Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Kaptanoğlu'nun ikinci kitabı Dedalus'tan çıktı, iyi. Öyküler birkaç gedik dışında pek iyi. Objektif olmaya çalışırken zorlanacağım açıkçası, okurla anlatı arasında kurulan bağların izi sürülebilir ama özellikle bu kitaptaki öyküleri okurken, ilk bir iki öyküyle birlikte bu çabayı sürdüremedim, incelikler kesiştiği gibi yuttu beni, ne diyeyim. Anlatıcının sesi ne kadar derinden geliyorsa bilebildiğimce bildim, meseleler de tanıdık olunca okumaktan başka bir şey düşünemedim. Giardino di Rose, Bu Sabah Kalbinin Eskisi Gibi Atmayacağını Öğrendi nam öyküyle başlıyoruz, Giardino di Rose'nin tahmin ettiğimizden daha özel olmadığı, sadece tahmin ettiğimizden daha çok sevildiği ön bilgisi veriliyor, ardından hastane odasına bakıyoruz. "Doktorun yarım Türkçesi ve sempatik aksanı" birkaç defa karşımıza çıkıyor, anlatının zamanını sıkıştırarak dağılmayı engelliyor. Kaptanoğlu'nun öyküleri genellikle kısa bir zaman aralığını belirli izleklerle bir arada tutma yolunu takip ediyor, geçmişe dönüşler varsa da kısa anın olaylarını anlamlandırmada yardımcı olmaktan başka pek işlevi yok, anlatı parçalarını başka karakterlere ve uzamlara genişletmiyor. Şöyle düşünebiliriz, nehrin akışını gerilerde akıştan ayrılıp ileride tekrar akışa dönen kollar besliyor. Örneğin hastanenin tahmin ettiğinden de pis olduğunu söylüyor anlatıcı, havada uçuşun toz tanelerine bakarak. Sonra "hâlbuki" hastaneye daha önceden geldiklerini öğreniyoruz, Rose'nin tansiyonu düşüyor, şekeri fırlıyor, hastanedeler. Hemen ardından 80 yaş üstü hemşire bahsi geliyor, Hıristiyan olmadığı halde haç şeklinde küpe takan anlatıcıyla 80 yaş üstü hemşire, Rose'nin tansiyonu hakkında konuşuyorlar. Akış çok hızlı, geçmişte hastaneye gelme kısmından küpelere geliş arasında anlatının devamında tekrar kullanılması gereken birçok detay giriyor araya. Burada iki nokta var, birincisi Kaptanoğlu'nun aralık bıraktığı kapıları sağlam bir şekilde kapaması. Bir tek kez değinip öylece bıraktığı detay hemen hemen hiç yok, bunu biraz yaşama benzetiyorum, bilincin boşlukları kendiliğinden doldurması gibi Kaptanoğlu da anlatısını doldurmayı başarabiliyor, süper. İkinci şey, boşlukları doldururken terse düşen bağlantı biçimlerini nadiren de olsa çatması. Hastanenin pisliğinden sonra "hâlbuki"yle birlikte yine kire dair bir açıklama, bir şey bekliyoruz ama yok, başka bir paragrafa geçilmesiyle birlikte başka bir bağlantı zaten kendiliğinden oluşacakken "hâlbuki" önceki paragrafın anlamını sürdürüyor ama o kısım bitti artık, bağlanacak bir şey de kalmadı. Çok küçük çapaklar bunlar, öykülerin kıymetini azaltmıyorlar da göze batıyorlar bir tek. Bir tane daha veriyorum, sonra bu mevzuya daha değinmiyorum. "Ben zorlansam da -merak ediyorum, bir kalp neden eskisi gibi atmaz, ritmi neden değişir delirircesine merak ediyorum- ikimiz de asla bu riski almıyoruz." (s. 13) "Delirircesine" merak mı ediliyor, kalp ritmi mi değişiyor? Mantık bize ilki olduğunu söylüyor tabii ama göz oraya bir virgül lazım diyor. Devam edeyim, Rose'yle anlatıcının ilişkisi bir nine-torun ilişkisini imliyor ama bilemiyoruz, karanlık. Sıcak paylaşımlarının arasında hastane koridorlarının soğukluğu var, bir de duvarlara asılan röprodüksiyonlar. Anlatıcı bir şeyler yemek için kantine gidiyor, giderken tabloların farkına varıyor ve hastane koridorlarına ölmek üzere olan hastaların resimlerinin asılma sebeplerini sorguluyor, resimlerdeki detayları anlatıyor, son resimde doktorun elindeki kalbi Rose'nin kalbine denkleyip sanatı yaşama taşırıyor. Odaya dönüyor, Rose'nin canını yakan tıbbi müdahalelere şahit oluyor ve hasta kadının yağmurun yağıp yağmadığını sormasıyla ne koşulda olursa olsun yaşamın sürdüğünü anlıyor, bunu anlatan Rose'siyle mutlu olduğunu söylüyor. Son. İlgisiz ayrıntılar vermek istemem ama hastane koridorlarını iyi bildiğimden, ananemin burnundan midesine inen boru yüzünden çektiği acıya şahit olduğumdan, ölümünden önce ananemle yaşadığım son mutluluk anlarımı hatırladığımdan bu öykü kıskıvrak yakaladı beni, anlatıcının "kaçınılmaz mutsuzluğu öteleyen kısa mutluluk" imgesi öykünün tamamına başarılı bir şekilde dağıtılmış.

Homologlar Evi ikinci tekil şahsa seslenen bir anlatıcıya sahip. Mail kutusunun doluluğu, sosyal medyanın veriler yoluyla kullanıcısını boğması, sokaktan gelen gürültülerin engellenemezliği birbirine karışıyor, dijital dünyayla gerçek dünyayı yaptıkları baskı açısından ayıramaz hale geliyoruz. Burada anlatıcının seslenme biçimi de önemli, baskı üçleniyor böylece. Anlatıcının söylediğinin dışında bir şey gerçekleşmiyormuş, kişi başka bir şey yapamazmış gibi. Çok iyi fikir. Google'a giriş, kendini aratış, "homolog". "Bir başkasının yerini tam olarak tutan". İnsanın nesne olabilirliğine varıyoruz buradan, anlatıcı anlattığı kişiye ancak bir portakal olabileceğini düşündürüyor, tezgahtaki portakalları düşünerek. "Yüzde yüz bir denklik mümkün müdür? Her insanın bir homologu var mıdır?" (s. 34) Nesnel olamayacağım nokta burada ayyuka çıkıyor, öyküye kendiminkini de katmak zorundayım. Ben "kopya" demiştim buna, homolog daha derin bir anlama sahipmiş. Kopyada defolar olabilir ama homologda aslın yerini tam olarak tutma olayı var, gerçi benim öyküdeki karakter de kusurlu olduğu için kopyalığı üzerine yakıştırabilir. Eşyalar üzerinden yaklaştım ben, Kaptanoğlu başka bir kuşatılma biçimini irdelemiş. Alayım benim öyküdeki o kısmı. Adam evden gidecek ama gitmeden önce bir dengini bırakacak geride, gidebilmenin kendince en makul şartı.

