Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Zamanın akışına karşı insanın konumunu ele alan anlatımızda eleştirilere karşı takınılacak tavra da değinilir. Uğraştığımız işe dair yorumları süzdükten sonra bir basamak olarak kullanabiliyorsak ilerleyeceğiz demektir, problemin etrafında dönüp dolaşan kuru tartışmalar çok değerli zamanımızdan parça parça götürmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bir de baykuşlara dikkat edilecek, zamanın bilinci olarak orada bir yerde, daima izliyor, gözlüyor ve kendini/zamanı anımsatıyor. Ne zaman bir baykuş görülse durup düşünmek gerekiyor. Acaba uğraşımız zaman harcamaya değer mi, gelişimimiz çok mu yavaş veya çok mu hızlı, baykuşun gözlerindeki anlam nedir, bu tür şeyler. Dudintsev büyülü bir dünyayı anlatıyor, her ne kadar termodinamiğin kanunlarını keyfi olarak ortadan kaldırır gibi gözükse de anlatıdaki bilimsel ortam, bilim insanları, araştırma aşamaları gerçeğe son derece yakın. Çünkü öyle oluyor o işler. Bir şey araştıracaksınız mesela, doğru laboratuvara. Ödenek mödenek çıkacak, zerzevat alacaksınız, onlarla bilim yapacaksınız. Büyüğünden yapın. Sosyal bilimcisiniz, doğruca İSAM'a. Atom profesörüsünüz, çarpıştırıcının bulunduğu yere. Bunlar Sovyetler Birliği'nde planlı bir şekilde yapılıyordu, en azından bir zamanlar, o yüzden makine gibi işleyen laboratuvarları görmek normal. Dudintsev bu metni 1957'de yazmaya başlayıp 1960'ta yayımlatmış, Stalin sonrası döneme umutla yaklaştığını söyleyebiliriz. Kendisi çok defa muhalif olmadığını söylemek zorunda kalmış, yazdığı metinler her ne kadar eleştirel olsa da komünizme gönülden bağlı olduğunu defalarca belirtmiş. Stalin'in öngörülemez davranışları korku saçıyor, o dönemde idam edilmekten daha kolay bir şey yok. Kolektif'in bastığı bir araştırma var, Sokrates'ten O. J. Simpson'a Yargılamanın Tarihi diye, onda Stalin yoldaşımızın dudak uçuklatan dengesizliklerine ve yıldırma tekniklerine denk gelebilirsiniz. Neyse, bir parça da değişim rüzgarı taşıyan bir anlatı bu, masal okur gibi okursunuz, hoştur. Daha ilk paragrafta anlatıcı bir peri masalı ülkesinde yaşadığını, imgesinde canlandırdığı bir kentte hayatını sürdürdüğünü söyler ve zamanı daha en başta anlatıya sokar: "Bu öyküde zamanın bize oynadığı oyunları, onun bizi kandırmasını konuşacağız. Açıkçası zaman sınırsızdır; her yerdedir. Bir peri masalı dünyasında ise zaman, Moskova saati gibi dakik ve güvenilebilirdir." (s. 7) Bir de uyarı var, okurlar kendilerini kaptırıp olayı gerçek ve yaşanmış sanmamalılar. Tamam, bunu emsalleri yokmuş gibi okuyacağız, hatta başka bir gezegendeki başka bir rejimin eleştirisiymiş gibi de okuyabiliriz, sonuçta anlatıda geçen pahalı paltolar, eşyalar, para harcanan lüks tüketim malzemeleri başka bir dünyadan gelmeymiş gibi düşünebiliriz. Neyse, Bilimler Akademisi'nde çalışan anlatıcı beş yıldır başka bir çalışanla bilimsel bir tartışma içinde. Arka arkaya yazdıkları makalelerde birbirlerinin görüşlerini çürütmeye çalışıyorlar, söyleyecekleri şeyler bitmiyor. Pek bir kazançları da yok anlaşıldığı kadarıyla, bu tartışmanın zaman kaybı olduğunu anlayan esas oğlan işine odaklanıyor sonlara doğru, bitmek bilmez bir enerji kaynağı üretmeye çalışıyor ve başarıyor bunu, bilimsel tartışmalardan ne ölçüde faydalandığını bilemiyoruz, pek de faydalanmıyor ki zamanın değerli olduğunu anlar anlamaz kesiyor atışmayı.

Zamanın kıymetinin anlaşılması bu anlatının temelini oluşturuyor. Laboratuvarda dört kişilik çalışan yaşlı, gizemli bir adam, zamanın bir bilmece olduğunu iddia ediyor. Şef hemen bir kum saati alıyor, ters çevirerek akan kumları gösteriyor ve yaşamdaki sayılı mutluluk anlarını tanelere benzetiyor. Alt haznede toplanan kumlar tek bir an, fazlası değil. Anlatıcının kalbine bıçak saplanmış gibi oluyor, çok aşık olduğu ve yitirdiği kadını hatırlayınca her şeyin zamanla birlikte nasıl karmakarışık hale geldiğini düşünüyor. Sonrasında gizemli adamın ilginç hikâyesi var, zamanın durabileceğinden, lotus tohumlarından ve görelilik meselesinden bahsediyor, ardından hikâyesine başlıyor. Bir suç örgütünün başı yakalanıyor ve hapse atılıyor. Hapiste aydınlanıyor, yaşamdaki en önemli şeyin değeri toplum nezdinde hızla düşen maddi zenginlik değil, sevgi ve dostluk olduğunu fark ediyor. Konuşmasının bir bölümünde maddi ihtiraslarına karşı koyamayan insanları bir temiz gömüyor, bir örnek yeterli: "Maddenin peşinden giden yollara koyulmak, bugünlerde kişinin ruhsal azgelişmişliğine kanıt gösteriliyor." (s. 14) Neyse, patron davayı satınca örgütün elemanları patronu öldürmek için harekete geçmeye karar veriyor, patron hapishaneden kaçmadan önce kendini iyice bir geliştiriyor, okumadığı şey kalmıyor, üstelik yüzünü ve sesini de değiştiriyor. Yoldaşlar tıp ilminde de çok başarılı. Eh, bu hikâyeyi anlatan adamın kimliği hakkında fikir sahibi oluyoruz, gerçek kimliği hakkında. Zamanın çok değerli olduğunu, esas oğlanın ince ve duyarlı olmasının hikâyeyi anlatmaya karar vermesini sağladığını söylüyor. Bir veya iki yılı kaldığı için acele etmesi lazım, kısa sürede uzun bir yaşam örmeli. Başaramıyor, bıçaklanarak öldürülüyor ve zamanı iyi kullanma nasihatinden başka bir şey kalmıyor geriye. Anlatıcımızı takip eden kara ceketli bir adam peydah oluyor üstüne, olaylar karışmaya başlıyor. Anlatıcının doğum gününde bir paket geliyor, öldürülen adamın yılda sadece bir kez kurulmaya ihtiyacı olan saat. Hediye. Bayrak teslimi gibi.

