Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

2006 Yunus Nadi Öykü Ödülü'nün sahibi Ayvaz 1956 Antakya doğumlu. 1987'de Bütün Oteller İstanbul Palas ile Akademi Kitabevi öykü başarı ödülünü kazanmış, 1988'de bir metni daha yayımlanmış, sonra 2000'e kadar sessizlik. Bu dördüncü öykü kitabı sanırım, olgunluk dönemi öykülerini içeriyor. Tamiris'in Gecesuçları'nı edebiyatımıza yaptığı katkı açısından değerlendiriyorum şu an, çok değerli bir ilk öykü var: Raylarda Makas. Ne katmıştır, gözlemciliğini öykünün tamamında farklı başlıklarla biçimleyen anlatıcı tipi örneğin. Uzaklardan gelen trenlerin izini sürerken bir anda ikinci tekil şahsa sesleniyor, karakteri kendi sözcükleriyle biçimliyor ve anlatıcılıktan yaratıcılığa geçiş yapıyor. "Görüyorum seni!" (s. 10) Anlatıcı görür görmez trenlerin "bir suçu öteye taşımaları" bahsinden görülenin inşasına yöneliyor. Bu iki öge birbirinin içine geçerek anlatıyı oluşturan iki ana parça haline geliyor. İstenmeyen bir yolculuk gerçekleşmiş, bir ihanetin gölgesi düşmüş, İstanbul'dan uzaklara giden "sen"in aşkı ayrılığa, sürgüne dönüşmüş. Anlatıcı kendi konumunu da belirtiyor arada bir yerde: "Yitirdiğin sevinçlerin bıraktığı boşluktayım..." (s. 12) Karakterin kendi boşluğunda doğurduğu bir anlatıcıyı dinliyoruz, karakter kendisini bir öteki vasıtasıyla anlatılabilir hale getiriyor, bir nevi hikâyeleşiyor. On numara teknik. Mevsimler gelip geçiyor, gidiş gelişler arasındaki duygusal boşluklar büyüyor. Yaz yaklaşınca geri dönüş zamanı küçücük bir umuda yol açıyor, kitaplar ve giysiler toplanıyor, trenle İstanbul'a dönülecek. Bu duyguyu Zonguldak'ta çalıştığım zamandan biliyorum, seminer dönemi biter bitmez otobüse atlayıp Çaycuma'ya, Devrek'e, Mengen'e, Yeniçağ'a, oradan otobana çıkıp Bolu derken İstanbul. Umutla dönersiniz İstanbul'a ama yolculuk biter bitmez dönüş için geri sayımın başladığı duygusu, bu duygunun yarattığı sıkıntı, paha biçilemez. Karakterin sevgilisi ayrılmak istediği için bu sefer uğul uğul bir dönüş var, dönülecek bir şey kalmadığı için. Makasların yolu dağıtma biçimleri kalp için de isteniyor en sonunda, başka bir zamana ve yere, belki başka bir insana çıkan yol bulunabilir. İlk öyküden tutuluyoruz, Ayvaz'ın sesi özgün, güzel, iyi.