"Hepsini yatak odasına götürüyorum, yatağın sağ tarafına yığıyorum. Elimi yumruk yapıp sargıların arasından bir damla kan düşürüyorum çarşafa, bir damla daha, bunlar gözler. Saçaklı bir duvar süsü, Leyla’ya nerede, hangi tatilde aldığımı hatırlamıyorum, saçlarım. Burnum için ahşap gemi iyi, biçimsiz çıkıntımın olduğu gibi hatırlanmasını istemiyorum, dört yıllık ilişkimizde Leyla ne kadarını aklında tutabildiyse artık, gemiye denkleyecek, burnumu olduğu gibi hatırlamayacak. Gerçekliği çarpıttım, bir başkasının hatırlanmasını sağladım, adım bir başkasının adına dönüştü, gözlerimin ne renk olduğu unutuldu, sesimin sertliği, yumuşaklığı, bütün detayları kayboldu, alışkanlıklarım değişti, bir başkasınınkine dönüştü, dokunuşumun ürpertisi yitti, sevgi sözcüklerim darmadağın oldu, bir başkasına söylenmek için bekliyorlar, aynı sözcükleri kaç farklı insana söylüyorum, düşününce her biri için üzülüyorum, her bir insan için ve her bir sözcük için. Dizimdeki yaranın kabuğunu kopardım, göbek deliğim oldu. Kargaların cıyaklamaları geliyor sokaktan, bir koşu tüyü alıp geliyorum, Leyla kaligrafi kursuna gitmeye başlayınca hediye etmiştim, kollarımdan biri artık. Diğer kolum için Leyla’nın bana aldığı gömleği dürüyorum, karnımın olduğu yere Filozofların Karnı’nı koyuyorum, kabuğu kaldırıp kitabın tam ortasına. Leyla’yla aramızda bir şaka.
(...)
Mızıkama eğiliyorum, ağzının olduğu yere, bir nota, siiii! Bir tane daha, bir tane daha, üçleniyor, si minör, si minörle başlayan şarkıların mahvım olduğunu düşünüyorum, hemen çekip çıkarıyorum onları aklımın koyu sularından, sırayla dinliyorum, salonda çalan radyonun sesine karışıyorlar, kakofoniyi dinlerken neden gitmek istediğimi hatırlıyorum, bacaklarımın yerine bir pantolon, ayakkabılarımın yerine geçen hafta tatilden dönerken aldığım terlikler, birkaç eşya, birkaç ayrıntı, tamamım. Ben bu kadarım. Bu evde, bu dünyada bu kadarım."
Ekşi Mayalı Ekmeklerden Raif Bey Yapmak, senaryo formatında yazılmış bir metin olmakla birlikte Raif Bey'in yaşlılıkla mücadelesini anlatmaktadır, ekmek yapma çabası üzerinden kendisini gerçekleştirme uğraşını örneklemektedir, izlenme sayıları üzerinden internetteki videoların güvenilirliği bahsini eşelemektedir, bir YouTube kanalını eşine tercih edebilecek hale gelen Raif Bey'in olmayan çocuklarının yerine mayaları koymasındaki patolojiyi gözler önüne sermektedir, diğerleri gibi iyi bir öyküdür.
Ada'ya Geleceği Hakkında Bir Şey Söylemeyin için diğerlerinden ayrı bir yere konulması gerektiği söylenebilir. Ada'nın altı yaşındaki halini görürüz, ailesiyle yaşadıklarına şahit oluruz ve yaşadıklarının gelecekteki hallerini nasıl biçimlendirdiğini dinleriz, bizden Ada'ya dair istenen şeyin sebebini çıkarırız böylece. Anne-kız ilişkisine dair duygusal ketlenmelerle dolu sahneler belirir, Ada'nın kendisine tokat atma gerekçesinin o ânın dışında, o andan önce anlaşılmayacağı hissettirilir. Bu öyküdeki teknik yaşama yine çok yakın aslında, muhteşem hatalar yaptığımızda zamanda adım adım geriye giderek geçmişteki halimizle şimdikinin arasındaki muazzam farkı görüp üzülmez miyiz, ne bileyim, daha ince, hassas bir insan olduğumuzu hatırlayıp avunmaz mıyız, artık o insan olamayacağımız için yitenin acısını çekmez miyiz? Bunu kimse söylememeli gerçekten, Ada kendi anlayacak.
Beş altı öykü kaldı, tekrar okuyup yazacağım onları da. Şimdilik bunlar burada dursun, belki Kaptanoğlu'nun daha çok okunmasında faydası olur. Şahsen aşırı hesaplı kitaplı metinler yerine Kaptanoğlu'nun öykülerini öneririm ben.
Metnin çevirmeni Adalet Cimcoz. Ön kapakta adı var, üstelik Tibor Dery'nin hemen altında, iki isim metni ortaklaşa yazmış gibi. İlginç bir tercih. 1967'de basılmış metin, Bilgi Yayınevi sağ olsun. Déry'den bahsedeyim, 1897'de Macaristan'da doğuyor, zengin bir Yahudi babanın ve Alman bir annenin çocuğu. Gönderileceği sürgünleri, yatacağı hapisleri, atlatacağı tehlikeleri hayal edebiliriz. 1930'larda Berlin'de gazetecilik yapmaya başlıyor, sonra 1950'lere kadar memleketine dönemiyor. Alman baskısı geçer geçmez Ruslar arıza çıkarıyor bu kez, Komünist Parti'yle ters düşer düşmez fişleniyor ve Macar İsyanı sırasında hapse atılıyor. Üç yıl sonra serbest bırakılıyor ve ömrünün sonuna kadar, on yıldan fazla bir süre memleketiyle hasret gideriyor. 1977'de Budapeşte'de vefat edene dek pek çok roman ve öykü yazıyor, Macarların kara ışığını metinlerine aktarıyor. Çalıp çırptığım bilgilere göre anlatılarında olaylar sonbahar veya kış aylarında geçiyormuş, memleketin bunaltısını daha iyi aktarabilmek için. Lukacs'a göre çağının en iyi tasvircilerinden biriymiş, karakterlerini detaylandırma biçimini düşünürsek hak veririz. Metin biri uzun olmak üzere üç öyküden oluşuyor, her öyküde Déry'nin atmosfer yaratma başarısını görebiliriz. İlkine bakalım, kitaba adını veren öykü. Bayan V.'yle tanışıyoruz hemen, sinirli bir kadın. Kocasının ölümü yaklaşırken evde terör estiriyor, hizmetçileri azarlıyor, doktoru kalaylıyor, sivri dilinden kimse kurtulamıyor. Evin gireni çıkanı bolsa da üç karakter devamlı oradaymış gibi gözüküyor: Matild Teyze, Roza Teyze ve Berta Teyze. Koronun işlevini üstlendikleri söylenebilir, halkın sesi olmuşlar. Bay V.'ye pek bir ses ulaşmıyor, dinlenmesi lazım. Bir buçuk yıldır hasta, iki ay önce yataktan çıkamayacak duruma gelmiş ama ölmemiş, yaşama sarılmış. Macaristan'ın en ünlü profesörü X. gelip adamı muayene ediyor sürekli, ölmesini engelliyor denebilir. Bay V.'nin önemli bir şahıs olduğunu anlıyoruz, belki Parti'den, belki akademiden biri. Adı Ödön bu arada, Ödön'ün etrafında dönen lafın haddi hesabı yok, beklenen ölümünün sonrasını kafalarında kuran insanlar çoktan çekişmelere başlamışlar ama onun pek haberi yok bunlardan. En fazla doktorla ve eşiyle iletişim kuruyor, o kadar. Kendisini sonlara doğru detaylı olarak göreceğiz, öncesinde cenaze hazırlıklarından siyasi hareketlere, kısacası doldurulması gereken boşluklara odaklanan karakterlerin iç dünyalarına farklı açılardan bakıyoruz. Bayan V.'nin müsrifliğine dair pek çok olay anlatılıyor mesela, kadının evine antika kuntika bir dünya şey tıkıştırdığını, para eden her şeyi topladığını görüyoruz. Yalnızlıktan ölümüne korkuyor bir yandan, eşi öldüğü zaman kaybedeceği gücü düşünüp etrafında kimsenin kalmayacağından endişe ediyor. Endişe etmekte haklı gibi de gözüküyor, etrafındakilerin goygoylarına bakarak doğru bir çıkarım yaptığını söyleyebiliriz. Bayan V.'nin ölüme hazırlık için çabalamalarını göz önüne alarak çoktan kaybedilmiş bir gücü toparlamaya çalıştığını söyleyebiliriz, banka müdürlerinden parti yöneticilerine kadar pek çok tanıdığı arayarak mezar yerini ayarlamaya çalışıyor, tören düzeni hakkında fikirlerini sunuyor ama modası geçmiş biri olarak pek sallanmıyor açıkçası, maddi gücü de eskisi gibi olmadığı için zorluklar yaşıyor. Farklı insanlarla girdiği diyaloglar arasında Macaristan'ın durumu hakkında da bilgi sahibi oluyoruz, Batı'dan gelen tüketim malzemeleri çok pahalı, insanlar külotlu çorap bulabilmek için muazzam paralar ödüyorlar. Bayan V.'nin yok mesela, arkadaşından giydiği çorabı çıkarmasını istiyor, cenazede giymek üzere satın alıyor. Ambargo mudur, enflasyon mudur, pahalılık mıdır, artık neyse ülkeyi iyice zora sokmuş gibi gözüküyor.

