Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Cahide Birgül geçmiş dünyadan, hiç bilmiyordum. Basılan beş metninden birini geçtiğimiz yıllarda alıp okuma sırasına koymuştum, nihayet ön sıralara aldım, okudum ve biraz bakınayım dedim. On yıl olmuş, on yıldır aramızda değil Cahide Birgül. Üzüldüm ve diğer metinlerine bakınmaya başladım, denk geldikçe okuyacağım. Bunu sonradan Everest basmış tekrar, bendeki Metis'ten çıkan ilk baskısı.

Anlatıcı yazdıklarıyla gecikmiş bir yüzleşmeyi gerçekleştireceğini söyleyerek başlıyor, herkesinki gibi kişisel bir tarihin kasıtlı olarak karanlıkta bırakılan yönlerini ifşa ediyor, gücünü nihayet toplayabilmiş. "Eski bir fotoğrafa bakar gibi kendi gözlerimin içine bakacak ve 'İşte bu sensin,' diyeceğim." (s. 5) Zamanla unutulan anılar tekrar ortaya çıkıyor, tozu alınıyor, sağalma için yazıya dökülüyor. Anlatıcının masasının üzerindeki eski defter anlatının temelini oluşturan gizemleri barındırıyor, genç bir kızın erkek kardeşine yazdığı yazılar etrafında derlenip toparlanan karakterler ve olaylar metnin olay örgüsünü oluşturan temel ögeler olarak ortaya çıkıyor ama bu defterdeki yazılar metinde yer almıyor, en azından kendi biçimleriyle. Anlatıcıda uyandırdıkları duygular üzerinden oluşan olay örgüsü tek bir bakış açısından görülebiliyor sadece, bu yüzden anlatıcının dürüst olup olmadığına ve sezdirdiği şeylere dikkatli bir şekilde yaklaşmamız gerekiyor. Bir örnek: Anlatıcının öğrencilik zamanları, sınıfça çekilen kopyanın hesabı müdürün odasında soruluyor, bu sırada anlatıcının adının Esin olduğunu öğreniyoruz. Esin'in annesi öğretmen, müdürün yakından tanıyor kendisini ve kızı azarlarken hemen hemen hepimizin duyduğu tiratlardan birini atıyor. Kızın bacaklarını okşadığı bölümler pek hatırlanmak istenmeyen anıları içerdiğinden ötürü üstü kapalı olarak anlatılıyor ama sezebiliyoruz, adamın tacizi gören okur için ortada. Aynı ölçüde travmatik olayların dile getirilmek istenmediğini anlıyoruz, bu teknik bir iş ve Birgül çok iyi kotarmış, sırf bu yüzden iyi bir yazar olduğu söylenebilir. Neyse, dört aylık bir süreci takip edeceğiz ama Esin'in geçmişe doğru çıktığı yolculuklar ana çizgiyi oldukça genişletiyor, dört ay bir ömre dönüşüyor.
Deniz'den, teyze kızından gelen mektup Esin'i oldukça telaşlandırıyor. Evde yer yok, zaten babasıyla birlikte yaşadığı ve annesine dair anılarla güç bela sığdığı eve bir dördüncünün gelmesini istemiyor. Baba tekerlekli sandalyesiyle yeterince yer kaplıyor, eşinin karşısında yıllar boyunca duyduğu ezikliğin etkisinden kurtulduğu için güveni de evin bir köşesine sığışmaya çalışıyor ama Esin'e zorluk çıkarıyor sürekli. Farklı bölümlerde anlatılan meseleleri bir araya getiriyorum, yoksa akışın içinde ortaya çıkıyor bunlar. Selcan Abla'yı ve Kenan'ı da en başta görüyoruz, Kenan henüz piyasada olmasa da Selcan Abla haftanın neredeyse bütün günlerinde geliyor, evi toparlayıp gidiyor. Esin'in annesinden kalan bir miras, aileyi derleyip toparlayan kadın olduğunu söyleyebiliriz. Esin'in gariplikleri için ne söyleyebiliriz, onu bilemiyorum. Karşı dairedeki komşulardan bahsediyor örneğin, zamanında onlardan önce dairede bir çift yaşıyormuş ve kadın intihar etmiş, pencereden atmış kendini. Esin üzülüyor, "keşke ben taşındıktan sonra atlasaydı" diye düşünüyor örneğin, böylece kendi varsayımlarının olabileceğini, Selcan Abla'nınkilere kalmayacağını düşünüyor. İnce detaylardan Esin'i inşa etmeye başlıyoruz, kendi kararlarını kolaylıkla veremeyen bir kadın olduğunu en başta öğrendikten sonra Kenan'la ilişkisinin de yine etrafındakilerin iteklemesiyle başladığını öğreniyoruz. Kenan mühendis, Fransa'da çalışıyor ve ara ara gelip nişanlısı Esin'le görüşüyor. Dört yıllık nişanlılıkları evlilikle sonuçlanmıyor, aslında ikisi de ilişkiyi zorla yürütüyorlarmış gibi gözüküyor ama bunu yine sezgisel olarak çıkarabiliyoruz, Esin sadece kendisi için yazdığını söylediği itirafnamesinde bile tamamen açık ve dürüst olamıyor, savunma mekanizmaları çok güçlü.

