Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Wells'in son numarası, 1941'de basılmış. Tarihten satire pek çok türde kalem oynatmış bir adamın Kipps'le birlikte işçi sınıfının belini doğrultamamasından kapitalist düzenin sömürü araçlarına kadar pek çok meseleyi ele aldığını görmüştük. Bay Kipps gereken ilgiyi neden görmedi bilmiyorum, belki de Wells'in bilimkurgudan başka okunası bir şey yazmadığı düşünüldüğü içindir ya da bilimkurgu metinlerinden başka bir şeyi bilinmediği içindir, bilmiyorum, sonuçta kendi çağının toplumsal problemlerine eğilen metinleri de var, üstelik çok sayıda. Neyse, her şeye baştan başlanırsa dünyanın daha iyi bir yer olup olmayacağına dair merakından yola çıkarak bu metne varıyor Wells, modern bir tufan yaratıyor, modern bir Tanrı ve peygamber de cabası. Yehova ve Tanrı diyelim, iki dinin de yaratıcısı olarak konuşuyor adam, deli biraz. Nuh Lammock tam anlamıyor olayı başlarda, zaten ikinci savaş çıkmış, dünya yanıyor, tepesine bombalar düşüyor falan, o zamana kadar daha iyi, ideal bir dünya düzeninin hayalini kurarken Nazi uçaklarıyla karşılaşıyor. "Tahayyülündeki Cesur Yeni Dünya" tuzla buz oluyor, Huxley'ye ilerleyen bölümlerde de göndermeler var. Sonuçta insanlar akıllarını kullanamadılar, hayvanlar gibi davrandılar ve kendi sonlarını getirmek üzereler artık, yine de bir şeyler yapılabilir, dünyanın düzeni değiştirilebilir. Bay Lammock kendi kendine düşünürken uşağı geliyor ve kapıdaki adamın kendisiyle görüşmek istediğini söylüyor, Yüce Tanrı olduğunu söyleyen adamın. Gözleri masmavi, sakallı biri. En yakın tımarhanenin aranmasını istiyor Lammock, adamı da merak ettiği için gelmesini istiyor. Sonrası genişçe bir diyalog. Lamek oğlu Nuh ve Tanrı arasında görülmemiş hesaplar var, konuşma uzun sürecek. Tanrılık zor zanaat, kendini evrene bağlayan varlık her şeyi bitirebileceğini söylüyor ama uzay-zamanda var olduğu ve yenilgiyi sevmediği için evrenin süreğenliğini koruduğunu belirtiyor. Kime karşı bir yenilgi bu, üzerinde düşünülmesi gerekiyor. Şeytan'a karşı değil muhtemelen, kendi bilincini evrene dahil ederek düşünen varlığın yenilgisi yine kendisine karşıdır diye düşünüyorum, bir nevi intihar fikrinden kaçış. Kudreti de var, neden baştan başlamasın? Nuh'a ihtiyacı var, o yüzden geldiğini söylüyor ama Nuh'un çocukları yok, eşi de yok. Tanrı'ya göre Nuh yine de bir baba, yazdığı eserlerden ötürü. Samimiyetle dolu metinleri çocuk olarak görmek, eh. Sonrası kozmogonik ve teolojik bir muhabbet. Tanrı evreni yaratınca öngörüden feragat ettiğini söylüyor, seksen iki ilim birden yüce güce dönüşüyor bir anda, Tanrı bilimin diline dönüşüveriyor. Teologların Tanrı eleştirilerini saçma buluyor bir yandan, sağduyuya aykırı hiçbir şeyi yapamayacağını belirtiyor, tam olarak kendi nefesine dönüşüyor aslında. Azizlere, azizelere, çatlak parazitlere prim verilmemesi gerektiğini, sadece kendi sözlerine önem verilmesini istiyor bir yandan. Dünyayı MÖ 4004'te yarattığını söylemesi de ilginç, o zamanlarda Dünya'nın yaşı biliniyor diye hatırlıyorum. Neyse, Şeytan'ın bir gölge olarak tasviri hoş, bu gölgeyle gölgenin sahibinin çatışmaları yüzünden Cennet'ten kovulanlar, helak olanlar, ateşlerde yananlar derken cezalandırılan bir dünya insan çıkıyor ortaya. Düzeltilmesi için kitaplarının geri gönderilmemiş olduğunu söylemesi tartışmaya değer, insan daha çok tefsir üzerinde durup değişimi düşünmemiş olabilir, düşünenler heretik diye yakılmıştır veya kafir diye kellesini yitirmiştir ama bunun için bir yol olup olmadığını nereden bileceklerdi ki? "Tanrı, bunda tashih var," mı diyeceklerdi, külli çılgınlık. Bir de yayıncılara, düzeltmenlere ve çevirmenlere sallamaya başlıyor, hepsini Şeytan'ın ele geçirdiğini söylüyor, Nuh'tan kendisine yancı olmasını istiyor bu konuda, onun da kitapları var diye.
Bildiğimiz söylenceler. Avram, İbrahim, Midyan, Yakup, İsrailoğulları. Kronolojik olarak diziliyorlar, günümüze dek gelen hikâyeleri bir de Tanrı'nın ağzından dinliyoruz. Nuh'un karşısına çıktığı için sözünü nasıl bitireceğini biliyoruz, Nuh'tan bir gemi inşa etmesini istiyor. Gemiye bineceklerin listesi kabarık, öncelikle hiçbir lider olmayacak ki insanlar liderlerin etrafında toplanmasınlar, fikir ayrılıkları doğmasın. Babil Kulesi'nin tamamlanamamasına bağlanan mesele Tanrı'ya geri adım attırır gibi oluyor, sonuçta ikinci bir yolculuk için pek istekli değil Nuh, aynı şeylerin tekrarlanmasını istemiyor, tekrar alkolik olmak istemiyor mesela, hayatının rezilliğe bulanmasını istemiyor. Tanrı'nın işi zor, bazı sorulara cevap veremiyor ve Nuh'tan kendisine inanmasını rica ediyor. Uzay-zaman yine, her şey dengesiz olduğu için Tanrı kendi dengesizliğini mimarı olduğu bu yapıya bağlıyor. Eh. Sorular ve cevapların çıktığı nokta inşaat ama öncesinde Nuh'un uyuyakalıp odasında uyandığını göreceğiz. Tanrı'nın işi, tımarhaneye götürülmeden önce adamı uyutup deli gömleğini giymiş en sonunda ama deliliğini Nuh'a da bulaştırmış bir kere. Bildiri yazıyor adam, bütün insanlığa. İşçiye, patrona, komüniste, kapitaliste, suçluya, suçsuza, herkese. Bu bölümde Marx'tan Huxley'ye pek çok düşünür ve kitlelerin eğilimleri ele alınıyor, fikirlerin doğurduğu toplulukların nasıl bir araya gelebilecekleri, geldikleri zaman teskin edilip edilemeyecekleri, bu tür şeyler. Nuh bir noktada kesin bir cevap istiyor, düzenin yenilenmesi mi yoksa her şeye baştan başlamak mı? Tanrı her şeye baştan başlamak istiyor, o yüzden çok büyük bir tufan çıkacak işte, her yer su olacak, batacak ortalık. O karışıklıkta heba olmasın diye kitaplar gemiye yerleştirilecek, Marx'ın sosyalizmi geciktiren, felç edici kısıtlamaları dahil. Tanrı kendini bir devrimci olarak gördüğünü söylüyor arada, yaşayan bir devrimin Tanrı'dan farkı yok ona göre. Rusya'nın ve ABD'nin durumu, ideolojilerin niteliklerinin kıyası derken geminin aslında küçük bir Dünya olduğunu görüyoruz, yani bütün problemler geminin içinde sürmeye devam edecek. Uzay-zamanın varlığı devam ettiği için Tanrı neye güveniyor, bunu bilemiyoruz. Kendi yaratılarının aralarındaki anlaşmazlığı çözebilecek gücü yok, zira başka bir tanrının ürünleri onlar. Psikanaliz ve Davranışçılık insanların anlaşmazlıklarını çözümlemeye çalışan araçlar olarak inceleniyor sonrasında, mürettebat ve yolcular için kesin çözümler sunup sunamayacakları tartışılıyor. Geniş kapsamlı bir hazırlık süreci yani, yola çıkılmadan önce her ihtimal düşünülüyor, insanın sonsuz potansiyeli meseleye her açıdan bakılmasını gerektiriyor.