Araya dereye kendisini de koymuş Dery, çok hoş. Bayan V.'nin bir diyaloğunda Dery'nin ölüp ölmediği sorgulanıyor, Dery kendini halkın ölü kahramanlarının arasına koyuyor ve gömülmüş gibi gösteriyor. Kendisinin bahsi geçtikten sonra evdeki en önemli hizmetçilerden birinin evdeki Yahudi nüfusunun artmasıyla birlikte istifa etmek istemesi anlamlı, kadın iyi bir hasta bakıcı ama antisemitist duyguları o evde daha fazla çalışmasını engelliyor. Bay V. anılarını yazıyor bu arada, morfinini alıyor ve durmadan yazıyor. Yazmasa daha uzun yaşayacağı söyleniyor ama o yaşamının sonuna geldiğini bildiği için kalemi düşürmüyor elinden. Sonradan kendisine verilen ilacın morfinden başka şeyler de içerdiğini öğreniyoruz, bu katakullinin de olayı farklı. Oraya girmeden Ödön'le pek sevdiği genç dostu Flora arasında geçen bir diyaloğu aktarayım. Pencereden görülen bir dağın farklı isimlendirilmesinden doğuyor olay, Ödön dağın eski adını söylüyor, Flora yeni adını. "Gördünüz mü? Ben o dağı eski adıyla anıyorum, Suab Dağı diyorum. Hürriyet Dağı'nı eski adıyla anan bir kuşağın işi ne yeryüzünde? Sözcüklerimden, simgelerimden, kendimden daha uzun ömürlü mü olayım? Ne alışverişim olabilir sizlerle?" (s. 43) Yıllar önce diktiği ceviz ağacının altında daha fazla oturmak istemiyor Ödön, zamanın geçip gittiğini anladığı için gitmek istiyor artık. Gidecek, cenazesi yapılacak, gözyaşları dökülecek ve toplumun kokuşmuşluğunun başka örnekleri sunulacak. Ödön'ün son tiradıyla bitireyim bunu: "'Bütün hayatım tıpkı kanser gibi, gelecekle örüldü,' dedi, 'kendimi değil, işlerimi, yaptıklarımı düşündüm hep. Kendimi boşladım, esenliğim umrumda değildi, işim önemliydi. Her dakikam işle doluydu. Cevizin altında oturup çalışırken, kuşların ötüşünü işitir miydim sanıyorsunuz? Yemekten kalkar, yediğimi unuturdum, söylemeseler çamaşır değiştirmezdim. Çok önemli bir işi başarmam gerektiği yalanına inanmıştım... bugüne değin hep aldattım kendimi.'" (s. 50)

