Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Alt başlık: "Bir Şiir Teorisi". Bloom geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti, ardında bıraktığı otuza yakın metinden ikisi dışında Türkçeye çevrilen metni yok. Kurmacaları da varmış ama esas olarak eleştirileriyle biliniyor, Batı Kanonu huysuz ve bilge bir ihtiyarın edebiyata Batı'dan bakışını içeren ilginç bir metindi örneğin. Belki kendisinin bulduğu bir kavram olan "yanlış okuma" üzerinden gideceğim ama bu "etkilenme endişesi" dediği nanenin yüzyıllara yayılan izini sürdüğünü söyleyebilirim o metinde. Shakespeare'in "insanı icat etmesinden" sonra başka türlü icatlara çatallanan uzun bir yolu aydınlatıyordu Bloom, sanatçıların birbirleri üzerindeki etkilerini ortaya çıkararak bir kanon yaratıyordu. Bu metinde zincirlerin birbirine geçtiği noktalara odaklandığını söyleyebiliriz, "tüm samimiyetiyle nefret ettiği" Heidegger'in bir düşünceyi en ince ayrıntısına kadar düşünmek üzerine fikirlerinden etkilendiğini ve böylece etkilenme üzerinde durabildiğini belirtiyor. Sonu olmayan bir olay; Shakespeare kendi karakterlerinden başka karakterler yaratacak kadar etkileniyordu metinlerinden, yazarın kendi yaratılarından ilham alması etkilenmeye dahil. Yazdığı bir öyküdeki karakterleri başka metinlerinde açan, genişleten ve hatta roman kahramanı haline getiren yazarlar var, bizde İnci Aral örnek gösterilebilir. Bunun yanında gündeliğin olağanüstülüğünden de etkilenebiliyor sanatçılar, Bloom buna örnek olarak Shakespeare'in bir güneş, iki de ay tutulmasını metinlerine taşıdığından bahsediyor ve şu çıkarıma varıyor: "Yıldızlardan kaderlerimize ve kişiliklerimize doğru akış 'etkilenme'nin ilksel anlamıdır — Shakespeare karakterleri arasında kişiselleştirilen bir anlam." (s. 10) Bir "yanlış anlama" örneği de veriyor arada, hukuki bir terimin Shakespeare tarafından kasıtlı veya bilinçsiz olarak başka anlamlar kazanacak biçimde kullanıldığını söylüyor. Çoğu örneğini Shakespeare'in metinlerinden sunuyor Bloom, Batı'nın kanon yaratıcısına saygılarını sunmaktan imtina etmiyor. "Önsöz" bölümünde sıklıkla Shakespeare'den bahsetse de asıl bölümde Shakespeare'in esamesi okunmuyor, metnin ilk yazıldığı 1967'de Shakespeare ve özgünlük üzerine düşünmeye henüz hazır olmadığını söylüyor Bloom, Batı Kanonu'nu yazdıktan çok sonra, 1997'de bu metnin ikinci versiyonu basıldığı zaman Shakespeare'i Marlow'la kıyaslayarak kavramlarını temellendiriyor. Asıl metne ek bir bölüm yazıp oradan buradan Hamlet çıkarmaması şaşırtıcı aslında. Tabii yine Hınç Okulu giydirmeleri var, artık aralarında nasıl bir tartışma geçtiyse Bloom "Yeni Marksistler, Yeni Feministler, Yeni Tarihselciler, Fransızlardan etkilenen teorisyenler" tayfasına "Shakespeare'i bambaşka bir şeye indirgedikleri için" kızgın, Fransızların hiçbir zaman özgünlüğe değer vermediklerini söyleyecek kadar. Şu da var: "Gerek İngiltere'de gerekse de ABD'de devrimci geçinen akademisyenlerin söyledikleri kadar iç bunaltıcı bir çağdaş komedi bilmiyorum. Bunlar Shakespeare'in estetik önceliğini reddederek ya da her türlü estetik önceliğin kapitalist gizemlileştirmeden başka bir şey olmadığını iddia ederek dünyadaki aşağılanmışların ve ezilmişlerin adına konuştuklarını zannediyorlar." (s. 15) Ona göre Shakespeare bütün bunların üstünde ve hiçbir şey onu sınırlayamaz, kendi metinlerinden başka hiçbir şey onu açamaz. Modern yaşamın kitabını yazan Shakespeare çokkültürlü dünyanın temel taşıdır ve direnilemeyen bir endişe olarak etkilemenin merkezindedir, oyunlarına gitmeden ya da metinlerini okumadan ondan etkilenmişizdir. Dolaylı olarak tabii, ondan etkilendiğini bilmeyen veya kabul etmeyen yazarlar tarafından. Kanonlu metinde söylediğini buraya da alıyor Bloom, Freud'un aslında Hamlet kompleksi denmesi gereken buluşundan bahsediyor ve etkinin bilim dallarına kadar yayıldığına işaret ediyor.