Çıngıraklı Kapı adlı ikinci öyküde Işıl Özgentürk'ün ödünç alabileceği -tersi de geçerli- bir anlatım biçimi var. Baudrillard'a ait, maskeler ve gerçek kişilerle ilgili epigraf biraz lüzumsuz gibi görünüyor ama Ayvaz bu bölümden esinlenip de yazmışsa öyküyü... Bir kadınla bir adam uzun zamandan sonra birlikte oturuyorlar, masanın iki tarafından doğan iki farklı hikâye birbiriyle bütünleşecek ama zaman zaman sadece birine odaklanacağız. Çaylar, pastalar, kekler yeniyor, bir şey yapmak ve zaman zaman doğan suskunluğu unutmak için. Karakterlerin belli belirsiz hareketlerini de göreceğiz, birbirlerini inceleyecekler. "Hâlâ güzel... Ama yüzünde eskiden hüzün diye gördüğü şey yorgunluk şimdi." (s. 19) "Gözlerini garson kızda unutan" adam, rüzgarda bin bir renkle uçuşan oyuncaklar, ite kaka sürdürülmeye çalışılan diyalogdan uzaklaşmak için araç olarak kullanılıyor bazen, kadın oyuncakların güzelliğinden bahsediyor ansızın, adamın beklediği cevabı öteliyor. Birbirlerini gitmekle suçluyorlar ama kimin gittiğini ikisi de unutmuş, ilişkilerini darmadağın eden anlaşmazlığı sürdürmeye çalışarak bir alışkanlığı yaşatıyorlar. Erkek biraz pişman, kadınsa içine düştüğü bunaltıdan kurtulmak için gitmek istiyor ama erkeğe duyduğu özlem kalkmasını engelliyor. Erkeğin kadının istencinden ötürü zincire vurulduğunu söylemesi kadını tuzağa düşmüş gibi hissettiriyor, belki istediği şeylerin ilişkilerini baltaladığını görmediği için erkeğin incinmişliğini anlayamıyor ve tuzağa bu yüzden düşüyor, kendi kör noktasını göremediği için. Hangisinin haklı olduğuna dair bir ağırlık konmuyor masanın uçlarından birine, sadece takip ediyoruz, bir durumun üzerine çöken dünyanın izlerini görüyoruz sadece. Serin hava, kafeye gelen mutlu çiftler, her şeyi ele geçirme çabasının eleştirisi, erkeğin uzaktaki genç bir kızı görüp hesabı istemesi ve son. Erkek zaten orada değil, kadın da öyle. Biz bir sıkıntının, kadınla erkeğin ortalarına koyup etrafında dönüp dolaşarak içine tam olarak girmedikleri "dikey ve yatay" sıkıntının durmadan genişleyen yüzeyini görüyoruz sadece.

Su İle Her Şeye Hayat. Sıraselviler'de anneyle kızın buluşması. Kopuk bir ilişkinin kırk yıllık geçmişine üstünkörü değiniliyor, Parisli anne kızları büyüyünce İstanbul'dan memleketine dönmek istediğini söylüyor, arkada bıraktıklarını yılda iki kez görüyor sadece. Kışın İstanbul, yazın Paris. Madam Suzan, annesi Madam Anie'nin hikâyesini öğrenmek istiyor, çok fazla zamanları kalmamış. Yıllar geçmiş ve söylenemeyenler derinlere gömülmüş ama çıkarılmaları için çok geç değil. Patlama olmasaydı. Muhtemelen Onat Kutlar'ı ve pek çok insanı aramızdan alan patlama bu, ya da HSBC'nin önündeki patlama, bilemiyoruz ama anlıyoruz ki Madam Anie artık sadece oturacak, kahvesini içecek. Sepya bir fotoğrafta. Açık Pembe Üçgen'e bakalım, başka bir tür kırıklık var burada. Nisan'ın sağ ayağıyla başlayıp sol ayağıyla bitirdiği bir gecenin kalıntıları. Ölmüş olsa da varlığı süren, alkol ve sigara kokan baba ve babanın kişiliğini ortadan kaldırdığı bir annenin arasında Nisan'ın yaptığı tek şey, çoraplarını ve kıyafetlerini giyip sokağa çıkmak, tekinsiz sokaklarda dolanmak ve durup beklediği bir noktada hayat kadınlarının, torbacıların ve pezevenklerin arasında oturmak. Kendisini arabasına alan kibar adamla yaşadıklarıyla da bitiriyoruz, ince tedirginlikler ve geçmişten kurtulma çabası kara bir geleceği yaratıyor burada da.

Aldatılanların hikâyeleri, babanın gölgesi altında büyümeye çalışan kızlar, babanın ortada olmadığı anne-kız öykülerinin ışıltıları gibi pek çok konuya değiniyor Ayvaz, öykülerini kurduğu dil, kullandığı imgeler özgün. İyi yani, Türk öykücülüğüne sıkı bir katkı.
