Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

İzini sürdüğü kayıp zamanın ilk cildini yazdıktan sonra bu parçaları yazmış Proust, sonraki ciltlerde parçaların yavaş yavaş açıldığını, genişlediğini ve büyüdüğünü görüyoruz, yani bu parçaları yola çıkış noktaları olarak görebiliriz. Combray nam kurmaca şehirdeki kilisenin uzun uzun tasvir edildiği bölümün prototipi bu parçalarda var örneğin, Gilbert var aynı şekilde, Proust'un çocukken aşık olduğu kız olarak ortaya çıkıyor, adı verilmiyor başta, sonradan Gilbert olduğu anlaşılıyor. Sekiz kısa parça, son dördü Le Figaro'da yayımlanmış. Soluklanmak için mi diye düşünüyorum, onca sayfayı yazmaya girişmeden önce bir deneme belki, izlenimleri sabitleme çabası, çok şey. Onca cilt bittikten sonra Proust'tan veya Proust'a dair hiçbir şey okumak istemedim, dinlenmek için kendime zaman ayırdım, sekiz aydan sonra zamanın geldiğini hissedip elime aldığım ilk metinde tekrar o ciltlere dönmüşüm gibi hissediyorum, kısacık bölümlerde bile ânın can havliyle kavranmaya çalışıldığını görebiliyoruz, şahane bir şey.
Önsözde çevirmen Didem Nur Güngören'in Roza Hakmen'e teşekkür ettiğini görüyoruz ilk, hoş bir jest. "Marcel Proust, aslında ömrü boyunca Kayıp Zamanın İzinde'yi yazdı. Lisede yazdığı ilk kompozisyonlardan, gençliğinde yayınlanan gazete yazılarına, ilk roman denemelerinden mektuplarına dek, sonunda Kayıp Zamanın İzinde'de bir araya getirerek devasa bir yapı inşa edeceği bir harcı, senelerce yazıp yazıp bozdu." (s. 9) Illier-Combray, Venedik, şehir, taşra, kısacası mekan birikti, onca nesne, duyular, her şey birike birike ciltlere dönüştü sonunda. Merleau-Ponty için "görünürle görünmez arasındaki ilişkiyi saptama" işini Proust'tan daha ileri giden kimse yok, yaşamı olduğu gibi aktarma konusunda bilincin işleyip işleyemediği onca veriyi ondan daha iyi kimse aktaramadı. Doğayla temasında bunu sezebiliriz, onca çiçeğin arasında bir duyguyu arıyor Proust, her şeyi görüyor, anlıyor ama her şeyin duygusunu çözmek için durmadan deniyor, araya bir bulut ekliyor ve manzara değiştikçe arayışı başka bir boyut kazanıyor. Kollarıyla deli dolu beslenen su. Sınır yok, bu dehşete düşürüyor. Kendisi sınır olan insan, bu da rahatlatıyor. Proust yaşadığını yazdı, ne yazmak hem de. Bu metinlerde de pırıltıları görülebilecek şey. Güngören'e göre farklı bir nokta, edebi eserlere göndermeler ve güncel olayların irdelenmesi ama bunlar o ciltlerde de yok mu, mesela Dreyfus'la ilgili bitmek bilmeyen bölümler, yazarlara göndermeler, büyük bir fark yok aslında. Gazeteci Proust'un Romancı Proust'tan farklı olduğunu söylemek güç. En başta deniyor zaten, yazdığı her şey tek bir anlatının parçaları olarak değerlendirilebilir diyeceğim ama yazdığı her şeyi de okumadığım için bilemiyorum, gerçi mektuplarında da aynı hava var, sanat yazılarında da var, işin içinden çıkamayıp hepsini tek bir metnin parçaları olarak görmeye meyilliyim.
Bölüm başlıklarını vermeden ilerliyorum, gençlik mektupları. Gökyüzü tasvirleri. Akşamın ilk saatlerinin uykusuzluğundan bahsediyor Proust, sanki az sonra uyumaya çıkıp annesinin iyi geceler öpücüğünü bekleyecekmiş gibi. Yemekte kokusunu aldığı çiçeklerin ve çayın kendisini bir bahçeye sürükleyeceğini, bahçede babasının arkadaşlarıyla karşılaşacağını ve yazdığı son metinden bahsedilince kızaracağını düşünüyorum, oluyor bu. Uykuya dalınacak, ay izleniyor, yastıklarda bir baş. "Yatağın içi yumuşacık... Uyuyorum." (s. 22) İki sayfada uyuyor Proust, oysa şaheserinde uyumadan öncesi için genişçe bir yer ayırdığından yetmiyor bu, eksik geliyor ister istemez. Daha fazla anlatması için adamı uykusundan etmek gerekiyor ama dokunmuyoruz, sonraki bölümde bulutlara geçiyoruz, rüyasını anlatır gibi Proust. Erguvaniler ve yaldızlar. Akşam vakti güneşin alçalmasıyla birlikte ortaya çıkan yıldızlar, sessizlik, doğanın hışırtıları, bu. Beyaz illüzyonlar gökyüzünde salınıyor ama her zaman değil. "Zira insanoğlu gönlünde onu doğanın bütün yapılarına bağlayan, öylesine gizli, öylesine sağlam bir halat taşır ki, doğaya ait bir şey gördüğünde, sonsuz sayıda farklı biçimlere bürünen ama yine de daima var olagelmiş duyguların hükmünde olduğunu hisseder." (s. 24) Proust gönlündeki acıları bir ırmağa fısıldadığını, bir kuşa kuğurduğunu söylüyor, karşılık olarak onların da şiire benzer teselliler sunduklarını söylüyor. Şair ya da filozof olabilir bu tür insanlar, Proust'un iddiasına göre hal buyken kendisi hakkında ne düşünüyordu acaba, yüzünün kızarması dışında? Normandiya kıyıları yine bir berraklık ânı yaratıyor, melankolik bir haz doğuyor Proust'un içinde, denizin müzikle denk olduğunu söylüyor, bir metni beşinci kez okumak için girdiği Norman evlerinin güzelliğinden bahsediyor. Beşinci kez. Kendisinin aynılığını bulmaya çalışıyor belki, bir duyguyu tekrar yakalamaya çalışıyor veya. Paskalya zamanı için düşündüklerini doğayla karşılaştığı her an için dile getirebilir: İnşa edilen geçmişi Nehir Roman olarak düşünmek.
