur bilecek bunu.

Adamların olgulara göre biçimlenen yaşamları temel bir izlek, birkaçını inceleyeyim. Seksen dördüncü parçada yaşamının alegorilerden oluştuğunu fark eden bir adam var, gece yarısı uyanıyor ve yaşamıyla ilgili bambaşka bir bilinç boyutuna geçiyor. Yanında yatan eşi adalet alegorisi olabilir, disiplin alegorisi de olabilir. Evlenmelerinden önce kadın yaşam alegorisiydi belki, evlendikten sonra dünya alegorisi haline geldi. Çocuklar gelecek alegorisi, sevgilisi küçük düşme alegorisi, kendisiyse alegorileri anlamada yetersizlik alegorisi. Belki. Bir daktilo kağıdı iki sayfaya denk geliyor, hep iki sayfalık parçalar okuyacağız ve açık metinlerden kendi anlamlarımızı da çıkarmaya çalışacağız. Sekseninci bölümü Bokun Tarihi'ni okuduktan sonra okumak iki metni birbirine bağlar, metinleri genişletir, iyi olur. Tuvalet bekçiliğine atanan adam önce onurunun kırıldığını düşünür ama gelip giden insanları gördükçe tuvaletin, dışkının, besinin ve yaşamın ne olduğunu tekrar tekrar düşünerek boşaltım işleminin yan anlamlarını görmeye başlar. İşemek ölümü kabul etmek demektir, kentin farklı yerlerinden gelen insanlar yan yana dururlar, işlerini görürler ve aynı yok oluşun bir parçası haline gelirler. Cinsel organların kullanım biçimi insanların çözemediği bir belirsizliğe yol açar, yüzlerdeki durgunluğun bir sebebi bu anlam krizidir belki. Çürümenin ironik bir yanı vardır, sürmezse başka tür bir çürümeyi peşinde getirecektir. Karbon bazlı yaşam formuna sahip olduğumuz için oksijeni ve evrensel çözücü olan suyu, bedenimizi ortadan kaldırmak için yegane etkenler olarak görebiliriz. İşin kötüsü, bunlara muhtacız ve yok edicilerimizle birlikte var olmak zorundayız. Süreğen çürümeye boyun eğmek ilahi bir yönelimi doğurduğu için tuvalet bekçisi "kendi çişliğini bir kilise, kendini de ayin yöneten bir papaz" olarak görmeye başlıyor haliyle, oluşa boyun eğmenin alegorisine bu parçayı örnek olarak gösterebiliriz. Doksan dokuza bakıyorum, dünyadan kurtulmaya çalışan adamın beden hareketleri karşılıyor. Teslim olma pozisyonunu arıyor adam, fikrince bu pozisyonu bulabilirse zihinsel olarak bu dünyadan kurtulabilir, bedenin biçimi zihni özgür bırakabilir. Bedenin isyanlarına şahit olmasak da dünyanın yarattığı ağrıya rastlarız ara ara, bacaklar dünyayı sert ve acı çektiren bir kılıf olarak algılar, kollar kurtuluş organlarıdır ama dumura uğradıkları için bacaklarla aynı işleve sahiptir, ağrı yaratır. Tırnaklar için dünyanın başka önlemleri vardır, tırmalama eylemi acı vericidir. Dünyanın başlangıcına ulaşmaya çalışan adamın bütün istencini bir araya getirdiğini görürüz, ölümün yanında yürür gibidir, işkenceyi kabullenip teslim olma anı geldiği zaman bedeninin gerçekten de kurtulduğunu görür ve nihayetinde uykuya dalar. Dünyadan kurtulmanın en güzel yolu için övgü. Yüzüncü parçada tipik bir oyunculluk var, Calvino'nun metinlerini andırıyor bu parça. Bir yazar, bir yazar üstüne bir kitap yazıyor, ikinci yazar iki yazar üzerine iki kitap yazıyor. Kitaplar ve yazarlar artıyor, sonra kurgu tepetaklak ediliyor ve yazarları yazan ilk yazarın sonunun gelmesiyle metin sona eriyor. On numara bir son, parçaların hepsini derleyip toparlıyor.

Manganelli ertelenmemesi gereken bir yazar. Manganelli gerçekten ertelenmemeli. Yenilikler taşıyan bir biçem kurmuş, şahane. Nitelikli okurun ve yazarın ilgisini çekecektir.