Portekizli Kıral Kızı yıkıntılar arasında çocukluğun değer yargılarını irdeliyor. Macar ovasındaki B. köyü, Almanlar çekileli bir saat olmuş. Her taraf sessiz, kapılar kapalı. Üç çocuk çıkıyor ortaya, Peter haşarı bir velet, Tutyu iki oğlandan daha büyük bir kız, Hans da en küçükleri. Pazar alanına gidip karınlarını doyurmaya çalışıyorlar, Peter hırsızlık yaparken yakalanınca Tutyu çocuğu kolluyor ve kendilerini tutan adamlara faşist olduklarını haykırıyor. Gündelik bir hakarete dönüşmüş "faşist", herkese söylenebilir. Satılanlar çok pahalı, çocuklar bir şey alamıyorlar. Tiyatro oynanacağı sırada çığırtkanın sesine kapılıp oyunu izlemeye karar veriyorlar. Çığırtkan komik bu arada, oyunun eski zamanlardan birinde Portekiz sarayında geçtiğini söylüyor, prensesi oynayan kızın asıl prensesten çok daha güzel olduğunu, dileyenin eski prensesin fotoğraflarına bakabileceğini söylüyor falan. Sonuçta Peter haşarılıklarına devam ediyor ve giderek "Almanlaşıyor", kız dehliyor çocuğu. Peter çok şaşırıyor, korkuyor ve Tutyu'ya faşist olduğunu söylüyor, kayboluyor ortalıktan. Bilinmezin içine yolculuk. İki çocuk bir parça ekmeğin peşinde yürümeyi sürdürüyorlar, kim bilir nereye.

Sevi. Almanların geri çekilmesinden sonra hapisten çıkan bir adamın evine dönüşünü, yedi yıldan sonra ailesine kavuşmasını anlatıyor. Yine bir Macaristan panoraması, savaş sonrası dönemlerin ekonomik, toplumsal dinamiklerinin değişimi, hapishaneden sonra sosyal yaşama ve yeni bir dünyaya alışmaya çalışan adam.

Dery'nin öyküleri iyi, Macar sonuçta. Türkçeye çevrilen kötü bir Macar yazara rastlamadım ben, Dery de son derece iyi bir öykücü. En kısa sürede başka metinlerini de okumak dileğiyle diyelim.
Zühal Tekkanat geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti, geriye şiirleri, röportajları ve Cemal Süreya'ya dair anıları kaldı. Röportajlarda Süreya'nın Tekkanat'a şiddet uyguladığına dair bilgiler var, bu meselelerin deşilme çabasından magazinel malzeme çıkarma çabalarından bahsedilebilir. Mahremiyetin ihlaline varan ısrarlar sonucunda Tekkanat konu hakkında daha fazla konuşmayı reddediyor, canı acıyor çünkü. Leylâ Şahin'in metnine geleyim, Zühal Tekkanat'la yapılmış röportajların yanında Cemal Süreya'nın yazıları var, Sözcükler'de yayımlanan kayıp mektupları var, fotoğraflar da var ama Süreya'nın ölümünden sonra Cemal Süreya Kültür ve Sanat Vakfı'nın etkinliklerinde çekilmiş fotoğraflar bunlar, Süreya'nın gün yüzüne çıkmamış fotoğraflarını görmek isterdi şu deli gönül, olmadı. Şeyi de sıkıştırayım buraya, fotoğraflardan birindeki dört kişiden üçünün adı verilmiş ama pos bıyıklı, biraz kısa görünen adamın adı verilmemiş. O adam edebiyatımızdaki -bence- önemli yazarlardan biri olan Necati Tosuner. Unutuldu mu, başka bir şey mi var da adı konmadı bilmiyorum artık.
Metnin ortaya çıkış hikâyesini anlatmış Şahin: "Cemal Süreya'da Dağlarca adlı bir araştırma konusu vardı zihnimde. Bu arada Cemal Süreya ile en uzun yaşamış olan, oğlunun annesi Zühal Tekkanat'tan Cemal Süreya'yı daha "içeriden" öğrenmek istedim. Onu, evime yakın olan Bağdat Caddesi'ndeki Hatay Restaurant'a çağırdım. Sağ olsun hemen geldi ve o gün çalışmaya başladık. Diyebilirim ki Cemal Süreya'da Dağlarca kitabı asıl bu çalışma içinde gövdeleşti." (s. 13) Başka bir araştırma için bir araya gelinmiş, o araştırma basılmış, yanında bu da basılmış gibi gözüküyor, dolayısıyla derinlemesine bir araştırma bekleyenleri hayal kırıklığına uğratıyor bu metin, sorulacak onca soru varken Süreya'nın veya Süreya hakkında yazılmış yazıların Tekkanat'ın anlattıklarından daha fazla yer kapladığını görüyoruz. Üzücü bir durum ama metin yine de tatmin eden bir içeriğe sahip. "On Dördüncü Mektup" adını Tekkanat koymuş, "Güneşten Yırtılan Caz" adını da Şahin koymuş, iki adlı bir inceleme çıkmış ortaya. Tekkanat'la Süreya'nın tanışma hikâyesiyle başlıyor tabii, 1967'de evlenip Kadıköy'deki Beşiktaş İskelesi'nin tam karşısında, şimdi yerinde muhtemelen Starbucks'ın olduğu Marmara Apartmanı'nda taşınıyorlar. Göçebeliğe değiniyor Tekkanat, o apartmanda üç daire değiştirmişler ama Süreya'nın göçebeliği, sürgünlüğü çok daha öncesine, çocukluğuna dayanıyor. Dersim Katliamı'ndan bir süre sonra galiba, Süreya'nın amcası bir valinin kafasını yarıyor, devlet amcayı ve ailesini Bilecik'e sürüyor. Süreya'nın babası da kardeşini yalnız bırakmamak için peşinden gidiyor. Şiirlerinde anlatır bunu, Göçebe'yi de anmak lazım. Bilecik'te bir süre yaşıyorlar, on yıl boyunca orada kalmak zorunda olmalarına rağmen süre bitmeden İstanbul'a taşınıyorlar. Bir süre sonra evi polisler basıyor, genç yaşlı herkesi karakola götürüyorlar ve Bilecik'e geri yolluyorlar. Cemal Süreya ilk eşiyle Bilecik'te tanışıyor, sonra Mülkiye yılları, memuriyet, İstanbul. Cemal Süreya'nın hayatını kaybettiği Cihanseraskeri Sokağı'ndaki ev şairin yaşadığı yirmi dokuzuncu evmiş. Yirmi dokuz evde aranan huzurun yükü ağır olsa gerek.