İki ana bölümden ilkindeki dört parçadan sonra Le Figaro'daki yazılar geliyor, yine dört parça. İlkbaharın eşiğinde yumuşak bir kış, sona ermek üzere. Şubat ayında akdikenler açmış, Proust kendini kaybetmiş. "Ne zaman akdikenlere baksam, onları ilk kez gördüğüm çağı, o akitler sahip olduğum yüreği yeniden buluyorum hâlâ." (s. 39) Kendini bulmuş aslında, kaybetmemiş. Bir kurabiye, bir çay, bir akdiken, geçmişte yer alan ne varsa tekrar görüldüğü zaman yolculuk başlıyor. Proust kadar yolculuk yapmış biri azdır herhalde, uzamın uçları arasında sayısız kez gidip geliyor, keyif alıyor bundan. Kendisi de anlamıyor bazen, geçmişin ay ışığıyla şimdinin çiçek kokularının nasıl aynı zamanda ve mekanda bulunabildiğini merak ediyor. En sonunda akdikenleri bırakıp Paris'e gideceğini, davetlere katılıp türlü saçmalıkları dinleyeceğini, kırlara gidip açan ilk akdikenleri göreceğini söylüyor. Bir sonraki görüşünde de okuduğumuz metni yazdığı zamanı hatırlamıştır muhtemelen, çok olası.
Diğer bölümlere değinmeden bitiriyorum, Proust'un yazarlarla, zamanla ve edebiyatla ilgili düşüncelerinin temel noktalarını Twitter'da paylaştım, dursun orada.
Proust'un kallavi metnini bitirip umutsuzluğa düşenler üzülmesin, tadımlık bir parça var burada. Kısa kısa Proust işte, aslında Kayıp Zamanın İzinde'ye girişmeden önce bu okunabilir, okurlar neyle karşılaşacaklarını bilirler böylece.
Hira Doğrul ve Halil Turhanlı, bu ikisi müzik ufkumu genişlete genişlete bir hale yola koydular. Bahsettikleri grupları ve adamları dinledim, müzik yazılarını sürdürseler diye bekliyorum ama yazsalar nereye yazacaklar, mesela bu metin basılmamış bir daha, tek baskıda kalmış.
Doğrul için de aynı şey geçerli. Çeviri yapıyor ve permakültürle uğraşıyor sanırım, onun dışında başka bir uğraşı varsa bilmiyorum. Bir tanecik kitabı var, yetmez ki. Turhanlı'ya yöneleceğiz bu halde. İncelemelerine ve fikirlerine saygıda kusur etmeden bu ufuk açıcı makalelerini okumak lazım. Çeşitli mecralarda söylendiğine göre yöneldiği alternatiflerden medet umuyormuş, umsun, bizim buralarda farklı işler çıkması için dünyada olup biteni kültürümüze uydurmaksızın değerlendirmek gerektiğini düşünüyormuş, düşünsün. Hiç önemli değil, Halil Turhanlı alt kültürleri takip ederek dünyadan haberdar olmamızı sağlıyor, başlı başına bir iş bu, minnet duymalık iş. Ömer Madra'nın yazdığı önsöze bakıyorum, Turhanlı'nın sık sık kapanıp yazdığını söylüyor. Cıvıl cıvıl bir günde perdeleri çekmiş, müzik dinliyor, bir şeyler okuyor, bir şeylerle uğraşıyor ve hepsinin arasında yazılarını kaleme alıyor. "Kesikler, kırpıntılar, ses parçaları... Sonuçta, bu 'organize kaos'un içinden bize gönderdiği yarı şifreli birtakım yazılar çıkıyor ortaya." (s. 11) İzleklerden bir kolaj bu kitap, Madra için heterodoksinin bizdeki yansıması, farklı duruşların açığa çıkarılması, başkaldıran soylu insanların hikâyeleri ve devletin kokuşmuş kurumlarının köküne dökülen kibrit suyu, sapkınlar galerisi, radikal insanların başlı başına sanat olan yaşamları, bir sürü şey. Yirmi yıl öncesinden sesleniyor Madra, Açık Radyo'da birlikte program yaptıkları arkadaşını güzellediği kadar var gerçekten.
