Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Pazarkaya'yı Rilke'nin şiirlerinin çevirmeni olarak bildim ben, sonra nice Alman şiirinin çevirmeni olarak, hasılı ben kendisini çevirmen olarak bildim. Evet. Sonra şiirlerine ulaştım, en sonunda da öykülerine geldi sıra. Kendisinin her mevsim için yazdığı dört metin var, her güne bir öykü/anlatı denk gelecek şekilde oluşturulmuş. Üçü tamam ama birine, sanırım Kış Öyküleri'ne erişemedim, baskısı tükenmiş. Tek mevsimden açık verdik, en sevdiğim üstelik. Kışçıyım ben, üzüldüm ama olsun, eldekiler de iyi. Bu elimdeki 2006'da Haldun Taner Öykü Ödülü'nü almış örneğin, sırf anlatı zenginliğinden bile hak ettiği söylenebilir ki bunun daha ince ince kurulmuş dili var, türler arasındaki belli belirsiz geçişlerindeki üslup ustalığı var, metnin başarılı kılan pek çok öge var kısaca. Bazı ögeleri ve "günleri" anlayabilmek için Pazarkaya'nın biyografisine bakmak lazım, kendisi 1940 doğumlu, İzmirli. 1957'de liseyi bitirir bitirmez Almanya'ya gidiyor, kimya mühendisliği öğrenimi görüyor, ardından 1966 yılında kimya yüksek mühendisi oluyor ve aynı yıl edebiyat-tiyatro bölümünde asistan olarak göreve başlıyor. Türk tiyatrosunun Almanya şubesini açmış denebilir, buranın oyunları Almanya'da ilk olarak Pazarkaya'nın katkılarıyla Stuttgart'ta sahne görüyor. Orhan Veli Kanık'ın, Aziz Nesin'in ve Nazım Hikmet'in eserlerini Almanca'ya çeviriyor Pazarkaya, Almanca şiirleri Türkçeye çeviriyor derken tam bir sanat adamı olup çıkıyor, ne güzel. Böylece eylülün ilk günündeki Alman bahsinden girebilirim mevzuya, metnin yazılış tarihi 1979, Almanların Polonya'yı işgalinin üzerinden kırk yıl geçmiş, Pazarkaya yirmi yıllık Almanya deneyimine dayanarak çıkarımlarda bulunuyor. Bir onbaşının peşinden giden güruhlar, işgaller başlamadan önce Hitler'le anlaşmaya çalışan Batı devletleri odakta. Rusları da düşünüyor Pazarkaya, adamların 1941'i facia yılı olarak belirlemelerinde Hitler'in yaptıkları anlaşmayı bozmasını esas alıyorlar, Avrupa'nın işgali onlar için uzaktan izlenen bir etkinlik olarak gözüküyor. Stalin'in Hitler hakkında söylediği, "Bu çocuk çok manyak çıktı, haydi bakalım seyreyleyelim," tarzı sözlerini de araya iliştirebiliriz. Anlatıcının/Pazarkaya'nın ikinci benliğinin oluşması, ikinci dili anadili gibi benimsemesi bu olayların hemen ardına düşüyor. "Bir ülkeye ve ve bir tarihe yeniden doğum oluyordu da, aradan geçen yıllar içinde, bir dile ikinci bir doğumun birinci doğumla gelinen belli bir yaştan sonra, doğal bir doğum olmadığını da kavramak ve kabullenmek zorunda kalacaktım." (s. 8) Bu ikinci doğanın birden çok annesi ve babası var, anlatıcı bazılarını anıyor ve "tiyatro delisi bir oğlan" olma yolundaki gelişimini anlatıyor. Anne Frank'ın Hatıra Defteri'nin satın aldığı ilk kitap olduğunu söylüyor ve Hitler'e geri dönüyor, kızgınlıkla. Dayanışmaya ve sağduyuya varan inceden bir mesajla bitiriyor ilk günü.