Anne çok baskıcı ve mükemmeliyetçi, kızının kendi gölgesinde büyümesini istiyor ve Esin'i çocukluğundan vuruyor, hep gölgenin altında yeşermeye çalışmış bir fidan Esin, annesi ölüp babasıyla yaşarken bile böyle. Annesiyle babasının kin dolu intikam oyunlarına şahit olup erken büyümüş, her erken büyüyen çocuk gibi yaşayamadığı çocukluğunu yetişkinliğe taşımış. Babasından kopamıyor bir türlü, baba da kızını bırakmak istemiyor pek. Evde koyu bir hava var, geçmişin ağırlığı ikisini de çökertmiş. Annenin despotizmi ikisini de onmaz bir şekilde kırmış, baba biraz iyileşeceğini düşünerek Deniz'in gelmesini istiyor bu yüzden. Esin yıllar önce yaşanan bir olayın utancı yüzünden istemiyor belki. Yazlıkta Esin'in bir kitabı paramparça edilmiş olarak bulunuyor, durum annenin dikkatini çekiyor ve kadın yeğenlerini sorguladıktan sonra erkek olanının kulaklarını çekiyor, pataklıyor biraz. Doğrucu anne adaletin kılıcı gibi sallanıp cezayı kesiveriyor ama çocuklarda açılacak yaraları düşünmüyor, kendi doğruluğundan şüphe duymuyor. Bu anların fotoğrafları var Esin'de, aklının köşelerinden çıkarıp bakıyor durmadan, kendini görmeye çalışıyor. "Yıllar boyu, çok beğenilen bir eve sahip olan, ama orada bir türlü huzur bulamayan biri gibi ne yapacağımı bilemeyerek dolaştım annemin etrafında. Bir şeyler ekledim, bir şeyler çıkardım, olmadı. Başaramadım." (s. 18) Evin Öğretmen'in etrafı öğrencileriyle dolu, sevilen bir kadının kendini var etme biçimini mesleği belirlemiş. Annelik ikinci planda kalmış gibi gözüküyor, eşle olan ilişki de annelikten hallice, dolayısıyla ailenin huzur bulamamasının başlıca sebebini annede buluyoruz. İkincil sebeplerde babayla kızın pasifliği var. Esin babasının boyunduruğunda yaşamaktan rahatsız olsa da adama duyduğu saygı büyük, ailenin parçalanmamasını babasının dirayetli duruşuna bağlıyor. Kopamıyor adamdan kısacası, her şey olup biterken görmezden geldiği şeylerin babasıyla yaşamaya devam etmesini sağlayacağını umuyor bile olabilir. Sağlıksız bir aile, sağlıksız ilişkiler. Esin onca yıldan sonra her ne kadar babasına hak vermediğini söylese de yapılacak bir şey olmadığını da biliyor. Aileye duyduğumuz öfkeyi aile fertlerinin oldukları biçimde olmalarının kötücüllüğü üzerine kurmanın mantıksızlığını anlarız, bunu anladığımız an öfkeyi hafifletiriz, hafifleriz. Esin'de böyle bir hafifleme ancak kendisine duyduğu öfkeyi canlandırdıktan, kendisiyle yüzleştikten sonra gerçekleşiyor. Gerçekleşiyorsa, eğer yüzleşme iyi geldiyse.

Biraz hızlanayım. Deniz geliyor, evin havasını değiştiriyor hemen. Baba bayılıyor Deniz'e, Esin bayılmıyor, hatta istemiyor kızı. Deniz zeki bir kız, okuluna gidip gelmekten başka bir şey yapmıyor ama Esin'in gözüne giremiyor bir türlü. En sonunda Esin'e kendisini neden sevmediğini soruyor ve bu açıklık yakınlaşmalarını sağlıyor, en azından Esin için Deniz'in varlığı büyük bir sıkıntı olmuyor o andan sonra. İlginç bir ilişki var aralarında, Deniz'in öpücüğü Esin'in dudağının kenarını buluyor örneğin, buna benzer olayların açıklayıcı bir şekilde ele alınmaması Esin'in karanlıkta bırakmak istediği parçaları oluşturuyor. Okur olarak bize çok iş düşüyor gerçekten. Kenan'ın dönmesiyle birlikte evin nüfusu dörde çıkıyor ve aslında tahmin edilebilecek sona doğru ilerlemeye başlıyoruz. Finalin öngörülebilirliği anlatıyı hiçbir şekilde baltalamıyor, zira olayların akışı yeterince tatmin edici olmasa da Esin'in anılarını baştan yaratma biçimi, anılara dair düşünceleri odak noktada yer aldığı için bu noktanın çekiciliği metni sıkı tutuyor.

Geçmişle hesaplaşma olayı varsa anlatıcı kendiliğinden güvenilmez hale geliyor, okura bir dedektif gibi iz sürmek kalıyor. Bu metnin büyük bir bölümünde yaptığımız şey bu, metni değerli kılan da bu. Anıların dile getirilme biçimi üzerine düşünmek, gerçeği geçmişte arayıp bulmak veya bulamamak. Çabanın kendisi önemli. İyi bir metin bu, okunmalı.
Baha Tahir'in Türkçeye çevrilen iki metni var, biri bu, diğeri de Doğan'dan çıkan Sürgünde Günbatımı. Bu ikincisi 2008'de "Arabic Booker" olarak da bilinen Uluslararası Arap Romanı Ödülü'nü kazanmış, İsmail Özdemir tarafından Türkçeye çevrilmiş. Tavus kuşlu metnin çevirisi Zafer Ceylan'a ait, iki çevirmen de sağ olsun. Yazarın diğer metinleri de çevrilmeli, incelikli bir yazar kendisi. 1935'te Kahire'de doğmuş, Kahire Üniversitesinde tarih okumuş, 1975'te yazması yasaklanınca sürgün yılları başlamış. Öykülerinde sürgünlüğünün izlerini görmek mümkün, derlemenin bazı öyküleri gurbet meselesini farklı açılardan işliyor, Mısırlıların Avrupa ülkelerindeki yaşama uyum sağlamalarından memleketlerine döndükleri zaman yaşadıkları uyumsuzluk problemlerine kadar pek çok meseleye değiniyor. Yazarlığının ustalık dönemlerinin öyküleri bunlar ve haliyle en başarılı öyküleri. Abdünnasır hayranı olarak Enver Sedat'ın kalkınma projelerini sonlandırmasına karşı çıkıyor, 1995'e kadar sürgünde kalması bundan. Memleketine döndükten sonra yazmayı sürdürüyor, metinleri çevrilecekse bu son dönem yazdıklarından başlanabilir. Kitaptaki bazı öykülerin yazıldığı yıllar verilmiş ama çoğunda böyle bir bilgi yok, biyografiye bakarak yazarın olgunluk yıllarında yazdığı öykülerin daha dikkat çekici oldukları söylenebilir.