Sonu tipik. Bir arkadaşı anlatıcıya bir yıllık ömrü kaldığını söylüyor, anlatıcının deneylerini tamamlaması için on yıllık bir zamana ihtiyacı var. Ne ki az zamanı kaldığını öğrenince işine yoğunlaşıyor ve deneyleri başarılı olunca hiç durmadan enerji üreten, kömüre benzer bir cisim icat ediyor. Memleket kalkınıyor, Sovyetler uçuyor, bizim eleman da başarının sonsuz bir yaşama kapı araladığını anlıyor, ömrünün son gününde saati kurarak yaşamına devam ediyor. Aşağı yukarı böyle.

İdeolojiyi es geçememiş bir metin olmasının izleri çok belirgin, aslında en baştaki uyarının Sovyetler Birliği için söylendiği düşünülebilir, yani bütün o eşitliğin, ekonomik gücün, şunun bunun arkasında gizlenen acılar, öldürülen ve sürülen insanlar var. Bu yüzden mi okuduklarımıza inanmamalıyız? Dudintsev daha en baştan uyarıyor mu okurunu, her şeyin güllük gülistanlık olmadığını mı söylüyor? Böyle bir okuması da yapılabilir bunun, artık okura kalmış. Kısacık bir yirminci yüzyıl masalı bu, okunmaya değer. Tabii satır aralarını gözden kaçırmadan.
Habib Bektaş 1951'de Salihli'de doğuyor, 1973'te Almanya'ya gidip işçi olarak çalışmaya başlıyor, bir yandan yazıyor. Öyküleri, şiirleri ve romanları çeşitli yayınevleri tarafından basılıyor, Almanca yazdığı metinler Türkçeye çevriliyor derken 2005'te Yüksel Pazarkaya'yla birlikte Almanya'da Sardes Yayınevi'ni kurup Necati Tosuner, Gülten Akın, Haldun Taner gibi yazarların metinlerini Almancaya çevir(t)ip yayımlıyor. Yayınevi 2009'da kapanmış, güzel bir dört yıl olmuştur diye tahmin ediyorum. Erlangen ve Salihli arasında gidip geliyor Bektaş, öykülerinde Almanya'dan ve Türkiye'den çıkan benzer sesleri duyabiliyoruz. Karakterler gurbeti kendi vatanlarında yaşadıkları gibi Almanya'yı ev olarak da belleyebiliyorlar, rengârenk bir atmosfer yaratmış Bektaş, bolca kara mizahla birlikte. Öykülerinin iğneleyici yanları var ama komedinin bastırdığı bir iğneleyicilik bu, doğrudan eleştirel değil. İnsanın yabancılık çekerken ne yapacağını bilemediği durumlardan doğan yedi komik öykü var bu kitapta, hepsi çok başarılı, birbirinden güzel. Bektaş'ın yalın bir dili var, mahallede geçen olayları izlerken yaşananların açıklığını, yalınlığını andırıyor.
İlk öykü Sık Dişini Hanım. Karakol, üstü başı yırtık iki adam. Biri sağlam dayak yemiş, hikâyeyi diğerinin ağzından dinliyoruz. Resûl Efendi karakolda bile anlatıcımızın üzerine yürüyor ama durduruyorlar, sağlam mevzu döndüğünü düşünsek de yaşanan saçmalıkları öğrenince anlatıcı adına üzüleceğiz, gerçi daha çok Resûl Efendi adına üzüleceğiz. Bu Resûl ellilerinde bir adam, takkesi kafasında, Müslüman. İlk eşini boşayıp onlu yaşlarının sonunda bir kızla evleniyor, kız hamile kalıyor. Bizim anlatıcıyla eşinin çocukları yok, kırklı yaşlarındalar, mutlular. Bir gün komşularından sesler geliyor, kadın haykırıyor, Resûl de haykırıyor. Anlatıcının eşi bir bakmaya gidiyor ve telaşla geri dönüp bir sürü havlu, bez alıp dönüyor. Resûl'ün sesi duyuluyor: "Sık dişini hanııım!" Anlatıcının eşi birkaç defa gidip geliyor, her gelişinde daha sinirli olduğunu görüyoruz. Resûl eşini hastaneye götürmeye yanaşmıyor, kapının önünde Kur'an okuyor durmadan, eşine dişini sıkmasını söylüyor derken sinirler iyice geriliyor, anlatıcı da dayanamayıp Resûl'le konuşmaya gidiyor. O sırada kadın bir kız doğuruyor ama dişini yeterince sıkamıyor, çocuğun doğumu Mevlit Kandili'ne denk gelemiyor, Resûl eşine hakaret ediyor. Anlatıcı dayanamayıp girişiyor, Resûl, "Sizin yüzünüzden oldu kâfirler!" diye bağırıyor, bizimki kafa göz dalıyor. Acı bir öyküyü trajikomik hale getirmiş Bektaş, güzel bir öykü bu. İkinci öyküyü bir çocuk anlatıyor. Dedesi çok zengin, tarlalarından başka evleri ve manifatura dükkanı var, iyi para kazanıyor. Bir gün ölüveriyor, anneye göre elli ikisine kadar mal mülk konuşulmamalı, ardından mallar paylaşılmalı. Tabii yine anneye göre babasının vefatından sonra yapılması gereken her şey yapılmalı, masraftan kaçınılmamalı. Eşine göre yapılacakların çoğu boşa masraf, örneğin din görevlilerine Kur'an okutulacak, pazarlığa girişiyorlar. Anne yedi görevli diyor, baba bir diyor, üçte anlaşıyorlar. Anneye göre iyi bir miras kalacak, babaya göre hava alacaklar. Gerçekten de hava alıyorlar, dükkan dayılardan birine bırakılmış, tarlalar da erkek çocuklara gidiyor. Dedenin cennete gitmesi sakata biniyor böylece, baba yirmi yıl sonra bile olayı hatırlayıp kendine eğlence çıkartıyor. Aslında her bir öyküde toplumsal bir problemin yer aldığı söylenebilir, burada miras olayı, öncekinde yobazlık, bu tür şeyler.