İkinci gün, Gümüş Yıldönümü. Pazarkaya'nın kimya denklemlerine çalıştığı ilk yıllar. Aşık oluyor bir güzel, hemen eve gidip kızın öyküsünü yazıyor ve rastladığı zaman kıza bir öykü yazdığını söylüyor. Edebiyatı en çok o zaman seviyor Pazarkaya, sonrasında buluşmalar artıyor, sevişiyorlar, nişanlanıyorlar ve evleniyorlar. "Benim asıl mutluluğum, ilk gün gibi sürüp gitmesinin ötesinde, her gün, her yıl, bizimle birlikte büyümesi mutluluğumun da. Olgunlaşması. Mutluluk olgunlaşır mı? Yirmi beş yıl önce düşünemezdim, ballı incir gibi olgunlaşırmış meğer." (s. 13) Ayın ikinci günü, yıldönümü. Üçte boşanmayla ilgili bir öykücük geliyor bu sefer, anlatıcının yakın arkadaş olduğu iki tiyatrocu yetenek saçıyor resmen, birlikte oynuyorlar ve deli beğeniliyorlar. Yıllar geçiyor, anlatıcı tekrar oyunlarına gidiyor ama bir problem var, ayrı kulislerde hazırlanıyorlar. Boşanma kararı almışlar, son oyunları. Aynı tutkuyla oynuyorlar, sahnede birbirlerine veda ediyorlar. Anlatıcı kendi aşkının olgunlaşmasının bir benzerini göreceğini ummuş ama "yıllanmış karı koca gibi" yaşadıkları için böyle bir şeyin gerçekleşmediğini görüp üzülüyor. Bu ayrılık sevgi ve dostlukla ayrılmanın en güzel örneklerinden biri. İki tane daha biliyorum, biri Ulay'la Abramović'in Çin Seddi'nin iki ucundan birbirlerine yürümeleri ve orta noktada buluşmalarıyla gerçekleşiyor, diğeri bir Ishiguro öyküsünde. Noktürnler'de ilk öykü. Ünlü bir sanatçı, eşinden ayrılmadan önce son bir dinleti sunuyor kadına, müzikle donanmış bir veda. Üçüncü gün, kardeşler. Bir erkek, bir kız kardeş var, bilinenler. Bilinmeyen: Anlatıcı, babasının dükkanının önünde otururken komşulardan biri geliyor, karşıdaki terzi madamı ve çocuklarını gösteriyor. Birkaç yaş büyük iki erkek çocuk. "Kardeşlerini görüyor musun?" diyor komşu, anlatıcı şaşkınlıktan donup kalıyor. Evde hiç konuşulmuyor bu mevzu, madam dükkanında çalışmaktan başka hiçbir şey yapmıyor, İsrail'e göçene kadar. Yıllar sonra anlatıcı İsrail'e gidip kardeşlerini bulmak istiyor ama çok geç artık, çoğu şey için olduğu gibi çok geç. Aileyle konuşmak için çok geç, madamla konuşmak için, arayışın yükünü sırtlanmak için, buluşun yükünü de sırtlanmak için geç.

Aralarda Almanya'daki emekçi kesimden, gariban Türklerden bahseden öyküler var, birinde kilisenin yoksullar için çıkardığı çorbayı içmek için her gün gelen bir adam anlatılıyor. Adam inşaatlarda işçi olarak çalışmaya başlamış, usta olmuş, sonra ciğerlerinde sıkıntı çıkınca işsiz kalmış, otuz yıllık çalışma hayatının sonunda sokaklarda yaşamaya, sosyal yardımla geçinmeye başlamış. Memleketindeki karısına ve çocuklarına para yollamayı aksatmamış, yılda iki kez ziyaret edermiş onları ama Almanya'ya davet etmezmiş hiç. İşsiz kalınca para yollayamaz olmuş, sokaklarda yaşamaya devam etmiş. Anlatıcı sorduğu zaman emekliliğine bir yıl kaldığını, emekli aylığı almaya başlayacağını, o zaman memleketine döneceğini söylemiş. "Otuz küsur yıl önce yollara düşüp bu ülkeye gelirken, hiç aklının ucundan bile geçer miydi, böyle günler de göreceği, bu durumlara düşeceği? Esen kal, benim köylü emekçi göçmen kardeşim, esen kal, daha uzun yıllar esen kal. Görecek günlerin olsun, daha görecek güzel günlerin olsun, sen bunu çok hak ettin, diye geçiyor içimden. Çok içimden, yakarır gibi, dua gibi..." (s. 28)

Anılar, hatıralar, güncelin meseleleri doksan bir güne sıkıştırılmış durumda. Kısa kısa. Böll'den Hemingway'e pek çok yazar da yer alıyor sayfalarda, günceden hallice parçaların içinde. İyi bir metin bu, biçeminden kurmaca-gerçeklik geçişlerine pek çok açıdan.
Clive Barker'ın Kan Kitapları'nda bir öyküsü vardı, üç kitaptan birinin son öyküsü. Dağdan tepeden gelen uğultuların savaşmak üzere olan iki devin/şehrin homurtusu olduğunu görüyorduk ama devler dev değildi, şehirler de şehir değildi, üst üste yığılmış evlere benzeyen yapıların aslında insanlar tarafından bir arada tutulan ve yönlendirilen rakipler oldukları ortaya çıkıyordu, her bir darbede onca yapı ve insan yere düşüp paramparça oluyordu falan, çok ilginç bir öyküydü o. Bu metinle alakası şu sanırım, iki tane kocaman form durmadan savaşıyor. Ölenlerin yerine yenileri geliyor, savaş durmadan sürüyor, adeta kozmik bir çekişme. PKD bu metni inzivaya çekilmeden önce yazmış, gerçeklikle problemi yeterince ağırlaşmışken. Evrenin anlamını aradığı küçürek metinlerinde kozmik arayışına yeterince değinse de uğraşı yetmemiş olacak ki kurmacaya da -bu ölçüde ilk kez, belki- sokuvermiş meselesini. Bunun yanında yine çatlayan bir evlilik var, kahramanın karısı empati kuramayan problemli bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Adam doğduğu kasabanın değişimini anlamaya çalışırken kadını bir otele