Bu işte bir tersliğin olduğu malumdur. Yaşını almış insanlardan duyduklarımızı kendi muhabbetlerimizde çevirmeye başladık, zamanın ne kadar hızlı geçtiğinden şikayetçiyiz falan da yirmiler yeni bitti daha, neler oluyor? Bu bir yana, siz de sığ(ır) insanlardan bıktınız mı? Günaydın diyorsunuz, küfretmişsiniz gibi bakıyorlar. Kibarlık yapayım diyorsunuz, aptal muamelesi yapıyorlar. Hadi bunlar sığır, insanlıktan nasiplerini almamışlar deyip geçiyorsunuz. Saldırı içeriden de geliyor üstüne, yaşamın kendisi yeterince yorucu değilmiş gibi yakınların yakınmaları boşlukları dolduruyor hemen, sıkıntıyı pekliyor. "Neden öyle? Neden şuyun şöyle, buyun böyle?" Sosyallik çemberini iyice daraltınca karşılaşmıyorsunuz böyle şeylerle ama yine de tehlike sürüyor, insanlar değişiyor veya gizlediklerini ortaya dökebiliyor. Kısacası otuz yaşımda dağa taşa tayin istemeyi düşünmemem gerekiyordu, ortalıkta serseri mayın gibi dolaşan insanlardan uzağa gitmenin hayalini kurmamalıydım ama oldu, Mustafakemalpaşa'da kadro olsa da basıp gitsem, annem hazır buradayken onun boş evinde yaşasam diye düşünmeye başladım. İstanbul'a gelişi üç saat. İnsan az. İki adım ötede nehirle orman var. Bilemiyorum, bu çağı hiç sevmedim ben. Korkunç, insan sürüklenmekten yaşadığını nasıl anlayacak ki? Ara sıra kaçıp doğanın içine bombalama atlayarak mı? Bir dünya para harcayacak, izinleri denk getirmeye çalışacak, bir sürü iş. Bu işte bir terslik var, çok uzun süredir böyle.
Çember dar olduğu için pek kimseyle paylaşamıyorum bunu, bibliyoterapi uyguluyorum hemen, toparlıyorum. Bu seferki Engin Geçtan sayesinde oldu, yaşadığımız zaman üzerine düşünüp çıkarımlarda bulunmuş, böylece bizim gibi insanların yalnız hissetmemelerini sağlamış. Tabii bunu Freud, Adler, Jung gibi çok ana kaynaklardan yola çıkarak yapıyor, "sığırlık" bildiğiniz gibi sıklıkla kullanılan bir kavram olsa da bilimsel değildir, bence literatüre girmesi lazım ama henüz böyle bir durum yok. Oysa sosyal, bireysel bağlama cuk oturuyor. "Sığır kişilik bozukluğu" şu meşhur akli denge bozuklukları listesine girebilir, başvurup kovalamak lazım. Evet. Geçtan metnini birkaç bölüme ayırmış, bölümler üzerinden gideyim. "Türkiye Adaletli Bir Yer Değil" bölümünde pek çok çocuğun geleceğin yaşlı gençleri olmaya aday olduğunu söylüyor Geçtan, aileden aldığımız duygusal yük çok ağır olduğu için yetişkin rolü yapan çocuk olmaya adayız. Çocuklukla ilgili eli yüzü düzgün, bilimsel araştırmalar 19. yüzyılın sonunda yapılmaya başlandı, öncesinde yedi yaşına gelen çocuklara yetişkin muamelesi yapılırmış. Akıl alır gibi değil. Direkt fabrikalara veriyorlarmış çocukları, çalışıp para kazanmaları için. İki örnek geliyor aklıma, biri Snowpiercer'da lokomotifi ateşleyen yavrumuz. Kendisi ailesinden koparılıp götürülüyordu, trendeki isyan ateşini yaktığını söyleyebiliriz. İşlevsel. Minicik elleriyle çarkların arasında çok iyi iş görüyor, az yiyor, çok çalışıyor, bir güzel sömürülüyor. İkinci örnek Wells'in Kipps'inden. 