Baba'ya bakalım, bir çiftin kavgasıyla başlıyor. Adam kadını boşuyor ve evden çıkıp gidiyor, kavganın sonu. Sabah oluyor bu, kadın tek başına bir süre ağlıyor ve ailesinin evine gidiyor. Anladığımız kadarıyla ilk kez yaşanmıyor bu, kadının annesi adamın özür dilemek için geleceğini söylüyor. Babanın açıklamaları daha tatmin edici olsa da adamı dinlemiyorlar, baba da odasına çekiliyor. İki aile arasındaki benzerlikleri görebiliyoruz böylece, en başta esas adamı suçlamak için elimize yeterince veri verilse de öykünün ilerleyen bölümlerinde kadının türlü oyunlarla adamı kendisine bağladığını öğreniyoruz. Evlenmek için sistemli bir şekilde sürdürülen baskı, intihar tehditleri, bir dünya alavere. Adam kapana kısıldığını hissetse de gerçekten dönüyor, kadının annesinin nasihatlerini dinlemek zorunda kalıyor ve annesinin küstah olduğunu söylüyor eşine, babasını baskı altına aldığını da ekliyor. Tam bir çıkmaz. Adam sevdiği kadının ördüğü ağı gördükten sonra kurtulmak istiyor ama artık çok geç, üstelik kadının çocuk yapma teklifine de olumlu bir şekilde yaklaşıyor. İşler iyice içinden çıkılmaz bir hale geldiği sırada bitiyor öykü, böylece sağlıksız ailelerin ve bağlanma biçimlerinin doğasını anlamış oluyoruz. Öykü 1964'te yazılmış, diğer öykülere göre teknik açıdan daha basit, anlatımcı.

Gösteri. Anlatıcının annesi, hasta olan eşini ziyaret etmesi için küçük oğlunu abisine yollamaya çalışıyor, parçalanmış bir aile bilgisine erişiyoruz hemen. Her gün aynı yemeği yediklerinden ekonomik durumlarının iyi olmadığını da çıkarıyoruz. Anlatıcı annesine karşı çıkmasına rağmen iş çıkışında abisine gidiyor ve babanın öldüğünü öğreniyoruz, annenin haberi yok. Abisiyle eşinin satılmasına karşı çıktığı bir mülk konusunda tartışıyor, satacağını söylüyor. Çıkıyor evden, sinemaya gidiyor. Karanlık ortamda yanındaki kadının eline dokunuyor, ardından birlikte çıkıyorlar sinemadan. Kadın erkek ilişkilerine yönelik birtakım konuşmalar, gözyaşları, çatışmalar. Erkeğin isyanında bir önceki öyküden izler bulmak mümkün: "'Bunun sonu nereye varacak ki? Tanıdığım kadınların hiçbirisi ne bir anlam bulmayı dert ediniyordu ne de sevmeyi, bilakis tek istedikleri sadece evlenmekti. Ben evlenmek istemiyorum. Babamın yaptığını yapmak istemiyorum. Bir ev aç, çocuk yap, sonra çocuklardan dolayı eşinle kavga et, çocukları yetiştir, çocuklar büyüsün, sonra onlarla kavga et, onların anneleriyle kavga etsin, sonra onlar birbirleriyle kavga etsin, e sonra... Sonra da ölüp gideyim." (s. 25) Muhabbet baba mevzusuna gelince kadın da kendi babasıyla olan ilişkisini anlatıyor ve adamı kaçırıyor yanından. Daha fazla "babaya" maruz kalmak istemeyen adam bir bahaneyle çıkıyor mekandan, kadını orada bırakıp sokaktaki kutlamalara katılıyor. İki futbol takımının maçı sona erdikten sonra galip tarafın taraftarları bizimkini kendileriyle birlikte sürüklüyorlar. Biraz Beyaz Mantolu Adam havası var, sürüklenme açısından. Topluluğa uyma güdüsü sorumlulukların ağırlığını kaldırdığı için belki. Sonuçta rakip takımın taraftarlarıyla karşılaşıyorlar, kavga çıkıyor ve bizimki gözaltına alınıyor. Son.
Dün Gece Rüyamda Seni Gördüm. Kuzeyde, yabancı bir şehir. Fransa belki. Arap şirketinde birkaç Arap. Anlatıcının arkadaşı Kemal telefon ediyor, yeni bir şey olmadığını öğreniyor. Öykünün ilk cümlesi: "Sabah işe gider, akşamleyin eve dönerim." (s. 33) Düzenli bir ölüm. İş yerinden arkadaşı Fethi'nin verdiği tasavvuf kitabının etkisiyle yabancılaşmaya başlıyor, yaşamı bir başkasının yaşamı gibi geliyor. Irkçılıkla karşılaşıyor, can sıkıcı onca şeyin farkına varıyor ve uzun süredir bakıştığı Anne-Marie'yle tanışıyor nihayetinde, keskin bir dönüş. Kültürel çatışmalar bir yana, mutsuzluğun bir Batı hastalığı olmasına dair hoş bölümler var, hissizleşme de hemen peşinden geliyor. Örneğin kargalara ve Kamelyalı Kadın'a -birlikte oyun izliyorlar- üzüldüğünü söyleyen anlatıcı, kadının iddia ettiği gibi insanlara karşı pek bir üzüntü duymadığını belirtiyor, gurbete geldiğinden beri. Evden uzakta herkes acısını ve sevincini başka türlü yaşıyor, öyküdeki karakterler için başka bir kültürle bütünleşmenin önündeki en büyük engel. Bir süre sonra kadın, problemlerini çözemediği için adamın manevi dünyasından etkilenip yardım istiyor. Başka türlü bir bütünleşme var burada, kişisel dünyalardan evrensele uzanabilecek bir anlayış. Her ne kadar olumsuz bir şekilde sonlansa da gurbetin ve yalnızlığın duygularla ilgili bir şey olduğunu ve bir başkasında karşılığı olmasa bile o duyguların eşleniğini bulma arayışının güzelliğine değiniyor, şahane bir öykü. 1983'te yazılmış.