Ekim 16, Karaçam Ormanı Buluşmaları için PEN International'ın davetlisi olarak Türkiye'nin orta batısındaki ormanda yaşayan kadın yazarın orman evine geliyor anlatıcı/yazar. On altı saatlik uçuş, yedi saatlik otobüs yolculuğu, Anadolu'nun derinliklerine varış. Göçmenliğinin ilk zamanlarında servis şoförlüğü, donat pişiriciliği gibi işler yaptıktan sonra gece bekçisi olarak çalıştığı sırada karanlık koridorları adımlıyor, yazdığı üç romanı düşünüyor, bir roman daha yazmak için elinde malzemesi varken davet mektubu gelince unutulduğunu düşündüğü yere geri dönmek istiyor, tam da unutulduğu düşüncesine alıştığı sırada, ülkesinden ayrılalı on yıl olmuşken. Yola çıkmadan önce Avusturyalı birkaç yazarın kitaplarını kütüphaneden ödünç alıyor, belki Gerhard Roth da vardır aralarında ama Bernhard kesinlikle var ki Balkış'ın metni Thomas Bernhard'ın metinleriyle, üslubuyla kurulu. Anlatıcı/persona/karakter bütünlüğünden anlatının geçtiği coğrafyaya, bir eseri ortaya koymanın imkanından/imkansızlığından düşünsel mahvoluşlara kadar. Metnin biçimi Don'u andırıyor daha çok, Bernhard'ın sonraki metinlerinde yer alan külçe anlatının yekpareliği yerine anlatı parçalarına, paragraflara yer verilmiş, çok parçalı bir yüzleşme, arayış, şahitlik. Anlatıcı ve diğer katılımcılar "içeride-dışarıda" temalı metinlerini yazacaklar, metin kitaplaşacak ama öncesinde yazar kadınla çıkılacak yürüyüşler, ormanın karanlığında düşünülecek durumlar var, şahitlik edilmesi ve anlatılması gerekiyor. Kadın yazarın iki yıllık tutukluluğu ve sonrasında -tıpkı tutuklanması gibi- hiçbir neden yokken salınması on yıl öncesinin hatırlanacak olaylarına karışıyor, anlatıcı Türkiye'den göçmeden önce Barbaros Bulvarı'nda kadınla göz göze geldiklerini hatırlıyor, on yıldan sonra karşılaşıyorlar, anlatıcıyı köy meydanından alıyor kadın, "hiç tanımadığı ve daha önce hiç okumadığı" bir yazarın gelmesine seviniyor, hakkında hiçbir şey bilmediği biriyle konuşmak daha temiz kesikler, izler bırakabilir, kendisi daha rahat anlatabilir, anlatıcının onun kitaplarını okumuş olmasına rağmen. Yazar kadının anlatıcının üzerinden anlatı kurma çabasını şurada görebiliriz: "Yaşadığınız yer hakkında hiç konuşmamış olduğunuz halde ben sizi yaşadığınız yerde hayal edeceğim ve bütün ıslah edilmiş düşüncelerim bana en büyük huzursuzluğu yaşatmak üzere geri gelecek." (s. 16) Sonrası akış, yazar kadının düşüncelerinin anlatıyı işgal etmesi ve anlatıcının bir kayıt cihazı olarak kayda geçmesi. Yazarın yazdığı metni okuduğumuz fikrini unutmazsak, yazar kadının düşünceleri üzerinden yazılan bir metnin yazarının aslında yazar kadın olduğunu da düşünürsek, iki karakterin de yedi yıldır yeni bir şey yayımlamıyor olmasını göz önünde bulundurursak yazarın neliği iyice muğlaklaşıyor, ortada sadece hikâye kalıyor denebilir. Akışa bakalım: Kadın yazar tutuklanmadan hemen önce henüz ölen bir yazarın evindeki anma toplantısına katılıyor ve Karaçam Ormanı'ndaki inzivasına çekildiğinde ölü yazarın sessiz misafiri olmayı sürdürmek istediğini düşünüyor, böylece Gombrowicz'le aynı düzlemde -sözcüğün tam anlamıyla- var olabiliyor, serbest bırakıldıktan sonra gittiği Arjantin'de Gombrowicz'in yirmi küsur yıllık sürgünlüğünü kendisininkine ekliyor, Polonyalı yazarın Almanlar yüzünden kopan kökünün metinlerindeki anlamsal kopuşlara, absürdlüğe açtığı yolları kendi yaşamında arıyor, yazdığı metinlerde bulup bulmadığını bilemiyoruz, Buenos Aires'ten getirdiği, sonrasında İstanbul'da geliştirdiği ve kısa süreli Polonya ziyaretinde kurduğu anlatıyı tüm geçmişiyle aktarmaya çalıştığı, Şırnak'la ilgili yazısı yüzünden hapse atılmasından, hapishanede okuduğu kitaplardan, Buenos Aires'te tanıştığı diğer göçmenlerin anlatıverdikleri veya gösteriverdikleri acılardan çıkarıp ortaya koymak için uğraştığı metni anlatıcının anlatımında bulabiliriz, belki yazmaya çalışıp yazamadığı romanı, "Gombrowicz saplantısını" taşıyan metni sözleriyle oluşturmuştur, anlık bir yaratı, bir metni yazamayacak olmanın antitürevi, sabahın beşinde evden polislerce götürülmenin, sorgulanmanın, ranzalara yerleşmenin, inzivanın ve göçün hapiste başlamasının nedeni "etkisi zayıf bir yazı" ise daha iyi bir yazıyı yazamamış olmanın telafisi sözlerle sağlanabilir, metinde Amras-Watten anılmış ama Yürümek • Evet tarzı anlatıların içindeki bir anlatı sözler yoluyla ortaya çıkıyorsa, insansızlıktan taşmak bir başkasıyla mümkün oluyorsa hapisteki sosyal iğdişliğin etkisinden de bahsedilebilir, cezaların en acımasızı olduğu söylenen "habersizlik", dış dünyanın hiçbir çatlaktan