Üç numara, Derin Hocanın Suyu. Hacı hoca öyküsüdür. Yoksul bir mahallede mümkün olduğunca mutlu yaşayan insanlar civarın en zengin ailesinin gölgesinde kalırlar ama bir şikayetleri yoktur, sonuçta bizim ata sporumuzdur tepemizdeki tarafından ezilmek. Neyse, zengin ailenin kız çocuğu bizim mahallenin çocuklarıyla oynar ama gizli gizli, üstelik her fırsatta laf sokar. Murat kıza simit tablasında kalan susamları verince Murat'a bile laf sokar, taneleri yerken üstelik. Neyse, bir gün bu aile bir yolculuğa çıkar, döndüklerinde evlerindeki paranın çalındığını söyleyerek polis çağırırlar, polisler Murat'ı alırlar, bir temiz benzetirler, suçsuz olduğu anlaşılınca biraz daha benzetip bırakırlar. Ahmet Abi bununla yetinmez, parasını çalanın Murat olduğunu ispatlamak için namlı bir hocayı çağırır. Hocamız anlatıcı evladımızı seçer, bir tas suya baktırır ve dayıları görüp görmediğini sorar. Çocuğun şaklabanlığa basmaz kafası, hiçbir şey görmediğini söyler. Hoca çocuğu kovar, bir başka çocuğu alır ve Murat'ın hırsızlığını çocuğa "gösterir". Bizim evlat göremediği için forsunu kaybeder, annesinden azar yer üstelik. İki mutsuzluk, biri suçsuz yere rencide edilen Murat ki diğer mutsuzluğu da Murat'ın hesabına yazabiliriz. Murat her türlü kaybeden. Simitçi Murat, yoksul Murat, canım Murat. Dört numara, Çıplak Münir. Kasabanın biri, kim bilir hangi hiçliğin ortasında, Anadolu'nun bir yerinde. Almanya'dan mektup geliyor, bir şehir bu kasabayı kardeş kasaba ilan etmiş, belediye başkanını çağırıyor. Almancayı yarım yamalak bilen bir adamın aklına uyuyorlar biraz, civardaki Almanca öğretmeni de yarım yamalak el atıyor olaya. Vize almaya gidiyorlar, yedi kez. Alamıyorlar, üstelik kapıdaki Türk güvenlikçi bunları itip kakıyor durmadan, vize "vermeyeceklerini" söylüyor. Hadi bakalım, Alman'dan daha Alman bir Türk. Neyse, bunlar vize almadan gidiyorlar, paketleniyorlar tabii. Hapse atılıyorlar, kasabayı başkanın yardımcısı yönetmeye başlıyor, hayat devam ediyor. Tam mizah, en karasından.