Farklı bölümler, her bölümde birkaç yazı. İlk bölüm "Öncesi ve Sonrasıyla Modernizm ve Kozmik Karamsarlık". Yazıların başlıklarını almadan ortaya karışık yapıyorum: "Yeni ilkellik" ilk konumuz. Bunu kitapsız şairlerin büyüklerinden olan Ercihan'dan duymuştum ilk, Yolcu olan. Fikret Otyam'ın bunu başardığını, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun başaramadığını söylemişti falan, neyse, "toprağa dönmek" olarak adlandırıyordu bunu. Gary Snyder'sa "yeryüzünün arkaik değerlerini yaşatmak" olarak görüyor. Adorno'nun eleştirdiği barbarlıktan farklı olarak yeni bir kabilecilik, barbarlıkla flört etmiş modernizmden farklı olarak direnişçi postmodernizm söz konusu. Bireyselliğin imha edildiği bir komün değil bu, komünitenin ortak değerlerini sorgulayıcı, gerekirse yenilerini yaratıcı bir görüş. Şairin şamanlığını hatırlaması, yazının söz üzerindeki hükümranlığını ortadan kaldırması gerekiyor, belki de tek bir "om" bütün şiirleri kapsayıcı bir hale gelecek böylece. "Ve söz, pıhtılaşmayan kan gibi akacak, rüzgarın önüne kattığı yaprak gibi savrulacak, aşkınlaşacaktır." (s. 21) Sonrasında komüniteryen düşüncenin ABD'deki varlığı üzerine kısa bir bölüm geliyor, Walt Whitman'ın şiirlerinden doğup günümüze kadar akan bir kaynağın Amerikan toplumunun yüreğinde giderek büyüdüğünü söylüyor Turhanlı, belki de eleştirilen aşırı iyimserliğinin kaynağı bunun gibi düşünceleridir, bilemiyorum ama bu iddiası tartışmaya açık. Kolektif vicdan ve ceza ritüellerini de ele alıyor, Durkheim'dan alıntı yaparak ceza adaletini gerçekleştirmeye yönelik ritüellerin kolektif vicdanı somutlaştırdığını söylüyor, Foucault'nun ceza ve hapishane üzerine fikirlerine başvuruyor bir yandan. Ortaçağ'dan 17. yüzyıla kadar açık infaz uygulanırken, hatta halk infazın bir parçası olabilirken kamudan kopan bir infazın yarattığı değişiklikleri inceliyor ve devletin ceza mekanizmasını sorgulamaya başlıyor. Şu: Kutsal iktidar bu kapalılığı ortadan kaldırıp infazlarını toplum nezdinde meşru kılarak bir nevi Ortaçağ adaleti yaratıyor, örneklerini bugün de görüyoruz. Osman Kavala'ya özgürlük be kardeşim, bu ne saçma sapan bir ülke oldu ya. Yemin ediyorum böğrüme her gün ayrı bir öküz oturuyor, bıktım. Neyse, Izzy Stone'la ilgili iki kısa yazı var. Stone sıkı muhalif olmasının yanında Sokrates'in demokrasi karşıtlığından ötürü cezalandırıldığını söylüyor. Gerçi o zamanın demokrasisiyle günümüzünki arasında dağlar kadar fark var ama özünde aynı, belli bir kliğin yarattığı demokrasi illüzyonu dışında ideal bir demokrasiye rastlamak zor. Ayrıntıları almayacağım, özet geçeyim: Sokrates Atina'yla savaşan Spartalıları destekliyor, içerideki İrlandalı yani.

Cioran hakkında uzunca bir bölüm var, atlıyorum bunu. Pessoa'nın personaları ve personalarının şiir anlayışları var, bunu da atladım. Allen Ginsberg, atladım.

"Cinsel Roller, Cinsel Personalar". Cixious'un Freud'dan yola çıkarak çözümlediği fallusmerkezcilik ilk sırada. Derrida'nın merkezlerle olan sıkıntısından yapıbozuma girişip sözü askıya alma girişimlerinden beslenen Cixious, sözmerkezci bilgiyle fallus merkezli cinsellik arasında kalan kadınların söylemsel ve cinsel açıdan kurtuluşlarını sağlamaya çalışıyor, bu çalışma kendi terimlerini üretmiş: "His/History" olsun, "M/other" olsun, logosu tekrar düzenlemek için nirengi noktalarını oluşturuyor. Camille Paglia'ya baktığımızda "feminizm yuvasında bir casus"la karşılaşıyoruz. Sağın dile getirdiği görüşleri tekrarlıyor Paglia, bu yüzden de feministliği doğal olarak sorgulanıyor ama o dönemde feministlerin pornografiye ateş püskürmelerini haksız bulan Paglia'nın onlara göre daha solda yer aldığını söylüyor Turhanlı. Bunun yanında Paglia'nın erkekleri üstün görme gerekçeleri tartışmaya açık, erkek iktidarına dayalı bir cinselliğin yaşanması gerektiğini söylüyor kısaca. Biliyorum, oluyor ama lütfen böyle bir şey olmasın. AIDS'in cinselliği ketlemek için bir silah olarak kullanılması ve Susan Sontag'in bu hastalığı bir metafor olarak kullandığı metni -bizde galiba Agora bastı- ele alınıyor, iktidarın cinselliği denetim altına almak için sebep olduğu çarpıklıkların yanında işin mültecilere şiddet uygulanmasına kadar varabildiği anlatılıyor. Lezbiyen yazın, Max Ernst ve Leonora Carrington arasındaki ilişki, feminist performans sanatı gibi konular da bölümdeki diğer yazılarda inceleniyor.