yerleştiriyor ve kendisine verilen mühlette gizemi çözmeye çalışıyor, aksi halde kadın bir daha geri gelmemek üzere gidecek. Kahramanın yerine PKD'yi koyuyorum, geçmişini geri getirmeye çalışırken ölümün eşiğinden dönesiye uğraşıyor ve karısı tarafından terk ediliyor, zor bir yaşamın metaforu olarak göresim var bu metni, bir de PKD'yi Bobby Fischer'a benzetmekten alamıyorum kendimi. İkisi de yaptıkları işlerde gerçeği aradığını söylüyor, ikisinin de gerçeklik algıları son derece oynak ve ikisi de üstün zekalı. Fischer hakkında bir iki film izledim, yaşamı hakkında az biraz araştırma yaptım ama PKD hakkında o kadar malumatım yok, biyografisini de yazdığı bütün metinleri okumadan okumak istemedim. Okuyunca ikisini yan yana getiren, goy goysuz bir şey yazmak istiyorum. Bakalım. Şimdi kuklalarla ilgili bu metni anlatayım, öncelikle PKD'nin en iyilerinden biri değil ama yine de adamın dünyasını -kurmaca olanını da- anlamak için rehber metinlerden biri olarak görülebilir. Anlatım tekniği olarak olay örgüsü de tipik PKD örgüsü şeklinde oluşturulmuş, önce ortaya büyük bir gizem, sonra karakter bazında daha küçük gizemler, bu gizemlerin sırayla çözülmesi ve sonrasında büyük gizemin çözülmesiyle birlikte final. Bunun yanında özgün buluşlar var, karakterin bilincini bir golemin içine yerleştirmesi sürprizlere yol açabiliyor örneğin, asıl bedenini onca kımıl zararlısı ve sürüngen yedikten sonra. PKD'nin böylesi bir faciayı ayrıntılarıyla anlattığını hatırlamıyorum, burada farelerin, yılanların ve örümceklerin saldırısına uğrayan küçük bir kız var, ağzından örümcekler giresiye paramparça ediliyor resmen, yazar için bile ekstrem bir öge. Neyse, bu metni okumak tanıdık bir sokakta yeni açılan dükkanları dikizlemeye benziyor diye üfürükten bir benzetme yapmaktan da geri durmayayım.
Bahçede oynayan çocuklarla açılıyor anlatı, Peter Trilling diğer çocukları sessizce izliyor, Mary kahverengi kil toprakları yoğuruyor, diğer tıfıllar da birbirlerini kovalıyorlar. Daha en başta Peter'dan işkilleniyoruz, Mary'yi de yaratıcı uğraşından ötürü ayrı bir yere koyabiliriz. Mary'nin babası Doktor Meade ve Bayan Trilling pansiyonun merdivenlerinden iniyorlar, Doktor kızını da alıp Shady House'a, araştırmalarını yaptığı mekana dönüyor, Mary'nin geride bıraktığı kil parçasıyla Peter oynamaya başlıyor bu kez. Başka bir bölüm, Ted ve Peg'le tanışıyoruz. Arabayla yolculuk ediyorlar, tatilden dönüş. Esas oğlan Ted doğduğu kasaba Millgate'i ziyaret etmek istiyor, karısının yakınmalarını ricalarla geçiştiriyor ve kasabaya giriyorlar. Ted'in benzi soluyor, Peg'e kasabanın tamamen değişmiş olduğunu, Millgate'in bambaşka bir yere dönüştüğünü söylüyor. Sokaklar ve caddeler yerinde dursa da binalar değişmiş, parklar kaybolmuş, kimseyi tanımıyor Ted. Kütüphaneye gidip kasaba hakkındaki haberlere baktığında salgın bir hastalık sonucunda ölmüş olduğunu görüyor, 1935'te, dokuz yaşındayken hayatını kaybetmiş. Aklı almıyor bir türlü. "Sahte anılar. İsmi, kimliği bile sahteydi belki. Zihninin içinde ne varsa hepsi - her şey. Birisi ya da bir şey, her şeyi tahrif etmişti. Direksiyonu sımsıkı kavradı. Ted Barton değilse, kimdi peki?" (s. 22) PKD'nin metinlerinin temelini oluşturan belirsizlik ortaya çıkıyor hemen, karakter kendisinin bir kurgu olup olmadığını merak etmeye başlıyor. Eşini komşu kasabadaki bir otele yerleştirip doğduğu -aslında doğmadığı- yere geri dönüyor. Bu sırada Peter'ın güçlerine tanık oluyoruz, kilden adamlar yaratıp golemleriyle takılıyor. Bu sırada Ted pansiyona geliyor ve annesinin yerine resepsiyonda duran Peter'la karşılaşıyor, oda istiyor. Bu ikisinin ilk karşılaşmaları, ileride bambaşka biçimlerde karşılaşmaya devam edecekler. Birbirlerinden hoşlanmıyorlar pek, sırlarla dolular ve Peter'ın birkaç sorusu Ted'in aklını kurcalıyor. Ted'e kasabaya nasıl girdiğini soruyor Peter, bariyeri hiç kimse geçemezmiş. Zamanı durdurabildiğini söylüyor üstüne, çok uzun bir süreliğine değil ama duruyor sonuçta. Böyle birkaç garip olaydan bahsediyorlar, Peter iki varlığı görüp görmediğini soruyor, Ted blöf yaparak gördüğünü söylüyor, bir süre sonra kandırıldığını anlayan Peter adama tilt oluyor ve Ted kazanabileceği en kötü düşmanı kazanıyor, süper güçleri olan bir çocuk. Konuşma bitince kasabada dolanmaya çıkıyor ve iki arı tarafından sokuluyor Ted, kasabadaki hayvanların davranışlarında da bir gariplik olduğu için bu bilgiyi de bir kenara atıyoruz, sonradan ne işler döndüğünü anlarken hatırlamak için. Neyse, Doktor'la muhabbet ediyor Ted ve Doktor'un ölen Ted'i hatırladığını anlıyor. Adıyla soyadının ölen çocukla aynı olması garip geliyor, buradan kasabanın geri kalanının da anılarının değişmiş olduğunu anlayabiliyoruz.