Ve İşte Ben, Kral, Geldim... Şimdi bütün öyküler öyle veya böyle iyi ama iki öykü var ki bunlar gerçekten muhteşem. İlki bu. 1932'nin sonbaharı, Ferit Bey yolculuğa hazır. Babası Şeyh Abdullah oğlunun gitmesini istemiyor ama durduracak gücü yok, ülkenin en iyi göz doktorlarından biri olan Ferit Bey'in arayışı -örnek atmosfere pek uygun olmasa da- John Wick'in çöldeki yolculuğuna benziyor, tabii bambaşka sebepler var ortada. Ferit 1924'te Grenoble Üniversitesinden mezun olduğunda edebiyat öğrencisi Marteena'ya aşık olmuş, Şeyh Abdullah oğlunun Fransız bir kızla evlenmesine karşı çıkmış ama kız Mısır'a gelip kendini sevdirince söyleyecek bir şey bulamamış. Ferit'le Marteena çok mutlu olmuşlar, Marteena kaza geçirip yatağa mahkum olana kadar. Sonrasında Ferit Fransa'ya gidip gelmiş, elinden gelen her şeyi yapmış ve büyük bedeller ödemiş ama Marteena'nın iyileşmesini sağlayamamış. Son çare olarak çöle gitmeye karar vermesine Haşmet adlı arkadaşı sebep oluyor, ölümün bir türlü gelmediğinden bahsediyor Haşmet, ölmek için bütün şartlar olgunlaşmışken geri dönebilmiş. Ferit bilimin ve mantığın ışığından uzaklaşıp birkaç adamla birlikte yola çıkıyor, sonrası upuzun bir yolculuk ama maneviyatı dikte edici değil, duygusal çorbaya dönüşmüş bir halde değil, muazzam bir yolculuk. Tamamen gerçekçi, çölün insanda uyandırdığı gerçeküstülükle bile tamamen gerçekçi, bir nevi tayga sendromunu yansıtan bir öykü bu, bir numaraya bu öyküyü koyarım. Bence.

Geçmiş zamanların yorumlarına rastlamak da mümkün, Tahir'in fantastiğe yaslanmayan bir öyküsü var: Rahip Kaye-Nan'ın Yargılanması. Mısır'ın tarihini birazcık bilenler için oldukça ilginç bir öykü, Akhenaton'un tek tanrıcı yönetiminden sonra çok tanrılı sisteme dönüşte eskinin kalıntılarının ortadan kaldırılması için girişilen yargılama işlemlerine ve inancını canı pahasına korumak isteyen bir rahibe odaklanıyor. Bütün zorlamalara karşı kendi bildiğinden şaşmayan bir adamın yeni -aslında eski- düzenin adamlarına karşı çıkma yürekliliği, gizli destekçiler, gizli düşmanlar derken kapılıp gidiyoruz zaten, çok hoş bir öykü bu da, iki numara.

Geri kalan öykülerin hemen hemen tamamı sürgün zamanının gözlemlerine ve yaşantılarına odaklanıyor, farklı kültürlerin yetiştirdiği insanların bir araya gelip acılarını dindirebileceklerini veya mutluluklarını artırabileceklerini görüyoruz örneğin. Sağlam öyküler bunlar, denk gelinirse kaçırılmasın isterim.
Kafka'dan epigraf devşirmece, menzil ve yol yok, yol denen şey tereddütler. Yazamayanlardan hikâye üfürmece, neden yazamadığınızı yazmaktan bir hikâye çıkarır mısınız? Çok mu klişe? Özgüven klişelere hiç yaslanmıyor, tıkanma biçimlerini kısa kısa çeşitliyor. Sadece tıkanmalar da yok, örneğin çok sevdiğiniz ve hiçbir ortamda görünmeyen bir yazarın izini buluyorsunuz, evine gidiyorsunuz. Yazarı tanıyan bir kaportacıdan mı, tornacıdan mı, birinden almışsınız telefonu, yazar direkt davet ediyor ve yazarın salonundasınız. Eliniz ayağınız dolaşıyor, öykülerden bahsediyorsunuz. Yazarın sizi onca heyecanlandıran, etkileyen öyküsünü şöyle böyle hatırladığını görüyorsunuz. Ortam eskiyor, kazak göze batıyor, gözlerdeki kırışıklıklar huzursuz ediyor, zamanın geçtiğini ve yazılanlarla yazılanları yazanın bağını kuramamaya başlıyorsunuz. Yazar karşınızda susuyor ve söylediğiniz onca şeyin üstüne konuşmak için ağzını açıyor. Son. Yazarın söylemi metinden ibaret, aslında yazar ortada yok. Adam bunu anladığı sırada mı bitiyor öykü yoksa yazarın söyleyeceği bir şey olmadığı için mi? Açmaz bu, taşı hareket ettiremeyiz ve bir piyona yenilmek üzereyiz derken kurtuluyor öykü, Özgüven'in öyküleri bu tür. Yarım bırakarak -aslında tamamlayarak- veya tamamlayarak -aslında...- yazdığı öykülerden biri bu, Açık Görüşme. İlk öyküye bakalım, okuyan biri. Huzursuzluğun fiziksel yansımalarıyla uğraşıyor, şakaklarda ürperme, kulaklarda uğuldama, bir eyleme geçmeden öncesinin patlama noktası. "Düşünce erimiş kızgın cam gibi beynine aktı." (s. 11) Sözcükler akıyor, biri yakalamaya çalışıyor. Yakalayamayınca yaşamın akışını duyuyor ve teselli buluyor böylece, metin bir akış halinde yaşamı kapsıyor. Kurtuluş.