içeriye girememesi koğuştakileri hiçliğe aynı ölçüde ulaştırır, Gombrowicz'in Günlükler'inin defalarca okunmasına yol açabilir, defalarca okunan bir metnin insanı iki türlü yolculuğa çıkardığı söylenebilir, ilki okurun zihinsel yolculuğu ve ikincil tür olarak fiziksel yolculuğu ama fiziksel yolculuk bir süre daha beklemek zorunda, önce zihinsel göç gerçekleşmeli, Gombrowicz'in adımları izlenmeli, Arjantin'deki, Paris'teki günleri üzerine düşünülmeli, sonrasında okurun yolculuğunun yazarın zihinsel ve fiziksel yolculuğuna denk düşmesi gerekli, Arjantin'e gidilmeli, Polonya'ya, bu yolculuk ormanda son bulmalı, geçmişte yapılan işlerden utanılmalı bir yandan, verilen röportajlar okunduğu zaman utanılmalı, alınan veya alınmayan ödüllerden utanılmalı, Bernhard'ın tekrar tekrar bahsettiği meseleler kadın yazar tarafından ormanda, Anadolu'nun batı taraflarında, çiftçiler ve kasabalılar arasında çınlamalı, yerli bir ses bizim toprakların acılarını ve nefretini anlatmalı, başka metinlerin uçlarını kendi metnine saplayıp yapmalı bunu, yapmalıydı, bu yapılmalıydı ve yapıldı, "doğurgan bir delilik" dile geldi ama bunun bir delilik olması, akıp giden zamanın iyileştirmemesi, iyileşmenin umulmaktan öteye gitmemesi, ölülerin huzuruna imrenilmesi, bir metnin budanıp aslına ulaşması gibi meselelerden sadece birini çekmek gerekirse sonuncusu çekilmelidir ki okunan metnin ne kadar budandığı düşünülebilsin, Bernhard bir röportajında insanın bütün hayatını metinlere sığdıramayacağından, üç bin sayfa yazsa bile bunu başaramayacağından, mutlaka bir şeylerin dışarıda kalacağından, unutulacağından ve bu unutulanların asıl anlatılmak istenen, anlatılması gereken şeyler olduğundan bahsediyordu, aynı bahsin benzerini kadın yazarın da açtığını görmek pek şaşırtıcı değil, beş yüz sayfa yazdıktan sonra metni yüz elli sayfaya indirmek için iki yılını harcadığını söylerken belki de asıl anlatmak istediklerini attığını düşünüyor olabilir, böylece yazmak istediği, yazmayı bitirdiğini düşündüğü metni hiçbir zaman yazmamış olacaktır, ortaya çıkan her zaman başka bir metin olacaktır, yazma istenci belli bir ölçüde kaybolsa da her zaman başka bir metni yazarken bambaşka bir metne yol alınacaktır ya da bunların hiçbiri geçerli değildir, kadın sadece metni daha yüklü hale getirmeyi düşünmektedir, devletin bir yazarı öldürüp sonra da cenaze namazını kıldırmasını en kısa ve yoğun biçimde anlatmayı istemekte, bu isteğini yerine getirmek için biçim, neden, bir şey aramaktadır ama bulduğu şeyler belki de karakterler tarafından zorlanmakta, ortadan kaldırılmaktadır, üç karakterin bir anlatıyı nasıl darmadağın ettiğinden bahsedilmesi yine olamamaya denklenmektedir, insan olmanın yeterince parçalandıktan sonra mümkün olamamasına, parçaların gerçekliklerinin bir araya getirilmesinin imkansızlığına, Karaçam Ormanı'nın bir limbo olmasına varmaktadır bu düşünülenler, geçici olarak çok, kalıcı olarak tek kişilik bir limboya. "Çıplak tenimin, güneşin kavurduğu çıplak derimin gün geçtikçe kıllandığı, beni koruyan, ısıtan bir kürke dönüştüğü bir hayvanım. Soğukta öbürlerinden ayrılmış, yalnız kalmış, kürkünün içindeki sıcaklıkta ancak hayaller kurabilen bir hayvan. Karda sessizce adımlayan ve geriye baktığında hiç titremeksizin duran göllerin ve ovaların önüne kattığı yabanıl bir şey. Ben bir hayvanım, demişti kadın yazar, ben Roza değilim." (s. 111)
Dünya artık eskisi gibi değil, her yazıya bakıp karakterini çıkarmaya çalışıyorum. Zehirlendim. Evimin karşısındaki dükkan Helvetica kullanmış, ciddi bir dükkan. Sahibini tanıyorum, gömlekleri büyük bir ciddiyetle ütüler. Üç yıldır kullandığım çantamın askılığını kopardığım zaman götürüp bırakmıştım, iki hafta boyunca aynı ciddiyetle yapılmayı beklemişti güzelim çanta. Camdan baktığımda görebiliyordum, öylece bekliyordu. Adam malzeme almaya gidemediğini üç defa söyledi, aynı ses tonuyla ve aynı yüz ifadesiyle. Sonra, "Beyefendi," diye seslendi bir gün, "çantanız hazır." Neler olduğunu anlamamıştım, şimdi anlıyorum, Helvetica olmuş. Trebuchet var yanında, yazılım firması. Trebuchet nedir biliyoruz, mancınığın bir farklı versiyonu. Kuleye benzer daha çok, dikine durur, bir uçtaki ağırlık kesildiği zaman diğer uçta taşıdığı ağırlığı uzaklara fırlatır. Filmlerde kaleleri, dağı taşı yıkan silah budur. Yani nedir, iddialıdır. Demek ki iddialı bir firma ya da, "Bize şöyle güzel bir yazı hazırla birader," demişler, hazırlayan da, "Bu güzel gözükür, he bu olsun," demiştir, tamam bu iş. Tipler çok şey anlatsa da bizde pek karşılıkları yok, bilinçli tercihleri