Gezginler var bir de, duvarların içinden geçip gidiyorlar. Ted iyice çıldıracak gibi oluyor, insanlara normal bir şeymiş gibi geliyor bu. Bariyeri merak ediyor, kasabanın tek yolunu kapatan kamyonun dibinde üst üste dizilmiş tomrukların üzerine çıkıp öteye bakmak istiyor ama ötede tomruk yığınlarından başka bir şey yok, yığınların sonu yokmuş gibi gözüküyor. Bir süre deli gibi koşturup bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor ama bulamıyor, üstelik tomrukların arasında sıkışıp ölmekten güçlükle kurtuluyor. Saatler sonra kendine geliyor, zamanın anormal şekilde hızlı geçtiğini düşünürken Peter çıkıyor ortaya, en başından beri kendisini gözlemiş ve zamanın hızla geçmesini sağlamış. Yine iki varlıktan bahsediyor, Ted'in onların izniyle yaşadığını söylüyor. Ted iyice fıttırıyor ve çocuğu orada bırakıp -ikinci hata- kasabaya dönüyor, bardaki bir ayyaşla isteksizce muhabbet ediyor ve görüyor ki yaşlı adam geçmişi, gerçek geçmişi hatırlıyor. Heyecanlanıyor Ted, adamı da alıp sokaklara çıkıyor ve adamın elindeki garip bir teknolojinin ürünü olan aleti kullanarak düşünce gücüyle kasabasını geri getirmeye çalışıyor. İkisi de hatıralarını zorluyorlar ve hatırladıkları biçimde oluşturuyorlar kasabayı, daha doğrusu sahte görüntünün altında boğulmuş kasabayı tekrar görünür kılıyorlar. Ayyaşın anıları alkolün etkisiyle yıllar içinde bozulmuş ama Ted kasabadan çocukluğunda ayrıldığı için hatıraları bozulmamış hiç, böylece kasaba eski haline gelir gibi oluyor ama karşılarında henüz bilmedikleri bir güç var, yaptıklarını engellemeye çalışıyor, bir süre sonra iki adamı ve diğer hatırlayanları öldürmeye de çalışacak.

Düalist bir teolojiyi devreye sokuyor PKD, Ahriman'la Ormazd'ın kozmik çekişmesini Millgate gibi küçük bir kasaba ölçüsüne indirgemiş halde büyük gizem olarak ortaya çıkarıyor. Bu iki tanrı -iki varlıktan kasıt bunlar- birbirlerine üstün gelmeye çalışıyorlar, bu sırada insanların gerçeklikleriyle oynuyorlar ve kimilerinin zihinleri kusursuz bir biçimde değişiyor, kimileri arada derede bir yerde kalıyorlar ve Gezgin oluyorlar, hatırladıkları ölçüsünde aslında orada olmayan binaların içinden yürüyüp gidebiliyorlar. Sonuçta Peter'ın ve Mary'nin aslında kim olduklarını da anlıyoruz, cepheler belirleniyor ve savaş başlıyor. Her şey çözümlendikten sonra otelde bekleyen eşinin çoktan gitmiş olduğunu düşünüyor Ted, yaşamında temiz bir sayfa açacağı için mutlu olarak yoluna devam ediyor. PKD'nin karakterini kötü bir ilişkiden kurtarmadığı bir anlatısı yok galiba, ya ölümle kurtuluş ya da boşanmayla kurtuluş bir şekilde yer alıyor.

Bu metinden çıkarılacak şeyler var, biraz kafa yorayım. Birincisi, hiçbir zaman geri dönemeyiz. Ne, kim, neresi olursa olsun. İkincisi, golem yaratabilen çocuklara kafa tutmayın, çocuk görünümlerinin altında tanrılar olabilir. Üç, içinden çıkılmaz bir durumdan kurtulmak için bara gitmek gerekir. Dört, durmadan sızlanan ve şikayet eden bir sevgiliniz/eşiniz varsa ondan kurtulmaya bakın.

İyi bir PKD metni, diğerlerine göre biraz yavan ama ayıla bayıla okunur.