Son bölümlerde bir araya geliş, yola çıkış ve Poe'nun Kuzgun'u var. Kuzgun ne iş, edebiyat. Wells'in Poe hayranlığı araya dereye sığışıyor, pek hoş. Yolculuk bitmiyor, başlamasıyla birlikte anlatı bitiyor. Hâlâ süren bir serüven, tufanlar gelip geçiyor ve Dünya aslında o kadar yeni olmasa da yeni başlangıçlar yapıyor, farklı görünen benzer hataları yapmak için. Bizi Tanrı bile kurtaramayacak gibi bir şey.

Evet, Wells'in son dönem eserlerinden biri, güzel bir spekülatif kurgu.
Dilin yarattığı belirsizlik coğrafyanın farklı ögeleri -dağ, tepe, bayır, çayır, hortum, Kraken vs.- içermeyen değişmezliğiyle temelleniyor. Tayga: Binlerce kilometre süren aynılık. Hiçbir uyaranın olmadığı odalarda on dakika geçirdikten sonra kendi uyaranlarını yaratan bilincin bu süreğen kısırlıkta yaratacaklarını geçmişten çekip alacağını düşünebiliriz, eldeki verilerden yararlanılacak. Masallardan örneğin, en gerilerden gelen anlatı parçalarından, insanlığın ilk zamanlarındaki korkularından temellenip gelen söylencelerden. Kurt veya genel anlamıyla yırtıcılar, ateşlerin gece boyu beslenme sebebi. Hansel ve Gretel, elde kalana sarılma isteği, yitenin yası sürerken çıkar bir yol bulma çabası. Anlatı boyunca karşımıza çıkacak izlekler bunlar, Propp'un topraklarında geçen bir arayışa yakışıyor. Mevzu basit, dedektif romanları yazan bir kadın dedektifin anlatıcılığında ilerleyeceğiz, kocasını ardında bırakıp adamın biriyle taygaya kaçan, gittiği yerlerden kocasına telgraflar yollayan bir kadının peşinden. Anlatıcı işi kabul edecek, miadı dolmuş olan iletişim biçimleriyle -mektup, telgraf, artık ne varsa- haşır neşir olan kadının izinden gitmek isteyecek çünkü, kendi yazarlığını ve kurmacaya varan kişiliğini -aynı belirsizliği kendi eylemlerinde de görebiliyoruz, anlatımındaki benlik algısı tayganın etkisiyle çarpık- besleyecek bir vaka bu. İkinci eşi bitmek bilmeyen ormanların ve düzlüklerin içinde yitip giden adamın -ilk eşinin işlevi?- iş teklifi sırasında gösterdiği telgrafta yazan: "HOŞÇA KAL DEDİĞİMİZ ZAMAN İÇERİ NEYİ BUYUR EDERİZ?" (s. 10) Kadının aradığı şey buysa dedektifin bulması gereken şey de bu, kadının kendisi değil. Adam uyarıyor en başta, tayga sendromuna tutulmamak gerekiyor. Korkunç kaygı ataklarına yakalanıyor insan, taygadan kurtulmak için yürünmesi gereken bitimsiz yolların ortasında insan çıldırabilir. As Far As My Feet Will Carry Me'yi hatırlıyorum, Sibirya'daki kamplardan kaçan bir Alman askerinin İran'a yürüyüşü. Bembeyaz bir uzam. Ağaçların varlığı perspektifteki lekelerden öteye gitmiyor, hiçlik tükenmediği için. Farklı zaman katmanları böyle bir mekanda iç içe geçebilir, anlatının düzlüğü ironik bir şekilde ortadan kalkabilir. En başta arayışın sonunu görüyoruz örneğin, ardından adamla dedektifin konuşmalarına şahit oluyoruz, araya dedektifin arayışla ilgili düşünceleri giriyor, sonra adamın dedektifi bulma anına dönüyoruz, durmadan atlayıp zıplıyoruz, tayganın dışındaki olaylarla taygadakiler arasında dilin farklılaşmasına şahit oluyoruz ki önemli bir şey bu, her şey olup bittikten sonra tayga sendromundan kısmen kurtulmuş olmayı imliyor. Bir de şu var, serbest dolaylı anlatıcının karakterle yer yer aynı çizgiye denk düşmesi bilinen bir teknik olsa da bunun tersini ilk kez görüyorum ya da gördüğümü düşünüyorum, gerçi anlatıcı serbest değil ama neyse, mesele şu ki kaçak çiftin davranışlarını öngören dedektifin yaşananları aktarma biçiminde varsayımlardan yola çıkılarak -elde belirli bir bilgi olmadan- yaratılan bir gerçeklik var ve dedektifle birlikte hareket eden çevirmen bu gerçekliğin içinde yer alıyor. Muğlaklıkla bezeli atmosferin bir kaynağı da burada, hangi gerçekliğe inanmamız gerekiyor? Anlatı doğrusal bir çizgide sürmüyor, gerçeklik akışkan, tek bir adımın bütün bir zeminde iz bıraktığını söyleyebiliriz. Kısacası bu metin tekinlik sunmuyor, zaten daha baştan uyarılıyoruz: "Bir vakanın ne zaman başladığını, soruşturmayı ne zaman kabul ettiğinizi bilmek zordur." (s. 12)