Yanlış Numara, yanlış numarayı arayanlar üzerinden kurmaca kurmaca. Sıklıkla çevrilen bir yanlış numaranın sahibi küfür yiyor, hakaret yiyor ama hattını değiştirmiyor, yaşama dair materyal elde etmek için iyi bir yol. Paul Auster'ı anıyor ki rüyalarının metinlerden aparma olduğunu, Auster'dan esinlendiğini anlayıp kendini biraz daha öteye iteleyebilsin. "Bende telefonun karşı ucunda gerçek bir insan bulmak ve dolayısıyla onun hikâyesini öğrenmek umudunu doğuran, belki yeniden hatırlatan o günlerde, yıllardır yazmakta olduğum romana yeniden döndüm." (s. 25) Bağlama oturttuk olanları, devam. Mağazalardan ürün satmak için arayanlar, çağrı merkezi çalışanlarının anlayışsızlıkları derken bir telefon sapığının olmasını istiyor anlatıcı, böylece her gün bu yaratım biçimini sürdürebilir. En sonunda arayan kişiyle farklı türde bir bağlantı kuruluyor, yakın. Anlatıcının çözmeye çalıştığı bir gizemi açığa çıkarıyor arayan, aranan bir adresi bulduğunu söylüyor, anlatıcının yanına gelmek üzere yola çıkıyor. Son. Öngörülmeyen çözümler için rastlantısal bağlantılar. Bir metni yazmak için gerekenlerden biri.

Yaz Günü Tango, hamakta sallanan bir göbek, ellerin ve kolların keşfedilmesi, bacakları hareket ettirme çabası, yazamamak. Tango için çalınan müzik adamımızı harekete geçiriyor ve sevgilisiyle/partneriyle arasını açıyor, kadın/adam gitmek istese de bizimkinin pek gönlü yok. Nihayetinde dans ediliyor, gözlemleyenin içinde kıskançlıkla birlikte zevk oluşuyor, partnerinin kulağına fısıldayan adamın flörtöz davranışları keyif veriyor. Bacakların güzelliği hakkında mı konuşuldu, neler oldu? Yazmak için gereken bilinmeyen faktörü doğuyor, belki adam/kadın yazacak bir şey bulduğu için öykü sona eriyor. Cumartesi için söyleyecek pek bir şeyim yok demek istiyorum ama feci kıskandım babayla oğlunun yıkıcılık ve yapıcılık arasında gidip gelen ilişkisini, o yüzden biraz açacağım. Boynuz kulağı geçmek istese de bunu yazı yoluyla yapamayacağını seziyor, her ne kadar bu konuda iddialı olsa da. Babasının metinlerinin yanında kendi metinlerinin pek başarılı olmadığını düşünüyor oğul, bu yüzden başka bir noktadan kazanılacak zaferin peşine düşüyor. Babanın gençlik fotoğraflarındaki kadınlar, kadınlar, kadınlar nerede? Köşesinde oturan yaşlı adamın bir zamanlar sürdüğü rengarenk hayattan pek iz kalmamış gibi görünüyor, o halde oğul için bir fırsat bu. Bir sürü kadınla seviştiğini söylüyor, baba gülümsüyor. Oğlu da kendisine çok benzediği için, babasıyla ettiği mücadeleyi oğlunun sürdürdüğünü gördüğü için, belki de bunlardan başka bir şey için. "Kahreden sessizlik... Albayım." (s. 46)

Kısa, yoğun, bazen sadece diyalog halinde, bazen tek bir olayın anlatımı biçiminde, bazen bir durumun çeşitlenmesi üzerine iyi öyküler bunlar. Özgüven'in çevirilerini iyi biliyoruz, öykülerini de bilmeliyiz. Bence. Evet.