Tosuner bir röportajında 1950 Kuşağı öykücülerinin dışlayıcı tavırlarından bahsediyordu, kendisinin ilk kitabı çıktığında bir süre görmezden gelinmiş, ardından olumsuz eleştirilere maruz kalmış. Aslında o zamanları düşününce biraz olsun hak veriyorum sanırım, Tosuner'in diğer metinlerini pek beğensem de ilk öykülerinden çoğu gerçekten vasat, üç beş izleğin etrafında dönen öyküler. Kadınlara karşı duyulan "yıkılmışlık", yalnızlık, gidememek, öfke, bu tür şeyler var öykülerde. Olsun tabii ama hemen her öyküde aynı iç döküşün pek de farklı olmayan biçimleriyle karşılaşmak hep aynı şeyin okunduğu hissi yaratıyor, hoş değil. Örneğin Sancı… Sancı...'da da benzer meseleler var ama kurmacayla daha bir uğraşıldığı belli oluyor. Yakın tarihli örnekler olduğu için söylüyorum. Bu ilk öykülerinde Tosuner'in sonraki metinlerinde de yer vereceği konuları belirlediğini söyleyebiliriz, kendi fiziksel durumundan ötürü toplum karşısında duyduğu kompleks, anlatının doğrultusunu direkt belirlemiş bir yandan. Bu açıdan dikkate değer öyküler var elde, üstelik yirmi bir yaşındayken kendi imkanlarıyla bastırmış öykülerini Tosuner, daha da bir dikkate değer sanırım, kırk yıl sonra yazdığı metinlerdeki üslubunun daha ilk öykülerinde görülebilmesi de takdire değer. Değerli bir yazar yani Tosuner, öykücülüğümüzde ve romancılığımızda kendine has bir yerinin olduğunu düşünüyorum. Evet.
Yalnızlığa Övgü nam öyküsüne bakıyorum. Direkt o kentin sokaklarını bırakacağını söyleyerek başlıyor anlatıcı. O kent Ankara. Bulvarında aylakça dolaşılan, Kızılay Durağı'nda kızların çocuksu gülüşlerine maruz kalınan boğucu bir uzam. "Çift çifttir herkes. Bir yalnız ben varımdır." (s. 1) Bafra sigarası iyi bir arkadaş, başka da bir arkadaş yok. Henüz. Başka bir öyküde ortaya çıkan arkadaşı dışında pek sosyalliği yok anlatıcının. Üzgün ve umutlu, kenti terk edecek adam, mutluluğu arayacak ama yola çıkmadan önce nasıl mutlu olacağını fark ediyor, yalnızlığını severek kurtulacak. Sevgi aramaktan vazgeçerek kurtulacak. Parkeler de kurtulacak, sonlarda yalnızlığını öldürmek için topuklarını parkelere vuruyor ve beş tanesini tahtalı köye, bir anlamda geldikleri yere gönderiyor. Bir günde beş parke ölüyor, öykü böylece sona eriyor. Hemen ardından kitaba adını veren öykü geliyor, hepsinin içinde en iyisi bu. Kuşlarla ilgili ilk bölümde serçelerin toplandığı bulvardaki izlenimler var, kuşların mevsimlik hareketi atkestanesi ağacına tünemeyi gerektiriyor, anlatıcı yine arkadaş arıyor ama kendisi kuş değil, tüneyen bir hayvan hiç değil, o yüzden yine yalnız. Yanından insanlar geçiyor, umursamıyorlar. Kendini avutamıyor anlatıcı, kuşların özgürlüklerine imreniyor, o da istediği yere gitmeli ama arkadaşı olmadan zor. Arkadaşının babası çok kızgın bir adam, akşam vakti sokağa salmıyor genci, gündüzleri oradan oraya yürüyorlar, dolanıyorlar, gitmenin hayallerini kuruyorlar. Kuşlar da özgür olmadıklarını söylüyorlar sonra, Allah'a bir isyan yükseliyor, kimseyi özgür yaratmamış. İkinci bölümde, "Sat anasını!" şeklinde bir rahatlama tekerlemesi üfürülüyor, iki arkadaştan birinin başına sıkıntılı bir şey geldiğinde diğeri hemen yapıştırıyor bu sözü, satıyorlar anasını. Tutuldukları bir kız yok, yapacakları bir iş yok, hayat bomboş. İntihar etmeyi düşünüyorlar, erken davranan Kızılay'daki yapı bitince -hangi yapı acaba, 1960'ların başında inşa edilen ne varsa orada- tepesinden atlayacak, diğerine iki yaşamı birden yaşamak kalacak. Birtakım beceriksiz ilişki denemeleri de hayal kırıklığıyla sonuçlanınca gitmeyi akıllarına koyuyorlar iyice, evden kaçıyorlar. Gazetelerdeki kayıp ilanlarında kendi yüzlerini görüp gülüyorlar ama tamamen kaybolamıyorlar, anlatıcının arkadaşı yan çiziyor ve diğerini de vazgeçirmeye çalışıyor ama kafaya takılmış bir kere, gidilecek. Gidiliyor, serçeler yerine güvercinler ve martılar seviliyor, dönülüyor sonra. Kalan arkadaş bir kız bulmuş, mutlu. Özgürlük masalına inanıyor anlatıcı, kısa bir süreliğine de olsa başka kuşları sevebildi.