Yola çıkmadan önce kendi yazarlığından bahsediyor anlatıcı, bir polisiye yazarının gizli yaşamını yaşamaya başladığını söylüyor ve metnin biçemine ulaşan bir açıklamada bulunuyor: "Olayları oldukları, olabilecekleri ya da olmuş olabilecekleri gibi anlatmak değildi bu yöntem; hayalimizde hâlâ nasıl titreşiyorlarsa öyle yazmaktı." (s. 17) "Aşkın sona ermesi gibi sona ermesinin sonu" da araya sıkışıveriyor, sona varmanın nihai hedefi bir yolculuğa dönüşmüş gibi duruyor giden kadın için. Adam eşinin geri getirilmesini istiyor, sanki hiçbir şey değişmemiş gibi. Dedektif, adamın sakalını okşuyor, sol yanağını da okşuyor. Gece karanlık. Bu noktada bir belirsizlik, benzerlerini sıklıkla göreceğiz. Metin kısa bölümlere ayrılmış, bölümler de kendi içlerinde anlatıcının düşüncelerinden arayış edimine ve masallar dahil olmak üzere paragraflarla pek çok bölümcüğe ayrılıyor, parçalı yapı sıkı bir okuma istiyor kısaca. Yeni bölüm, zıplama, taygayla tundra arasında kalan köyün sakinleri bir zaman çifte acıdıkları için kol kanat gerdiklerini söylüyorlar. "Tayganın etkisinin bulaştığı deli bir çiftti bunlar." (s. 22) Masallar burada devreye giriyor; Grimm Biraderler'in yazdığı orijinal halleriyle modernitenin yenilediği biçimleri karşılaştırılıyor ve Hansel'le Gretel'in aslında kendi kendilerinin cadıları oldukları fikrine ulaşılıyor. Hepsi başkalaşmış kısaca, yolculukları sürerken değişim geçirmişler, Kurt aslında bir güzel yemiş insanları, kıssadan hisseye ulaşmak için kana bulandırılmış her yer. Çiftin kaldığı kulübede gezinen dedektif, kadının günlüklerinde okuduklarından ipuçları çıkarmaya çalışıyor ve çevirmeniyle birlikte arayışını sürdürmeye devam ediyor. Elde telgraflar. "UZAK, HİÇ BU KADAR YAKIN OLMAMIŞTI." (s. 26) Çevirmenle dedektifi deli çiftle aynı kefeye koyuyor köylüler, iki delinin peşinden iki deli gidiyor, masalların dönüşümü sürerken köylüler bir kurttan bahsediyorlar. Ulumaya başlamış bir zaman, önemli olmasa söylemezlerdi diye düşünüyor çevirmen, ne anlam çıkaracağını bilemiyor. Dedektif de bilemiyor, yaşadıklarını raporlayıp işverenine teslim etmek için hazırda tutuyor. Leş kokan bir kulübe, çiftin geride bıraktığı gizemin artıkları. "Gerçekten burada mıydılar diye sormaya başlamıştım, yoksa onları biz mi icat ediyorduk zihnimizde?" (s. 36) Geri dönemeyeceklerini fark edip etmedikleri de bilinmiyor, anlatıcının söylediğinin aksine. İzlendiğini düşünüyor, bölgenin ekonomik açıdan en güçlü adamıyla karşılaştığı zaman bu düşüncesinin temelini buluyor sonunda, arayışının sorgulanması gerekiyor ki sadece kendi kurgusu olan bir izin peşinden gitmediğinden emin olsun. Adam biliyor çifti, gördüğünü söylüyor, tayganın içinde silinip giden iki beden. Komik geliyor bu, kahkaha atıyor, çevirmenle dedektife bakıp gülüyor. Diğer delilerden farkları yok. Karşılaştıkları bir çocuk da çifti gördüğünü söylüyor, bölge halkının kutlama yemeğine katılan adamla kadın gerçekliklerini sabitliyorlar böylece. Dedektifin kendi gerçekliği dışında da varlar, tayga oyun oynamıyor. En azından bu açıdan.

Çocukla kurt ikili oluyorlar, biri gözlemlerken diğeri parçalıyor. Gözlem: Bir kulübede birbirlerinin üzerine çıkan iki insan. Üçüncü bir bacak, on beş veya on sekiz santimetre uzunluğunda, güdük. Kadın güdük bacağa sarılıyor, ısırıyor, emiyor. Adam bacağını kadın değdiriyor, içeride bir şey arıyor. Çevirmenin sözcükleri deli çiftin cinselliğini garip bir biçime sokuyor, çocuğun sözcükleri de olabilir bu, dedektif emin olamıyor. Kurt beliriyor ansızın, bedenleri salyayla, dışkıyla, kanla ve meniyle sıvıyor. Bunu dedektif yaratıyor, kurmacanın bu bölümünden emin olabiliriz. Belki. Taygayı yirmilik dişlerinde hisseden ve yutan dedektifin de kurtlaştığını söyleyebiliriz üstelik. Devinim durmadan devam ediyor, birbirine dönüşen insanlar, taygaya dönüşen insanlar, anlatının ögeleri birbirine girmeden sürmeye devam edecek kadar bir düzlük kalıyor elimizde, her seferinde.

Kadın bulunuyor, geride kalana iyi olduğunun haberini vermesini istiyor dedektiften, sonra yolculuğunu sürdürüyor. Kadının dönüşünden sonrasını anlatmıyorum, kalsın.