18 saat boyunca çalışan çocukların yaşadıkları hayatların sıkılacak suyu kalmıyordu artık, sınıf atlama şansları da pek az olduğu için yürüyen ölüye dönüşüyorlardı. Yaşayan ölüler aslında, Yiğit Özgür'ün bir karikatüründe, "Ölmüş lan bunlar!" deyip insanlığın özetini çıkaran çocuğu hatırlıyorum. Yüz yılda şartlar değişti, çocukluğun ne olduğu az buçuk anlaşıldı ama bu sefer bambaşka problemler çıktı ortaya, Geçtan kendi çocukluğundan bahsederken insanların bulundukları konumu kabul etmiş olduklarını, bunun sağlıklı bir zihnin dengesini koruduğunu söylüyor. Açgözlülük, sınıf atlamak için iş çevirmek vs. sıklıkla rastlanan şeyler değilmiş, aşağı yukarı son elli yılda patlamış bunlar. Yetişkinlerin problemleri gibi gözüküyor ama öyle değil, çocuklara yansıtılanlar sağlıksız bir toplumun temellerini atıyor. Duygusal ağırlıktan bahsedeceğim ben, hepimizin az çok taşıdığından. Darbeler, hayat pahalılığı, teknolojinin dudak uçuklatacak kadar hızlı ilerlemesi derken yetişkinler neyin içine düştüklerini anlayamaz hale geldiler, bildikleri dünya hızla yok oldu ve bambaşka bir yaşama göz açtılar. Yeniden doğmak gibi, bir nevi çocukluğa dönüş. Regresyon diyor Geçtan, geçmişin güvenli dünyasına dönmek için geçmişteki duygularını canlandıran insanlar ebeveynleriyle yaşadıkları sağlıksız ilişkileri de canlandırmış oldular, daha da kötüsü bunu çocuklarına aktardılar. Yetişkinlik diye bir şey kalmadı ortalıkta, altmış yaşındaki adamı çocuk azarlar gibi azarlayan bir adam gördüm metroda. Kapılar kapanırken çocuğuyla birlikte atladı bu abi, kapıyı zorla açıp hareket halindeki vagona atlayıverdi. Olanları şaşkınlıkla izleyen başka bir abi,"Çok tehlikeli bir şey bu yaptığın, çocuğunun hayatını da tehlikeye attın. Yapma bir daha!" diye azarladı, diğeri de, "Tamam," dedi. Bu kadar. Şimdi bu yaşlı abinin çocukluğunda banliyö trenlerinden sarktığını düşünmek ve davranışını elli yıl sonrasında sürdürdüğünü söylemek belki aşırı yorum olacak ama bu küçük örnek bile çok şey söylüyor aslında. Cenin pozisyonunda uyumanın bir savunma mekanizması olarak işe yaradığını söyleyebiliriz, zararsız olduğu da malum ama her "gerileme" bu şekilde gerçekleşmiyor. Geriliyoruz ve eskinin huzurunu arıyoruz, bulamıyoruz, böylece "cemaatlere" yöneliyoruz. Bauman'ın cemaatlerinin bir türüne daha doğrusu, değişen dünyaya karşı insanlığın yerini sabitlemeye çalışan cemaatler. Giderek çoğalıyorlar, muhafazakarlaşıyorlar ve sürü psikolojisinin muazzam örneklerini oluşturuyorlar. Geçmişin huzuru ve geleceğin kaygısı şimdiye dolduruluyor, şimdinin kusursuz şeffaflığı yok oluyor ve görüntü bulanıklaşıyor. Kitleler kolaylıkla güdülüyor, insanlar sahip olduklarını güvenceye almak için çok daha fazlasını yitiriyorlar, insanın şimdisi ortadan kalkıyor. Geçtan'ın nereye gittiğimizi anlamamız için dikkat çektiği bir nokta bu, "şimdi" işgal altındaysa zamanın deneyimlenmesi sekteye uğruyor ve sağlıksız parçalara ayrılıyoruz. Farkındalığımız azalıyor, Heidegger'in "otantik dinleme" dediği nane, empati ortadan kalkıyor ve yanlış çıkarımlara, yanlış denklemlere ve yanlış