İkinci aşamada Marlowe-Shakespeare kıyası var, etkilenme açısından Shakespeare'deki Marlowe izlerini ve hangi noktada Shakespeare'in Marlowe'dan uzaklaştığını, eserlerinin üstünleştiğini görüyoruz. Kısa kısa alayım, Bloom önce ikisinin birbirlerini tanımadıklarını söylüyor, dört yıl boyunca -Marlowe genç yaşta kralın adamları tarafından öldürülene kadar- Londra sahnesine yazmak için rekabet ediyor ama sonraları arkadaş çevrelerinden ötürü tanışmış olabileceklerinden bahsediyor. Birbirlerinden haberdarlar tabii, daha iyisini yazmak için uğraşıyorlar. Bloom'un yorumu şu: "Marlowe asla gelişme kaydetmemiştir ve otuz yaşını görseydi bile asla kaydetmeyecekti. Shakespeare ise haddinden fazla gelişim gösteren biriydi ve sonuna kadar deneyciydi." (s. 19) Shakespeare'in Marlowe'dan etkilendiğini, etkilenme endişesinin ağırlığını taşıyarak etkilendiğini ve yanlış okuma -yaratıcı okuma aynı zamanda- yoluyla çok daha öteye gidebildiğini söylüyor, örnek olarak Shylock'ın Maltalı Yahudi'den doğduğunu ve babasını kat kat aştığını ekliyor. Shakespeare'in enerjisi retorikten, psikolojiden ve kozmolojiden geliyor, bunların muazzam bir karışımından. Karakterler değişime hazır ve açık, Marlowe'un tipe varan karakterlerinden çok daha gerçek. Kaynaklardan yararlanmanın etkisi de var bunda, Bloom'a göre Shakespeare Kutsal Kitap'tan, Ovidius'tan ve Chaucer'dan oldukça etkilenmişti, özellikle Bloom için kurmaca nitelikleri yüzünden en büyük eserler olarak görülen Kutsal Kitaplar her zaman olduğu gibi o zamanlarda da büyük esin kaynağıydı. Shakespeare bu esini Marlowe'un oyunlarından da almıştır ve yüklendiği ağırlığı üzerinden atmak için Marlowe'u kendi oyununda bir karakter haline getirip kaynakla bağlantısını koparmış, kendisi bir kaynağa dönüşmüştür. "Shakespeare'in insanlığı icat etmesinin arkasında Marlowe'un salt bir karikatürist olarak sahip olduğu duygusal güçten daha büyük bir kışkırtma olabilir mi?" (s. 31) "Büyüyen iç benlik" Shakespeare'e ait bir icat, ortaya çıktığı noktadan itibaren gerçekliği ve kurmacayı baştan aşağı değiştirecek kadar güçlü. "Barabas Marlowe'dur, ama Shylock bugün dört yüz yıldır Yahudidir ve hâlâ büyük bir incitme gücüne sahiptir." (s. 39)

Bu mevzu burada kalsın, esas bölüme geçeyim. Bloom öncelikle teorisinin ana hatlarını çiziyor. Daha az yetenekli şairlerin idealize edip tahayyülü güçlü olanların kendilerine mal ettikleri şiirleri ve şairleri borçluluk duygusu doğurmaları açısından ele alıyor. Çok lüzumsuz bir bilgi ama sıkıştırayım şuraya, Vahşi Hafiyeler'de olduğu gibi geçiyordu bu mevzu, damardan gerçekçi tayfanın mottolarından biri. Neyse, şiirin yanlış okunmasından bahsediyor ama bunu şairin sıklıkla kullandığı izleklerden mi, diğer şiirleriyle yapılan kıyastan mı, içerikten mi, nereden çıkaracağımız üzerinde durmuyor, etkilenme teorisinin fikir babalarına atıyor topu. Birtakım örnekler veriyor ve endişe duygusu taşımayan şairin -aktif bilgiçlerin- etkilenmeye kapalı olduğunu belirtiyor, şairin yaşam döngüsü için zincire takılmaya ihtiyaç duyacağı fikrini atıyor ortaya, sonra etkilenmenin altı kategorisini sunuyor. Metnin geri kalanındaki incelemeler bu altı kavramın uygulamalı açıklamalarına ayrılmış durumda, Bloom kendi terminolojisini etkilendiği metinlerin ve insanların içinden çekip alıyor. Clinamen, gerçek anlamıyla şiirin yanlış okunması. Tessera, tamamlama ve antitez. Bir şairin selefini antietik olarak tamamlaması. Genellikle selefin o kadar da müthiş olmadığı fikrinden doğuyor, bir nevi alçaltma. Kenosis, selefle sürekliliği koparmayı amaçlayan bir özgürlük hareketi, Aziz Pavlus'tan. Daimonikleşme, selefin Yüce'sine tepki olarak kişiselleşmiş bir Karşı-Yüce'ye ulaşma yönündeki hareket. Askesis, yalnızlık durumuna ulaşmayı amaçlayan kendini arındırma hareketi. Empedokles kaynaklı. Apophrades, ölülerin dönüşü. Şairin seleften tekrar etkilenmesi ve selefin eserini kendi yazmış gibi düşünmesi. İki tanesine değinip bırakayım, hepsine gücüm yetmeyecek. Şunu söylesem benim için yeterli, Bloom kavramları bir arada kullanarak yanlış okumanın selefi ortadan kaldırmaya yol açabildiğini, kavramların müstakil oldukları gibi iç içe de geçebileceklerini gösteren bir dünya alıntıya yer veriyor.

Clinamen, yanlış okuma. Borges'e göre şairler kendi seleflerini yaratırlar, Cohen'a göre şiirler kendilerine cevap veren başka şiirler yaratırlar, Eliot'a göre seleflerin omuzlarında yükselen halefler yine de kendi şiirlerini yaratırlar, tamamen kendi şiirlerini. Buradan Coltrane'e bağlamak çok mu abes olur, çalmaya başlamadan önce her şeyi unuttuğuna dair bir sözü var. Yaptığı bütün pratikler, dinlediği bütün şarkılar bir parçası olduktan sonra hatırlamaya ihtiyaç yok, bomboş -aslında dünyalarla dolu- bir zihinle çalıyor. Şiirde de benzer bir durum var, Milton örneğinden gidiyor Bloom. Milton'ın Şeytan'ı şair olarak görüp kahraman kılmasını anlatıyor, düşüşü etkilenmeyle bütünlüyor ve Kierkegaard'ın düsturuyla sürüyor mevzu: "Çalışma isteyen kendi babasını doğurur." Sfenks'le Kerubi'yi kıyaslıyor bir yerde, Sfenks'in doğanın ta kendisi olduğunu, Kerubi'ninse Tekvin'de koruyucu rolünde olduğunu ve "ayırıcı" olmadığını söylüyor. Kurbanlaştırma işlemi etkilenmenin temelinde yer aldığı için tedirginliğe yol açmayan hiçbir veri ilerlemeye katkı sağlamıyor. Bloom, Descartes'ın fikirlerinden Platon'un şairler üzerinde kurulması gerektiğini söylediği otoritenin varlığına kadar pek çok noktadan yaklaşıyor konuya, "finali düşerken sapan ve gelişmiş bir Cehennem'de yatan" şairin sözleriyle bitiriyor.