Sıkı bir metin.
Yüzey ve ekran, derinliği barındıran duvar, devinimi gösterip muhtelif katılımları -devinime, kendisine- imkansız kılan engel, cam bu. Çağrıştırdıklarından çok teknolojiye sunduğu olanakları ele alınıyor bu metinde, günümüzün teknolojisindeki kullanım alanları ve gelecekteki muhtemel işlevleri iki ana yaklaşımdan birini oluşturuyor, diğer yaklaşımda edebi yansımalara genişçe bir yer ayrılmış. Kısa bölümler halinde ilerliyoruz, serinin diğer metinleriyle kıyaslarsak odaklanılan noktaların daha spesifik ve homojen olduğunu söyleyebiliriz, kısacası bir başlık, bir mevzu. Felsefeden sinemaya, oradan edebiyata zıplamalar yok. Mesela önsöze bakalım, Garrison Youtube'da izlediği fütüristik bir kısa filme dikkat çekiyor. 2011'de piyasaya çıkmış bu, zamanı için oldukça eski fikirler içermesine rağmen yine de dikkat çekici tabii, bir süre sonra Black Mirror'a bağlayacakmış gibi. Michio Kaku sanırım Olanaksızın Fiziği'nde bunu ve bunun çok daha ötesindeki teknolojileri anlatıyordu, dudak uçuklatıcıydı anlattığı şeyler. Örneğin nanoteknoloji sayesinde yüzeylerin akışkan olacağından bahsediyordu ki katı olan her şeyin gerçekten de buharlaşması söz konusu burada, aniden beliriveren duvarlar, camlaşan beton, şeffaflaşan bir dünya. Neyse, camın bu biçimde kullanımı çok etkileyici olduğu için böyle bir incelemeye girişmiş Garrison, nesnenin tarihine biraz değinip Ortaçağ'ın başlarında aynayı, Rönesans döneminin başlarında kum saatini temsil ettiğini söylüyor ve meseleyi günümüze kadar getiriyor. "Uzun zamandır camı insanlarla nesneler arasında olduğu kadar insanlarla insanlar arasında da yeni etkileşim biçimleri için eşi benzeri görülmedik vaatler sunan bir şey olarak tasavvur ediyoruz." (s. 9) "En çok aşina olduğumuz gündelik nesnelerden birinin çağrıştırdığı anlamların izini sürmek" konusunda köşeleri belirgin ve güzel bir çalışma ortaya koymuş Garrison, olayı çok dağıtmadan yansıyanı ve ötede belireni anlatmış bir güzel. İkinci bölümde kısa filmi özetliyor ve birtakım çıkarımlarda bulunuyor. Dişlerini fırçalayan karakterin takvime bakarak gelecek zamanla da uğraşmasını bir eşzamanlılık olarak görüyor, bunu daha da genişletebiliriz. Geleceği takvim üzerinde belirginleştirmeye çalışırken geçmişin görüntüleri de vursun ekrana, bir yandan da diş fırçalayalım, algılarımız tam anlamıyla içinden geçilen veya geçilecek şimdilerden ibaret bir dünyayı algılamaya başlayacaktır. Hopiler bu teknolojiyle karşılaşsalar yaşamı tam olarak kendileri gibi görüp gösteren nesneden korkarlardı muhtemelen. Şimdinin hükümranlığındaki zamanların geçidi. İkinci filmde Kaku'nun değindiği bir şey: Sağlık verilerinin dünyanın öbür ucundaki bir doktor tarafından değerlendirilmesi, ekrandan. İki doktor konsültasyondalar, aslında duvarmış gibi davranan bir camda -tersi de olabilir- birbirlerini görüyorlar, konuşmaları anlık. Teknoloji bunu sağlayacak, zamanın tecimselliğini iyice ortaya çıkarıp olabildiğince tasarruf etmemizi sağlayacak.
Macbeth, ikinci başlık. Üç Cadılı sahne. Macbeth haykırıyor, bir aynadan (glass) ve iki küreden bahsediyor. I. James'in taç giyme törenindeki tasvirle aynı noktaya çıkan bir benzetme, aynanın geleceği gösterdiğini imliyor, aşırı bir yorum gibi durmuyor bu. Ardından Caroll'ın aynalı metni anılıyor, hemen sonra da The Matrix'teki aynalı sahne. Aynaya bakan Neo'nun ayna tarafından görüldüğünü de söyleyebiliriz, dokunur dokunmaz ayna vücudunun -Neo'nun? Aslında bir ayna olarak kendisinin?- bir parçası olarak belirip sonrasında bedeni ele geçirir. Bakışlar karşılıklıdır, gerçeği görmek isteyenler için aynanın kendisi bir cevaptır. Macbeth'e bir bağlantı yine, cama kendi gerçekliğimizi görmek için değil, o an için saflığı korunan geleceği görmek için bakarız, içinde bulunduğumuz dünyanın alternatif, belki de gerçek bir görüntüsünü görürüz. Bu bahisten sonra George Gascoigne'un bir şiiriyle karşılaşırız, benzer bir mesele irdelenir. "Okumak ya da aynaya bakmak yalnızlaştırıcı, narsistik etkinlikler değildir; daha ziyade, iletişime ve işbirliğine teşvik ederler." (s. 22) Ederler ama görmek istediğimiz biçimde bakmıyorsak. Okurun/bakarın niyeti bu açıdan önemlidir, ayna tarafsız bir bölgeyi temsil etse de çoktan kendi tarafımıza çekmişizdir görünenleri, ne olduklarından çok ne olmalarını istediğimiz önemlidir bu noktada. Mutlak bir tarafsızlık mümkün değildir.

Azınlık Raporu var sırada. Poe'nun öykülerindeki duvarlar, gammazlıklar ve itiraflar anımsatılır, filmdeki cam yüzeyde akıp giden yaşamların benzer bir ifşaya yol açtığı söylenir. Başka bir yaşamın görüntüleri önümüzdeki ekranda bütün çıplaklığıyla ortadadır, kimin ne yapacağını en ince ayrıntısına kadar öğrenebiliriz. Google Glass'in teknolojisi de benzer bir istikamet üzerindedir, gereksindiğimiz ve gereksinmediğimiz bilgiler o an için gözümüzün önündedir. Bir gelecek tasviri yapılır ama görünenler henüz gerçekleşmediği halde gerçekleşmiş gibi görülebildiğine göre gelecekle geçmişin ayrımı hangi kıstaslarla yapılır bu durumda? PKD'nin öyküsündeki orijinal örüntüyle filmdeki olay akışı karşılaştırılır ve bu zaman muammasına bir cevap aranır. Sonrasında mikroskobik görüşün geleceği biçimlendirme şeklini anlatan ilginç bir bölüm geliyor, Robert Hooke'un mikroskoptan gördüğü canlıların çizimlerinin yer aldığı metinden etkilenen Francis Bacon, Yeni Atlantis'te bu buluşun artçılarını ele alıyor ve Süleyman'ın Evi'ne varıyor, bilimsel bir oluşum. Kraliyet Cemiyeti'nin temellerinin bu oluşum fikriyle atıldığı söyleniyor ki edebiyatın bilimle birlikteliğinin daha iyi bir sonucu olmuş mudur, tartışılır. Cosmos'ta gördük, yolu Cemiyet'ten geçen insanlar dünyayı değiştirmiş resmen. Halka açık derslerden akıl alan deneylere kadar pek çok bilimsel hadise yaşanmış, yangını çıkaran kıvılcımın doğduğu yer bir mikroskop, geleceğin farklı bir görüntüsünü sunan minik bir alet. John Donne'un The Flea şiiri de aynı kaynaktan doğmuş, minik varlıkların içindeki dev dünyaların anlatımı "imkansız imkanların sunulması" olarak görülüyor. Teleskopla ilgili bölümde meselenin uzaklarla ilgili kısmı geliyor ki hikâyeyi az çok biliyoruz, Kopernik'in paradigmaları sarsan keşiflerinden Galileo'nun inkarına kadar bir dünya şey yaşanmış ve insanın dünyası genişlemiş. Milton'ın Galileo'yu ziyaret edip bu ünlü astronomun teleskobunu görmüş olması da ilginç bir detay.