Alman Ali, Camgöz, Yorgun Ölü aynı minvalde öyküler, bürokratik çıkmazlardan yolunu bulmaya çalışan insanlara kadar çeşit çeşit mesele işleniyor bu öykülerde. Her öykünün başında Semih Poroy'dan bir çizim var, çok iyi bir şekilde görselleştiriyor öyküleri, başarılı bence. Çok sevdim Bektaş'ın öykülerini.
Sivrisinek Şehirde'nin yazarı Ahvlediani'nin son kitabı Dedalus'tan çıktı, yazarın üç metni Türkçeye kazandırıldı böylece. Nesi varsa çevrilmeli, on numara yazardır kendisi. Kurguları beyinde kızkaçıranlar uçurur, torpiller patlatır, gözlerin gördüğünü rengârenge boyar. Bol oyunludur ama sırf oyun oynamak değildir amacı, kurma biçimlerinin anlatıyla doğrudan bir bağı, daha doğrusu anlatıyla birlikte oluşturduğu bir bağlamı vardır, bu açıdan on numaradır. Bu kısacık metninde birkaç adamın hallerine değinse de sadece adamlar açısından bakmayalım duruma, insanlık hallerini masala benzer bir biçimde anlatıyor. Mucit olanının hikâyesiyle başlıyoruz, adam her şeyi icat ediyor. Kendini, bir dağı, bir dağ evini, kendi varlığıyla birlikte başka her varlık meşruiyet kazanıyor, varlıksal bir meşruiyet. Huzuru da inşa ettikten sonra yanında bitiyorlar, gelenler kendilerini de icat etmesi için adamdan ricacı oluyorlar. "Mucit adam bizi, hepimizi icat etti." (s. 9) Sonra sonsuz bir yol icat ediyor ve yola koyulup gidiyor. Bu kadar. Kısacık bölümler, küçürek öyküler. Toplamda bir tür olağanüstülük, biraz burukluk, çokça da keyif çıkıyor ortaya. Başka bir öykücük: Adam dünyada tek olduğunu düşünüyor ve bir eşini bulmak istiyor ama bulamıyor. Başkaları onu yatıştırmaya çalışıyorlar, herkesin tek olduğunu söylüyorlar ama adam huzur bulamıyor bir türlü, kendinden bir tane daha olduğunu hayal ediyor ve kendisi ölürse diğerinin yaşayacağını, kendi şarkı söylerken diğer kendisinin dans edeceğini düşünüyor. Uyuyor, kendinden başka herkesin kendisi olduğunu, kendisinin kendisi olmadığını görüyor rüyasında. Paniğe kapılıyor, uyanıyor ve köyüne dönüyor. Kendisindeyken farkında olmadığı kendiliği başkalarına tam oturunca biricikliğinin kaybolması en büyük kabusu, bir açıdan dengimizi bulmamızın aslında o kadar da olumlu bir sonuç yaratmayacağı fikrini taşıyor. Yansımamız gördüğümüz haliyle yansımadır ve kendimiz değildir, bir başkasının kendiliğimize sahip olması korkutucu bir şeydir aslında. Aşık olmanın bir yansıma olayı olduğu söylenir, kendimizi gördüğümüz bir başkası aşkın nesnesidir ama sapmaların varlığı, negatiflik de diyebiliriz, aşkı güçlendiren şeydir. Anlamadığımıza, bizde tam bir karşılığı olmayana aşık oluruz, yansımamızı tutkuyla severiz. Sanırım. İkisi birden varsa ne hoş, sadece biri varsa ne acı. Bahtsız Adam'a bağlayabiliriz buradan, bu adam horozunu her sabah kesip yediğini ama horozun geri geldiğini, koyununu her gün satmasına rağmen koyununun da geri geldiğini, üstelik aşık olduğu kadını her gün dereye atmasına rağmen kadının her sabah kendisini sevip okşadığını söylüyor, yakınıyor bunlardan. Sonra birileri adama her sabah nasıl olduğunu soruyor, yarasını deşiyor. Hep aynı görüntü, aynı yansıma, aynı anlaşılırlık, aynı amaçsızlık, aynı amaçlılık, aynılık en doygun, erdemli, bütün insanı bile çileden çıkarabiliyor, bu yüzden ilişkilerin, dolayısıyla insanların değişmesi gerek. Sonraki öykücükte mutlu adamın horozunu kesip yediğini, horozun geri gelmediğini ve adamın yalnızlıktan ötürü acı çektiğini görürüz, bağlantı tamamlanır. Unutma aşaması gelir, Unutkan Adam gün içinde ne yaptığını hatırlamamaya başlar, öncesinde gece gördüğü rüyayı hatırlamaz, sonra hatırlamama derecesi kaygı verici hale gelir. Evli olduğunu unutur, ikinci kez evlenir. Üçüncü kez. Bildiklerinden fazlasını unutur, yaşamayı da unutur. Yaşamak nasıl bir şey? Bunu düşünür müyüz, hatırlar mıyız?

Merhametli Adam'ın meşhur şiirdeki masayla bir ilgisi var. Adam eşeğiyle yola çıkar, yolda karşılaştığı çocuğu eşeğine bindirir. İki kadına rastlar, onları da bindirir. Karşılaştığı adamı, adamın devesini ve yükünü eşeğe bindirir, kaya parçasını eşeğe, en sonunda eşeği de eşeğe bindirir ve köye varırlar, cümbür cemaat. Bir kalp herkese yer açabilir, kalbin böyle bir gücü var. Bunu bir de eşeğe sormak lazım tabii. Başka, Cimri Adam var. Bütün parasını elinde tutup kendisini saçıp savuran, şansını zorlayarak parçalara ayrılan biri. Kumarda sevgisini, saygınlığını, her şeyini kaybediyor ve en başından beri sahip olduğu şeyden başka bir şey kalmıyor elinde: kendisinden. Pazarlıkçı Adam'da durum tam tersi, her gece gökyüzüne bakıp hayal kurduğu, yıldızları izlediği tarlasını satıyor. Ardık kuşu, çiçekleri, çardağı, her şeyi geride kalıyor. Parasıyla köyün yarısını satın alıyor, üstelik sattığı toprağıyla beraber, bir daha gökyüzüne bakmamacasına. Kuşların şarkısını, yıldızların anlattığı hikâyeleri dinleyemiyor bir daha, kendisini fark etmeden satıyor bir anlamda. Hayalci Adam tam ortada duruyor, her şeyin hayalini kurup hiçbiri gerçekleşmeyince uyuyakalıyor, hayatı akıp gidiyor ama hayalleri olduğu gibi duruyor. İyileriyle birlikte kötüleri de var, insanların kendisinden korkmasını, önünde eğilmelerini istiyor, oysa çok iyi bir insan. Olamayacağı bir şeyin olma hayali bütün gününü dolduruyor, ne olduğunu ve ne olabileceğini bilmesine rağmen.

Herkesin Yok Zannettiği Adam'la bitireyim, son öykücük. Lao Tzu'dan bir alıntı: "İhtirassız olduğu için ona 'hiç' diyorlar." Adam yalnız kendisi için var, herkes onu yok zannediyor. Gökyüzü ve toprak adamın varlığından haberdar, herkes onu yok zannediyor. Dolulukla boşluk var, sevgi ve nefret, var bunlar, hepsi adamla birlikte var ve adamın varlığı apaçık ortada ama kendisi için var adam, başka bir şey için değil. Ölüm de var, kendine ait bir yere sığışıveriyor, adam yalnız kendisi için var. Koca yaşam onu biliyor, yeterli.