İki dedim ama pilim bitti, bu kadar. Bloom'un onca şiirden çıkardığı onca fikri birbirine bağlayıp kendi kavramlarına ulaşması -tersi de- çok sıkı örülmüş bir teori çıkarıyor ortaya, şiire farklı açılardan yaklaşmak isteyenler için birebir. Gerçi sadece şiir için geçerli değil bu, sanatın herhangi bir dalını düşünerek de okuyabiliriz.

Ferit Burak Aydar çevirisi, şiirlerin çevirisiyse Emine Ayhan'a ait.
Bu iş çok karışık ama bir deneyeyim.
"Meksika'da Kaybolan Meksikalılar" ilk bölüm, günlük biçiminde. Yıl 1975. Roma'daki CIA destekli isyanları hatırlarsak, biraz araştırma yapıp şehri de bir parça gözümüzde canlandırırsak Bolano'nun aralara sıkıştırdığı detayları rahatlıkla anlayabilir, metnin anlatım biçimini gerçeğin atmosferine çpos diye oturtabiliriz.

Her şey Juan García Madero'nun damardan gerçekçilere katılmasıyla başlamıyor, çok daha öncesi var ama günlüğe düşülen ilk bilgi bu olduğu için bunun üzerinden gidelim. Günler ilerledikçe detayları öğreniyoruz, Madero on yedi yaşında, hukuk fakültesinin birinci sömestrine kayıtlı, öksüz, amcasının yanında kalan, Julio César Álamo'nun şiir atölyesine kayıtlı bir arkadaşımız. Arayışın ilk adımları bunlar, Latin Amerika şiirini değiştireceklerine inanan bir grup insandan ikisinin bir amacı var, Tinajero'nun izini bulabilmek. Bunun yanında şiir yazmak ve yaşamak da bütün ağırlığıyla bekliyor. Onca karakterin olaylı yaşamında şiire mutlaka yer ayrıldığını görmenin şiirle doğrudan bir bağı var, yaşamı hiç bilinmeyen bir noktasından kavramak şiirle mümkün olabildiği gibi coşkun bir bakışla izlenen, takip edilen ve sürüklenilen yaşamın kendisine eklenerek de mümkün. Kaynayan bir coğrafyanın hareketli insanlarının yaşamları da şiir gibi olacak kısaca. Tek bir bahisten onca bilgi, sonra onca bilgiye bağlanan başka onca bilgi, olay, mekan, karakter, müthiş bir genişlik. Bolaño anlatıyı genişlettikçe genişletiyor ama bağlantısız bir nokta bırakmıyor sonunda, süper olay. Metin 785 sayfa, genellikle anlatıdan kopulmuyor ama bazı bölümlerde nadiren de olsa anlatı uç veriyor diyeyim, Bolano'nun mizahına göz atma şansımız oluyor.
Şimdi en karışık kısma geldik, "Vahşi Hafiyeler". 1975'te kayboldular, bu bölümdeki röportaja benzer kısımlar 1976-1996 aralığında yapılan konuşmaları ve gerçekleşen olayları içeriyor. Lima'nın ve Belano'nun yollarının ayrıldığını öğreniyoruz, ikisi de farklı ülkelerde sürdürdükleri yaşamları boyunca bambaşka hayatlar yaşıyorlar, sayısız insanla karşılaşıyorlar ve çok acayip işlere girip çıkıyorlar. Her bir hikâye başlı başına bir öykü olarak ortaya çıkabilir, öylesi bir derinlik var. Anlatıcı değiştikçe anlatının sesinin değişmesi olması gerektiği gibi. Yılları takip etmek önemli, kronolojik bir düzende seyretmeyen röportaj tarihlerine dikkat etmek lazım. Bunun yanında Bolano'nun yeteneğine hayran kalmamak elde değil, insanlar ve insanların anlattıkları biriktikçe onca detayın kurduğu köprüler, anlatı parçalarının birleşmeleri büyülüyor resmen.
Artık yaşamımıza devam edebiliriz, Lima'nın ve Belano'nun bir ömürlük serüvenlerini ve yirmi yıllık dense de aslında yüz yıllık bir geçmişin, tarihi çalkantılarla dolu bir ülkenin, bir kıtanın akıbetini şiirin gözünden görerek, aslında roman okumuş olsak da şiirin ışığının düşürdüğü gölgenin roman olduğunu bilerek, iyi bir metnin kıymetini anlayarak.