Martılar Gülüştüler. Mahalleliler, esnaf, atkestaneleri, umutla beklenen ama gelmeyen aşk. Göl Kıyısı. Uzun bir adamla kısa bir adamın konuşmaları. Ağaçlara bakan adam hemen bir uzun adam oluşturuyor bilincinde, kısalığın ve uzunluğun dertlerinden bahsediyorlar. İnsan Sayılmak. Gözlemcinin bir adamı göz hapsine alarak insanlığın ne olduğunu düşünmesi. Toplumun dışladığı, sevilmeyen birinin var olup olamayacağı üzerine -diğerleri gibi- kısacık bir öykü.

Bir Ebemkuşağı Peşinde nispeten iyi bir öykü. Yolda görülen bir kadının koluna girdiğini hayal eden anlatıcı için hemen bir hikâye doğuyor: Kadınla tanışma, birlikte yürüme, arkadaşın evine davet, arkadaşın da kadınla sevişmek istemesi, birtakım mutluluklar. Hayal tabii. "Ben düşlerimdeki yaşayışlarla avunan yağmurların çocuğu." (s. 48) Sonraki öyküye başlarken yeni bir öyküye geçmediğimizi düşünebiliriz, devam edeyim, şu alıntılamaya değer: "Yaradanın varlığını yokumsadım. Sıkıntılarda boğuldum, açmazlara düştüm büsbütün. Oysa ben de en dolgun inanışlarla ona güveneyim isterdim. O sevdirmedi kendini." (s. 49) Yaradanla bir çekişme başlıyor ardından, yirminci yaşa gelir gelmez ilaha savaş açan bir anlatıcının düşüncelerini takip ediyoruz. Kader anlayışı üzerinden sürdürülen mesele özgür iradenin sınanmasıyla genişliyor. Anlatıcının annesi, oğlundan "kötü kadına" gitmemesini istiyor ama adam geneleve gidiyor ve bir kadınla sevişiyor, yaşamı duyumsamaya çalışıyor kendince.

Son iki öyküye dokunmuyorum. Bu. Bütün kusurlarıyla birlikte -bence- iyi bir yazarın doğuşunu görmek isteyenler okumalı.
"Uzaktan kumanda" olur ama metnin orijinal adının bir parçası olan "plugged in", meseleye muazzam bir derinlik katıyor. Anlatılan dünyaya bakalım, reklamların yasaklandığını ve insanların tüketmeye devam etmeleri için yönlendirildiklerini görüyoruz. Bu yasaklama konusunda derinlemesine bir bilgi yok, zaten kısacık bir metin olduğu için böyle bir şey bekleyemiyoruz. İyi bir teknik kullanılmış, anlatıcı, "Zombi" diye hitap ettiği birine P. Burke'ün hikâyesini hızlıca, sanki o an anlatmasa bir daha anlatamayacakmış gibi anlatıyor, dolayısıyla ayrıntılara girilmiyor pek. Anlatıcının konuşurken onca diyaloğu nasıl hatırladığını düşünmek zorunda kalmıyoruz, çünkü bu bir bilimkurgu. Bir android konuşuyor olabilir, hafızasındaki verileri şak diye kullanabilir. Sonra aniden tekrar bir şaakk, tasvirlerle doldurur anlatıyı, şaşırır millet. Derler: "Ne oluyor, nasıl hatırlıyor bu?" Şıraakk, bir de ses basar anlatıya, zaten diyaloglar havalarda uçuşuyor. Çil yavrusu gibi dağılır okurlar. Bu işler böyle. Herkes ayağını denk alsın. Sağlam bir metinle karşı karşıyayız. "Plugged in" mevzusuna dönersek simülasyondan bayağı bir yol alırız ama ben kuramlardan fikir aparamayacak kadar tembel, aparmayacak kadar da tembel bir adam olduğu için işi o tür bir okuma yapanlara bırakıyorum. Sonuçta aynı dünyadaki farklı bir sınıfa dahil olan P. Burke için bazı duyguları simüle etmesi bekleniyor, böylece yapay bedeninin yardımıyla zengin tayfayı koyun güder gibi güdebilecek, cinselliğini kullanarak dünyanın harcamasını yaptırabilecek. Gerçi başa dönmek lazım, zombiyle konuşmaya başlamanın hemen sonrasına. AT&T adlı bir şirketten ve Burke'ten haberdar oluyoruz hemen, şirket muazzam büyük ve Burke adlı kadın muazzam yoksul. Tanrılara bakıyor, yoldan geçen zenginler burun filtrelerinden -muhtemelen- filtrelenmiş temiz havayı solurken Burke gibiler ölümü bekliyor ama şansı dönüyor sonunda, tabii buna şans denebilirse. Holovizyon adlı nanenin televizyonla radyoyu rafa kaldırdığı, insanların mekiklerle uzay yolculuklarına çıktığı, GTX adlı başka bir şirketin çeşitli biyolojik faaliyetleri yürüttüğü ve Burke'ü kıskaca aldığı bu dünyada birkaç uyku hapının ardından mutluluğun geleceği düşünülüyor ama kamusal alanda intihar etmek yasak, intihar bile edemiyor Burke. Şirketin adamları gelip kendisini götürüyorlar, teklifleri çok cazip. Bir sürü eğitimden sonra yapay bir bedeni yönetecek. "Dönyanın en gözel garısı" olmaya aday bir hale geldiği zaman yerin yüz elli metre altında, Carbondale denen bir yerde "naklen canlı bir kız" haline geliyor. Geliştirilmiş embriyolar, et bölümünün ürettiği bedenler, reklam yerine geçecek bireyler haline geliyor. Burke son aşamada Delphi oluyor mesela, dünya güzeli bir kadın haline dönüşüyor. Şirket için müthiş bir kazanç kapısı, zira başka şirketlerin ürünlerini sattırmak için bir nevi sosyal medya fenomeni haline getirdiği bu tek beden/iki zihin aracılığıyla üst sınıftan insanları manipüle edecek. Burke yaşadığının farkında değil artık, varlığını Delphi olarak sürdürüyor ve bir enkazdan fazlası değil artık, makinelere bağlı bir yaşam sürmek zorunda.