Alıveriniz, okuyuveriniz. Çizimleri güzel, öykücükleri güzel bir kitap. Kısacık olmasına rağmen ne kadar derine indiğini okur anlayacak.
Duvarın içinden geçmeyi deneyin. Geçemeyeceksiniz. Bir daha deneyin, yine geçemeyeceksiniz. Bunu sonsuza kadar sürdürürseniz geçebileceksiniz. Kuantum fiziği bu geçişin olanaklılığını gösterir, Heisenberg sağ olsun. Kuantum tanrıları hep birden iteklerse arkamızdan, atom altı parçacıklarımız günlerindeyse eğer, kendimizi öte tarafta bulabiliriz. Kendimizi değil, bir kolumuzu öte tarafta bulabiliriz. Gerçi bulamayabiliriz de, duvarın içine gömülü olarak kalabilir, bir saniye önce kolumuzun olduğu yerde bir kan fıskiyesi bulabiliriz. Bir adım ötesini düşünüyorum, bilincimiz geride kalabilir. Bedenimiz duvarın ötesinde, bilincimiz burada, nöronlar kafalarına esip ayrılmışlar bedenimizden. Kendi gözlerinize karşı elli metre öteden el sallayabileceğinizi düşünsenize. Newton ve Laplace ağlardı. Aslında klasik determinizmle olasılık determinizminin ilişkisini genel görelilik kuramı ve kuantum kuramı arasındaki ilişkiye benzetebiliriz, ilki çok büyük varlıkların ilişkisini incelerken ikincisi miniciklerinkini inceler ve karşı karşıya gelseler birbirlerine tekme tokat girerler, bambaşka dünyaların kuramları oldukları için. Kaku'ya göre ikisini bir araya getirebilmek için harıl harıl çalışıyormuş insanlar ama başarı sağlanamamış henüz, zaten bu başarılsa Her Şeyin Teorisi falan çıkar ortaya, zamanı eğip bükerek Tip III uygarlık seviyesine geliriz, galaksiye yayılırız. Henüz böyle bir durum yok, kısa bir süre içinde de olmayacak gibi görünüyor. Şimdilik bilimkurguyla alacağız gazımızı ama görmek isterdim açıkçası, neyse, biz nedenselliği olayların düzenini algılayış biçimimiz olarak görelim. Jung'a göre bilimsel algımızın temelidir bu, eşzamanlılığı da göz önüne alırsak niyetimiz, doğrultumuz birbiriyle bağlantısı olmayan olaylar arasında bağ kurmamızı sağlar, farklı zamanlarda gerçekleşen olayları tek bir zamana sıkıştırıveririz de farkına varmayız bile. Eğer bir polissek, atandığımız bir cinayet soruşturması varsa verileri bir araya getirerek gizemi çözmeye çalışır, katili bularak işimizi yapar, cinayeti çözmemizi sağlayan titizliğimizle ve olaylar arasında bağlantı kurma yeteneğimizle gurur duyarız. Eğer Karındeşen Jack'in peşindeysek ve adamı bir türlü ele geçiremezsek mantıklı neden-sonuç ilişkilerini kuramadığımız için, bunu kimse kuramadığı için mesele doğaüstüne kayacaktır. İstatistiklere bakarak -yine Jung'ın ele aldığı bir meseledir istatistik, aklımızı kaçırmamamıza yardımcı olur- cinayet işleyenlerin genellikle insan olduğunu görürüz, Poe'nun katil maymunu bu meseleyi azıcık taklaya getirse de bir hayaletin cinayet işlediğine dair bilgiler istatistiklere giremez, yoktur böyle bir şey. Elde veri varsa eğer. Suç dünyası için mesele kolaydır, patolojik vakaların işledikleri suçlar genellikle çözülür. Araştırılan mevzu cesetlerin yürümesiyse eğer, orada durmak lazım. Lem'in meseleye yaklaşımı bu açıdan yenilikçi, doğalın incelenmesinde iş kolay ama doğaüstü birkaç vaka Scotland Yard tarafından incelenecekse vaziyet karışıyor.
Lem'in bilimkurguya dayanmayan nadir metinlerinden sanırım, polisiye denir bir şey denecekse. Lem esas anlatının içine birtakım garip olayları sıkıştırarak nedenselliğin farklı boyutlarını anlatır, uygulamalı olarak gösterir hatta. Mevzu hakkında bilgi sahibi değilsek saçma ve gereksiz gelecektir ama Teğmen Gregory'nin sokakta yürürken kendisiyle karşılaşması, evinin sahibinin evinden gelen garip sesler, karşılaştığı diğer olaylar bize dünyaya dair kurduğumuz mantığın ne kadar sallantılı olduğunu göstermeyi amaçlar. Şeylere mutlak ve somutluğa dayanan yargılarla yaklaşıyorsak nedenselliğin bir boyutunu gözardı ediyoruz demektir, belki de akıl sağlığımızı korumak için yaptığımız bir şeydir bu, hatta bilincin kendi savunma mekanizması bile olabilir, bilinç kurduğu dünyanın tek gerçek dünya olduğunu düşün(dür)ür, bu dünyanın içinde yaşarız. Eşzamanlılığa kapanırız böylece, tek bir çizginin üzerinde yürümekten başka bir şey yapmayız. Bu ilginç, zira Teğmen Gregory'nin olaylara bakış açısı anlatı boyunca sık sık sorgulanır, bir kanun adamının yürüdüğü çizgiden başka bir şeye sahip olmaması yer yer eleştirilir ama Gregory kendisinin peşine düşmez, araştırdığı üç vakadan birindeki yürüyen cesedi kalabalığın içinde gördüğü halde bu bilgiyi araştırmasına katmaz, arada kalmış bir adam olarak da çıkmaz karşımıza. Gözlemcilikten fazla bir şey yapmıyor gibidir, oysa gecesini gündüzüne katarak bir ölünün yürüyüp yürümediğini anlamaya çalışmaktadır, ortada garip bir durum var yani. Birbiriyle ilişkisi olmayan bilgiler toplandıkça şirazesi kayar, neyi araştıracağını bilemez hale gelir, her şeyden şüphe etmeye başlar, buna benzer bir sürü şey. Sırayla gideyim, bir toplantı salonundayız. Başmüfettiş Sheppard ve memurları Farquart, Gregory, otopsi uzmanı Sorensen ve çatlak profesör tipine cuk oturan Dr. Sciss kısa süre önce yaşanan üç olay hakkında konuşuyorlar. Veriler sağlam, ortada bir çarpıtma, bilgi saklama gibi katakulli yok ama üç olay da birbirinden garip. Cesetler hareket ediyor, kıpırdıyor, morglarda akıl almaz olaylar yaşanıyor. Oldukça detaylı bir şekilde anlatılıyor bunlar, ayrıntıları vermeyeyim ama anlatı tipik bir polisiyeye aitmiş gibi gözüküyor en başta, bunu söyleyeyim. Çavuş Peel aralarında yok, böbreklerindeki bir sorundan ötürü hastanede. Adı geçtiği için kilit bir rolde yer alacağını düşünüyoruz ama böyle olmuyor, aslında metni okurken aldığımız pek çok notun çıkmaz sokaktan ibaret olduğunu görüyoruz. Bu iyi, okur mantığımızı sıklıkla dumura uğruyor, anlatının konusunu düşününce on numara teknik. Neyse, Dr. Sciss konuşmaya başlayınca bir örüntü yakaladığını düşünüyoruz, olayların gerçekleştiği yer, zaman ve mekan bilgilerini bir araya getirerek istatistiksel veriler çıkarıyor, olayların belli bir bölgede belli aralıklarla gerçekleştiğini söylüyor. Bir sonraki olayın izi sürülebilecek yani, vakaların çözülmesi için en ufak bir ipucuna muhtaçlar ve bir cesedin tekrar yürümesiyle gereksinim duydukları bilgiye kavuşabilirler. "Cesedin yürümesi" değil tabii kabul ettikleri olay, mantığa uygun bir açıklama arıyorlar en başta. Dr. Sciss'e göreyse böyle bir açıklama görülmüyor, sonradan iddia ettiği üzere birtakım mikroskobik zerzevatın ölüler üzerindeki etkisinden, bir nevi ilahi canlanıştan yola çıkılabilir. Doğaüstüne doğru uzanan yol kabul edilebilir değil, yine de bir ihtimal olarak masada duruyor. Sebebe ulaşma konusunda dinler tarihi, mitoloji, insanın kaynağına ulaşan her yol göz önünde bulunduruluyor böylece, en azından fikir olarak akılda tutuluyor. Bu açıdan metin zengin, Lazarus Etkisi dahil olmak üzere pek çok gönderme mevcut. Bunun yanında olay yerlerinin nitelikleri vakayı iyice zorlaştırıyor, bir morgda çok sayıda kedi bulunmuş, bir diğerinde polisin teki gördüğü şey yüzünden dehşete kapılarak kaçarken bir arabanın altında kalıyor, uyanana kadar yoğun bakımda kalıyor. Uyanmasıyla birlikte gizemin çözüleceğini düşünebiliriz ama bunca bilinmezin içinde o da zor biraz. Doktorun meseleyi bağladığı fikri: "Ergo, beyler, açıkça görülüyor ki, bu olaylar meydana gelmiş olamaz." (s. 29) Sağduyuya ters çünkü, mümkün değil böyle şeyler. Mümkün.