Jack Kevorkian onlarca insanın öte tarafa geçmesine yardım eden, Ermeni asıllı ünlü bir doktor. Ölmek mi istiyorsunuz, Kevorkian'la garanti ölüyorsunuz. Zamanında ABD'de onca davadan yırtsa da bazılarından yırtamamış, yedi yıl hapis yatmış ve seksen üç yaşında hayatını kaybetmiş. Tabii işin içine Vonnegut girince Kevorkian'ın ölümün ötesinde var olduğunu görüyoruz, şen yazarımızın yolculuklarına yardımcı oluyor. Düşük dozlu karışımlarıyla adamımızın Cennet'e şöyle bir bakış atmasını sağlıyor, büyük hizmet. Metnin önsözünü kaleme alan Neil Gaiman, Vonnegut'la ikinci kez konuştuğu zaman bu dünyayı ötekine bağlayan mavi tünelde bulunduklarını söylüyor. Gaiman kendi yöntemleriyle gidip gelmiş, ayrıntı vermiyor. İlk konuşma kısa sürmüş, doksanların ortasında Vonnegut Londra'ya geldiği zaman genç gazeteci Gaiman telefon etmiş, röportaj yapmak istediğini söylemiş ama yorgunmuş Vonnegut, istememiş. Keşke yapsaymış, iki uçuk adamın konuşmalarından neler çıkardı kim bilir. Yazının geri kalanı biraz hayranlık, biraz da hayali bir diyaloğun parçaları. En sonda bir veciz söz, sanırım Vonnegut'ın metinlerinden birinde geçiyor: "Kimin kontrolünde olursa olsun insan hayatının amaçlarından biri, etrafta sevilecek kim varsa sevmektir." (s. 9) Serbest düşünürlerin en Vonnegut olanlarında bu kural geçerli gibi gözüküyor, Kurt'ün ömründe gördüğü en serbest düşünen adam olan amcasının yanında büyük dedesi Clemens'ın da torunlarından aşağı kalmadığını görüyoruz, şöyle demiş: "'İsa'nın öğrettikleri iyiyse Tanrı olup olmaması ne fark eder?'" (s. 13) Serbest düşünürlerden bahsetmek isterim biraz, serbest adamlardır bunlar. Herhangi bir ideoloji, din, kurum/kuruluş etkisinde kalmadan düşünürler. Kendi doğrularını bulurlar, bunu hümanizmden çıkarırlar. İnsan merkezcilikten yani, sevgi de bunun içinde ama doğrudan o bağlamda kullanılmıyor bu. Vonnegut kendisinin de bir serbest düşünür olduğunu söylüyor, aile geleneği devam ediyor yani. Genelgeçer anlamda dindar olmadığını, ölümden sonra herhangi bir ödül veya ceza beklentisi olmaksızın hayatta doğru ve dürüst davranmaya çalıştığını söylüyor. Amerikan Hümanistler Derneği'nin onursal başkanlığını Isaac Asimov'dan devralıp Asimov'u anma töreninde bu müthiş adamın artık Cennet'te olduğunu söyleyerek güldürüyor milleti. Çok sağlam bir adam ya bu, katliamın orta yerinde aklını bir arada tutabilmiş, sonrasında da yaratıcılığının yardımıyla travmatik anılarını müthiş kurmacalara çevirebilmiş. Büyük saygı duyuyorum.
Milli Halk Radyosu WYNC için kısa kısa parçalardan oluşuyor bu metin, radyo konuşmaları aslında. Her bölümde öbür taraftan meşhur biriyle görüşüyor Vonnegut, bir nevi röportaj yapıp yaşayanların dünyasına geri dönüyor. Yaşayanların dünyasından geliyor. Farklı bir boyutta yaşam oldukça eğlenceliye benziyor, İncili Kapılar'dan geçer geçmez ortam süper ama pek ilerlemiyor Vonnegut, Aziz Peter'ın yönlendirmesiyle göreceklerini görüyor, konuşacaklarını konuşuyor ve basıyor geri. Uzunca bir süre kalsa düşünürlüğünün serbestiyeti sorgulanabilir hale gelecek, üstelik, belki de kalmak ister ama görüşlerine aykırı bu. Kalanlarla görüşmek daha iyi. Mary D. Ainsworth, konuştuğu ilk Cennetlik. Çocuk gelişimiyle, özellikle bağlanma türleriyle ilgili araştırmaları çığır açmış bu kadının öte taraftaki çocuklar -bebekken ölenler- için açılan kreşlerde araştırmalarının meyveleri toplanıyormuş ve iyi yetiştirilen bebekler/çocuklar melek oluyorlarmış, melekler çocuklarmış! Hoş! Salvatore Biagini, ikinci yolculuk. Köpeği Teddy'yi bir pitbuldan kurtarmak isterken kalp krizi geçirip ölmüş. Yaşlı adam, köpeğin orasını burasını ısırmasına tepki olarak ölmüş. Vietnam'da bir hiç uğruna ölmekten iyi olduğunu söylüyor ki Vonnegut araya böyle insanlık suçlarını tıkıştırmayı sevdiği için pek çok örneğiyle karşılaşıyoruz bunun, örneğin Louis Armstrong'la görüşmesi sırasında adamın bando takımında çalan Tasmanyalı bir müzisyenden bahsediyor, muhtemelen geriye kalan son Tasmanyalılardan. Dünyamızda safkan Tasmanyalı kalmamış hiç. "Tasmanyalılar hakkında WNYC'ye götürebileceğim küçük bir demeç istedim ondan. Bildiğimiz tümüyle başarılı tek soykırımın mağduru olduklarını söyledi." (s. 23) Korkunç bir şey, kökleri kurutulmuş. Büyük bir çark var, dünyadaki bütün renkleri öğüte öğüte griye çeviriyor sanki.

John Brown. İç Savaş sırasında cephanelikteki silahları ele geçirip kölelere dağıtmak için uğraşırken esir alınıyor ve kurşuna diziliyor. Sonrası kölelik, Thomas Jefferson'ın köleleri, köleliğe karşı çıkarken aslında o kadar da karşı çıkmayan politikacılar, kısacası ikiyüzlülük. Brown'ın hayal kırıklığı çok bariz, Jefferson'ın dört kelimeyle -"Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır."- Tanrıyı özetlediğini, ardından kendi yaşamındaki teori-pratik çatışmasından ötürü Şeytanı canlandırdığını dile getiriyor. Arly A. Burke, cenaze töreninde Clinton'ın konuştuğu ünlü amiral. Öldükten bir süre sonra eşi de ölüyor ve mezarında "Bir Denizcinin Karısı" yazıyor. Eril tahakkümün mezar taşlarında bile görülebilmesi ne acı. Bunları gözlemlemek isteyen, kendilerine zaferler çıkaran insanlar da cabası. Kevorkian'la ara ara konuşuyor Vonnegut, Kevorkian'a göre infaz odalarındaki seyirciler Roma'nın arena oyunlarındaki seyircilerle aynı. Yaşamın solup gitmesini izlemek isteyen insanların tam olarak ne istediklerini düşünelim, hınca varıyoruz. Kansız törenlerde intikam duyguları pek titreşmese de tatmin olmuş bir şekilde ayrılıyorlar ölünün yanından, kudretlerinin farkındalar, bir sonraki infazda gizli cinnetlerinin coşkusunu yaşamak için tekrar hazır olacaklar. Vonnegut için de zor bir görev, insanın çürüklerini görmek can yakıcı.