görebilecek durumda değiliz, okuyup geçiyoruz. Aslında iyiymiş, öbür türlü yaşanmaz çünkü. "Niye bu karakteri kullanmışlar, Courier kullandıklarına göre biraz klasik takılan adamlar bunlar" diye diye insan delirir. Bu arada epigrafta 1936'dan bir haber metni var, olduğu gibi alayım: "Budapeşte'de, cerrahlar 17 yaşındaki bir matbaacı çırağını ameliyat ettiler. Sevgilisini kaybedince üzüntüden kendini kaybeden Szabo, onun adını kurşun harflerle kalıba dizmiş ve yutmuştu." (s. 7) İnanılmaz bir şey, çağrışımlarını düşünsenize. Metnin bir yerinde geçiyor, suya atılan kitapların çözünürken sözcüklerin dağılmasıyla dünyanın da dağılmaya başladığına inanıldığı söyleniyor örneğin, harflerin doğurduğu onca anlamın ortadan kalkarken esinlendikleri dünyadan bir şeyler götürüp götürmeyeceğini kim bilebilir? Karakterlerin anlamları, ortaya çıkış hikâyeleri, yol açtıkları infialler, toplumu değiştirme ve yönlendirme biçimleri, hemen hepsi var bu araştırmada. Domingo'dan çıkan ikinci Garfield kitabı bu, ilki mektubun tarihçesiyle ilgiliydi sanırım. Şimdi üşenmeyip kalkıyorum, kitabı yığının arasında bulmaya çalışıyorum. Buldum, Mektup: Yazışmanın Hayli İlginç Tarihi. İlginç bir metne benziyor bu da, sıraya koyayım. Neyse, Garfield bu araştırmasında karakterlerin yol açtıkları ilginç olaylara kısa kısa değiniyor, uzun bölümlerde tasarımcıların uğraşları sonucu ortaya çıkan temel fontlara odaklanıyor. Genellikle resimle ilgilenen insanların bir süre sonra kaligrafiyle uğraşmaya başlamaları sonucu çıkıyor yeni fontlar ama çocukluklarından itibaren harflerle ilgilenmeye başlayan sanatçılar da var, onlar doğrudan harflerle boğuşmaya başlayıp sadece bu işle uğraşıyorlar ve pek de bir şey kazanamıyorlar ne yazık ki, ABD'de mahkemeler teliflik bir yaratımın ortaya çıkmadığı yönünde kararlar vererek aşırma olaylarını neredeyse yasal hale getirmişler ve karakter mucitleri yoksulluk içinde ölmüş bir dönem, şimdi haklar yeni yeni veriliyormuş, hatta Fransa'da bir şirket tescilli bir fontu kullandığı için davalık olmuş, sağlam bir tazminat ödemiş, bir sürü şey. Gutenberg'den itibaren harflerin yolculuğunu anlatıyor bu metin, Steve Jobs'ın font düşkünlüğünden Apple'ın ürünlerindeki karakter çeşitliliğine, çizgi romanlardaki karakterlerden Comic Sans'ın dünya çapında uyandırdığı nefrete kadar pek çok mevzu. Bazı karakterler okuyanda aşağılanma hissi uyandırıyor, bazıları feminen, bazıları aşırı maskülen, bazıları çok ciddi, bazıları ciddiye alınası değil derken o kadar çok meselenin arasında kalıyoruz ki bunalıyoruz ister istemez. Yine de çok ilginç olaylar var, Garfield karakterlerin tarihini anlatırken olabildiğince eğlenceli olmaya çalışıyor, iyi. Arada derede kalmış iki şey var, onları vereyim. Serif ve sans serif, tırnaklı ve tırnaksız anlamına geliyormuş. Harflerin orasından burasından çıkan uzantıları düşünün, onlar varsa karakter serif mesela. Bir de Yeni Zelanda'daki olay var, bir kadın resmi bir yazışmada Caps Lock'ı açık unutuyor ve bütün harfleri büyük yazarak atıyor e-postayı. Kovuluyor bir süre sonra, dava açıyor, canavar gibi para harcıyor ve nihayetinde işine dönüyor. Çok ilginç şeyler var, karakterlerin tarihi bir süre sonra sıksa da bu ilginçlikler için okumaya devam etmek istiyorsunuz. Araya son bir bilgi: Comic Sans ve Trebuchet disleksi hastası çocuklar için ideal fontlarmış, rahat ve tehditkar olmamaları sayesinde diğer fontlardan daha iyi geliyormuş çocuklara. Dislektik iki öğrencim var, zeki çocuklar ama okumayı sevmiyorlar. Keşke bilseydim önceden bu font olaylarını. Her hafta bir korku öyküsü bastırıp dağıtıyorum bir iki sınıfa, çocukların hoşlarına gidiyor. Pazartesi iki öyküyü bu karakterle bastırıp vereyim, belki işe yarar. Neyse, Gutenberg'in ilk harf biçimcisi olduğunu biliyoruz, 1454-55'te bastığı 1282 sayfalık İncil için üç yüz farklı harf biçimi dökmüş, yap bazlı mürekkepleri geliştirmiş ki su bazlıların metale yapışma problemi ortadan kalksın. Sonrasında Schoeffer geliyor, kaligrafi eğitimi aldıktan sonra Gutenberg'in yanına gitmiş ve ikisi birlikte çalışmaya başlamışlar, olay büyümüş, Caxton adlı İngiliz matbaacı olayın inceliklerini öğrendikten sonra matbaayı İngiltere'ye götürmüş, Chaucer'ı ilk basan matbaacı olma onuruna erişmiş. Uluslararası standartların belirlenmesinde kendisinden yararlanılmış, puntonun hem yazıyı hem de harflerin espasını standart bir biçime getirmesi sağlanmış. ABD'de 1 pt 0,351 mm, Avrupa'da 0,376 mm mesela, kağıt boyutları arasında da farklar var, Amerikalılar yeni dünyanın biçimlerini yaratmışlar resmen.