Birkaç meseleye kısaca değineyim, fotoğraf mevzusunda Sontag'ın fotoğrafla ilgili fikirleri irdeleniyor, "birinin fotoğrafını çekmenin yüceltilmiş bir cinayet olduğu" noktasından yola çıkılarak Barthes'ın ölmüş annesine varılıyor. Camın zaman makinesi işlevi. Shakespeare'in soneleri ara ara karşımıza çıkıyor, Blondie'nin şarkılarından "camdan kalp" imgesine varılıyor, genişletilen bir mevzu daha. Deniz camı, birtakım teknolojiler, şirketlerin cam yüzeyleri kullanarak ürettikleri veya üretecekleri eşyalar, nesneler, yüzeyler, bir dünya içerik. Garrison cama çok geniş bir açıdan yaklaşarak nesnenin farklı anlamlarını kurcalıyor. Homojen bölümler var dedim ama şimdi bakınca birkaç bölüm yine karman çorman, Blondie'den Azınlık Raporu'na dönülüyor örneğin, güzel olur öyle şeyler deyip bir temiz okuyoruz, zihin açıp yolumuza devam ediyoruz.
Jonah Lehrer'ın bir metninde "aslında var bile olmadığımız" üzerine kafa patlatılan bir bölüm vardı, bilincin izini süren nöroloji çalışmalarında birtakım devrelerin kurulması sonucu oluşan akımlardan fazlası olmadığımız söyleniyordu. Beynimizde patlayan havai fişekler kadar biziz ama yine de bizliğin muğlak bir tarafı var. Nedir yani, bir devre koptuğu veya yanlış bağlandığı zaman ısırdığımız bir elmanın -elma nedir?- tadının -tat nedir?- tuzlu -tuzlu nedir?- olduğunu anlayabiliriz, hatta elmanın bir baston olduğunu sanıp kendimizi Devrekli gibi hissedebiliriz. Devrek'in bastonu meşhurdur, o açıdan. Bir meskenin meşhur olan nesnesinin baston olması üzerine söylenecek çok şey bulabilirim ama konumuz bilinç, devam edelim. Beyinde çok acayip işler dönüyor kısacası, sanki dış dünyanın ayarına hassasiyetle uyum sağlayan bir yapıymış gibi işlerliğini sürdürüyor beyin, bir süre sonra bazı kimyasallar azalıyor, bazıları artıyor, dünya çok daha acayip veya normal bir hale bürünüyor böylece. Dış etkileri de düşünmeliyiz, vücudumuzdan her an sayısız atom altı parçacık geçiyor. Milyonlarca ışık yılı uzaktan geleni var, Güneş'ten fırlayanı da vardır kesin, bedenimizin içinden geçip gidiyor hepsi. Bir fikir: Beynimizle etkileşime geçeni var mıdır? Yaratıcılıkla uğraşan insanların bu parçacıkların etkisinde kaldıklarını düşünmek hoşuma gidiyor, bir kuarkın saniyenin milyonda birlik süresince misafirliğinden etkilenen zihin yepyeni fikirler doğuruyor mesela. Üstelik tek bir zihinle de sınırlı değiliz, zihinler arasında bir bağ kurulduğunu düşünelim. Parçacıklar bedenden bedene yolculuk ettikçe veri taşıyor ve insanları birbirine karıştırıyor, galaktik bir bulamacın içinde bir yerdeyiz demektir bu. Gerçeklikler paylaşılıyor, bilinçler paylaşılıyor, bildiğimizin ötesinde bir yaşam formu ortaya çıkıyor böylece, çok uzun bir sürede ortakyaşar bir form geliştirebiliyoruz. Attali'nin Geleceğin Kısa Tarihi adlı metninde buna benzer bir formdan bahsediliyor, tabii parçacıkların etkisiyle ortaya çıkmıyor. Yine de... Gerçeklik dediğimiz şey bir çaba, insanın göstermekte en çok zorlandığı çaba hatta, hikâyeleri ve anlam parçalarını bir arada tutma çabası. Tek bir bilinci var etmek, dağılmayı engelleyerek sıkı sıkıya kavramak yeterince zorken başka bilinçlerin de işin içine karışması müthiş bir kaos yaratırdı, kimin parçası kimin gerçekliğiydi, kimin nesi kimin fesiydi derken kallavisinden bir tırlatmayla kafaya huni geçirir, parmağımızla dudağımızı bilibilibili şeklinde titreterek bir temiz delirirdik. Oysa gerçeklikleri ne ölçüde değişirse değişsin PKD'nin karakterleri kendi gerçekliklerini bulma mücadelelerini sürdürüyorlar, bu çok ilginç. Belki de ön kabulleri sağlamdır ya da çoktan oynatmışlardır, her türlü savaşıyorlar sonuçta. Gökteki Göz bu açıdan PKD'nin diğer metinlerini düşünürsek tipik bir gerçeklik kayması problemini odağa alıyor.
Belmont Bevatronu'nun Proton Işın Saptırıcısı -breh- gezginler tarafından sıklıkla ziyaret edilen bir zamazingo. Arıza çıkarıp altı milyon volt gücündeki ışın demetini salonun tavanına doğru yollarken tepesindeki taraçayı kül ediyor, sekiz kişi aşağı düşerek yaralanıyor. Hastaneye gidenler, yanık tedavisi görenler ve hafif bir tedaviyle salıverilenler karakterlerimizi oluşturuyor, sonuçta onca ışın, radyasyon, kimyasal zımbırtı yedikten sonra kafaları yanmasa olmazdı. Aslında bu mevzuyu kullanan, bu meseleye çok benzeyen bir mevzuyu içeren bir romanı daha var PKD'nin, adını hatırlamıyorum ama orada da tedavi altına alınıp zihinlerinin bağlantı kurduğu hastalar vardı, başka bir insanın zihnine hapsolan insanlar. Ubik diyesim geliyor ama emin olamadım şimdi, neyse, Hamilton ve Marsha'nın etrafında dönen bir anlatının temelleri böylece atılıyor. Kazadan kısa bir süre öncesine gidiyoruz, evli çiftin yaşamlarına göz atacağız. Hamilton kurumun füze araştırma laboratuvarlarının başkanı olarak çalışıyor, işini seviyor, eşi Marsha'yı da seviyor, bu yüzden kurumun başındaki Albay T. E. Edwards tarafından özel olarak çağrılınca içi sıkılarak icabet ediyor. Marsha'nın birtakım faaliyetlerde bulunduğu söyleniyor Hamilton'a, kadının komünist olma ihtimali var. 1950'lerin sonlarındayız, Elia Kazan'ın muhbirlik yaparak pek çok sanatçıyı kara listeye aldırdığı, "kızıl" damgası vurulanların toplumdan dışlandığı zamanlar, cadı avı tam gaz. Çiftin arkadaşı McFeyffe'ın raporu doğrultusunda Hamilton görevinden alınıyor, çalıştığı proje çok gizli ve eşi bir kızılsa devlet sırlarının sızma tehlikesi var, riskli bir durum oluşur oluşmaz icabına bakılıyor. Kariyerle aşk arasında kalan Hamilton aşkı seçiyor, en gerçek duygu onanıyor böylece. PKD'nin 1960'tan sonra yazdığı metinlerde sadakatsizlik ve akışkanlık ağırlık kazanırken 1957'de yazılan bu metinde tersi bir durum var, ilginç. McFeyffe'ın dostluğu konusunda ikinci kez düşünüyorlar, adam Hamilton'a yeni bir iş bulabileceğini ve dostluklarının sürdüğünü söylüyor derken kaza gerçekleşiyor. Marsha'yı düşmesin diye tutmaya çalışan Hamilton da aşağı uçuyor, McFeyffe uçuyor, Arthur Silvester adlı yaşlı bir asker ve birkaç kişi daha uçuyor. Hamilton'a gereken açıklamayı yapan doktor şoktan çıkan herkesin gerçeklik duygusunu bir süre yitirebileceğini söylüyor, Hamilton'a göre yolunda gitmeyen bir şeyler var, dünya rahatsız edici bir yoğunluğa sahipmiş gibi geliyor, buna bir açıklama bulamıyor Hamilton. İşler sarpa sarana kadar.