Daha bir dünya mesele var, Crumb'dan Lorca'nın tiyatrolarına kadar pek çok insanın ve eserin iktidara kafa tutma biçimleri inceleniyor, çok hoş. Performans sanatlarıyla ilgili bölümler özellikle okunmalı, insan bedeninin nasıl bir zincir kırıcı olduğu görülmeli.
Zafer Şenocak uzaklarda yazıyor, Mustafa Türel ve Vedat Çorlu Almancadan Türkçeye çeviriyor, biz de okuyoruz. 1961'de Ankara'da doğmuş Şenocak, 1970'te Almanya'ya göçmüş, sonrasında felsefe, edebiyat eğitimi, ABD üniversitelerinde misafir öğretim görevliliği, şiirler, öyküler, ödüller gelmiş. YKY'den çıkan şiirlerinin yanında Kabalcı'nın bastığı düzyazıları var, bir de Alef'ten çıkan bir metni var bende ama gözüme çarpması dışında bir bilgim yok açıkçası. Yurt dışında yaşayıp başka dillerde yazan Türk yazarları merak ettim biraz, Özdamar'la birlikte Şenocak'ı en öne aldım. Bu okuduğum ilk metni, öykülerden mürekkep. İlk öykü Uçmak, bir dedektifin kayıp bir kızı arayışını anlatıyor, belki de Şenocak'ın en "açık" öyküsü diyeceğim. Gerek karakterlerin, gerekse anlatıcının çıkarımlarının olay örgüsüyle kurduğu bağlantılar öykülerin alametifarikası diyesim geliyor, en önemli özgünlüklerden biri. "Görünmezlik: Çoktandır çözmeyi istediğim bir bilmece. Sonra, bir de şu birkaç yerde aynı anda görünme olgusu var. Görünmezliğin bir başta türü. Aslında her görünme, görünmezliğin bir başka türüdür. Gerçekten var olan ise, kocaman bir delik olarak görünmezlik. Bu delik, şu anda, uçağın gitmekte olduğu şehrin de içinde bulunduğu delik." (s. 7) "Çocukluğun uzak yıllarına", geçmişte bir zaman yaşanmış eski bir şehre inen uçak Bernhard'ın da kara bir boşluk olarak nitelediği geçmişe/çocukluğa dönme eylemini gerçekleştiriyor. Kayıp kızın fotoğrafı elde, kızın kaçırılmış olduğu fikri akılda, Türklerle Almanlar arasındaki bilişsel farklar dilde. Biz geleceği planlayamıyoruz, onlarsa planlı bir mutsuzluğu yaşıyorlar. Bu tür çıkarımlar sık sık karşımıza çıkacak. Neyse, dini grupların eylemleri gözden geçiriliyor. Kuran kursuna giden kızların kaçırılması, devrimci-islamcı örgütlerde çeşitli biçimlerde kullanılmaları da geçiyor akıldan. Din ve cinsel organların sürekli bir ilişki içinde olduğundan bahsediliyor, "Din, cinsiyeti ya iğdiş ediyor ya da dizginlerini çözüyor." (s. 10) Sonrasında İstanbul manzaraları. Gazeteler alınıyor, haberler okunuyor, üçüncü sayfadaki cinayetler, yaralamalar gözden geçiriliyor, Sirkeci'den Karaköy'e geçiliyor, vapur. Araştırılacak üç adam var, adı Arif olan İstanbul'daki bütün cesetler hakkında bilgi sahibi, görüleceklerden biri Arif. Bunun yanında karakterin doğum yeri olan İstanbul'da şöyle bir kolaçan edilecek. Adamımız İstanbul doğumlu ama memleketini İstanbul olarak görmüyor. Memleket kavramı yok, göçmenlerin vatan kavramının olmadığını söylüyor. Arayışı boşa çıkıyor bu arada, aradığı kızı bulamıyor, İstanbul'da kendine dair hiçbir şey bulamamasıyla denk. Almanya'dan geri dönmesine dair emir geliyor, uçağa atlayınca hosteslerden biri tanıdık geliyor. Aradığı kız. Babasına mektup yazdığını, durumu anlattığını ve babasıyla dini kişi/kurum/kuruluş etkisi olmadan da bir yaşama sahip olduğunu hatırlamak için kaçırılışını kurgulayıp kaçtığını söylüyor. Gizem çözülünce anlatıcımız tüye döndüğünü, rahatladığını söylüyor. Çözülmeyen vakanın ağırlığı olmadan şehir bir anı olarak kalıyor. İyi bir öykü bu, arayışın farklı biçimlerinin birbirlerini etkileyişi üzerinden hoş bir anlatı.