Metnin çevirmeni Bünyamin Kasap'ın takdim yazısında Bernhard'ın kaderi olan coğrafyadan kaçmaya çalıştığı söyleniyor, pek çok ülkede belirli sürelerde yaşasa da Bernhard'ın kaçmaya o kadar da çalışmadığını düşünüyorum, yerleşikliğine bakarak. Maddi durumu mülk satın almaya elverişli hale gelince metinlerinde eleştirdiği yerleşik çürümüşlüğe ucundan katkı sağlayıp kısa aralıklarla üç dağ evi almış, hatta röportajlarından en az birini bu köy evlerinde veriyor. Çok sevdiği Londra'dan almıyor mesela evleri, Londra'ya gitmenin keyfini ve Avusturya'ya dönmenin -keyfini diyeceğim, elim varmıyor- öfkesini yaşayabilmek için mi? Bernhard hakkında şöyle bir şey söylenmiş: "Tüm dünya trajik kibrinin ihtiyaçlarını karşılayan bir zaruret yalnızca." Tüm dünyadan kasıt gördüğümüz kadarıyla geçmişten ve yerleşik yaşamın alanlarından oluşuyor, Bernhard'ın bir müddet kaldığı İngiltere'yi veya Portekiz'i metinlerde göremiyoruz, Avusturya dışındaki ülkeler en fazla güzel anıların mekanları olarak yer alıyor. Avusturya'daysa savaşın travması sürüyor, kültür dünyasından sokağın sesine kadar her yerde faşizmin sesi duyuluyor, Bernhard'ın bu sese bir anlamda ihtiyacı var. Üçüncü sayfa haberlerinin metinlerini beslediğinden bahsediyor bir röportajında, doğup büyüdüğü ve nefret ettiği ülkesi yazarlığının kaynaklarından biri. Kasap 2006'da Viyana Üniversitesi'nde öğrenim görmeye başlamış, Viyana'da geçirdiği yıllara bakarak Bernhard'ın "haklı olduğunu" belirtiyor. Detayları bilmiyoruz, bağlamı da bilmiyoruz ama şehrin, ülkenin etkisine dair çıkarımlarda bulunabiliyoruz. Bernhard'ın ölmeden iki gün önce yazdığı vasiyetinden bir bölümü alıntılayayım: "Avusturya devletiyle herhangi bir bağımın olmasını istemediğimi kati bir biçimde belirtiyorum ve bununla birlikte eserlerime yapılabilecek her türlü müdahaleye ve Avusturya devletinin kişiliğime ve çalışmalarıma herhangi bir şekilde yaklaşımına itiraz ediyorum." (s. 13) "Vefat sonrası edebi göç" nihayetinde gerçekleşiyor, fiili göç gerçekleşmese de geride hiçbir şey bırakılmıyor. Heldenplatz'ın yarattığı infiali düşündüğümüzde, tabii Bernhard'ın başka metinlerinde uzun uzun anlattığı diğer olayları da düşündüğümüzde makul. Yazarın bilinen son eseri Heldenplatz, Viyana'dan göç eden Yahudi bir profesörle ailesini konu alıyor. 1938 ve 1988 yıllarının birbirinin muadili olduğuna dair iddialarla dolu bir oyun bu, çok ses getiriyor ve Bernhard'ın "camia"dan kovulması bile isteniyor en sonunda. Bütün protestolara rağmen oyun sahneleniyor ama bilet satışları sırasında oluşan izdihamdan ötürü planlanandan üç hafta sonra sahnelenebiliyor, 4 Eylül 1988'de. Sonuçta Bernhard ve en büyük destekçilerinden biri, oyunun da yönetmeni olan Claus Peymann yılın sanat olayını gerçekleştiriyorlar. 1955'ten beri ülkenin sanat alanında en muhalif sesi diyebileceğimiz Bernhard'ın son olayı bu, ertesi yıl büyük hayranlık ve saygı duyduğu dedesinin ölüm yıl dönümünde hayata veda ediyor. Kasap'ın çıkarımına göre kalp krizi sonucu ölmüyor, intihar ediyor. 1975'teki ağır hastalığı sırasında uzun süre yaşamayacağını öğrenen yazar, çocukluğundan itibaren canına okuyan sağlık sorunlarını izlek olarak daha belirgin bir biçimde kullanmayı sürdürüyor son on üç yılında, böylece ölümü bekleyen ve genellikle ailelerinden kalan mülklerde inzivaya çekilen karakterlerin sayısı artıyor.
Höller dağınık görünen bir monografi yazmış ama bağlantılar sıkı olduğu için, Bernhard'ın çoğu metnini de okuduysak bütüncül bir yapı oluşturabiliyoruz. Bazı noktalara değineyim, ilki ödüller ve ödül törenlerinde yaşananlar. Bernhard'ın ödülleri para için aldığını biliyoruz, kendisini paraya ihtiyaç duyan bir domuz olarak gördüğünü söylüyor. Ödüllerim bu mevzuyu içeriyor zaten, yine de 1968'de aldığı bir ödülün töreni sırasında yaptığı konuşmadan bahsedeyim. Devlet erkanı protokolde şıkır şıkır oturuyor, Bernhard devleti çatır çatır gömüyor. Avusturya insanını da "can çekişen duygusuz bir yaratık" olarak tasvir ediyor, böylece devlet çapında ilk kez ses getiriyor. Sonrasında Portekiz'de -Portekiz diye hatırlıyorum ama İspanya da olabilir- karşılaştığı bir bakanın hakaretamiz sözler söylemesi, ödül törenlerine davet edilmemesi gibi olaylar Bernhard'ın öfkesini biliyor ve gemi azıya alıyor adeta, yardırmaya başlıyor iyice. Gerçi daha öncesi de var, 1955'te Salzburg Devlet Tiyatrosu için söylediklerini anmak gerek: "Salzburg bir tiyatro bekliyor. (...) Bekliyoruz. Hep bir beklemekteyiz, Salzburg Devlet Tiyatrosu kültür mihraklarında tartışılacak bir oyun sergileyecek diye beklemekteyiz." (s. 19) Brecht'in oyunlarının yasaklanmasından sonra doğan tepkiye de ses oluyor, aslında ilk protest sesini bu olayın sonucunda duyduğumuzu söyleyebiliriz. Daha özel durumlar da var, örneğin 1972'deki Salzburg Festivali'nde oynanacak bir oyunda zifiri karanlık gerekiyor, salonun acil durum ışıklarının sönmesi lazım ama provalar sırasında itfaiye birlikleriyle ciddi problemler yaşanıyor, en sonunda oyun festival programından çıkarılıyor. Bunun gibi çok olay var, ödüllere döneyim, Bernhard kazandığı paralarla evlerini satın alıyor ve ömrünün sonuna kadar bu evlerin tadilatıyla uğraşıyor, bitmek bilmeyen bir tadilat. Karakterlerinden bir farkı kalmıyor Bernhard'ın, yazdıkları eseri bitiremeyen, yakan onca karakterinin arasında kendisini de görebiliriz. Kusursuza ulaşmaya çalışmanın bitmek bilmeyen uğraşı sırasında emlakçısıyla yakın arkadaş oluyor, son yıllarında emlakçının ailesiyle birlikte zaman geçiriyor, hatta orijinal deliliklerinden birini de bu süreçte sergiliyor, kutlama amacıyla satın alınıp emlakçının arabasına konan havai fişekleri ateşliyor. Böyle birkaç olay var metinde, Bernhard hiç bilmediğimiz kadar değişik bir adam.