Delphi görevden göreve koşmadan önce reklamların neden yasaklandığına şöyle bir değiniliyor. Aslında basit, halk onca reklama maruz kalınca, reklam bombardımanında kayışı koparmaya yaklaşınca isyan etmiş, Huckster Yasası çıkarılmış ve bildiğimiz anlamda reklamlar yasaklanmış. Operasyonun başındaki Bay Cantle, Delphi'ye gerekli bilgileri sağlıyor ve başarılı olması için çaba gösteriyor. Yüz Numaralı Adam'ı hatırlayalım, Bay Cantle'ı "eşoleşek" denen adamla bir tutabiliriz. Delphi'den kimseye bir şey söylememesini ve ürünlerin reklamlarını gizliden gizliye yapmasını söylüyor, sosyal bir koşullanmanın peşinde. Yolculuklar başlıyor, Barselona'da yolunacak kazlar var ama araya dereye sıkıştırılmış birkaç bilgi daha: Delphi'nin tat ve koku duyuları yok, bant genişliği buna izin vermiyor. Dokunma duyusu da genel olarak hissizlikten mustarip, aslında somut dünyanın dikkat dağıtıcı küçük arızalarına maruz kalmamak için şeytanca bir yaklaşım. Göründüğü kısa filme bir ödül kazandırdıktan sonra başka iş. İşlerin ardı arkası kesilmiyor, Delphi-Burke değişimleri sırasında Burke hiçbir şey hissetmiyor, sahte bir yaşantının hızı arttıkça artıyor. Üstelik öylesi bir bütünleşmeyi sağlayan tek kadın. Yirmi yıllık ömrü var, rakip şirketler daha uzun ömürlü kızları üretmeye çalışıyor bir yandan, vahşice sürdürülen bir mücadele de var. Hayallerinin gerçek olduğunu gören Burke, Delphi olarak verilen bütün görevleri yerine getirdiği için mutlu oluyor, hayallerin gerçek olabileceğini düşünüyor ve sokakta intihar etmeye çalıştığı zamanların artık çok uzakta olduğunu düşünüyor. Sınıf atladı, zenginleşti, zenginlerle takılmaya başladı, dolayısıyla herhangi bir şikayeti yok, zaten bilişsel yetenekleri kim bilir nasıl dumura uğradı ki kendi varlığını bir başka bedende duyumsamaya başladı falan, nörolojik fasılalara da pek girilmediği için görmüyoruz. Aslında okur olarak bizim görevimiz bu, boşlukları dolduracağız. Mesela bir zaman makinesi olsun, çalışmıyor. Bir müddet sonra çalışmaya başlıyor ve yolcularını ilk Woodstock'ın orta yerine gönderiyor. Bu nasıl olabilir, tak tak yöntemi diye uydurabilmeliyiz hemen. Temassızlık ihtimalini düşünerek bir iki defa vurulduğunu düşüneceğiz, böyle şeyler.

Burke her ne kadar varlığını başka bir bedene aktarmışsa da uykuya çekildiği sırada kendi kendine bir iki sözcük mırıldanıyor, bunu mevzudaki ilk çatlak olarak görebiliriz. Bilinçle beden arasındaki gedik büyüyor sonra, Yüz Numaralı Adam'ın dönüşümüne yakın bir dönüşüm yaşanıyor, şirket paniklemeye başlıyor hafiften. Bir görevde sağlam batırıyor Delphi, kendisiyle bağlantı kuran ikinci patron Paul'e durumu anlatıyor ve çat, aşık oluyorlar birbirlerine. Paul, şirketin patronunun oğlu olduğu için işler iyice karışıyor ve adamın Delphi'nin durumundan haberi yok. Burke adamı sevse de zihni sekiz bin kilometre ötede, kendi varlığı da orada, kısacası zihin Delphi'den ayırıyor kendini, önceki varlığını hatırlıyor ve Paul'e anlatıyor durumu. Paul mekanı basıyor, gerçek Burke'yle karşılaşıyor. Bir beyin ve sinir uçları, kadından geriye kalan bu. Bedeni kan ve kastan oluşmuş bir pelte, zorlukla hareket ediyor, serbest kalmak için bilincini yok edip Delphi'de yeniden doğacağını düşünüyor ve Paul'e kendini imha ettiriyor. Belki de intiharın bir değişik biçimi, adamı kandırarak sonsuz huzura kavuşuyor. Yoruma açık.