Ev'den itibaren yabancı bir ülkedeki müphem mahalleler, karakterler ve tipler ortaya çıkmaya başlıyor. Anlatıcının yeni komşuları evin anlamını da değiştiriyor ister istemez, kız arkadaş Michaela'nın huzuru kaçıyor, yeni komşular tekinsiz tipler. Üç karanlık tip yüzünden anlatıcıyla Michaela arasındaki ilişki de sekteye uğruyor, korkuları büyümeye başlıyor. En sonunda komşuların eşek yetiştirip sucuk yapmak istediklerini öğreniyorlar, hayal ettikleri gibi korkunç tipler değiller, sadece kim olduğunu ve nereden geldiğini unutan anlatıcının benzerleri. Almanlaşan anlatıcı için aslında aynı topraktan geldiği insanlar yabancı olarak niteleniyor, bu da kimlik üzerine hoş bir öykü. Sahipsiz Bölgedeki Lisa'da tersi bir durum var, sahipsiz bölge denebilecek gettoda kimliklerin bir önemi yok, herkes aynı yoklukta var olmaya çalışıyor, kenar mahallelerin kendine özgü mutsuzluğu ortaya çıkıyor. Lisa'nın karşısına bir anda çıkan adam aşk istiyor ama ortadan kayboluyor birden, Lisa adamı bulamıyor ve karnındaki çocuğun büyüdüğünü hissederek yaşıyor, kenti mutsuzluğun kaynağı olarak göremiyor, kaynak kendisinden dökülen ve her yana yayılan bir su gibi çağlıyor. Altın Arayıcısı Lisa'ya geliyoruz ve anlatıcının ilk öyküdeki dedektif olduğunu anlıyoruz, aslında ikinci öykü bir devam öyküsü olarak değerlendirilmeyebilir ama bu öyküde ortaya çıkıyor ki öyle, değerlendirebiliriz. Bu da gündelik yaşamın içinde kaybolup giden insanlara dair, Lisa kentin havasını solusa da anlatıcı ve birkaç insan dışında orada olmayan biri. Fahişelik yaparken bazı erkekler tarafından görünür hale geliyor, sonrasında tekrar kayboluyor. Bir cinayet vakasını araştıran anlatıcının kısa bir Almanya tasviri geliyor finalden önce. İkiye ayrılmış olan şehir giderek büyüyor, Doğu ve Batı arasındaki sınır giderek belirsizleşiyor ama duvarın yıkılmasına daha var. Çözülecek vakanın zamana ihtiyacı olmaması gerekiyor, anlatıcı cinayeti aydınlatıyor ama başarısız olma pahasına bırakıyor işin ucunu, Lisa'ya ve kendine küçük bir kıyak, pişmanlığı uzun sürecek. İkisi arasında derin bir şeyler yaşanabilirdi ama Lisa engelliyor bunu, anlatıcıyı pek yanaştırmıyor. Acısını vermemek için belki.

Kısa olsun bu yazı, sonraki öykülerde Lisa'nın farklı zamanları ve eylemleri yer alıyor, birkaç öykü Lisa'yla anlatıcının yaşadıklarına odaklanıyor. Kentlerle, vatansızlıkla ilgili öyküler geliyor ardından, onlar da başarılı. Şenocak tasarruflu, parlak ve büyük büyük anlatmıyor, yitik insanları usul usul yaşatıyor. Sağlam öykücü, okunmalı.
Walden. "Ah," diyorum, yazın ortası, benim için mutluluk veren bir anımsayış. Ormanda bir evde bir Thoreau/anlatıcı, hemen yanında şehir, bir geyik geliyor ama yanlış metinde olduğunu fark edip Erlend Loe'nunkine gidiyor, Thoreau yalnız. Walden Gölü'nün kıyısında, Massachusetts'in Concord kazasında, Dünya'da bir yerde. Nasıl bir imge uyanıyor, diyelim ki Thoreau gezegenin herhangi bir yerinde o iki yıl boyunca, bir başına yaşasa da yürüyüşçülerle, kendisi gibi yabanlarla, yetiştirdiği ürünleri satın alanlarla irtibat kuruyor ama sıkı bir ilişki yok aralarında, kendisiyle kurduğu ilişkiden başkasına pek rastlamayacağız. "Kendim kadar iyi tanıdığım başka biri olsaydı kendim hakkında bu kadar çok konuşmazdım." (s. 12) Kendiyle alakalı konuşurken Bahtin'in "kendinde-olan-ben" olarak tanımladığı anlatıcıyı kullanacak, gerekirse estetiği baltalayıp kendine bakışını olabildiğince berraklaştıracak. Gerçi metnin anlatıcının kendisinden yola çıkarak bir haz sağlamasına lüzum yok pek, doğa bu işi yeterince üstleniyor. Doğayla birebir ilişki kuran benliğin sırf kendine dönük olabileceğini düşünemiyorum, düşününce bu durumun patolojik bir vakaya varacağını seziyorum. Thoreau bu noktadan çok çok uzakta, bizimkinden bambaşka bir galakside. Walden'ın kenarında bir yerde, yanlış hatırlamıyorsam iki yıl boyunca kaldığı kulübe günümüzde müze benzeri bir yere dönüştürülmüş, ziyaretçilere açıkmış. Ne hoş. İki yüzyıl önce adamın biri vergi borcu yüzünden hapse giriyor, hapisten çıkınca çeşitli mekanizmalarla denetlenen medeniyetin denetiminin dışına atıyor kendini, üstelik balık tuttuğu, toprağı işlediği ve yürüyüşlere çıktığı yerler görülebiliyor bugün. Ucuza temin edilen tahta parçaları, hizmet sektöründe saatlerini harcayıp aslında çok da gerekmeyen eşyalar için harcadığı parayı yetiremeyen insanlar, yalvaçlıkta Thoreau'nun altında kalmayan gezgin, bunlar döngüye karışıp yok oldu ama ruh yürümeye devam ediyor.