Çocukluk yıllarına ve ailesine bakalım. Otobiyografik beşlemesinde anlattığı pek çok şeyin çocukluğunda kök saldığını söyleyebiliriz, çocukluğunun bunaltılarını yetişkinliğinde gördüğü çarpıklıklarla denklemiş olduğunu da söyleyebiliriz. Otoriter Avusturya ve Almanya'da geçen çocuklukta nasyonal sosyalist düzenin kampları, yurtları ve okulları var, anne pek ortada yok, baba zaten Bernhard doğmadan önce ortadan kaybolmuş. Sonradan öğrenildiğine göre 1940'ta intihar ediyor baba, anne de yakın bir tarihte yaşama veda ediyor ama varlıklarıyla yoklukları bir olduğu için acıları çekilmiyor açıkçası. Evliliğe yanaşmayan babanın gidişinden sonra annenin akıl sağlığının bozulduğunu söyleyebiliriz aslında, Bernhard'ın sidikli çarşaflarını balkona asıp bütün mahalleye gösterirmiş örneğin, üstelik belediyeden yardım almak için kullandığı çocuğunun başka bir işlevi yokmuş gibi davranırmış. Böyle bir durumda yedi yaşındaki bir çocuğun intihar etmeyi düşünmesine şaşmamak lazım. Yurtlarda başına boklu çarşaflarla vurulmuş, yine sidikli çarşafları afişe edilmiş, korkunç şeyler bunlar. Devletle ve insanlarla ilgili ilk olumsuz düşünceler belirmiş böylece, üstelik yedi yaşındayken soğuk algınlığının akciğer iltihabına dönüşmesiyle birlikte umutsuz hastaların yanına konması ve her gün cansız bedenlerle karşılaşması gibi olaylar olumsuz düşüncelerini iyice perçinlemiş. Ailenin karanlığından hemen her metninde bahseder Bernhard, aileye karşı çıkmanın bir insanın kendisi için yapacağı en önemli şeylerden biri olduğunu söyler, çocukluğun kapkara bir delik olduğunu, babanın hayatı mahveden en tehlikeli insan olduğunu söyler, suçun annelerde olduğunu söyler, yaşamın parıltısını söndüren insanların en yakınımızdakiler olduğunu durmadan söyler, tekrar tekrar. Ailesini geride kalan yıkımın dışında başka bir şeyle bilmemiştir Bernhard, üvey kız kardeşini hiç tanımamıştır, erkek kardeşini doktor olmasa onunla iletişimi de keserdi muhtemelen. Şu da ilginç bir şey: "Babası gibi üvey kardeşinin izleri de Bernhard üzerine araştırmaları olan Fransız Louis Huguet tarafından bulundu. Hilda, 1989'un Şubat'ında bir erkek kardeşinin varlığından haberdar olduğunda Thomas Bernhard on günlük ölü idi." (s. 40) Çocukluğunda tiyatro oyunlarında oynayacaksa hep ölüleri oynarmış Bernhard, tabutta yatarmış veya bembeyaz kıyafetler içinde rolünün hakkını verirmiş. "Bernhard'ın edebi eserlerindeki geleneksel olgular gibi, Avusturya Barok'unun cenaze töreni ya da kara sürrealizminde bir parça kendi hikâyesi gizlidir." (s. 45) 1945'te büyük bir soğukkanlılıkla intihara teşebbüs ettiği ve engellendiği yazıyor, dedesi olmasaydı yaşamak için bir sebebi olmayacakmış ama görüldüğü üzere dedesinin bile yetmediği zamanlar olmuş.

Dede Johannes Freumbichler, Bernhard'ın yaşamındaki en önemli figür. Eşiyle birlikte kıt kanaat yaşarken en büyük eserini yazmaya çalışarak geçirmiş günlerini, bir metni Avusturya'nın en iyi yayınevlerinden birinde yayımlanmış ve kazandığı bir ödülle maddi durumunu biraz olsun düzeltebilmiş ama yaşamı yoksullukla boğuşarak geçmiş. Bernhard'ın sanata düşkünlüğü dedesinin yardımıyla ortaya çıkmış, ödülün parasıyla tiyatrolara gidilmiş, özel dersler alınmış ve kitaplar edinilmiş. Gençliğindeki hastane yıllarında Baudelaire başta olmak üzere pek çok şairi ve romancıyı okuyan Bernhard için yepyeni dünyalara kapı aralamış Freumbichler, 1949'daki ölümünün travmatik bir etkiye yol açtığı söylenebilir. Asıl ölüm gününün dedesininki olduğunu söylemiş Bernhard, kendisine ilk müzik ve resim derslerini aldırıp edebiyatın ufuklarını gösteren adamın anısını karakterlerinde yaşatmış. Durmadan yazmaya çalışan ve dehasıyla kendi kendini yok eden karakterlerde Freumbichler var biraz. Yazma disiplini ve biçimi açısından da örnek olmuş, Bernhard okuduğu her metinden not çıkarma olayını dedesinden görmüş, kendisini en çok etkileyen metin olarak gördüğü Ecinniler'i de muhtemelen dedesinin vasıtasıyla okumuştur.

Metinleriyle bakışımlı olarak ilerliyor geri kalanı. Şiirler, anlatılar, oyunlar, hemen her metinde otobiyografik öğeler olduğu için Bernhard'ın yaşamıyla paralellikler gösteriyor, iyi. Adamın bilmediğimiz pek çok yönünü görüyoruz, bu da iyi. Okunsun, bilinsin.