Araya kısa bir hikâye, Gill Sans. Eric Gill 1928'de bulmuş bunu, karakter Penguin Books'tan BBC'nin programlarına kadar pek çok yerde kullanılmış. İngiltere'nin milli fontu gibi bir şey olmuş kısaca. Gill'in söylediği bir şey ilgimi çekti, harflerin şekillerinin güzelliğini duygulara bağlı değilmiş, "O"nun yuvarlaklığının çekiciliği onun bir elmaya, bir memeye veya dolunaya benzemesinden gelmiyormuş. Şu ilginç: "Harfler şeylerdir, şeylerin resimleri değil." (s. 51) Göstergebilime dokunan bir şey, Foucault için bir tartışma konusu olabilirmiş gayet.

Albüm kapaklarında kullanılan fontların hikâyelerini göreceğiz, Coldplay'in Parachutes'u var, The Beatles'ın Yellow Submarine'inden Starr'ın davulundaki logoya kadar kullandığı çok sayıda font var, ilginç hikâyeler de cabası. Mesela takım elbise giyme olayını Epstein bulmamış, McCartney çocukluğunda birörnek giyinmiş şovmenleri görünce çok etkilenmiş ve yıllar sonra bu fikri hayata geçirmiş, buymuş mevzu. Gorillaz, gotik Motörhead, Floydian fontlar, Rolling Stones'un karakteristik R'si, aklınıza gelebilecek ata fontlardan hemen hepsi incelenmiş. Bazısına kısa bölümler ayrılmış, genellikle sebep oldukları dikkat çekici olaylar anlatılmış. Uzun bölümlerde doğurdukları yan karakterlere de yer verilmiş, Helvetica'nın krallığını düşünelim örneğin. Fransa'nın resmi fontu olacakmış neredeyse, hemen her yerde kullanılıyormuş ve hemen çeşitlemeleri türetilmiş, telifsiz olduğu için de hızla yayılmış. Bilinenler dışında uçlardaki denemeler de yer alıyor, on yüz bin milyon baloncuktan oluşan fontlar, İsa'nın başına geçirilen dikenli zımbırtıdan doğan dikenli harfler, bir sürü detay.

Harflere, harflerin anlamlarına ve biçimlerine azıcık ilginiz varsa dalıp gidersiniz, öyle iyi ve derinlikli bir metin.
"Thomas Bernhard kendisiyle röportaj yapılmasına hemen hemen hiç izin vermemiştir. Kendisini ve işini, yaşamını ve yaşam koşullarını medyanın baskınından, kamuoyunun ele geçirmesinden korumuştur." (s. 9) Adamın camından içeri mektup, taş ve çeşit çeşit nesne atarlarmış, mektuplarda ölümünün dört gözle beklendiği bile yazılmış, tabii onca tantanadan sonra oluyor bunlar. Bernhard Avusturya'yı ve Avusturyalıları iyice gömdükten sonra hızla büyüyen nefret dalgasından kaçmak için köy evi almış üç tane, evleri genişletme ve tadil etme çabalarını ölümüne kadar sürdürmüş. Yazmaktan başka bir oyalanma biçimi bulmuş ama bu eylemi yazıdan ayırmak pek doğru değil, karakterlerinin çoğu bir eser üzerinde çalışıp işini tamamlamadan öldüklerine göre onca insanı kendi uğraşından yola çıkarak yarattığını söyleyebiliriz, gerçi bunun tersi de geçerli olabilir. Tamamlanamayacak bir metin, çalınamayacak bir konçerto, yarım kalmışlığa dair her şey ortada duruyor, Bernhard metinlerini her ne kadar teknik olarak sonlandırabiliyorsa da aslında devamın gelebileceğini sezeriz, sanki yarım bırakmak istiyormuş gibi. İnsanlarla ilişkilerini de bu bağlamda değerlendiriyor röportajlarından birinde, onların arasına karışıp iletişim çabasına girmeden yaşayıp gitmek istiyor ama yarımlık bu, yaşamının her anında bitimsiz uğraşlarla boğuşur, nokta koyabildiği bir şey olduğunu sanmam. Tamı arayış, Bernhard'ın gayesi bu olsa da ölüm her şeyi yarıda kesiyor, bu yüzden hiçbir şey eksik parçasına kavuşamıyor. Röportajlarında bile bu durum var, gerçi Hofmann soruları ortadan kaldırıp cevapları birleştirerek yarımlığı kendisi yaratıyor ama röportajlarını izlersek Bernhard'ın sorulan sorunun cevabını verirken bambaşka konulara kaydığını görürüz, sanki sayısız virgülü yan yana dizip noktaya ulaşmak istemediğini göstermek ister. İlginç bir yaşam. Bu yaşamdan parçaları rastgele alacağım, bölümlerin isimlerini vermeyeceğim. Arada birkaç alıntı yapacağım, biri şu: "İnsan her şeyi anlatamaz ki: Bir yaşam kolayca ortaya serilemez." (s. 11) Bernhard Viyana'da bir kahvede otururken insanlar geliyor, yirmi iki yıl önce yazdığı bir metin hakkında konuşurlarken saçmaladığını söylüyorlar, Bernhard konuşmak istemediğini söylediğinde hiç umursamıyorlar, arıza çıkarıp gidiyorlar kısacası. Kavga çıkıyor bir gün, yazar haftalar boyunca oraya gitmiyor ve garsonun arkasından konuştuğunu, ondan kurtulduklarını söylediğini işitiyor. İnsanlar huzur vermiyorlar adama, birileri her an yanında bitmek istiyor. "İlkin her yerde insana düşman oluyorlar, bunların hepsine dayanması gerekiyor insanın. Sonra beni küstah ve korkunç, korkunç biri olarak