Transandantal işlerde daha üst bir gerçekçilikle karşılaşırız, insanın özünden başka bir şeyi düşünememesini sağlayacak ortamlar gerekir bunun için. Yollar dönüp dolaşıp insana çıkmalı yine, üretimden tüketime, yaşamdan ölüme pek çok yol. Düşünce ve sanat da oralarda bir yerlerde. Hint felsefesinden Ovidius'un dizelerine kadar pek çok kaynaktan alıntı yapan Thoreau, anlatısına zihnini beslediği kaynakları da katıyor. Kendi durumuna yonttuğu sözler var, o anla doğrudan bağlantılı sözler var, karışık. Sonuçta insanın arayışıyla ilgili hepsi. Thoreau metnini iki yılın ardından kaleme alıyor, istediğini bulduğunu ve başka bir yaşamda başka bir şeyi aramaya başladığını söyleyebiliriz, nokta konmuştur: "Başlarının üzerinden arkalarına taşlar atıp bunların nereye düştüğünü görmeyen sakar kâhinler için bu kadar kör itaat yeter." (s. 15) Kölelikten insanın içindeki gizli mutsuzluğa kadar döneminin pek çok çarpıklığını ele alıyor Thoreau, İç Savaş'ın öncesinde kölelikle ilgili düşünsel temellerden birini attığı söylenebilir. Köleliğin farklı türlerini eleştiriyor aslında, düşüncelerini tüketim bağımlısı insanların köleliğinden bahsederken garip argümanlar üzerinden açıyor. Hayvansal gıdalar gerektiğini söyleyen bir adamı bilimsel verilerle haksız çıkartıyor örneğin, böyle pek çok örnek mevcut. Bir işçi ailesiyle yaptığı konuşmalar da ilginç bu açıdan, ailenin babasının aklını bir an çalacakmış gibi oluyor, ormanda yaşamın kentteki kölelikten daha iyi olduğunu anlatınca baba ciddi ciddi düşünmeye başlıyor ama anne karşı çıkıyor, Thoreau gibi yarı meczup bir adamı dinlediği için eşini paylayacak duruma geliyor. Üzücü, adam lüzumundan fazlası ve azı konusunda mantıklı şeyler söylüyor oysa, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi henüz ortada yokken güvenlik, barınma, beslenme gibi gereksinimleri bir sıraya koyarak şehir yaşamının sunduğu olanakların yanında insanı köleleştirdiğini savunuyor. İnsanın sınırlanmış edimlerinden çok daha fazlası olduğunu düşünerek aşkıncı bir yaşamı destekliyor, Antik Yunan filozoflarına varan bir düşünce akışında yalnızca teorik değil, pratik bilgeliğin de gerektiğini belirtiyor. Pratize edilmiş bilgiye kavuşmak için ormanda yaşamaya başlaması coşumu artırıyor, derinde bir yere gizlenen anlamı bulduruyor. Augustinusçu zaman anlayışına sahip olduğunu söyleyebiliriz, kaynakları farklı olsa da iki sonsuzluğun arasındaki şimdiki zamanı ikisinin de duyumsadığı bariz, Thoreau sonsuzluğu yakaladığını ve dilediğince yaşayacağını anlatıyor. Hızlı geçişlerle bağlantılı konular üzerinde duruyor, örneğin bu bahisten zaman birimleriyle bölünmüş gündelik yaşama geçerek çalışmak için gereken nesnelere odaklanıyor. Uzun vadede birçok eşya satın alıyoruz: kıyafetler, aksesuarlar, ayrıca bunların yanında endüstriyel eşyalar, bir sürü şey. Oysa hiçbirine gerek yok, Thoreau kendi besinini nasıl ürettiğini anlatırken balık tutmaktan toplayıcılığa kadar pek çok yöntemden bahsediyor. Walden'da tutulan balıkların türleri, ağırlıkları, lezzetleri gibi özellikleri detaylarıyla anlatırken patates üretiminin inceliklerinden bahsedebiliyor, dört mevsim için farklı teknikler. Şu hoşuma gitti, alayım: "Az sayıda insan tanırken birçok ceket ve pantolon tanırız." (s. 34) Şapkalar, kraliçelerin giyimleri, toplumun peşinde sürüklendiği modalar, giyimle ilgili eleştirilebilecek hemen her şeyi eleştiriyor Thoreau, ardından barınaklara geçiyor ve insanların israf ettikleri kaynaklara üzülüyor. Muazzam evlerin muazzamlığını sorguluyor, elde edebileceğimiz her şeyi elde etmenin yol açacağı çarpıklıkları anlatıyor. Baltasını alıyor, malzemelerini toparlıyor ve yaşayacağı evi inşa ediyor, ne hoş. Üçün beşin hesabını yaparak bir evin inşası için ne kadar zaman ve para harcadığını görmek için liste yapıyor, ev satın almaktan çok daha pahasız olduğunu söylemeye lüzum yok. Bir yandan kereste imalatı, bir yandan İlyada'nın sayfalarında kaybolmak, şahane bir yaşam.