Aralarda Gregory araştırmalarını yapıyor, Sciss'ten şüphelenip adamı takip ediyor, oturup konuşuyor, bir yandan Başmüfettiş tarafından yönlendiriliyor, sanki görünmez bir el tarafından oradan oraya atılıyor ama yine taca çıkıyoruz, böyle bir şey de yok. Kısacası şimdiye kadarki tecrübelerimizin yardımıyla kurabildiğimiz örüntüler, çıkarımlar bu anlatıda pek bir işe yaramıyor, bir olayın birden fazla sebebi olduğunu seziyoruz ama bu sebepleri bulamıyoruz bir türlü, her bilgi başka bir bilinmeze varıyor. Örneğin polis kendine geldiği zaman cesedin gerçekten de hareket ettiğini söylüyor, yalan söylemesi için bir sebep yok. Ardında hiçbir iz bırakmadığı düşünülen psikopatı aramayı bırakmak için yeterli bir sebep değil bu, insan faktöründen ötürü bu veri güvenilir bulunmayabilir ki geçerliliği sorgulanıyor. Başka bir ipucu da Başmüfettiş'ten geliyor, anlatının sonunda Başmüfettiş olayların gerçekleştiği kasabaların civarındaki bir nakliye şirketinden bahsediyor. Zincirleme vakaların ayyuka çıktığı mekanlar belli, olayların zaman aralıkları belli, o halde aranan psikopat bu şirkette çalışan bir şoför olabilir mi? Başmüfettişin teorisi akla yatıyor açıkçası, sisten göz gözü görmezken araç kullanan şoförlerin bir süre sonra akıl sağlıklarını yitirdiklerini söylüyor Başmüfettiş, insan yön algısını kaybediyor ve sadece biçimsiz bir boşluğa bakar hale geliyor. Sisin yoğunluğuna ve diğer koşullara göre şirketin müdürü şoförlere daha çok dinlenme süresi verebiliyor, bu iki bilgiye bakarak cesetleri yürütenin(?) bir şoför olduğu söylenebilir, çok mantıklı. Aslında mantığa hitap eden ve etmeyen çok fazla teori var ve hemen hemen hiçbirinin somut bir dayanağı yok, bu durumda ihtimaller bir olayın çeşitlemeleri olmaktan öteye gidemiyor, vakalar çözülemiyor, bu çözülemezlik içinde anlatı sona eriyor.