Tanışma faslı. Tekkanat on yedisini bitirir bitirmez ailesinin zoruyla evleniyor, eşi askeri hâkim. Kızları oluyor, adı İçsel. Daha o yaşlarda şiirle ilgileniyor Tekkanat, okuyup yazıyor. O zamanki yaşamında iki olay var, travmatik. Eşi şiir defterini yok ediyor, üstüne aldatıyor kadını. Tekkanat boşanıyor, Ankara'dan İstanbul'a ailesinin yanına dönüyor ve çeşitli gazetelerde çalışmaya başlıyor. Papirüs yazıhaneye yakın, Tekkanat iş çıkışlarında Süreya'nın yanına uğruyor. İş kaçırmaya kadar geliyor, birbirlerini kaçırıyorlar bir anlamda. Süreya yanına Ülkü Tamer'i alıyor, bir kamyonete atlıyor, Tekkanat'ın yaşadığı aile evinin önüne geliyor. Kitaplar, saksılar, eşyalar araca yerleştiriliyor, Ülkü Tamer kasada, elinde bir saksıyla oturuyor. Çok hoş. Cemal Süreya'nın da ilk evliliğinden bir kızı var, Ayçe. Anlaşıldığı kadarıyla kızlar arasında bir sorun çıkmıyor ama ilginçtir, metinde birlikte fotoğrafları olan Perihan Bakır -Cemal Süreya'nın kız kardeşi- ve Zühal Tekkanat arasında kavga gürültü eksik olmuyor, röportajlarda var. Ayrılık faslını kısa keseceğim, röportajlarda var yine. Süreya'nın kaçamakları Tekkanat'ı yıldırıyor, ayrılıyorlar. Tekrar bir araya gelme olayları var ama bir şeyler yittiği için kalıcı olmuyor. Memo Emrah'tan bahsediyor Tekkanat, hassas bir konu. Annesiyle babasının ayrılığını kaldıramıyor Memo, hızla kilo alıyor. İlginç davranışları da var, anlatımın kopukluğundan ötürü Tekkanat'ın detay vermek istemediğini anlıyorum açıkçası. Memo bir gün cebinde silahla geliyor eve, sonra polisler tarafından götürülüyor. Ölümü çok acı, değinmek istemiyorum. İntihar olduğu söyleniyor ama Tekkanat'ın söylediklerinden Memo'nun iki arkadaşının suçlu olduğunu anlıyorum, evde üç kişi takılırlarken Memo'nun tüfeği ateş almış. Süreya'nın ölümünden yedi ay on iki gün sonra Memo ölmüş, çok ağır bir sınanma bu Tekkanat için. Süreya'nın çocuklarıyla ilişkisine dair bir soruya verdiği cevabı alayım: "Ayçe de babasına kırgındı. Cemal, Ayçe'yi de seviyordu fakat hiçbir yakınlık bulamadı ondan. Bu tür meselelerde haklı olan daima çocuklardır. Cemal Süreya, Türk şiirinin, Türk edebiyatının en seçkin şairlerindendir, insan olarak da seçkin ve kıymetlidir fakat çocuklarına iyi baba olamadı. Daha doğrusu eve anne baba ayrılığı girdiği zaman, iyi bir anne iyi bir baba olmak kolay değil ve bunun faturasını çocuklar ödüyor daha çok. Bir daha söylüyorum: Cemal gerçekten iyi insandı. İyi sözcüğünün bütün derinlikleriyle iyi insandı." (s. 35)

Doğan Hızlan'ın bir yazısı alınmış sonra, 1999'da yayımlanan bir anma yazısı. İlginç noktalarını alayım, Süreya'nın Dağlarca'ya duyduğu sevgi büyük. Bir gün Dağlarca, "Cemal şiiri bıraksın, düzyazı yazsın," diyor. Süreya çok üzülüyor ve öfkeleniyor, ihanete uğramış gibi hissediyor ama küsmüyor, Dağlarca hakkında yazılmış en güzel yazılardan birini yazıyor, bir de Süreya ölmeseydi Nâzım Hikmet hakkında kapsamlı bir çalışma yapacağını öğreniyoruz. Bir yazısı var yine de, olduğu gibi alınmış o yazı da. Nâzım Hikmet'in savunusu olarak görülebilir bir yerde, Mehmet Kaplan'ın yorumlarına şöyle bir değinilip geçilse de aslında bir kesime karşı duruş sergileniyor. Mehmet Kaplan'ın yazısına bakarsanız Süreya'nın atakları iyi savuşturduğunu görürsünüz. Başka, Ceyhun Atuf Kansu'yu da çok sevdiğini söylüyor Süreya, portrelerinden birini Kansu'ya ayırmıştı sanırım.