insanlara ulaşıyoruz. Yanlış insan yükü artıran insandır bence, bizi kendimizden uzağa düşüreninden bir insan. "Varoluş suçluluğu" diyor Geçtan, kendimize karşı işlediğimiz bir suç. Bu tür bir insanın güdümüne girdiğimizde sezgilerimiz bize bir şeylerin ters gittiğini söyler ama inançlarımızı, sevgimizi, karşımızdakine duyduğumuz olumlu duyguları kısamayız, yükün paylaşılabileceğini düşünürüz. Geçtan "yaşam ışığına katılma" eyleminin sıklıkla gerçekleştiğini söyleyerek meseleye bir parça iyimser yaklaşıyor, kendi klinik deneylerinde gözlemlediklerinden yola çıkarak çizdiği tablo olumlu ama yanlış kurulumlarını ve yıkıcılıklarını aşamayan insanların olduğunu da söylüyor. Bazı insanlar kişiliklerini bu yanlış kurulumlar üzerinde temellendirdikleri için çürüyen kısımlarını bilerek koparmıyorlar, başkalarına zarar vermek pahasına. Daha kaliteli yaşayıp daha iyi hissetmeleri kim olduklarını unutturacakmış gibi. Kendilerini kandırma boyutu farklı biçimlere bürünebiliyor, biri "profesyonel hasta" olmalarını sağlıyor. İyileşmek istiyorsunuz ve farklı psikologlara gidiyorsunuz diyelim, bu sürekli tekrarlanıyor ve ilerleme sağlayamıyorsunuz. Siz busunuz, sadece anlatmak için para veriyorsunuz, her şeyi anlatmıyorsunuz ya da sizin bakış açınızı değiştirmeye yol açacak kilit bir niteliğe sahip mevzuyu anlatmıyorsunuz, sadece geziyorsunuz. Müthiş. Geçtan'a göre zamana ve mekana sıkışmış insanlar çoğunluktaymış çağımızda, belki de insanın/partnerin değişimini mekanın ve zamanın değişimi olarak görmek de bir nevi hastalıktır. "Etrafında dolanma sendromu" olsun bu da.

"Özerk İnsan" konusu. İç sesle uyumlu seçimler yapabilmek sağlıklı olmanın başat koşulu tabii, Marar'ın "mutluluk paradoksu" dediği mevzu burada devreye giriyor. Marar'a göre mutluluğun iki ögesi var, toplumla uyum ve özle uyum. Denge sağlandığı ölçüde mutluluk seviyesi artıyor, tamamen toplumun isteklerinin veya kendi isteklerimizin peşinden gidersek mutsuz oluyoruz. Bizimki gibi toplumlarda köşeler çok sivri, belirgin oluyor ve daha çocukluğumuzda bir temiz inşa edildiğimiz için genellikle toplumun güdümünde yaşıyoruz. Geçtan, Frankl'dan alıntı yaparak "varoluş vakumu" denen bir olguyu anıyor, bir türlü giderilemeyen anlamsızlık. Cinsel ilişkilerle, ekstrem sporlarla, dini aktivitelerle vs. biraz dinse de kaynağı çok daha derinlerde bunun, kendimiz olmanın korkusunda, kendimizle doğrudan ve sağlıklı bir ilişki kuramamamızda. "Herhangi bir anda yaşamakta olduğumuz gerçekliğe, ancak bir ilişki içinde kendimizi anlayarak ulaşabiliriz. Ne var ki, ideallerin, inançların, ideolojilerin tutsağı olup kendimizi içtenlikle ortaya koymaktan sürekli kaçınıyoruz." (s. 28) Eksiklik duygusundan tarım devriminin aile yaşantısına ulaşıyor Geçtan, oradan 1968'in ateşli ortamlarına uğruyor, kimlik sorunlarından ensest gibi bozukluklara kadar pek çok meseleye değiniyor. Günümüzün hızlı, fiyakalı ve çürük dünyasını ifşa ediyor, reçete de var üstelik. Bana iyi geldi bunu okumak, ne yaşadığını düşünenlere kafadan iyi gelecektir.