Tarih yazımının biyografi yazımı olduğunu söyleyen biri, Bloom aktarıyor. Her metnin otobiyografi olduğunu söyleyen biri, Paz'dı bu. Paz mıydı? Bernhard'ın otobiyografik beşlemesinde yattığı hastane, ciğerlerinin işe yaramaz hale gelmesi, doktorlara duyduğu nefret otobiyografik mi? Bernhard'ın verdiği röportajlar? Bernhard görünürde ne kadar Bernhard, biyografisini okuyana kadar bilmek mümkün değil ama biyografi de bir otobiyografiyse hiç mümkün değil. Biraz umudum var, her şey otobiyografi olamaz, buna inanmak istiyorum. Sonuçta Bernhard'ın izini sürmek gerekiyor, tıpkı Bolaño'nun bir romanında karakterlerine arattığı şair gibi, tıpkı Forrester'ın, Fischer'ın izini sürmek gibi, gerçeği aramak yani, Fischer'ın satranç için söylediği şey. Avusturya'da bir hastanede yıllar boyunca yatan, doktorlara duyduğu nefreti büyüten karakteri gerçeğin bir parçası olarak görerek başlıyorum, bahsi geçen kafe, edebiyatçıların takıldığı kafe gerçekse Am Steinhof nasıl gerçek olmayabilir ki, aklım bunu bir türlü almıyor ama anlatıcıyı takip etmekten ötesini düşünmemem gerekiyor, anlatıdan başka her şeyi düşündüm, bir noktada durmalıyım, parçaları bir araya getirmeye çalışmaktan manzaraya bakamıyorum, görmem gerekenler önümde uzanıyor oysa: Anlatıcının dostu Paul iki yüz metre ötedeki bir binada yatıyor, Wittgenstein'ın yeğeni, Ludwig Pavyonunda yatıyor, bir mekan olarak amca, bir mekan olarak metin, yoksa adı neden italik yazılsın ki hastanenin? Profesör Salzer, Paul'un amcalarından biri, hastanede herkesin kendini emanet ettiği doktor o, anlatıcının gördüğü kadarıyla ameliyat ettiği hastaların hiçbiri sağ çıkamıyor salondan, başarılı bir cerrahın emin adımlarla başarısızlığa doğru ilerlemesi ikinci bir temel izlek Bernhard için, yazılamayan metinlerin yanında çoktan yazılmış ve bitmesi gereken noktada bitmemiş metinler de var, bir insan olarak. Üstelik profesör, yeğenini görmeye gitmiyor hiç, iki adımlık yol iki bina arası, aşılamayacak kadar uzak, ailevi uzaklık. Bir adım öteye erinmek, atılacak adım için duyulan isteksizlik, ailenin kara çukuru. Pür mutluluğu öldürenleri yıllar sonra yargıladığımız zaman her şey için çok geç olduğunu biliriz ama biriken öfkeyle ne yapacağımızı bilemeyiz, adım atmamak dışında. Gerçi Paul daha çocukluğundan hastaymış, hekimlerin ve tıp biliminin çaresizliğini ortaya koyan bir rahatsızlıkmış bu, doktorları yermek için bir sebep. "Büyün öteki hekimler gibi Paul'u tedavi edenler de Latince dilinin ardından mevzilendiler ve meslektaşlarının yüzyıllardır yaptıkları gibi kendi yetersizliklerini örtbas edip kendi şarlatanlıklarını gölgelemek üzere hastalarıyla, aralarında aşılmaz ve geçilmez bir duvar gibi yükselmesini sağladılar bunun. (s. 15) Proust ve Mürekkep Balığı'nda Maryanne Wolf diyordu, doktorlara iletişim dersi verilmeli. Doktorlara bir hastayla nasıl iletişim kuracakları hastalıklara, doktorlara ve hastalara göre biçimlendiği halleriyle anlatılmalı, doktorlar beceriksizlikle talihsizlik arasındaki farkı hastalara anlatabilmeli, doktorlar anlatabilmeli. Anlatıcının yazdığı, yanı başına bırakılan son kitabının içeriği çok uzak, bulunulan ortama çatlaklardan sızar gibi sızmak zorunda kalıp kuruyacak, hiç açılmaması gerek, doktorların konuşmamaları da buna eklenebilir, çok uzaklar. Paul'un üzerinde uyguladıkları teknikler korkunç, akciğer hastalarının üzerinde uygulananlar da öyle, ucunda mutlak bir ölümün göründüğü zamanın hebası dört duvar arasında gizli, hebanın anlatısında mekandan kurtulanların sıklıkla geri dönüp yok oluşu sürdürdüklerini görebiliyoruz, anlatıcı çıkıp geri dönüyor, Paul geri dönüyor, herkes bir şekilde hastanenin pavyonlarına geri dönüyor, herkes kendi ölümünü ölmek zorunda. Anlatıcının yanında yatan hasta teoloji öğrencisi, ölmek zorunda, Bernhard'ın otobiyografik beşlemesindeki genç bu, Tanrı'yla ilgili meselelerini haftalar boyunca anlatan çocuk kurtuluyor muydu, ölüyor muydu hatırlamıyorum ama huzur bulduğunu hatırlıyorum, ölmekle oradan çıkmak arasında koşutluk kuruluyor böylece, orada kalmakla ölmek arasındaki koşutluğu çiğleyici değil bu, zıtlıkların birlikte oluşu Bernhard'ın sarmal anlatısının çelişkisiz yapısı içinde kusursuz, kesin, anlatıya sımsıkı sarılmış bir halde. Otuz yıllık arkadaşları boyunca anlatıcı ve Paul arasında sarsılmaz bir dostluk gelişmiş, ortak arkadaşlar yavaş yavaş kaybolmuşlar ama onların yakınlığı silinmemiş, anlatıcı düşünmeyi dostundan öğrenmiş, ailenin kara çukurunu da ondan öğrenmiş, "hayatımın insanı" dediği insanı -muhtemelen teyzesi- sevmeyi de, bir parça, Paul'dan öğrenmiş olabilir, Paul açlığını dindirmek için sevmek istemiş ve anlatıcıya da bulaştırmış bunu ama anlatıcı başka tür bir çürümeden mustaripmiş, kurtuluşunu bulamıyormuş. "Paul nasıl kendisini ve dünyayı gözünde büyüttüğü için mahvolup gittiyse, ben de er ya da geç kendimi ve dünyayı hastalıklı biçimde gözümde büyüttüğüm için mahvolacağım." (s. 26) Paul'u deli doktorları, anlatıcıyı akciğer doktorları mahvediyor, mahvoluşun süreğenliği bir bulut gibi gölgeliyor metni, en az bir diğeri kadar deli olan iki dosttan ötesinde kişisel tarihleri uzanıyor, başka hiçbir şey yok, karakterlerin geçmişinden, Avusturya'nın rezilliğinden başka bir şey yok, şimdiye varan çürümenin izlerini geriye doğru takipten başka hiçbir şey yok, üçüncü sayfa haberlerinden, işini bilmeyen, yaşamını da bilmeyen insanlardan, sadece var olan, tekrar tekrar anlatılarak tekrar tekrar var olan mekanlardan başka bir şey yok, deliliğinden beslenen insanlardan, deliliğini yücelten, onan insanlardan, ruh zenginliklerini deliliğe bukağılayanlardan, "Paul temelde tıpkı amcası Ludwig kadar filozoftu, tıpkı filozof Ludwig'in de tıpkı yeğeni Paul kadar deli olduğu gibi." (s. 33), deliliğini bastırdığı için deli olduğu bilinenlerden, operaları, şairleri, sanatçıları yerenlerden, kokuşmuşluğa katlanamayanlardan. Orhan Pamuk'un Bernhard üzerine yazısı gelecek sonra, okunmasa da olur. Çok dışarıdan, biraz da üstten bir bakış. Lüzumlu değilmiş açıkçası ama Bernhard'ı ilk kez okuyacaklar için yol gösterici olabilir.