Son birkaç kişi. Adolf Hitler. Herkesle birlikte bedel ödediğini söylüyor ama dünyanın geri kalanına bakıp söylemiyor bunu açıkçası, yaşamını kaybetmesi yol açtığı acıların bedeli olarak görülmemeli. Bunun yanında New York'taki BM Genel Merkezi civarına taştan bir haç dikilmesini istiyor, kendisini hatırlatacak bir anıt. Anıtın üzerinde "Entschuldigen Sie" yazmalıymış: "Kusura Bakmayın". Peter Pellegrino, Amerika Balon Federasyonu'nun kurucusu, Alpleri sıccak hava balonuyla geçen ilk Amerikalı. Gökyüzünün ve balonla yolculuğun Cennet'ten daha iyi olduğunu iddia ediyor. Uçan herkes bu görüşteki haklılığı teslim edermiş, Aziz Peter hemen karşı çıksa da fikrini değiştirmiyor adam, bulunduğu mekandan daha fazlasını sunan gökleri özlüyor. En sonunda gökyüzü "olduğunu" söylüyor. En iyisi.

Birkaç adam daha var, Asimov mesela. Shakespeare. Vonnegut eşsiz mizahıyla konuşturuyor adamları, duymak istediklerini söyletiyor ama belki de gerçekten böyle konuşurlardı. Aziz Peter için aynı şeyi söylemek zor, adam Shakespeare'in eserlerini yazdığını iddia eden hiç kimse olmadığını, en azından buna ilahi yalan makinesine girmeyi göze alacak kadar inanan birilerinin çıkmadığını söylüyor. İlahi yalan makinesi, kesin çözüm. Osiris miydi kalpleri tartan, onun tartısı gibi bir şey olsa gerek. Son bir şey, Kilgore Trout çıkıyor aradan! Adamın adını duyunca deli herif bu sefer ne kurguladı acaba diye düşünüyorum, yine akıl aldı.