betimliyorlar, bunların hepsine dayanmak zorundasınız." (s. 11) Bütün bunlara rağmen kendini hapseden biri değil Bernhard, evinden sık sık dışarı çıkıp dolanıyor ve sayılı arkadaşlığını sürdürmeye çalışıyor ama ipleri kopardığı anlar da oluyor. Peter Hamm bir gün yanında bir kadınla Bernhard'ı ziyaret ediyor, içiliyor, sohbet ediliyor, konuşulanlar kayıt altına alınıyor ve bir gün Hamm tekrar çalıyor kapıyı, kayıtları bastırmak istediğini söylüyor. Bernhard reddediyor ve dostlukları bitiyor o gün, ilginç. Aslında farkında olmadan pek çok dost edinmiş olabilir, evine yollanan kitapları olduğu gibi çöp kutusuna atarmış. "İadeli taahhütlü gelen kitapların hepsini ben çöpe atarım, bunların hepsini benim çöpte bulabilirsiniz. Benim yapıtları sonradan dışardaki çöp bidonunda bulabilirler." (s. 14) Sadece yazmayı düşünüyor adam, birkaç bölüm yazma alışkanlıklarına ayrılmış. İlk olarak yüzde yüz gerçeği yazmanın delilik olduğunu söylüyor, böyle bir şey mümkün değil. Yaşamı olduğu gibi kağıda geçiremiyoruz, yazı karakteri bile gerçekliği çarpıtan bir öge olduğuna göre gerçeğe başka açılardan yaklaşılabilir, bu açıdan anlatım biçimi önemli bir görev üstlenir. Bernhard biçimi hiç düşünmediğini, kendiliğinden ortaya çıktığını söylüyor. Birtakım arayışları var en başta, Don ve ilk metinlerinden bazılarında bildiğimiz yazı külçelerine rastlamayız, bölümler bile vardır bunlarda. Asıl ses sonradan gelir, bölünmez bir akış. İki noktaya değiniyor Bernhard, Amerika kaynaklı anlatıyı kopyalamaya çalışan yazarların rezil işler ortaya koydukları bunlardan biri. İkinci nokta, bu tür yazından uzak durarak aradığı her şeyi kendi yaşamında bulması. Julien Gracq gibi yazarlardan etkilenen Bernhard kendi arayışına başlıyor, ilk romanından sonra uzunca bir süre hiçbir şey yazmıyor, şiirlerini önemsemiyor, sadece düşünüyor. Sonrasında delicesine yazmaya başlıyor, sanki uzun süredir akmayı bekleyen bir kaynağın duvarları yıkılmış gibi. "Düşünmüyorum, hiçbir şey bilmiyorum kitap yazarken, hiçbir kitabı anımsamıyorum, okuduklarımı da, hiçbir şey kalmış değil." (s. 22) Coltrane'in her şeyi unutmaya dair söylediği sözü Bernhard için de geçerli, metinlerinin içeriklerini hatırlamıyor, felç olan karakterinin hangi metinde olduğunu, berjer koltuğa oturup durmadan düşünen adamın kimlerle birlikte olduğunu, hiçbir şeyi hatırlamıyor. Kendisinin yazar olmak istemediğini, yazarlığa dair bir şeyler yaptığının sonradan ortaya çıktığını ekliyor üstüne, okumalar yapması karşılığında bir dünya para öneriliyor ama her teklifi geri çeviriyor. Onca parayı kaçırmasını aptallık olarak görse de aldığı zevkin büyük olduğunu söylüyor. Almanya'dan Nobel'e aday gösterilmiş iki kez, ödülü kazansaydı büyük bir keyifle reddedeceğini söyledikten sonra yaşamından memnun olduğunu, çocukluğundan beri intihar fikriyle yaşamasına rağmen yaşamın güzelliğinin kendisini öldürmesini engellediğini anlatıyor. Çocukluğuyla ilgili bölümler başka metinlerinde de var, geçiyorum. Konudan konuya atlandığı için aralara serpiştireceğim şeylerden biri gençlik zamanları. Bernhard bir gazetede yazmaya ve para kazanmaya başlıyor, yirmili yaşlarının başı. İyi bir para kazanıyor, hayatından memnun gibi gözüküyor ama gazetesinin hakim ideolojisine uymadığı için şutlanıyor. Bunun hikâyesi de ilginç, Bernhard'ı sosyalist bir partiye sokuyorlar, adam eve gider gitmez pişman oluyor ve ertesi gün parti bölge başkanına bir mektup yazıp partiden çıkmak istediğini söylüyor. Anında şutlanıyor gazeteden, sonrasında yazdığı oyunları da sahneletecek olan Becker'in bulduğu işlerde çalışıyor, süper. Bir yandan Mozarteum'da okuyor, müziğe yatkın olsa da çocukluğunda geçirdiği akciğer problemleri yüzünden tam performans gösteremiyor. Gerçi söylediğine göre başka bir niyeti var: "Mozarteum son buldu. Sınavı ve her şeyi yaptım, bitirdim, diplomayı aldığımda beni hiç ilgilendirmediği için bu işle ilişkimi keseceğime yemin ettim. Aslında Mozarteum'a yalnızlık içine gömülüp gebermemek için gittim, yaşıtlarımla birlikte olmaya zorlamıştım kendimi. Bir çeşit insana kaçıştı bu." (s. 41) Aynı bölümde eleştirmenlere de giydiriyor, eleştiriyi bir iş olarak görmeleri yüzünden metne gereken önemi vermediklerini söylüyor. Bernhard bir süre bu işi yapmış ama anlamsızlıktan bunalmış bir süre sonra, kamyon şoförlüğüne geri dönmüş. Kamyon şoförü Bernhard. Metinlerine mekan sağlarken kamyonculuk maceralarından ne kadar etkilenmiştir acaba?