Füruzan'ın Sözünü Sakınmadan'da 19. yüzyıl Rus edebiyatından bahsettiği bölümde Dostoyevski'yi ve Turgenyev'i anmasının ardından Lermontov'a ayrı bir bahis açmak istermiş gibi heyecanlandığını gördüm, Peçorin'in etkisi zamanın ölçülerine sığmayacak kadar geniş, gerçek ve güçlü. Lermontov giriş yazısında Peçorin üzerinden kendisini eleştirenlere giydirirken kendi zamanında artan kötülüklerin bir yansıması olarak karakterini yarattığını söylüyor. Erken bir modernist görüş olarak ele alınabilir bu. Toplum, toplumsal kurumlar miadını doldurmuş ve Peçorin -tıpkı Lermontov gibi- cepheden cepheye koşturuyor, hemen her gün ölümle yüzleştiği topraklarda gezinip duruyor. Yaban diyarlardaki yabancı. Rusya'nın engin toprakları, dağları, ırmakları etrafında Tatarların at koşturduğu çoraklığın da bir yansıması Peçorin, bilinmeyenin içine fırlatılıp atılmış gibi duruyor, kentte edindiği kodlar steplerde anlamını yitirdiği için anlam yoksunluğundan mustarip olduğunu söyleyebiliriz, nihil nihil dolanıp durması ve medeniyetten kopup gelen insanlar üzerinden çevirdiği katakulliler bu yokluğun ürünü. Mektuplarından ve güncelerinden yola çıkarak pek çok yorum yapabiliriz ama anlatının ilginç seyrini izleyelim önce. Tiflis'ten gelen bir yolcu, küçük yaysız arabasında ilerliyor. Bavullarında Gürcistan yolculuğu sırasında tuttuğu notlar var, büyükçe bir kısmı kaybolduğu için talihli olduğumuz söyleniyor, nedenini bilmiyoruz, belki de notların Peçorin'in hikâyesine yer bırakmama tehlikesinden ötürü. Neyse, birtakım dağlar, kilometreler aşılıyor ama verst değil miydi bu ölçü ya, metnin orijinaline bakmaya üşendim, çevirmen Ülkü Tamer'in tercihidir belki. Sonuçta o coğrafyanın biraz masalsı, çokça ürkütücü insanları ve doğası tasvir ediliyor, sıklıkla. Sonra asıl hikâyemizle bağlantımızı sağlayan bir adam çıkıyor karşımıza, anlatıcımızla tanışıyor. Maksim Maksimiç, orta yaşlarını geçmiş bir asker, Çerkezlerle ve Çeçenlerle yer yer anlaşma sağlayan, yer yer çatışan bir adam. Anlatıcımıza maceralarından birini anlatmaya başlıyor, Peçorin'in adı ilk kez geçiyor böylece. Beş yıl öncesinin hikâyesi bu, anlatının zamanında sıklıkla atlama-zıplama olaylarıyla karşılaşacağımız için bu tür detaylara dikkat etmemiz gerekiyor. Beş yıl öncesinde Maksimiç bir kalede görevliyken yirmi beş yaşlarında bir subay geliyor, Peçorin. Bir yıl kadar kalede kalıyor ve o durgun yeri bir anda olay mahalline çeviriveriyor. Yakınlardaki bir Çerkez prensinin düğününe gidiyorlar, düğünün anlatımı sırasında Çerkezlerle ve gelenekleriyle ilgili derinlemesine detaylar veriliyor. Ne kadar çabuk alevlenebilecekleri, bıçaklarını çekip bir anda insanın üstüne atılabilecekleri falan, mitik figürler gibi gözüküyorlar biraz. Bunlardan Kazbiç olanının muazzam bir atı var, düğün sahibinin oğlu olan Azamet bu atı almak istiyor ve karşılığında kız kardeşi Bela'yı vermeyi teklif ediyor. Kazbiç'in Bela'da gözü var, Peçorin de kızı görür görmez etkileniyor. Kazbiç'in ne tepki vereceğini düşünmeden Azamet'le bir anlaşma yapıyor Peçorin, at karşılığında Bela. Azamet kabul ediyor, Peçorin atı bir şekilde elde ediyor ve Kazbiç'in öfkesini kazanıyor, Bela'yı da Azamet'in yardımıyla kaleye getirip tutsağı olarak barındırıyor. Peçorin gönül kazanmaya çalışıyor ama Bela'nın direncini kıramıyor başlarda, çabalaya çabalaya bir noktaya kadar getirebiliyor ancak.