Oldukça ilginç, felsefi bir metin bu.
Rüyalarla aynı tornadan çıktık. Değil, rüyaların yapıldığı malzemedeniz, Shakespeare Prospero'ya bunu söyletiyor. Hepimiz yıldız tozuyuz, gerçi Sagan "star-stuff" diyor, bunu da "such stuff" şeklinde Prospero söylüyor, gerçi yıldız tozu daha yakışıklı duruyor. Steven Wilson, "Deform to form a star," diyor, "Here on earth, together," diye ekliyor. Rüyalarla varoluşun çok derinlerinde bir yerde aynıyız, var olduğunu "dayatan" bilincin bir yanı, hatta kendisi rüyanın bir parçası, tersi de geçerli. Bir rüyadayız, ölünce uyanırız. Bu bir hadis-i şerif, Borges bunu metnine almamış ama anılması lazım, ölmeden ölmenin anlamı bu sözle birlikte ortaya çıkıyor. Bu dünyanın bir uykudan, rüyadan ibaret olduğunu anladığımızda belki de derinlerde bir yerde gizlenen eşliği, anlamların denkliğini görebiliriz. Oyun yazarı, bilim insanı, müzisyen ve peygamber görür gibi olmuş, Borges'in derlediği metinleri okursak bu denkliğe bir nebze yaklaşmış oluruz, en azından bunun tarih boyunca hangi biçimlerle ve içeriklerle sezildiğine dair bilgimiz olur. Arada Borges'in kendi metinlerine de rastlarız, başka kitaplarında yer alan metinlerini buraya taşımış. Geri kalanları kutsal metinlerden, söylencelerden, edebi metinlerden ve bilimsel incelemelerden toplanmış, muhteşem bir seriyi bitirmek için nokta mahiyetinde şahane bir derleme. Önsöze bakıyorum, Joseph Addison'ın kitapta yer alan bir denemesinden alıntı yaparak rüya gören insanın bedenden kurtularak insan ruhunun hem bir tiyatro sahnesi, hem oyuncu, hem de seyirci olduğunu söylüyor Borges, böylece rüyaların edebi türlerin en eskisi ve en eksiksizi olduğu tezine varıyor. Kitap "varsayımsal tarih" için bir başlangıç niteliği taşıyor, Poe'dan Doğu'nun peygamberlerinin rüyalarına kadar pek çok malzeme bu tarihin parçalarını oluştururken belli belirsiz hissettiğimiz bir bütünlük hissini de ortaya koymaya çalışıyor. Rüya tabirleri binlerce yıldır insanlara yol gösteriyor, doğru veya yanlış. Gölgedeki dünyayı görünen dünyaya ekleme çabalarından sadece biri.
Gılgamış Destanı'ndan bir bölümle başlıyoruz, Gılgamış uykunun sürmesi için uğraşacak. Ölümden kaçmayı başarmış tek fani olan Utnapiştim'i bulmak için dünyanın sınırına gidiyor, adamdan ölümsüzlüğün sırrını istiyor. Utnapiştim'in anlattığı tufan hikâyesini biliyoruz zaten, dağın tepesinde kalan gemi var, hayvanların ve ailenin gemiye tıkıştırılması var. Bir de ölümsüzlüğün sırrı var ama bu yine ölmeden ölmek meselesine geliyor. Utnapiştim'in ölümsüzlüğünün kaynağı, rüyanın rüya olduğunu anlamakta yatıyor. Bu rüya-yaşam birlikteliğinin izlerini tarih öncesi insanlara kadar süren bir araştırma vardır mutlaka, bakmak lazım. Hatta bu tufanın da vardır, söylencenin ilk halini çıldırasıya merak ediyorum. Neyse, Gılgamış'ınki MÖ ikinci bin yıldan bir Babil öyküsü. İkinci parçayı Babil Kitaplığı'ndaki metinlerden birinden çekip almış Borges, Konuk Kaplan'dan. Burada yazarın adı Tsao Hsue-King olarak verilmiş ama kapakta Cao Xueqin olarak görüyoruz, hangisi bilmem artık. Neyse, Pao Yu rüyasında kendininkine benzer bir bahçede olduğunu görüyor, hizmetçilerinin yanına gittiği zaman kimsenin Pao Yu olduğuna inanmadığını görüyor, sonra yatak odasında uyuyan adamın Pao Yu olduğunu anlıyor, iki Pao Yu karşı karşıya geliyor falan, uyanış sırasında her şey baştan başlıyor. Kuyruğunu kovalayan bir hikâye. Kutsal kitaplardan alınan metinleri doğrudan geçmek istiyorum, Yusuf'la ilgili birçok bab mevcut, Tanrı'nın sözlerine yer verilmiş falan, ilahi kelamdan gelecek tasvirine inanmayan kulların başlarına gelen felaketler anlatılıyor daha çok. Bir alıntıyla geçeyim: "Eğer Yüce Tanrı seni ziyaret etmeleri için göndermemişse, rüyaları önemseme." (s. 39) Buradan Antik Yunan'a uzanırsak mitik olguların geçirdikleri değişimi adım adım takip etmeye başlayabiliriz, örneğin Zeus'un art arda gördüğü rüyalardan bahsedilir ki tanrıların rüya görmesi ilginç bir durum, insani nitelik kazanma olayı bu dönemden itibaren mi görülüyor acaba?