Sonraki mevzulardan bazılarına değineyim, dinle ve intihar teşebbüsüyle ilgili bölüm ilginç. Otuz hap birden yutuyor çocukken, yedi yaşındaydı galiba. Beş de olabilir. Sonuçta otuz hap çok, çıkarıyor hepsini. Daha az yutsa ölecek. Akciğerleri öldürmüyor, baş ağrıları öldürmüyor, ikiyüzlülük öldürmüyor. Hastalıklarından hemen başka konuya geçiyor Bernhard, Odun Kesmek'in temellerini gösteriyor bir anlamda. "Durumların çoğu böyle: Asla dayanamadığınız, budala bulduğunuz kişilerle yemeğe gidiyor ve önlerinde ikiyüzlülük ediyorsunuz. Öte yandan yalnız kalınamıyor, gerçekten olmuyor." (s. 51) Mümkün olduğunca bir şeye ve birine bağlı olmamaya çalıştığını söylese de kendisini geçindiren işten ötürü bu isteği yerine gelmiyor çoğu zaman, kadınlarla geçici ilişkiler yaşadığını ve onlardan uzak durmak istediğini söylüyor, grafikerlerden uzak duruyor çünkü metinde yürüyen bir karakter varsa kitabın kapağına bir ayakkabı koyuyorlar, Bernhard bu tür işlerden nefret ediyor, grafikerlere de giydiriyor bir güzel. Aldığı ödülleri anlatıyor, ödül törenlerindeki insanlardan duyduğu tiksintiyi kazandığı paralarla hafifletiyor. Umberto Eco, Norman Mailer gibi yazarların onur konuğu olduğu etkinliklere gitmediğini söylüyor, en azından bu noktada yapmak istemediği bir şeyi yapmak zorunda değil. Şu da ilginç bir şey, işitmiş olsaydım kınardım ve Bernhard'ın umurunda olmazdı muhtemelen: "Bachmann'ı çok severdim, o akıllı bir kadındı. Ender rastlanır bir bileşim değil mi? Çoğunlukla kadınlar aptaldır, ama dayanılır onlara, belli koşullarda hoşturlar, akıllı da olabiliyorlar, ama ender olarak." (s.. 79) Bunlardan sonra Bernhard'la yapılan son röportaj var, Hofmann güzel bir nokta koyuyor metne. Dikkat çeken bir röportaj, Bernhard ölmek üzere olduğunu biliyor, normalde birkaç sorudan sonra yollayacağı adamın gitmesini istemiyor, yolundan iki kez döndürüyor Hofmann'ı. Ölüme hazır, üzerinde çalıştığı metni tamamlayamayacağını bilen bir adam artık Bernhard, son günlerinde kabullenmenin dinginliği gelmiş sanki, cevapları yırtıcı değil.

İyi bir metin, Bernhard'ı seven okurlar bunu da sevecektir.
Balkabakları, cadılar, acuzeler, umacılar, otuz iki kısım tekmili birden öcü o gece uyanır, sağda solda haytalık yapar ve insanları korkutur. Batı kültüründe binlerce yıllık bir geleneğin günümüzdeki hali eğlenceye kaymışsa da zamanında ayinler yapılır, tanrılara kurbanlar sunulurmuş, ölümüne korkulurmuş doğaüstü varlıklardan, insanlar evlerine kapanırmış, kapılarını kilitleyip şeytanların kendilerine uğramayacağını umarlarmış. "Şeker ya da şaka," diyen çocuklar şeytanların yerine geçmiş sonra, torbalarını doldurup dişlerini çürütmüşler, kostümleri için haftalar öncesinden hazırlık yapmaya başlamışlar, şeytanlar ortadan kaybolmuş. Amerikan Tanrıları muhabbetidir belki, inananları azalınca güçlerini kaybetmişlerdir, Jason ortaya çıkıp elalemi bıçaklamayı bırakmıştır, ne bileyim, günümüzün insanının belasını zaten bulduğunu düşünüp istiflerini bozmuyorlardır mesela. Sonuçta pagan inanışlar, Walpurgisnacht gibi önemli günler ve haftalar yavaş yavaş silindi veya biçim değiştirdi, kapitalizm Şeytan'ı da tüketim malzemesi haline getirdi bir güzel, hiçbir şeyden korkmayan veletler oradan oraya koşturup eğlence ararken gerçekten Şeytan'la karşılaşsalar, "Güzel kostüm," deyip deli gibi dolanmaya devam edecekler. Bradbury belki de bu önemli gecenin korkutucu yanını anımsatmak için yazdı bu metni, kendi çocukluğunda henüz kaybolmamış olan ürpertiyi canlandırmaktı niyeti, bir korku hikâyesi yazmak istedi ve yazdı. İyi de yaptı, Cadılar Bayramı'nın milyonlarca yıl öncesine uzanan doğasını canlandırdı. Mağara resimlerinde ne zaman ateşler belirdi, o zaman bu gecenin temeli de atılmış oldu gibi sanki. İnsan anlamadığı şeyi imgeleştirdikten sonra farklı anlamlar türetip daha büyük bir anlamsızlık yarattı, ardından hikâyeler, söylenceler, mitler geldi, ateşten doğan felsefe kendi anlamını yarattı derken Cehennem kendine iyi bir korku ögesi bulmuş oldu. Ateş bize balkabaklarının içinden bakıyor, geceyi aydınlatıyor ama korkutucu bir ışıkla. "Gece, her bir ağacın altından ortaya çıktı ve yayıldı." (s. 11) Bradbury'nin biraz pastorallik içeren metinlerinde böyle bir anlatım var, tekinsiz