PKD tipik tekniklerinden birini kullanıyor yine, anlatıdaki karanlık noktaların varlığının sürmesi için karakterlerini olabildiğince gizemli bir hale getiriyor. Hamilton iyileşme sürecindeyken Marsha'nın ağzını arıyor, eşinin gerçekten kızıl olup olmadığını anlamaya çalışıyor ama Marsha bir noktada kestirip atıyor, soruları cevapsız bırakıyor. Sadece karakter bazında değil, olay bazında da bir süreliğine anlam verilemeyen eylemler var. Evlerine dönerlerken örneğin, Hamilton'ı arı sokuyor, sonra evde başından aşağı çekirgeler dökülüyor, sürü basıyor evi. Arada derede Miss Reiss adlı başka bir kazazedenin kedilerden hiç hoşlanmadığını öğreniyoruz, kısacası açıklanana kadar akılda tutulması gereken gizemler bunlar, anlatıdan çıkma yapan minik uçlar gibi düşünebiliriz ama tekrar ana çizgiye dönmelerini sağlayan bağlantılar var tabii. Bill Laws'un kadroya eklenmesiyle karakterlerin dünyası bir parça daha genişliyor ve yaşananların mantığa bürütülmesi kolaylaşıyor. Hiçbir karakter kendi normal dünyalarında yaşadığını düşünmüyor, özellikle Marsha'nın gördüğü rüya bir çözümleme aracı haline geliyor. Sekiz insan yerde yatıyor, hâlâ. Başka bir gerçeklik düzleminde olduklarını anlıyorlar böylece. Daha da önemlisi, dualara cevap verip kullarını koruyup kollayan bir Tanrı var ortada. Çok ilginç bir fikir, Ted Chiang'ın bir öyküsünde meleklerini ve kendini görünür kılan bir Tanrı'nın peşine takılan insanların inançla ne yapacaklarını bilememeleri anlatılıyordu örneğin, dünya kaosa sürükleniyordu, Chiang'ın PKD'den esinlendiğini düşünüyorum. Neyse, Hamilton işinden şutlandıktan sonra kendisi gibi bilim insanı olan babasının eski bir arkadaşına gidiyor ve adam Hamilton'ı işe alıyor ama öncesinde manevi bir sınavdan geçiyor bizimki. Tek Gerçek Kapı'yı bulup bulmadığı soruluyor, fizik gibi bilimlerin tamamen soyut uğraşlara dönüştüğünü görüp üzerinde durulan tek disiplinin Tanrı'yla iletişim yollarını artırmak olduğunu anlıyor, mental sınavı da bu noktada başlıyor. 1946'dan beri süren Tanrı-insan iletişiminin tarihçesini öğreniyoruz, ardından şirketteki diğer çalışanlarla Hamilton arasında sıkı bir çatışma başlıyor.

Zihinden zihne yolculuklar dört kez tekrarlanıyor ve her zihnin farklı bir dünya kurgusu var, Silvester dindar bir dünya kurguluyor ve çikolataları ortadan kaldırıyor örneğin, çikolata zararlı olduğu için. İki nokta önemli, her karakterin bu dünyalar için verdikleri tepki farklı. Kimi bulundukları dünyayı beğendiği için orada kalmak istiyor ve kendi gerçekliklerine dönmeyi engellemeye çalışıyor, kimi bir an önce oradan kurtulmaya bakıyor. Hiçbir dünya birbirine benzemiyor haliyle, her geçişte neyle karşılaşacaklarını bilmedikleri için gizemleri çözmek, kimin zihninde olduklarını anlamak zorundalar. Bir karakterin hemen her şeyden işkillendiğini öğrenir öğrenmez bütün dünyayı yavaş yavaş sildiriyorlar örneğin, en son havayı ortadan kaldırtıp koyu bir karanlığa gömülüp "ölüyorlar" ve başka bir zihne zıplıyorlar. En sonda Inception'daki topaç sahnesinin esin kaynağı olduğunu düşündüğüm bir sahne var, finale kadar gerçekten kurtulup kurtulamadıklarını bilemiyoruz. Belki finalde de bilemiyoruz, kesin bir sonuca varılıyor ama bildiğimiz dünyayla son derece sağlıklı bağlar kurmuş, dünyayı olduğu gibi kabullenmiş birinin zihninde olmaları da mümkün açıkçası.