İnsanın kendi kendine yetebileceği fikrinin unutulması yüzünden şiirden kopulduğu fikri üzerinde durmaya değer, inançlar da aynı şekilde sekteye uğradığı için insanın manevi dünyasından parçalar kopuyor yavaş yavaş. Materyalizm hedefte: Eşyalar insanların değerini bildirir hale getirilmiş, klişe tabirle sahip olduklarımız bize sahip olmaya başlamış, aslında zamanımızı satarak elde ettiklerimiz kadar varmışız. Var mıymışız, var bile değiliz bu açıdan. Herhangi bir nesne benim varlığımın kanıtıysa o zaman bu biçim bir var oluşun yaratacağı doyumsuzluktan neye sığınırım bilemiyorum. Thoreau gibi doğaya mı varacağız, varamayız. En fazla sahile ineriz işte, denizi izleriz ve bir şekilde var olmadığımızın söylendiği zamanları hatırlayıp gülümseriz. Thoreau okurken de gülümseriz, bize beyhude ömürlerin inşa edildiği malzemeyi sunar, edimleri üzerinden geçirdiği değişimi anlatarak evine bizim için bir oda daha yapmış kadar olur. Thoreau insanları davet eder, coşkusunu somut örneklerle verdiği kent kapanından kurtulma yollarını aktarır. Revize etmek gereklidir belki, belki bir ölçüde Into the Wild'da yenilenmiştir ama herhangi bir örneğe ihtiyacımız yok, kendimizce bir ev inşa edebiliriz ve durmadan tüketmenin uzağına düşebiliriz. İstersek.
Borges'in seçkisinde yer alıyor Alarcon, söylencelere dayanan öyküleri Latin folklorunu anlatının olanaklarıyla derinleştiriyor bir güzel, okura da tertemiz korkmak ve gerilmek kalıyor. İspanyolların hikâye anlatıcılarından biri olarak görülebilir, Üç Köşeli Şapka'dan sonra böyle düşündüm. 1946'da Remzi basmış, kapakta "don pedro antoniode alarcon" yazıyor. Çevirmen Cezmi Tahir Berktin. Öyle bir dil kullanılmış ki sanırsınız Ahmet Mithat anlatıyor, okura sesleniyor, Tanzimat romanlarından birini okuyorsunuz adeta. "Muhterem kari! Bu işe başlarken senin sıhhatli hükümlerinden ümidimi kesmiyorum. Estabanillo Ganzalez'in kendi eserinin başlangıcında dediği gibi, 'onu sen okuduktan sonra ve şeytanı görmüş gibi birkaç kere istavroz çevirdikten sonra eser tabedilmiş olmuya hak ve kıymet kazanacaktır." (s. 11) 1874'te yazılmış bu, Ahmet Mithat'ın da o sıralarda yazdığını biliyoruz, Ahmet Mithat'ın da söylencelerden yola çıkarak yazdığı metinler var, karşılaştırmalı bir okuma lazım aslında ama Ahmet Mithat'ın metinlerini okumak istemiyorum, makale kukale çıkarmak isteyenler bu meseleye eğilebilirler. İmzasız bir giriş yazısı var, orada şöyle deniyor: "Anadolu köylerinde söylenen yanık havalı türkülerin her biri bir roman ve bir hikâye mevzuu olmak kabiliyetini gösteren hadiselere ve vak'alara bağlıdır. Yurdumuzda on binlerce mevzu işlenmemiş, dokunulmamış bir halde dilden dile dolaşmaktadır. Muhakkak olan bir şey varsa Türk romancılığının bir Alarcon'a ihtiyacı vardır." (s. 7) Sonradan çıktı bu aranan yazar tipi, aklıma gelen ilk örnek Yücel Balku, şahane öyküleri var. Neyse, bu giriş yazısında söylenceyi olabildiğince edebileştirerek anlatan Alarcon'un hayatına yer veriliyor, söylenceyi düzyazıya aktarma tekniğine değiniliyor biraz, bu kadar. Alarcon'un giriş yazısına bakalım, bu halk hikâyesini bilmeyen pek az İspanyol olduğunu söylüyor, milli bir değer bu. Yazar bunu doğduğu çiftlikten dışarı çıkmamış, kaba bir keçi çobanından dinlemiş, pikareskin ta kendisi. "O millî edebiyatımızda Picaros ismi altında mühim bir rol oynıyan cahil fakat neşe ve hikmet sahibi olan taşra halkından biriydi." (s. 9) Çobana hikâyeyi tekrar tekrar anlattırırmış dinleyenler, kızların yüzü kızarırmış, anneler açık saçık hikâyeler anlatan bu adama bilenmişler ama aslında bir iffet anlatısıymış bu, insanlar ders çıkarmak için daha fazla dinlemek isterlermiş. Ne hoş. İlk bölümde olayların yaşandığı zamanın sosyopolitik yapısı anlatılıyor. 