bir atmosfer yaratıyor. Mekân bir Ortabatı eyaletinin küçük bir kasabası, şehirle doğa iç içe geçmiş, kırsalın doğurduğu bilinmeyen tetikte bekliyor. Çocuklar giydikleri kostümleri dahil detaylı bir şekilde anlatılıyor, ben Tom İskilet'i ve Balbağı'nı anacağım. İskilet'in giydiği kostüm malum, tayfanın esas oğlanı en sıkı kostümü giydiği söylenebilir. Balbağı'nı almaya gidiyorlar, Joe Balbağı "o güne kadar yaşamış en büyük çocuk" olarak onlara katılmalı, günün korku dolu anlamını korumalı, arkadaşlarıyla birlikte kapı kapı gezmeli, ancak o zaman Cadılar Bayramı'nın keyfi çıkacak ama hemen gelmiyor Balbağı, kostümünü giyeceğini söylüyor ve çocukları yollamadan önce onlara yetişeceğini söylüyor. Bizimkiler doğruca korkunç eve gidiyorlar, bir tepenin üzerinde, ziyaret etmeye değer tek ev. Doğaüstü kendini hemen gösteriyor, kapı kendiliğinden açılır açılmaz meşhur sözü söylüyor çocuklar, karşılarındaki ucubeye benzer adamdan şeker istiyorlar ama adam, "Oyun," diyor, şeker vermiyor. Sağlam bir oyun dönecek gerçekten ama önce Cadılar Bayramı ağacını inceliyorlar. Kırk metrelik kocaman bir ağaç, her dalında bir balkabağı var, ateşler teker teker yanınca aydınlanan onca balkabağı korkunç bir serüvenin başlamak üzere olduğunu simgeliyor. Yaprak yığınının içinden çıkan ve havada oradan oraya hareket eden iskelet bir el, bir kafatası oyunu başlatıyor. Bay Kefenyığını tekrar ortaya çıkıyor ve Cadılar Bayramı'nın gerçek anlamını "göstereceğini" söylüyor. "'Keşfedilmemiş Diyar. Orada. Uzağa bakın, dikkatle bakın, doya doya bakın. Geçmiş, çocuklar, Geçmiş. Evet, orası karanlık ve karabasanlarla dolu. Cadılar Bayramı'yla ilgili her şey orada yatıyor. Kemik çıkarmak için kazar mısınız, çocuklar? Buna yüreğiniz var mı?" (s. 36) O sırada Balbağı geliyor, Kefenyığını'nın gösterdiği boşluğa bakıyor ve bir şey kapıyor onu, karanlığa çekiyor. Arkadaşlarını kurtarmak isteyen çocuklar Kefenyığını'yla birlikte geçmişe doğru yolculuğa çıkıyorlar ve macera başlıyor.

Uzunca bir yolculuk, büyülü bir uçurtmayla. Çocuklar uçurtmaya tutunup havalanıyorlar ve Antik Mısır'a gidiyorlar. Piramitler inşa edilmiş ve ediliyor, insanlar firavunların gölgesinde yaşıyor ve Osiris her gün Karanlık tarafından öldürülüyor, gece oluyor böylece. Tekrar gündüz sonra, Osiris sonraki darbeyi alana kadar orada. Bu döngüyü hızlandırılmış bir biçimde görüyoruz, eski zamanların dünyasına dair detaylar çok ilginç. Bir ailenin mumyalanmış dedelerini masaya oturtup önüne yemek koyduklarını görüyoruz, hep beraber yerlerken ölünün şerefine içiyorlar, şeref konuğu olan mumyayı memnun etmeye çalışıyorlar. Yola düştükleri zaman Balbağı'nın izlerine rastlıyorlar ama izler belli belirsiz, ya bir fısıltı, ya bir görüntü, ipuçları. İngiliz Adaları'na geliyorlar ve Druid Ölüler Tanrısı'na göz atıyorlar, Samhain burada ortaya çıkıp tırpanını savuruyor, önüne geleni biçiyor, bizim çocuklar zar zor kurtuluyorlar. Ardından Romalılar geliyor, Druidleri katlederlerken tanrılarını da öldürüyorlar ve kendi tanrılarını yeni topraklara taşıyorlar. Hristiyanlık gelince onların tanrıları da ortadan kalkıyor, semavi dinlerin zamanı başlıyor. Notre Dame'a gidiyorlar, gargoyl heykellerinde Balbağı'nın ruhuna rastlıyorlar ve çocuğun dediklerini tekrar anlamıyorlar, çocuk bir yerde buluşmaları gerektiğini söyledikten sonra yakalanmış gibi panikliyor ve belli ki uzaklara götürülüyor. Kovalamacanın sona erdiği noktada Balbağı'nın yaşamını kurtarmak için ömürlerinden birer yıl veriyor çocuklar, böylece Balbağı yaşama dönüyor. Meksika'daki Ölüler Günü sırasında. Dünyanın her yerine yayılmış bir kültürün tarihsel izlerini takip ettik kısacası, Kefenyığını çocukları götürdüğü her yerde o mübarek gecenin farklılaşmış bir biçimini gösterdi, çocuklar günün anlam ve önemini anladılar, şiirler okudular, şekerler yediler ve evlerine dağıldılar. Kefenyığını kim olduğunu söylemedi, çocuklar sorsa da açık bir cevap vermedi ama aslında kim olduğu belli, boynuzları eksik bir tek.

Kısa bir hikâye bu da, kısalığı kadar korkunç bir macera. Bradbury çocuk veya yetişkin dinlemiyor, herkes için yazıyor. Korkmayacak olan çoktur ama doğaüstü her türlü korkunç, böylesi anlatılmışsa bir de. Meraklısı okusun, Bradbury'den on numara bir metin.