Sonda kayıp dört mektup var, ardından fotoğraflar ve kapanış. Daha kapsamlı bir çalışma olabilirmiş bu, Dağlarca uğraşının bir yan ürün olarak ortaya çıkmasaymış keşke. Olduğu kadar artık, her türlü ilgi çeken bir metin çıkmış ortaya. İlgilisinin ellerinden öper.
Baskısı uzun süredir yoktu, Notos sağ olsun. Hrabal'ın presçilik günleri II. Dünya Savaşı'ndan birkaç yıl sonrasına denk geliyor, Hitler'den sonra Sovyetler baskı yapıyor ve kitaplar toplatılıyor, yakılıyor veya hamur haline getiriliyor, Hrabal bu yok etme işleminin tam ortasında. Anlatıda geçen kitapların gerçekten Hrabal'ın elinden geçtiğini düşünüyorum, Tolstoy geçmiyor ama Rus edebiyatının preslenmesinden sonra Kant, Nietzsche gibi Almanlar aynı akıbete uğramıştır büyük ihtimal. Hant'a kurtarabildiği kitapları kurtarıp evini kağıttan eve çevirerek bildiği dünyanın yaşamasını sağlamaya çalışıyor gerçi, bir Almanın yanında Rus yazarlara rastlayabiliyoruz ama o dönemde ikisinin yan yana gelebileceği nadir durumlardan biri bu, Hant'a onca kitabın altında kalıp boğularak ölme tehlikesine rağmen kitapları istiflemeyi sürdürüyor. Otuz beş yıllık presleme kariyerine kendini ve kitapları kurtarma niyetiyle devam ederken eline geçen nadir metinleri kendisini ziyaret eden bir profesöre veriyor, bira parasını çıkarıyor böylece. Hayatla baş edebilmek için sığındığı şeylerden birinin alkol olduğunu söyleyebiliriz, belki de düşüncelerinin akış hızı ayık gezmemesinde saklıdır. Geçmişine, çocukluğuna dair acı veren hatıralardan başka pek bir şey kalmadığı için şimdisine odaklanıyor ve durmadan, ara vermeden anlatıyor. Birkaç günde bir yakaladığı hızı kayıt altına almak ister gibi. Her bölüm bir veya birkaç gün. Bölümlerin çoğu aynı şekilde başlıyor, otuz beş yıldır kağıt işinde çalıştığını söylüyor Hant'a, yaşamı elinden kayıp gidecekmiş de tutmaya çalışıyormuş gibi. Güzelce balyalanmış kitaplardan havaya karışan harfleri bir arada tutuyor, anlatısını bu harflerle kurduğunu düşünebiliriz: Bir kitap olarak Hant'a. En sonunda kendisini de balyalaması daha sağlam bir anlama kavuşuyor böylece. Sadece harfleri değil, sözcükleri ve cümleleri de yakalıyor arada, Homeros'un yazıya geçmeden önce havada süzülen cümlelerinden farksızdır o cümleler, iyi bir kitaptan gelirler. Hant'a iyi kitapları bir balyaya sıkıştırır, böylece yığının arasına değerli bir parça katarak bütünü de kıymetli hale getirir, en azından bunu yapar kitaplar için. "Hangi balya Goethe ve Schiller'e, hangisi Hölderlin ve Nietzsche'ye mezar olmuş, bilen bir tek ben varım." (s. 14) Arada sırada patronu gelir, neler döndüğünden haberi olmadan Haňt'a'ya kızar, kendisinden memnun olmadığını söyler ve hışımla gider. Hant'a için küçük bir sıkıntı, fazlası değil. Onun büyük hayalleri vardır, beş yıl içinde emekli olup biriktirdiği parayla kendi pres makinesini alarak on kat müthiş bir balya, bir sanat eseri yapmanın hayaliyle yaşar. Ünlü resimlerin röprodüksiyonlarıyla balyaları sardığı da olur, böylece iktidar tarafından yasaklanan sanat eserlerinin benzerlerini yaratır. Gözünün önünde gerçekleşen imhalardan sonra bu karara varır, Prusya Kraliyet Kütüphanesi'nden getirilen kitapların başına geleni gördükten sonra. Savaş sırasında bu kitaplar saklanır ama bir ihbarcı gizli deponun yerini söyler, nadir kitaplar bir kamyona yüklenir ve yağmurun altında uzunca bir süre bekletilir. Hant'a'nın gözyaşları yağmura karışır, kitaplardan sızan mürekkep toprağa karışır. Hant'a o sırada kitapları preslemenin güzelliğini kavrar, onca metin bir aradayken yağmurun, ateşin ve basıncın yıpratıcı etkisinden nispeten korunacaktır. Kilosu bir krondan satılan onca nadir paçavrayı vagonlara yükleyen Hant'a için gelecek planları hazırdır.
Pres makinesini koyacağı bahçe dayısına ait, bu dayıdan biraz bahsetmek lazım. Eski bir demiryolcudur dayı, Hant'a nasıl kitaplara düşkünse o da lokomotiflere düşkündür, yok olmaktan kurtardığı küçük bir lokomotifi arkadaşlarının da yardımıyla harekete geçirir ve eski günlerine döner, lokomotifine günaşırı atlayıp kısa bir rota üzerinde yolculuğa çıkar. Hant'a'nın annesi yakılıp kül edildiği sırada dayı oradadır, yeğeninin yaşama tutunmasını sağlar. Ölümünün soğukkanlılıkla karşılanması anlaşılabilir bir durum, annesinin yakıldığını gören ve geriye kalan külleri alan Hant'a, dayısının yarı çürümüş bedenini yerden kazırken gayet normal bir şey yapmış gibi anlatır başından geçenleri. Kulübesinde kalp krizinden ölen dayının cesedine günler sonra ulaşılır, bedenden geriye kalanlar kurtlar ve sineklerle kaplı bir şekilde yerde durmaktadır. Haňt'a kazıma işleminden sonra dayısından kalan son parçaları tabuta koyar, ailesinin son ferdini uğurlar. Sakince. Etrafındaki dehşetten ve yaşadıklarından ötürü insanlara karşı büyük ölçüde hissizleştiği için kitaplara düşkünlüğünü bir parça anlayabiliyoruz, her balyanın bir kaybın yerini tutacağı düşünülürse güzelleştirme çabası acıyla baş etme yolu olarak belirir, bir nevi savunma mekanizması. Ailenin yitişinden sonra sevdiği kadınları da anımsar Hant'a, Mancinka'yla yaşadıkları anlatının absürtlüğünün bir parçasını oluşturuyor. Dansa gittikleri zaman Mancinka elbisesinin bir parçasına dışkı bulaştırır ve temas ettiği herkesi boklar, bu yüzden adı Bokkafa Mancinka'ya çıkar. Kayak yapmaya giderler, yine aynı durum. Saçma. Saçmalığın ölçüsünde anlık hatırlamalar çoğalıyor, anlatı hemen yön değiştirebiliyor, örneğin bu olayı anlatan Hant'a ansızın atık kağıt preslediğini söyleyerek başka bir mevzuya geçer, değindiği konular kişisel tarihinden Hitler'in eziyetlerine kadar varır ve genellikle bölümün sonlarında her şeyi toparlar, birbirine bağlar, açık kapı bırakmaz. Bunlara sonra değineceğim, çingene kızlardan da bahsetmem lazım. Savaştan önce iş yerine gelen çingeneler var, Hant'a bu kızları pek seviyor, yaşamın coşkusunu taşıyan insanlar olduklarını düşünüyor. Çingenelerin tarihine dair birtakım malumatlar sunduktan sonra kilit bilgiyi veriyor, sevgilisi olan çingenenin işgaller başladıktan sonra götürüldüğünü, kamplardan birine kapatıldığını ve öldürüldüğünü söylüyor. Sevgiyle bir parça olsun tutunabildiği yaşama karşı hissizlik geliştiriyor, daha fazla acı çekmemek için. Kadınların uzak geçmişte kaldığını sezebiliriz, şimdisinde karşısına çıkan kadınlardan hemen hiç bahsetmiyor Hant'a, Prag'a gidip şehirde dolanırken sadece kendine odaklı olduğunu, bir iki örnek dışında insanları umursamadığını görüyoruz. Bu şehir kısmının başlangıç noktası ilginç, bir öğleden sonra mezbahadan bir kamyon dolusu kanlı kağıt ve karton getiriliyor, Hant'a'nın eli yüzü kan oluyor, işi bitince şehre iniyor ve çürümüş kitapların kokusuyla kan lekelerinin oluşturduğu kombin insanları korkutuyor, karşımıza nadiren çıkan kadınlardan biri Hant'a dan uzak durmaya çalışıyor falan, Hant'a Prag'ın kanalizasyonlarında çatışan iki sıçan grubunun mücadelesini de anlatıyor ve bütün leşliğiyle farelerin arasına koyuyor kendini, pek bir farkları yokmuş gibi. Böyle bir yalnızlık adamın çektiği, makinenin gürültülerine karışanından.