1800'lerin ilk yarısı, 1830 civarı olabilir, hatırlamıyorum şu an. Napolyon, IV. Don Carlos'u başa geçirip uydu devletini edinmiş, içeride ihtilaller kopuyor, insanlar İtalya, Almanya gibi evlerinden uzak ülkelerde savaşarak öleceklerini bilmeden Napolyon'u tutuyorlar. Dış dünyada olanlar bunlar, bizi bir köy ve kasaba ilgilendiriyor. Haftada iki gazetenin geldiği, dünyadan birkaç gün geride yaşayan bir mekanda birkaç memur, bir vali, bir zaptiye müdürü var. Halktan pek kimseyi bulamayacağız, pikaresk anlatı gereği dönemin çarpıklıklarının gözler önüne serilmesi için devlet adamlarının yediği herzeleri göreceğiz, dolayısıyla bu tiplerin ağırlık merkezi olması normal. Değirmenci Lukas ve eşi Mistress Frasquita mutlu mesut yaşıyorlar bir yandan, çok zengin değiller ama iyi kötü idare ediyorlar. Birbirlerini seviyorlar, Frasquita yörenin en güzel kadını olduğu için etrafında pervane olanın haddi hesabı yok ama sallamıyor hiçbirini, çirkin ve kambur Lukas'ı seviyor. Lukas delikanlı adam, eşi karşısında herhangi bir eziklik yaşamıyor, kadını kendince seviyor diyebiliriz. Bazen hoyratça davranışlarıyla karşılaşıyoruz ama iş kalp kırma noktasına varmıyor hiç, Frasquita'yı bu davranışların etkilediği ortada. Kadının güzelliği: "Etekliği yarım adım değilse bile bir adımdan daha geniş değildi. Ve adamakılllı kısa idi. O kadar kısa idi ki küçük ayaklarını ve asîl bacaklarının baharını teşhir ederdi." (s. 21) Lukas'ın da bir portresi var, kendisi askerlik hizmetini yerine getirip onca kahramanlıktan sonra ülkesine dönüyor, Frasquita'yla evleniyor, mutlu mesut yaşıyor. Ruhunda cesaret, sadakat, şeref, aklıselim ve öğrenme arzusu var, eşi için asıl çekici özellikler bunlar. Çocukları yok, tek sıkıntıları bu ama birbirlerini deli gibi sevdikleri için büyük bir sorun değil aslında. Zaptiye müdürü denen zırtapoz ortaya çıkana kadar. Bu adam kırk sekiz yaşında, evli ve çocuklu bir zampara. Frasquita'ya takıyor bir güzel, onu görmeye geldiği zaman Lukas meyve topladığı ağacın tepesinde gizlenerek olup bitenleri görüyor ve bir anda yere atlayıp müdürün ödünü koparıyor, korkarak gidiyor müdür. İkisi konuşuyorlar sonra, Frasquita kendisine aşık olan adamların hepsini bildiğini, Lukas'ın kendisini niye sevmediğiniyse bilmediğini söylüyor. Lukas, Frasquita'ya çirkin olduğunu söylüyor falan, bu şekilde bir diyalog. Birbirlerini kışkırtıyorlar, çok ileri gitmeden iğneliyorlar ve o gerginlikle de sevişiyorlar mı, öpüşüyorlar mı, bir şeyler oluyor. Bu biçim bir birliktelik yani, süper.

Frasquita müdüre yüz vermese çok daha iyi olurdu ama yapıyor bir hata, Lukas ağacın tepesindeyken adama yeşilleniyor, eğlencesine. Adam takık, hemen ağa düşüyor ve Lukas'ın ağaçtan inip ödünü koparmasıyla birlikte kadına kinleniyor, intikamını alacağını söylüyor. Ertesi gün Lukas'ı almaya geliyor bir memur, vali tarafından yollanan davetiyeyi veriyor, yola düşüyorlar. Lukas anlamıyor mevzuyu, sonradan jeton düşüyor. Müdürün işi bu, kendisini evden uzaklaştırıp eşiyle birlikte olmaya çalışacak. Yerleştirildiği ahırdan kaçıyor Lukas, evine gidiyor. Bu sırada Frasquita'nın yanına gidiyoruz, eve girmek üzereyken su kanalına düşüp boğulmak üzere olan müdürü kurtarmasını, adamla tartışmasını ve adamın bayılmasıyla birlikte doktor çağırmak için kasabaya gittiğini görüyoruz. Yolda karşılaşıyorlar ama birbirlerini tanımıyorlar, biri kaçak olduğu için gizlenerek gidiyor, diğeri de acelesi olduğu için umursamıyor. Eşekleri birbirini tanıyor oysa, anırıyorlar ama hayvanların tepkisini anlamıyor bizimkiler.

Lukas'ın aklına şüphe düşüyor, kendi eksikliklerinden ötürü Frasquita'nın kendisini aldatabileceğinden korkarken eve gelip yatak odasına baktığında orada uyuyan müdürü görüp şüphelerinde haklı olduğunu görüyor, intikam almak için müdürün evine gidiyor, amacı adamın çapkınlıklarını eşine anlatmak. Bu sırada doktorla birlikte dönüyor Frasquita, müdür kendine geliyor ve yardımcısının uyarısıyla hemen yola düşüyorlar, yardımcının söylediğine göre Lukas gelmiş, durumu görmüş ve hızla yola çıkmış, müdürün kıyafetlerini giyerek. Müdüre de Lukas'ın eski püskü kıyafetlerini giymek kalıyor, işler iyice karışacak demektir bu. Sonuçta müdürün evine gidiliyor, Lukas'ı eşi zanneden kadın kapı önünde çıngar çıkaran tipleri evine almıyor önce, bas bas bağıran kocasının sesini tanımıyor. Halk söylencesi işte, böyle detaylara pek dikkat etmemek lazım. Lukas iniyor, müdürlük yapıyor gerçekten. Sonuçta her şey ortaya çıkıyor, müdür iyi bir papara yiyor, Lukas'la Frasquita da mutlu mesut yaşamaya devam ediyorlar ama ilginç bir şekilde sonlanıyor bu anlatı, savaş çıkınca anlatıdaki karakterlerin çoğu savaşa gidiyor ve çoğu ölüyor, onların ölümleriyle finale varıyoruz.
Yerdeniz diye bir yayınevi 2006'da basmış metni. İspanyol halleri, toplumsal bir gülmece, güldürmece.