Maksimiç ve anlatıcı dinlendikleri evden çıkıp yola düşüyorlar yine, hikâyeye ara veriliyor ve tekrar gezi notlarına dönüşüyor anlatı. Gud Dağı, Çertovo Vadisi, bir dünya sarp yer. Neyse, Maksimiç anlatmayı sürdürüyor. Bela da Peçorin'e gönül vermiş durumda biraz, adam ava çıktığı zaman üzülüyor, yanına uğramadığı zaman kızıyor, bu tür şeyler. Maksimiç de kızıyor komutanına, Kazbiç'in umacı gibi etrafta dolanıp durduğu ve intikam aradığı zamanlarda çok pervasız davrandığını, Bela'yı da üzdüğünü söylüyor. Peçorin'in iç dünyasını açtığı ilk an. En az mutsuz ettiği insanlar kadar mutsuz olduğunu söylüyor, anlamsız dünyanın ruhunu kemirdiğini, acıya alıştığını, sadece yolculuk ederek acısını unuttuğunu ve en kısa zamanda Amerika'ya veya Arabistan'a gideceğini söylüyor. Yolculuk hem uzamda hem de insanlığın zemininde sürüyor, Peçorin bu durağında Bela'yla birlikte olmak ve Kazbiç'le güç yarıştırmak istiyor ama yüce bir amacı yok, sadece doğurduğu koşullarla yüzleşmek, bir nevi kendini sınamak için yapıyor bunları. Maksimiç çok şaşırıyor ve anlatıcımıza kentli gençlerin hepsinin böyle olup olmadığını soruyor. Burası ilginç, Maksimiç bunaltı modasını Fransızların çıkardığını, anlatıcımız da İngilizlerin çıkardığını söylüyor. Lord Byron'ın adı metinde birkaç kez geçiyor, şiirlerinden bir bölümü de ben alayım şuraya: "Society is now one polish’d horde, / Form’d of two mighty tribes, the Bores and Bored." Bunaltının kökenlerini çok daha eskide de arayabiliriz ama Peçorin'in deneyimlediği 19. yüzyıla özgü bir tür, kendini anlattığı bölümlere gelince daha ayrıntılı bir şekilde inceleyebiliriz. Kaleye dönüyorum, Kazbiç en sonunda yapacağını yapıyor ve Bela'yı kaçırıyor ama yakalanacağını anlayınca kızı vurup öldürüyor ne yazık ki. Aslında Maksimiç'in içi rahatlıyor bir açıdan, zira Peçorin gibi "vurdumduymaz" bir adam kızı dert sahibi yapardı bir güzel. Yakınlık göstermek için Bela'dan bahsetmeye başladığında Peçorin'in gülüşünü görüyor mesela, hastalıklı bir ifade. Hikâye burada sonlanıyor, Maksimiç'le anlatıcının yolları ayrılıyor ve kader onları tekrar görüştürene kadar bu anıları kaleme alıyor anlatıcı, sonra Maksimiç'le bir araya geliyorlar tekrar ve ilginç bir tesadüf, Peçorin'in arabasına rastlıyorlar. Maksimiç mutluluktan havalara uçuyor ve yavere komutanıyla görüşmek istediğini söylüyor. Peçorin pek oralı olmuyor, Maksimiç kendi çabalarıyla eski arkadaşını görebiliyor. Maksimiç'in mutluluğu sönüyor yavaş yavaş, Peçorin adamı gördüğüne pek memnun olmuyor ve başından savarcasına konuşup tekrar yola çıkıyor. Maksimiç arkadaşlığın, dostluğun hiçbir değerinin kalmadığını, çağın bozuk bir çağ olduğunu söylüyor ama içten içe biliyor, Peçorin öyle bir adam. Yollar tekrar ayrılıyor, Maksimiç bir gün karşılaşırlar da Peçorin'e geri verir diye yanında taşıdığı Peçorin'in günlüğünü anlatıcımıza verip hayal kırıklığıyla uzaklaşıyor oradan.