Anlatıda geçen kültürel ögeye bakayım biraz, İsa'nın o yıkımda kimi diriltip kimi kurtaracağı pek belli olmadığı için Lao Tzu'yu diğer kefeye koyuyor Hant'a, peygamberle filozofu karşı karşıya yerleştirip umutla umutsuzluğu dengeliyor denebilir. Lao Tzu derin bir melankoliye dalmış, İsa'nın umudunun onda birini taşımıyor, gelgitin bir ucunu temsil ediyor. Progressus ad futurum ve regressus ad originem kavramları karşımıza sıklıkla çıktığı için anlatılmalı. Görü duruluğu aslında, geleceğin ve geçmişin bütünlüğü sağlanınca her şey daha anlamlı hale gelir Hant'a için. Geçmiş sürer, geleceğe doğru uzanır ve acıyı şimdiye taşır. Geleceğin ayağı geçmiştedir, acıyı şimdiye getirir. Kısılmışlık. Alttan alta Hellen uygarlığının uzantıları arasındaki anlaşmazlıklar da işleniyor, Hant'a'nın Yunanistan'a gitmeyi hayal etmesi belki de geçmişteki kopuşları kaynaktan itibaren düzeltmek için, filozoflarla birlikte düşünerek, okuyarak dünyayı bambaşka bir yer haline getirebilir. Aşırı bir yorum, bunu düşünemeyecek kadar uyuşmuş durumda. Hiçbir şeyi değiştirecek durumda değil, Sosyalist İşçi Birliği her yere el attığı gibi pres işine de bulaşıyor ve Hant'a'yı işinden ediyor. Patron iki genç adamla çıkageldiği zaman başına gelecekleri kestirebiliyor bizimki, dünyanın değiştiğini kabullenmese de biliyor. Sovyet güdümlü yönetim ekonomik faaliyetleri tekrar düzenlediğinde daha verimli bir iş hayatına merhaba diyor insanlar, Hant'a'ysa yıllardır çalıştığı işten atılıyor, kendini son bir kez şehre vuruyor ve onca bina, onca arkadaş birbirine karışıyor. Son teknolojinin ürünü pres makinesi de önemli, Hant'a kısa bir süre sonra vasıfsız bir eleman haline geleceğini anlıyor makineyi gördükten sonra, ekonomik projeler sonucu atılmasaydı teknoloji işini bitirecekti zaten. Ne yapıyor o da, sokaklarda dolanmaya başlıyor. Anlatının sonuna doğru karşımıza çıkan bu bölümü ders niyetine üç beş defa okumak lazım gelmektedir, özellikle A noktasından B noktasına ulaşmak için geçilmesi gereken noktalarda içilecek içkilerin hesaplanması, güzergahın oluşturulması ve vazgeçiş bölümü müthiş.

En sonda Çek bir yazarın Hrabal ve metin hakkında kısa bir yazısı var, Fransızca baskının önsözü. Hrabal'ın yaşadığı dönem, maruz kaldığı sansürler, yaşadığı sıkıntılar hakkında detaylı bilgi içeriyor, tamamlayıcı metin olarak okunsa ne hoş.

Önemli ve iyi bir metin, Auschwitz'ten sonra ne yazılabileceğine dair iyi bir örnek.
Freud ve Lacan merkezli bir inceleme. Aşkı bulmanın ve yitirmenin metinler üzerinden, kurmacayla gerçeklik ilişkisi açısından farklı niteliklerini açığa çıkarma çabası olarak görülebilir. Yeni doğan çocuğun huzurlu yuvasından ayrılmasının acısı, tam anlamıyla beklenen çocuk olamamanın acısı, doğmuş olmanın kendiliğinden getirdiği eksiklik üzerine inşa edilen aşkın nihayetinde yitirişten öteye uzanamaması masallardan, şiirlerden veya söylencelerden başka bir türde çarpıtılmıyor herhalde, yani sonsuza kadar mutlu yaşanmaz, muhtemelen. Gökten üç elma düşmez, onlar murada ermez. Aşk hızla solan bir şey olduğu için idealize edilmesi anlaşılabilir, gerçekliğin dışına taşınması da. Gerçeğe dönüşün darbeleri çeşitli biçimlerde ortaya çıkıyor, Avrane giriş yazısında bu darbeleri insanı kendine bir parça daha yaklaştıran adımlar olarak değerlendiriyor. "Bir başkasında, ona atfettiğimiz şeyi severiz. Ona, arzularımızın yansıması olan idealleştirilmiş bir imge yükleriz. Dedikleri gibi, aşkın gözü kördür. O halde aşk acısı uyandırır, aşk nesnesini yitirmek kendini bilmenin kapısını açar; bazıları kendini bundan yoksun bırakır." (s. 2) Kendini yoksun bırakan eksik kalır, aşka kapılan yitirmenin acısını çeker. İki türlü de ortada çekilecek güzel bir acı var, çekiniz. Werther ve Romeo çekti, günümüzde beyaz yaka olsalardı ve izni veren Japon firmada çalışsalardı üç güne kadar aşk acısı izni alıp izindeyken ölebilirlerdi, aşk acısının onca katmanını delik deşik etmek ve acının dinamiklerini anlamak acıyı geçirmiyor ama bir ölçüde hafifletiyor sanırım, aşık olunan insanın mavi gömleğinde çocukluktaki bir mutluluğun izlerini bulmak dinamikleri açığa çıkaran bir parça olarak görülebilir. Sonuçta aşklar üst üste yığılmaz, her birine ayrı bir yer ayrılır ama başlangıçlarıyla bitişlerinin benzer aşamalardan geçtiğini söyleyebiliriz. Bitişlerine bir örnek vereyim, Ezginin Günlüğü'nden: "Ayrılık saksıdaki çiçeklerimiz gibi büyür / Sessiz ve nedensizce, durmadan" Entropinin bir parçasıymış gibi. Werther'in durumu biraz daha farklıydı tabii, dönemin romantik estetizmi ve sosyal koşulları altında biricikti. "Werther ideal bir romantik kahraman, bir arketip ya da kınanacak bir Lucifer modelidir: Bu edebi sorgulamayla birlikte, aşk acısı sorunsalının merkezine varırız." (s. 6) Avrane için Goethe'nin Werther hali ve Goethe hali önemlidir, Anılar'dan çekip çıkardığı parçalarda görüldüğü üzere 1772'de mübaşir bir kıza aşık olur Goethe, yirmi üç yaşındadır ve aşık olduğu kızın bir başkasıyla evleneceğini öğrenir. Kendi hikâyesini kurgular, acısını biraz olsun dindirebilmek için aynadaki görüntüsüne ateş eder. Werther ölür, Goethe acısını nesneleştirerek öldürür ve dindirmeye çabalar. Kişisel rahatlamanın ötesinde dönem edebiyatının unsurlarını yansıtmak da vardır, intihar bu açıdan önemlidir. "Ortada intihar yoksa ne efsane söz konusudur ne de aşk acısının ufkunda ölümcül bir alın yazısı. Werther ölümüyle, tüm tutuk ve ümitsiz âşıkların simgesine dönüşür." (s. 9) Lacan'ın Werther üzerine düşüncelerine baktığımızda "gerçekleşmiş ideal benlik" kavramıyla karşılaşırız, "ben" bir başkasına dönüşmüştür, bütün kusursuzluğuyla. Narsisistik kaygının dumura uğradığı nadir olaylardan biridir bu, sonuçta Werther'in umutsuz bir aşık olduğu açıktır, kendi yansımasını kaybetmek istemez ama aşkın aniliği ve gücü karşısında sürüklenmekten kurtulamaz. Kendine meydan okuma gibi bir durum, ideal benliğin yitip gidecek en uzak noktasını bulma oyunu. Aşk, insanın sınırlarını keşfetmesi açısından en işlevsel olgu olabilir. Proust'tan verilen örnek iyi bir tamamlayıcı, Albertine'e duyulan aşkın öncesi ve sonrası arasındaki farka bakarsak nesneyle "ideal ben" arasındaki etkileşimi görürüz. Anlatıcı, odasına Albertine'in gözleriyle baktığını düşündüğünde aslında bir başkasında idealize ettiği kendiliğiyle bakar ve bir şeylerin değişmesi gerektiğini veya daha iyi bir ortamı nasıl yaratabileceğini düşünür. "Ben ideali" öldüğü zaman kişi kendini bir başkasında tekrar kurar veya elindeki yıkıntının getirdiği duygusal felçle varlığını, yükünü duyumsar. Düzeltilecek bir oda, taranacak bir saç, alınacak bir nefes yoktur ama muhtemelen olur. "Acı, Öteki'nin kapılarını açar." (s. 22) Her acı bir başka mutluluğa ve acıya götürür.