Amerikan toplumunun geniş bir incelemesi olarak görülebilir bu metin, iki kutba ayrılmış dünyada paranoyaya dört elle sarılıp yaşamlarını gizli bir düşmanı yok etmek üzerine kuran insanlar hemen her şeyden şüphe duyuyorlar, bir tek Hamilton ve Marsha arasındaki sıkı güven bağının akışkanlıktaki tek sabitliği sağladığını söyleyebiliriz, bütün tartışmalarına rağmen tutunabilecekleri en küçük gerçeklik parçası bu aşk. Bunun dışında hiçbir karakter güvenilir değil, bilinçaltının da işe karışmasıyla birlikte ortalık cehenneme dönebiliyor, her karakter gerçek duygularını ortaya döküyor ve korku dolu bir dünya yaratıyor. Tamamen bir başkasına odaklı dünyada her şeyin nasıl kolaylıkla yıkılabileceğini görmek metnin en sıkı izleklerinden birini oluşturuyor, aslında genel olarak PKD'nin en sıkı izleklerinden biri bu.

Klasik, on numara. PKD'nin her şeyi su üzerinde yüzdürdüğü dünyalarını seviyorum, altmış yıl öncesinin süper devletindeki yaşam algısının bizde yeni yeni ithal edildiğini söylemek belki aşırı bir yorum olur ama aynı belirsiz dünyada yaşadığımızı düşünürsek, biraz da paranoyaya müsaitsek birkaç havai fişeği de bu metin patlatacak demektir.
"Tarih, öngörmemize ve yönlendirmemize izin veren yasalara boyun eğer." (s. 11) Sanırım her zaman da eğmez, tarihin ilerleyişini belli başlı paradigmalarla modelleme çabaları doğru noktalara ulaşabilir ama çok fazla değişken ve yeterince kaos söz konusuysa, o zaman patlamış mısırımızı alıp kısacık ömrümüzde gerçekleştiğini gördüğümüz garip olayları keyifle izleyebiliriz. Kozmik ölçüde anlık kıvılcımlarız ama insani ölçüde dünyanın bir parçasıyız, yarını merak edeceğiz. Hangi deli bir tweet atıp dünyayı savaşa sokacak, hangi garipler dünyayı yakacak, çıldırasıya bilmek isteyeceğiz, istiyoruz. Eldeki verilerle uzun vade için yapılan çıkarımlar daha kısa vadeyi düşünürsek yaşanacak olaylarla topyekun değişebilir, Attali bu noktaya dikkat çekerek yerleşik sistemlerin devinimlerini ve gelecekteki durumlarını anlatıyor. Giriş yazısında paranın kendisine zarar veren her şeyin sonunu getireceğini ve hiper-imparatorluk denen nanenin ortaya çıkacağını söylüyor. Hardt'ın ve Negri'nin imparatorluğuyla bağlantılı olup olmadığını bilmiyorum, o metni de okuyunca yazarım bir şeyler. Neyse, kolluk kuvvetlerinin ve kamusal hizmetlerin özelleşeceği bu düzende insan da yapay tüketiciler haline getirilecek ve insana dair olan her şey "tecimsel" bir niteliğe kavuşacak. Bazı açılardan bunun gerçekleştiğini söylemek mümkün. Ardından hiper-çatışma gelecek, devletleşen şirketlere bir şekilde dahil olamamış her türlü grup arıza çıkararak insanlığı ortadan kaldırabilecek çatışmalara yol açacak. İnsanlık her türlü ortadan kalkabilecek kadar kırılgan, nükleer gücün bizi atomlarımıza ayırabilmesi ve bu gücün nihayetinde birkaç insanın elinde olması korkunç bir şey. ABD-Küba arasındaki kriz sırasında tek bir subayın verilen emre uymaması sayesinde nükleer silahlar kullanılmamış örneğin, tek bir insanın milyonlarcasının kaderini belirlemesi dehşete düşürücü. Bu çatışmanın ardından hiper-demokrasi gelecek, kabaca ademimerkeziyetçiliğe benzer bir yapı. Ortada çevre diye bir şey kaldıysa yerel ve bölgesel kurumlar dünyanın geçirdiği yıkımın etkilerini ortadan kaldırmak için çevre odaklı bir yaşam biçimi geliştirecek, ortalık çayır çimen olacak, yaratmanın yeni ve yıkıcı olmayan biçimleri ortaya çıkacak. Her şeyden önce, Attali'ye göre ABD'nin imparatorluğu 2035 yılından önce son bulacak, verilen tarihler tahminleri keskinleştirse de elbette dünyadaki gelişmeleri takip ederek daha muğlak veya kesin sonuçlara ulaşabiliriz. 2060 yılına kadar hiper-demokrasinin egemen olacağını söylüyor Attali, çizdiği doğrultuda büyük ve ani değişimler olmazsa. Ülkelerin sosyopolitik güçlerinin geçireceği değişimleri, dünya nüfusunun akıbetini neoliberalizm politikaları eşliğinde değerlendiriyor bir yandan, kısa-orta vadeli bir gelecek hesaplaması yapıyor. Teknolojik ilerlemelere çok fazla yer vermiyor, anlattığı şeylerin çok daha fazlasını Kaku'da ve Kurzweil'da bularak öngörülen tarihe ekleyebiliriz. Bu durumda da farklı bir akış belirir, Twitter sayesinde örgütlenebilen siyasi hareketlerin politikacıları alaşağı ettiği bir çağda yaşıyorsak henüz adını bile duymadığımız yeniliklerin yaşamı bambaşka yerlere taşıyabileceği fikrini aklımızda tutmalıyız. Bu metin 2006'da yazılmış, on üç yılda gerçekleşen olayları düşününce Attali'nin bir ölçüde makul çıkarımlar yaptığını söyleyebiliriz ama bazı olaylar karşısında şaşkınlığa düştüğünü tahmin ediyorum.