Orijinal bir durum. Gelişen teknoloji ahlaki, etik ve hukuki açıdan pek çok düzenlemeye yol açacak, Harari, Kurzweil ve Kaku gibi birkaç bilim insanı uç örnekler üzerinden bu meselenin gelebileceği noktaları akıl kaçırtırcasına anlatıyorlar, ilgili olanlar bir göz atabilir. Bunun yanında Ursula K. Le Guin'in önsözü de ilginç, Alice B. Sheldon'ın hayatı incelenmeye değer. CIA'de ve üniversitelerde çalışmış bir kadın, dönemin erkek egemen edebiyat camiasında yer bulabilmek için "James Tiptree, Jr." adını kullanmak zorunda kalıyor. Le Guin'in bu konuda yaşadığı sıkıntıları anlattığı metinleri var, yine ilgili olanlar inceleyebilir. Sonuçta bilimkurguya şahane bir yenilik getirmiş Sheldon, İthaki'den yazarın başka metinlerini de basmasını rica ediyoruz, iyi geceler diliyoruz.
Macarların en büyük yazarlarından biri Kosztolanyi, Macaristan PEN Kulübü'nün ilk başkanı olmuş, onca çeviri yapmış, eleştirileriyle o dönem çok ses getirmiş. Bir metninin Almanca baskısına Thomas Mann önsöz yazmış mesela, büyük olay bence. Tarlakuşu'ndan önce yukarıda belirttiğim metin basılmıştı, Pinhan tarafından. Pinhan'ın böyle edebi çıkışları vardı ama şu sıralar hukuka ve felsefeye ağırlık vermiş durumda, biraz üzücü ama on numara metinleri kazandırıyorlar Türkçeye, bu süper. Nebula gibi nispeten yeni yayınevleri eksikleri tamamlıyor zaten. Butik diyemiyorum, bağımsız diyeceğim, bağımsız yayınevleri güzel yükseldi son dönemlerde. Kuzey Işığı çıktı, Nebula çıktı, Yüz Kitap zaten aldı yürüdü. Ne güzel. Kosztolanyi diyordum, sağlam yazar. Her bölüm için o bölümün özetini vermiş başlık altında, klasik anlatılardaki tekniğin modern bir yansıması. İlk bölümde bir gazeteden, bir saatten ve bir takvimden zamanı öğreniyoruz. 1899, 1 Eylül, 12:30. Baba ve anne bavulla uğraşıyor, yolculuk var. Anne'nin kız kardeşi Etelka ve eşi Bela aileyi davet etmiş, yazı birlikte geçirmek istiyorlar ama bizimkiler yorulmuş, altmış yaşına basmak üzereler, istemiyorlar gitmeyi. Tarlakuşu'na gün doğuyor, tek başına gidecek, kasabadan bir haftalığına da olsa uzaklaşmak iyi gelecek ona. Baba (Akos Vajkay) ve Anne (Antonia Bozso) üzgün, kızlarını uğurlamak için tren istasyonuna kadar birlikte gidiyorlar. Yolda kasabanın bakkalı çakkalı, meyhanesi kahvehanesi, sokağı caddesi şöyle bir anlatılıyor, anlatının mekanı oluşturuluyor. kasabalılar Tarlakuşu'na biraz "oh olsun" dercesine bakıyorlar, belki otuz beş yaşına geldiği halde evlenemediği için, belki kimseye yüz vermediği için, belki de sadece uyumsuz biri olduğu için. Tarlakuşu neşeyi simgeliyor, bu simge ahali tarafından gamsızlık veya kibirlilik olarak görülüyor olabilir, sonuçta babanın canı sıkılıyor ister istemez. Kızının çok çirkin olduğunu, bu yüzden evde kaldığını düşünüyor falan, vedalaşma sırasında cümleten ağlıyorlar. Kasabada bilinen bir şey bu, kilisede ve pek çok yerde ağlıyorlar, alışmışlar. Tren gidiyor, anlatının sonuna kadar Tarlakuşu bir daha ortaya çıkmıyor. Yokluğunda yaşananlar olağanın dışında olduğu için ortada bir gariplik yok, metne adının verilmesi doğal.

Kosztolanyi öncelikle Arı Kovanı'ndakine benzer bir ortam yarattığı için takdire değer. O kadar girift ilişkiler yok ama karakterlerle tiplerin münasebetleri sıkı kurulmuş. İkinci olarak o dönemin sosyal olayları ve toplumsal meseleleri sık sık dile getiriliyor, Dreyfus vakasından bahsediliyor örneğin, dünyanın alevlere boğulacağı savaşın çanları pesten, çın çın çalıyor, sanat sepet işlerinin günlük hayatın içindeki rolünü de katalım, zengin bir dünya çıkıyor ortaya. İşin toplumsal boyutu bu, bireysel boyutta bir ailenin pek anlatılmayan, daha çok sezdirilen yaşamı var önümüzde. Baba, Anne ve Tarlakuşu, sessizlikle anlaşan bireyler, kendilerine has mutsuzlukları var, iyi bir anlatı için yeterince tansiyon taşıyorlar.

İyi bir roman, ben ilk metnin etkisi altında kalıp daha şamatalı bir şey beklediğim için birazcık üzüldüm ama yine eğlendim bazı yerlerde, mizah da sağlam.