Sezar'ın ölümünde rüyaların etkisini Plutarkos anlatıyor, başka metinlerde parça parça gördüğümüz hikâye tamamlanıyor böylece. Mart ayının on beşine kadar büyük bir tehlikenin beklenebileceği söylenirmiş eskiden, Sezar'ın eşi Calpurnia gördüğü rüyaları bu felaket beklentisiyle bir tutarak ağlayıp yalvarmış, Sezar'ın senatoya gitmesini engellemek için elinden geleni yapsa da başarılı olamamış. Kurbanlar kestirmek, başka kehanet araçları kullanmak istemiş ama durduramamış adamı, ilginç. Sezar'ın mektuplarını içeren kurmaca bir metinden alınan parçaya bakarak, tabii biraz da gerçeklik payı olduğunu düşünerek bakarsak Sezar'ın da rüyalara çok önem verdiğini görebiliriz, garip bir durum ortaya çıkıyor o zaman. Sezar gücünü yitirmediğini göstermek istedi ya da kendi kehanetine sahipti, sonuçta ölümüne yürüdü. Gerçeği rüyadan ibaret sanmak inancın en derin noktasından doğuyor, böyle bir inanca sahip insanı yolundan çevirmek zor. Bir de tersi bir durum var, olduğu gibi alıntılayayım. Coleridge'ten: "Eğer biri rüyasında cennete gider ve ona orada olduğunun kanıtı olarak bir çiçek verilirse, uyandığında da elinde bu çiçeği bulursa... Ne demeli buna?" (s. 72) Borges'in Parmenides'i karakter olarak kullandığı bir öyküsü var, altın bir gülle alakalı sanırım. Diğer karakter Parmenides'in evini buluyor, adamla konuşuyor ve Parmenides adama altın bir gül verip uyanmasını istiyor. Sanırım. Adam uyanıyor, elinde altın gül. Ne demeli gerçekten? Machado'dan direkt alıntı yaparsam cevaba ulaşır mıyız?

"Bellekte tek değer taşıyan şeydir
Rüyaları hatırlama kıymetli hediyesi." (s. 87)

Cisimleşmiş bir rüya parçasının çok büyük bir hadise olduğunu düşünmemeye meyilliyim, somut dünyanın berisinde her şey karman çorman bir şekilde işlenmeyi, zihne veya dünyaya gelmeyi bekliyor. Altın bir gülün pek de doğaüstü bir yanı yoktur, var olması dışında. Gerçekte değil, rüyada. Başka bir bölümü ele alıp genişleteyim, beş-altı yaşlarında bir çocuğa anlatıcı gece ne rüya gördüğünü soruyor. Çocuk, adamı ahşap bir evde gördüğünü ve kapıyı kendisine açtığını söylüyor, sonra aniden, merakla soruyor, adamın o evde ne işi vardı? Sanki tek bir düzlem varmış da her şey orada gerçekleşiyormuş gibi. Aziz Augustinus rüyalarından sorumlu olmadığını anladığında Tanrı'ya teşekkür etmiş, kendisiyle arasında büyük fark olduğunu düşünüp rüyalarındaki yozluktan yaşamındaki Hıristiyan doktrini çalışmalarına dönebildiği için şükran doluymuş. Sezgiyi bu şekilde ortadan kaldırıyoruz belki de, savunma mekanizması haline geliyor. Rüyanın gerçek olmadığını düşünürsek düşsel sapkınlıklar gündelik yaşama sirayet edemez, bu yaşamı oldukça kolaylaştırıyor. Belki de durugörüyü engelliyor bir noktada, öteyi yaşamla perdeleyip ortadan kaldırıyoruz.

İki bölümü daha alıp bırakayım, ilki Mahşer Rüyası ya da Kurukafalar Rüyası. Dante'den mülhem bir metin ama mahşerin çeşitlenmiş tasvirlerini içerdiği için dikkate değer. Beddua edenlerden ve hırsızlardan başlanıyor, filozoflardan şairlere, İsa'dan Muhammed'e herkes yargılanıyor. Cevapları ilginç, gönderildikleri yerler üzücü. Örneğin filozoflarla şairler cehenneme gönderiliyor, gerçekliği çarpıttıkları gerekçesiyle. Dinin coşkusunu kendilerine yonttukları için de olabilir, aslında cehenneme gitmeleri için yeterli gerekçe var iblislere göre. İkinci metin Coleridge'in Kubilay Han'ını inceliyor. Şu yeter sanırım: "Bir Moğol imparatoru 13. yüzyılda rüyasında bir saray gördü ve aynen gördüğü sarayı inşa ettirdi. 18. yüzyılda, bu sarayın bir rüyadan yola çıkarak yaptırıldığını bilmeyen bir İngiliz şair rüyasında saray üzerine bir şiir gördü. (...) Daha önce yazıldığı gibi, başka bir açıklamayı sezmek ya da varsaymak mümkündür. Belki de insanlara hiç vahyedilmemiş bir arketip, (Whitehead'in adlar listesini kullanırsak) sonsuz bir nesne yavaş yavaş dünyaya girecektir; bunun ilk tezahürü saray, ikincisi ise şiir oldu. Biri kalkıp bunları karşılaştırsaydı ikisinin de esasen denk olduğunu görürdü." (s. 176, 178)

Hawthorne "gerçekliğin içgüdüsel algısı" diyor, hikâyelerden çıkan başka tanımlar var, söylenceler ve ritüeller anlamı bambaşka noktalarda arıyor. Nörobiyoloji tam gaz çalışıyor bir yandan, bilim daha somut verilere ulaşarak başka bir kanattan ilerliyor, hepsi rüyanın neliğini anlamak için. Rüya nedir? Binlerce yıldır insanın aklını kurcalayan bu sorunun yüze yakın cevabı, cevaba yaklaşan çeşitlemeleri var bu kitapta. Borges'ten Kitaplık'a yakışır bir nokta.