Dokuz odaktan bahsediyor yazar, günümüze kadar küresel ekonominin kalbinin attığı ve yaratıcı tayfanın toplandığı şehirlere bakalım: Brugge, Venedik, Anvers, Cenova, Amsterdam, Londra, Boston, New York ve günümüzde Los Angeles. "Göçerkonar" yaşam algısı bu merkezlerde yerleşikliğe dönüştü, aşamalı olarak dini ve askeri iktidarın yerini görece siyasi ve demokratik özgürlük aldı, Attali böyle düşünüyor ve geleceğin dünyasında sadakatsizliğin ve göçerkonarlığın tekrar gündemde olacağını söylüyor. Burada Bauman'a değebiliriz, "akışkanlık" kavramının günümüzde çatlakları hızla doldurduğu ve toplumları hızla değiştirdiğini söyleyebiliriz, Attali de aynı noktadan bakarak bu dönüşümün devletlere kadar uzanan ayaklarını inceliyor sonraki bölümlerde. Yasaların yerini sözleşmelerin, adaletin yerini hakemliğin, polisin yerini muhafızların alacağını belirtiyor örneğin, yine kısmen yaşanan bir şey.
"Çok Uzun Bir Tarih" ikinci bölüm. İlk medeniyetlerin üç egemen iktidarın (dini, askeri ve tecimsel) birbirleriyle uyum kurmalarının ardından ortaya çıktığını söylüyor Attali, insanlığın ilk dönemlerini anlattığı kısımları geçiyorum ama gelecek için çıkardığı dersleri, tek cümlelik hisseleri buraya alacağım. İlki: "Aktarmak gelişmenin koşuludur." (s. 29) İkincisinde "ölmemek için yaşamı yemek" eylemi var, yamyamlığın temeli. Üç, tabuların kutsallıkla meşruiyet kazanması. Dört, göçebelerle yerleşikler arasındaki savaşların, çatışmaların insanlığa güç ve özgürlük sunması. İmparatorluklar yerleşmeye başlar başlamaz insanın bireyliği ve özgürlük düşü de ortaya çıkıyor, hükümdar bireyselliğin zıddı olarak görülüyor, diktatörlük özgürlük düşünün zıddı olarak görülüyor, ekonomik fazlanın denetimini sürdüremeyen imparatorluklar zıtlarının bir araya gelebilmeyi başarmalarıyla birlikte inişe geçiyor ve bir süre sonra yıkılıyor. Tipik bir döngü. Emperyal düzen aynı anda elli imparatorluğun sürmesini sağlasa da görece yeni olan topluluklar o dönem için bütün marjinallikleriyle beliriyor ve piyasa demokrasisinin temelini atıyor.

İkinci bölüm, "Kapitalizmin Kısa Bir Tarihi". Attali, tarihin genel olarak imparatorluklar ve imparatorlar temelinde değerlendirildiğini ama gerçeği anlayabilmek için tecimsel hareketlerin ve özgürlük mücadelelerinin takip edilmesi gerektiğini söylüyor en başta, böylece Antik Yunan zamanlarından günümüze kadar getireceği insanlık tarihi için okuruna bir perspektif sunuyor. Kısaca şu: Yahudi-Yunan ideali denen tecimsel bir sistem ortaya çıkıyor ve günümüzün medeniyetlerinin temelini oluşturuyor. Ortaya çıkmasında çatışmaların rolünü unutmuyor Attali, Truva'nın yerle bir olmasını Avrupa ile Asya arasındaki ilk savaş olarak görüyor ve Doğu-Batı çekişmesine yol açan etkenleri farklı disiplinlerle inceliyor. İki dünya arasındaki paradigma farkını özetlediği bölüm bu bölümün de özeti kabul edilebilir: "Asya, insanı arzularından kurtarmayı düşünürken, Batı âlemi, onları gerçekleştirme özgürlüğünü insana sağlamak dileğindedir." (s. 46) Dinler tarihine kısa bir bakışın bu bağlamda yaşamın biçimlenmesindeki etkisini görebiliriz, Buda'nın insanı pirüpak olması için desteklemesine karşın Batı'nın düşünce dünyası, Buda'nın bir nevi ikinci versiyonu olan İsa'nın benzer düşüncelerinden sıyrılarak farklı bir özgürlük alanı oluşturuyor, vardığı noktada azınlığın zenginliği yüzünden çoğunluğun çektiği acıyı görebiliriz ama insanla ilgili bir şey bu, düşüncelerle ilgili değil. Neyse, iki ders daha: İki süper gücün kapışmasından bir üçüncü güç galip ayrılır ve yenen, yenilenin kültürünü benimser. Bu çok ilginç, kısa bir açıklama var metinde ama benim aklıma hemen Şehrin Katmanları geldi. Roma'yı kuşatan barbar ordusunun surların dışına binalar inşa etmesi, duvarlar örmesi derken iyice Romalılaşması ve sonrasında modern Avrupa'nın temellerini atacak hale gelmesi, Roma'nın da kuşatma altında iyice viraneye dönüşüp insanlarının dışarıdaki barbarlardan hallice hale gelmeleri şaşırtıcıydı ama mantığı anlayabiliyoruz. Attali bu istilacıların Romalı olmak istediklerini söylüyor, kendilerinde olmayan şeyi elde etmek için onu yok etme pahasına.

Günümüzün dünyasına gelene kadar üretim biçimlerinin değişimi, devletlerin yayılmacı politikalarının yol açtığı yıkımlar, zamanın metalaştırılması gibi pek çok meseleyi görüyoruz, sonrasında geleceğe dair tahminler ağırlık kazanıyor. Çin'den Nijerya'ya kadar pek çok ülkenin gelecekteki demografik yapıları, küresel güçleri veya güçsüzlükleri inceleniyor, enerji ve yaşam kaynaklarının ortadan kalkmasıyla büyük savaşların ortaya çıkacağı anlatılıyor, birkaç bölümde bu meseleler irdeleniyor. Attali diğer metinlerinde olduğu gibi bu metninde de Fransa'ya, memleketine özel bir bölüm ayırmış, geleceğin dünyasında ülkesinin alacağı rol üzerine öngörülerini sıralıyor. Asıl sürpriz muhtemelen Türkçe baskı için özel olarak yazılmış son bölümde. Türkiye'nin geçmişini ve geleceğini değerlendirmiş Attali, önemli bölümlerine değineyim. Osmanlı'dan itibaren tarımın ve toprak getirisinin savunusu yüzünden devingenlik, yenilik ve sanayi ikinci plana atılmış, deniz gücünün esas kısmı kara ordusuna feda edilmiş, iç kaynakların doğuramadığı yenilikçi tayfa barındırılmamış. İspanya'dan gelen Yahudiler ve diğer gruplar bir parça devinim kazandırmışsa da Osmanlı hiçbir zaman güç odağı haline gelmek için gerekenleri yerine getirmemiş. "Daha sonraları, Türkiye, hep ululanan bir geçmişin sıla özlemiyle, hiç durmadan yeniden oluşturulan bürokratik kastlara saygı içinde yaşamıştır." (s. 325) Şunu alıp bitireyim: "Sonuç olarak Türkiye, geleceğin tarihinin yasalarına uymayı hiçbir zaman bilemediği için asla bir odak haline gelmemiştir." (s. 326)

Dünyanın geldiği ve gideceği noktaları anlamak için iyi bir metin, ilgililerin ellerinden öper.