Metnin editörü Pete Townshend, bu bile heyecanlanmak için başlı başına sebep. Townshend, The Who'nun gitaristi, Ace Frehley'den Eddie Vedder'a kadar pek çok müzisyenin taptığı adam. Çocuk pornosu skandalından sosyal sorumluluk projelerine kadar pek çok mevzuya adını karıştırması adamı nereye koyacağımızı muğlaklaştırıyor ama müzikal bir deha olduğu malum. Muhtemelen kendisinin yardımıyla Denselow birçok müzisyenle görüşebilmiş ve ortaya şahane bir inceleme çıkarmış, yoksa müzisyenlerle görüşme ayarlamak gerçekten zor, müzik dışında konuşmayı da pek sevmiyorlar.
"Giriş" bölümü Bob Marley'nin cenazesiyle açılıyor, Denselow'a göre Jamaika'nın başkenti Kingston'daki törende, Marley'nin ölümünden beş ay önceki John Lennon'ın ölümünden sonra oluşmayan atmosfer oluşmuş ki Lennon öldüğü zaman saygıdan ötürü dükkanlar açılmamış o gün. Marley'nin insanları gurur duyuyorlarmış, büyük sanatçı getto ruhunu hiç kaybetmediği için. Parlamentoda saygıyla anılmış, Kingston çeteleri arasındaki savaşı bitirdiği için. Bu çok ilginç bir olay, Marley'nin hem politik hem de politik olmayan yönünü ortaya koyduğu için. Adam tehdit ediliyor, kolluk kuvvetleri can güvenliğini sağlayamayacağını söylüyor ama Marley yine de sahneye çıkıyor, şarkılarını çalıp söylüyor ve herkes delice dans ederken çete savaşlarının bitmesi yönünde konuşmalar yapıyor, amacına ulaşıp çete liderlerini barıştırıyor. Muazzam bir şey, bizde çok çok başarısız bir örneğini Megri Megri Vakası'nda görmüştük. Neyse, tören sırasında Marley'nin grubu The Wailers ve eşi Rita tabutun yanındaki sahnede dans ederek şarkılar söylemişler. Akın edilmiş resmen, tören çok kalabalıkmış. İyi bir müzisyenin ölümünden çok daha ötesi var, Marley toplumsal sorunlara elinden geldiğince eğilerek dünyayı insanlar için daha iyi bir yer haline getirmeye çalışmış. "Reggae Britanya'da, punk'ın vahşi bir tarz ve odaksız bir isyandan, İngiliz müzisyenlerinin altmışlarda bile sahip olmadıkları bir politik uyanıklığa yönelmelerine öncülük eden bir forma dönüştürülmesine katkıda bulunan Irkçılığa Karşı Rock (Rock Against Racism-RAR) hareketine ilham kaynağı oldu. Bu da, seksenlerin Thatcher karşıtı kampanyalarına ve bir siyasi parti için (Marley'nin de bir kez yaptığı gibi) kampanya düzenleyen politik bir pop grubu olan Red Wedge'e öncülük etti." (s. 7) Marley'nin ve şürekasının Haile Selasse sevgisi, Rastafari'nin ardından yayılan "dünya zenci olsun" ideolojisi eleştirilmeye açık ama Denselow protestlik üzerinden gittiği için pek dokunmuyor bu meseleye. Stevie Wonder'a geçiyoruz sonra, Marley'yle birlikte protest şarkılar söyleyen Wonder Martin Luther King Günü'nün yaygınlaşması için kampanya yürütüyor ve konserler veriyor, 1982'de Gil Scott-Heron ve Diana Ross gibi müzisyenlerle birlikte 50 bin kişilik topluluğa hitap ederek "bitmemiş bir senfoni ile ilgili çalışmak ve dayanışma için prova yapmak" amacıyla bir güne ihtiyaçlarının olduğunu söylüyor. Siyahların kazanımlarının yanına bu kazanımları kutlamak için özel bir gün de ekleniyor böylece. Reagan'ın yaptığı kesintilere güzel bir cevap oluyor bu aynı zamanda. Metinde bu tür eylemler, protestolar var, bir sürü. Sanatçının konumu, politik görüşü gibi pek çok mesele ilginç örneklerle irdeleniyor. Bence en iyi açıklamayı Peter Gabriel yapmış, kısa ve net: "'Müzik duyarlılık yaratabilir ve insanların politik tercihlere sahip olması, değişimi destekleyen okyanusa katılan birkaç damla daha anlamına gelir. Ama müzisyenleri politik görevlerde görmek istemem. İkinci sınıf bir aktörün başkanlığı yeterince berbattı!'" (s. 10)