Kısacık, çok eğlenceli bir metin. Okuna.
Salâh Bey'in 1950'li yılların ortalarında yazdığı dört bölümden oluşuyor metin, diyaloglar halinde ilerleyen -metnin alt başlığı "İkili Fiskoslar"- bölümlerde eleştirmenler, şairler, romancılar ve hikâyeciler konuşuyorlar. Birbirlerini çekiştiriyorlar, pohpohluyorlar, bunun yanında zamanın edebi meselelerine eğiliyorlar. Salâh Bey'in konuşturduğu karakterleri kendi tarihçesinden çekip çıkartabiliriz, örneğin tarihçenin bir bölümünde anlattığı matine baskınındaki şairlerin ve eleştirmenlerin dile gelmiş hallerini görüyoruz muhtemelen, beyefendi zıt görüşleri bir araya getirip bir sentez oluşturmaya çalışıyor, dönemin edebi anlayışlarına resmi geçit yaptırıyor. Genellikle diyaloglar halinde ilerliyor mevzu ama Sen Beni Sev adlı ilk bölümde bir ada vapurunun şenlikli ortamına dalıyoruz, diğer bölümlerde buna benzer bir renk yer almıyor. Ada vapurunda Rumlar eğleniyorlar, vapur görevlileri tarafından susturulana kadar. "Ne annamaz seysin sen vre? Kol kola verezeyiz, sen beni sev yapazayiz. Yok bunda fenalik." (s. 11) Bu "sen beni sev" denen naneyi çok merak ettim, bir tür dans mı acaba? Araştırayım. Neyse, meselelere gelelim. Bu bölümde romancı ve eleştirmen var. Eleştirmen kendisinden genç olan romancıyı eleştirirken bütün bir nesli topun altına atıyor, bir kahve bellediklerini ve oradan çıkmadıklarını söylüyor. Romancıya göre zamanın ruhu bunu emrediyor. Başka ne emrediyor, edebi kurumların sömürülmesini mesela. Şiir Araştırmaları Derneği genel yazmanı 1000 Lira alıyormuş dernekten, sonra bu genel yazman aslında börekçilik yapıyormuş. Eleştirmene göre bunda bir sıkıntı yok, börekçiliği müthiş bir laf ebeliğiyle şiir araştırmacılığına benzetiyor. Aslında şimdi düşündüm de, bu diyaloglarda üstü kapalı bir şekilde taşlanan insanları bilebilseydik keşke. Biraz şeye benziyor bu, Twitter'da isim vermeden birbirine sallayan insanların yarattığı kaosa. Biri bir laf söylüyor, kime söylediği belli değil. Altında yorumlar, isim isteyenler. Sonra sallayanın yan çizmesi, İstiklâl Marşı, kapanış. Hep aynı terane. Birsel de biraz temkinli gibi gözüküyor, elle tutulur örnekler verirken de olumsuz eleştiri yapacakmış gibi görünüp başka bir konuya bağlıyor muhabbeti, bazı iddialar havada kalıyor. Çoğu cevap buluyor gerçi, hak da yemeyeyim. Evet, eleştirmen genç romancıya biraz tepeden bakıyor, bulunduğu yere gelmek için çok çabaladığını söylüyor ve gençlerin çaba göstermeden yükselmek istemelerini eleştiriyor. Gençlerin sürekli yaygara çıkarmalarını da eleştiriyor, yeni edebiyatmış, kurum hortumlamakmış, bu tür şeylere ilgi gösteren yavrucaklar topa tutuluyor bir güzel. Goy goydan sonra gerçekten edebi boyutta sayılabilecek tartışma faslı başlıyor. Yazarın ve metnin toplumsal karşılıkları, yazarların okura karşı konumlanmaları, çağa sımsıkı sarılma fikri üzerinden Sartre'ın, Gide'in metinlerinde toplumsalın önemi, yazarların görevinin olup olmadığı, bu tür meseleler romancının görüşleriyle biçimleniyor. Romancı bir noktada sazı eline alıp eleştirmeni/yaşlıyı iğneliyor bu kez, konfor alanını bırakıp keşfe çıkmayan yaşlıların yeni metinleri okumamaları ilk iğne. "Hep aynı karşılık: Sevmiyorum ki okuyayım. Okumadan nasıl sevmeyebilirsiniz?" (s. 26) Eleştirmen çıkışıyor hemen, işinin öğretilmesini istemiyor. Bu minvalde birtakım gevezelikler diyelim.
Mambo İtalyano kısmında hikâyeciyle şairin muhabbetine tanık oluyoruz. Başlıkları alıyorum: şiirin oturduğu temeller, kuşakların belli temellerde toplanmaları, anlamın kapalılığı ve daha da kapalılığı, saçmalamayla anlam kapalılığı arasındaki ince çizgi, İkinci Yeni tayfasının şiirlerinin edebi bir noktaya yerleştirilmesi. Bu sonuncusu ilgi çekici aslında, tayfanın tam gaz yazdığı 1956 yılından eleştirel bir bakış sağlıyor. Uzlaşılan bazı noktalar var, biri şiirin değişim geçirmesinin normalliği. Şairin de değişim geçirmesinin normalliği. Kısacası her şeyin değişmesinin normalliği. "Karanlık" şiirde de bir anlam kırıntısının bulunabilirliği. Belli bir ideolojinin güdümünde yazılanların edebi bir değer taşımayacağına duyulan inanç. Güzeli izleyip insanı unutan şiirin şiirliği ve tersi durumun şiirliği. Estetik üzerine birtakım tartışmalar ve nihayetinde karanlık duygulardan kurtulamayan, ellisinde bile kara kara yazan şairlerin küçüklüğü ve ergenlikten kurtulamamaları. Bu konuda müddeiyi teessüf etmek lazım geliyor, ne demek ergenlik. Karakterleri oturdukları yerden ahkam kesen tipler olarak düşünmek gerek, sonuçta yapılan şey gevezelik, kuramsal temeller atılmıyor bu metinlerde. Devam, karanlık şiir yazanların yeniliği arayanlar olduğu fikri hoşa gidebilir ama çok iyimser bir fikir olarak gözüküyor, her kara bir yeni doğurur mu? Şöyle diyeyim, karadan amaç yeniyi aramak mı? Bir yanıyla. Misyon yüklemek oluyor bu, pek doğru değil. Son olarak, Cansever'in şiirine yakıştırılan "Şekerli Gerçek" tanımı pek hoş.

Devenin Pabucu nam bölümde bir şairle eleştirmenin -önceki bölümlerdekilerle aynı kişiler, belki- birbirlerini yağlayıp ballamalarına şahit oluyoruz başta, öyle böyle değil. Yeterince yağlandıktan sonra konuşmaya başlıyorlar. Güncel şiir hakkında konuşuluyor tabii, eleştirmene göre Samih Rifat'ın oğluyla Urla'da avukatlık yapan delikanlı -bunun adını yazayım, Necati Cumalı- iyi şairler, yine de Şeyh Galib'in şiirlerindeki tını yok bu gençlerin şiirlerinde. Eh, buradan ölçü meselesine gelmemek olmaz tabii, hemen yeniyle eskiyi kıyaslamaya başlıyorlar. Ölçü kullanılan şiirden yenilik doğar mı, ölçü özgür düşünceyi sakatlayan bir öge mi, bu tür şeyler tartışılıyor. En sonunda kuşak farkı ortaya çıkıyor ve birbirlerine hakaretler ederek ayrılıyorlar.

Her Şair Neler Bilmelidir dördüncü ve sonuncu bölüm. Genç adam, eleştirmene nasıl şair olunacağını soruyor ve cevap olarak eleştirmenin edebi katakullilerini öğreniyor, insanları gütmekte kullanılan çeşitli taktikler, alavereler, çeşit çeşit. Bunlar “fallacy” olarak bilinirler, birkaç örneğine eleştirmenin sözlerinde rastlamak mümkün. Herkesi kötülemek gerektiğini söyleyerek başlıyor eleştirmen, herkes kötülenecek ve insanlar kötüleyenin çok ince bir adam olduğunu düşünecek, böylece kimseyi beğenmemesinin aslında kalaslıktan kaynaklandığı anlaşılmayacak. İki, namlı bir yazar üzerinden meşruluk sağlanacak. "Yakup Kadri'yi seven beni sevmesin!" Üç, "doğrusunu isterseniz" kalıbından sonra istediğiniz gibi saldırabilirsiniz, serbest. Karşı argüman sunanlar da benzer saçmalıklarla susturulabilir, taktikler pek çok.

Nedir, iyi kitaptır bu.