İkinci bölümde aşk acısının kaderini ve geçmişini görüyoruz, tarihte aşkın ve yarattığı duyguların ayrımını yapıyor Avrane. Bu bölümün konusu Freud'un antik dünyanın aşk yaşamıyla kendi dönemindeki aşk yaşamı arasındaki farkı göstermesi üzerinden şekilleniyor. Eskiler dürtünün kendisine vurgu yaparken Freud ve şürekası bu olguyu nesneye yönlendirir, aşk acısı için aktarım yapılacak bir nesne gerekir. Antik dürtünün yüceltimi imgesel ve dinsel, ruhban sınıfının kontrolü altında. Freud, "laik vaiz" konumunu atfetmek istediğini söylüyor, ardından psikanalistler bu rolü üstleniyor. Nesnenin varlığı sabitleniyor böylece, mitik boyuttan giderek uzaklaşılıyor. Avrane bu durumu Tristan ve Isolde kapsamında değerlendiriyor. Shakespeare'in aşklarından farklı olarak bir kavuşma, arzuyu doyurma eylemi vardır, Tristan ve Isolde yasak aşklarını doyasıya yaşarlar. Burada da farklı bir acı ortaya çıkar, birleşmeyle birlikte kuşkunun izleri açığa çıkar. Tristan kıskançlığını engelleyemez, ideal benliğinin tamamen kendisine ait olduğuna dair şüpheleri açığa çıkar. Kaybetmenin farklı biçimleri farklı acıları getirir, Tristan bir başkasıyla evlense bile benliğinin bir parçasını şüphenin doğmasıyla birlikte geride bırakmıştır, sadakatin bilinmeyen durumu kişiliği hapseden bir boşluk haline gelir. Bu çıkarımlardan sonra Avrane kendi deneyimlerine yönelir, karşısına çıkan insanların hikâyelerini anlatır ve sağaltma aşamalarının acıyı nasıl etkilediğini örneklerle anlatır.

Son bölümü de alıp bırakayım, "Psikanalistin Acısı". "Bir ölümlünün, tanımadığı, yeni gördüğü, ayda birkaç saat karşılaştığı birine âşık olması için, bu varlığın onun için bir çeşit tanrı, en azından Öteki boyutuna açılan bir özne olması gerekir." (s. 102) İlişki düzeylerinin tek bir düzeye indirilmesiyle ilgili bu, Öteki olarak görülen herkese karşı aşka yakın, aşkı andıran bir hisse sahip olmak doğaldır. "İdeal ben"in yansıtılabileceği anlaşıldığı an benzerlikler doğrudan aşka varan bir nitelik kazanır. Bu açıdan Anaïs Nin bölümün temelini oluşturuyor. Deconstructing Harry'deki psikanaliz mevzusu da araya katılır ve psikanalist-hasta (hasta?) ilişkilerinin yapısı ayrıldığı parçalar üzerinden incelenir, Anais Nin'in yaşamındaki ilişkilerinin temelleri ortaya çıkarılır. Nin'in günlükleri başlı başına bir edebiyat olayı, Avrane bu metinlerden yola çıkarak duygusal ilişkilere odaklanıyor. Nin'in Henry Miller'la sürdürdüğü uzun süreli ilişkinin yanında Rene Allendy ve Freud'un öğrencisi olan Otto Rank arasındaki üçgenli, hatta beşgenli ilişkinin çözümlenmesi Öteki'nin bileşenlerini de açığa çıkarıyor. En başta Nin'in babasıyla yaşadığı ensest ilişkinin diğer ilişkiler için başlangıç noktasını oluşturduğu söylenebilir, ardından psikanaliz seanslarındaki ikili ilişkilerin doğası, Rank'la Allendy'nin Nin için anlamları, Henry Miller'ın can simidi vazifesi ortaya çıkıyor. Acıyı kapsayıcı, özetleyici bir bölüm.

Bu metin iyidir, insanın aşkla birlikte geçirdiği değişimi tatmin edici bir biçimde inceler, acıya acı katar, insana acısını kucaklatır.