"Uğursuz İşaret Altında Doğuş" bölümü. "Rock'n'roll baştan beri politik miydi? Kelimenin en geniş anlamıyla evet; müzisyenlerin asla böyle düşünmemelerine ve ellilerin dinleyici kitlesinin politik ve toplumsal değişim için mücadele etme konusunda, 'sessiz kuşak' diye adlandırılacak denli kayıtsız olmasına karşın. Onların tek istediği eğlenmekti." (s. 13) Kökenler incelenirken Elvis Presley'nin yeniliğinin getirdiği isyan duygusundan, dönemin toplumsal çalkantılarından yola çıkılıyor. Güneyli ırkçılar bu yeni müziği "şeytani zenci müziğinin beyaz gençliğin hayatına sızması" olarak görüp lanetliyor, sevenleri zaten sallanıp yuvarlanıyor ama sanatçılar neye yol açtıklarını, ne yaptıklarını bilmiyorlar gerçekten de, müziğe ideolojik açıdan yaklaşmıyorlar. Elvis'in askere çağrılıp 1958'de postalları giymesine şöyle yaklaşıyor Lennon: "Elvis orduya katıldığı gün ölmüştü." Pek suya sabuna dokunmamış açıkçası, siyahi isyanla kendi isyanını hiçbir zaman birleştirmemiş, Vietnam zamanında rock dünyası kenetlenip protest eylemlere giriştiği zaman bu "Güneyli çocuk" şaşkın şaşkın bakakalmış. "Tüm zamanların bu en büyük beyaz rock'n'roll'cusu asilerle birleşeceğine Başkan Nixon'a saygılarını sunmak üzere tırısa geçti." (s. 15) Bill Haley de benzer bir çizgide ilerleyerek sadece sanata hizmet etmiş, zamanın suskunlarına katılarak örtülü olarak Nixon ve tayfasının yanında yer almış. Chuck Berry bahsi de geçiyor bir yerde, çoğunlukla kızlar, arabalar ve başarıdan söz eden, iyimser şarkılar yazmış ve Denselow'a göre "tam anlamıyla Amerikalılara özgü bir tutum" sergilemiş. Brecht ve Eisler meselesi de bu bağlamda mutlaka okunmalı, bu ikisinin büyüklüğünü ve sanatçılıklarının değerini anlayabilmek için giriştikleri eylemler, çatıştıkları komiteler etraflıca anlatılmış. Adamlar kişiliklerinden, fikirlerinden zerre ödün vermemişler, çok saygı duyulası. Nazilerden kaçan solcu müzisyenlerle baş edemeyen ABD kendi asilerine karşı daha acımasız davranmış, hedefte Pete Seeger, Woody Guthrie, kısmen Bob Dylan ve Billy Bragg gibi ünlü singer-songwriter tayfası var. Bob Dylan hariç geri kalanların 1930'lardan itibaren gördükleri baskılar, maruz kaldıkları komite dehşeti başlı başına bir metin konusu olabilir, anti-komünist dalganın en güçlü olduğu ellili yıllarda on yıllık hapis tehditleriyle uğraştıkları için tamamen politik kanada çekilerek müzik yapmışlar ve mücadelelerini sürdürmüşler. İngiltere'deki muadilleri de daha az coşkulu olmak üzere ellerinden geleni yapmışlar açıkçası o yıllarda, Ewan MacColl gibi sanatçılar seslerini çıkartmışlar ve apartheid karşıtı politikaları desteklemişler, plak şirketleri eserlerini sansürlemiş, bir sürü şey.
İlerleyen bölümlerde 1950'lerden 90'lara kadar müzikopolitik ortamdan sanatçıların toplumsal eylemlerine kadar pek çok hadiseye yer verilmiş, ben çok önemlilerinden birini, diğerlerine göre biraz daha magazinel olanını alıp bitireyim. Guthrie hastanede yatarken Bob Dylan ziyarete geliyor, bir nevi devir teslim töreni gibi görülebilir bu, tabii kısa bir süre sonra Dylan ciddi protestoların nesnesi haline gelecek, bazıları davayı sattığını haykıracak, bir sürü tantana çıkacak. Dylan kimliklere sığmayan bir adam, ne zaman kendisine bir paye biçildiğini görse topukluyor adam. JFK'nin öldürülmesinden kısa bir süre sonra önemli bir komite tarafından çağrılıyor Dylan, sivil haklar kampanyasına katılımıyla ilgili bir ödül alacak. Adam gidiyor, karşısında bir dünya dinozoru görünce dünyanın yaşlılara ait olmadığını söylüyor. Üstüne JFK'yi öldüren Oswald'da kendinden bir parça gördüğünü söylüyor falan, sahneden iniyor ve salonu terk ediyor. Sonradan bir mektup yolluyor komiteye, ne söylemeye çalıştığını mektupta anlatmaya uğraşıyor ama beceremiyor da. Gerisini alıntılayayım: "Yirmi üç yıl sonra Dylan'ı iyi tanıyan (ismini vermeyeceğime söz verdiğim) çok ünlü bir müzisyen şunu söylemek zorunda kalacaktı: 'Bob Dylan'ı değerlendirmenin en iyi yolu, müziğini değerlendirmektir, çünkü o orada güçlüdür. Birey olarak zayıftır ama kimse bunu bilmez. Ve şarkılarına gelince, en büyük sorunu her zaman 'siz' dediğini - ama asla 'biz' demediğini anlayamamış olmasıdır. Bu en büyük problemidir. Her zaman insanlara vaaz verir ve asla kendisini onların içine katmaz, şarkılarının rahatsız edici olmasının nedeni de budur.'" (s. 65) Bunu diyen kim acaba? Baez?
Live Aid, Sting, Bono, Van Zandt, Paul Simon'ın dingilliği, müzik dünyasının yediği herzeler ve insanlık için yaptıkları, otuz iki kısım tekmili birden burada. Sevdikleri sanatçıların karnesini görmek isteyenler için birebir.