Sonraki bölüm birkaç olaydan ve bir kısmını gördüğümüz maceraların Peçorin için ne anlam ifade ettiğinden ibaret, aslında Peçorin'i anlamak için üç tanecik olay yeterli. Anlatıcı günlüğü yayımlatıyor bu arada, Peçorin'in İran'dan dönerken öldüğünü öğrenince bu hakkı kendisinde bulduğunu söylüyor. "İsterse en kötü insanın olsun, bir insanın ruhunun tarihi, bütün bir ulusun ruhunun tarihinden daha az meraklı daha az eğitici değildir; özellikle bu tarih, olgun bir kafanın kendi zerindeki gözlemlerinin sonucuysa ve yakınlık sağlama tutkusuyla yazılmamışsa." (s. 67) Üç olaydan ilkinde Peçorin'in konakladığı bir kıyı kasabasında kaçakçıların yaşamlarını gözlemlerken edindiği izlenimler var, bir de az daha öldürülüyor olması. Yokluğun içinde yaşamaya çalışan insanlardan kaçarcasına uzaklaşırken onların düşüncelerinin ve yaşamlarının umrunda olmadığını, zaten kendisinin de sadece yolculuk eden bir asker olduğunu söylüyor, davranışlarını kendisi için böyle meşrulaştırıyor. İkinci ve metnin en uzun bölümünü oluşturan vakada burjuvaziye kusursuz bir uyum sağlayabilen kaliteli bir manipülatörle karşılaşıyoruz. Kadınlarla ve erkeklerle oynuyor resmen, psikolojilerini bozuyor ve gidebileceği en uç noktaya kadar gidip neler olacağını görmek istiyor, bu yüzden bir düelloya girip aslında öldürmeyebileceği rakibini uçurumdan aşağı yolluyor, tek kurşunla. Peçorin'in uç noktası cinayet, makulleştirilmiş ve olmayan bir vicdan tarafından mazur görülmüş olanından.

Son bölümde Maksimiç'in anlattığı bölüm var, olayları Peçorin'in açısından görüyoruz bir de. Bu kadar. Dediğim gibi, boşluğu deneyimleyenler oldukça bu metin de güncelliğini koruyacak, zamanla farklı anlamlar kazanıp insanın karanlık yüzünü anlatmaya devam edecek.
Kayıp yazarların/metinlerin peşine düşmeyi sürdürüyoruz. Tespit ediyoruz, okuyoruz ve kamunun dikkatine sunuyoruz. Kamunun bir şey yapması lazım, mesela metni bulmalı, okumalı ve beni şu yalnızlığımdan kurtarmalı, yorum falan yapmalı, ne bileyim. Bakınız, geçende Twitter'da anonim bir hesaptan mesaj geldi, Gecekuşu Kornelius'u okumuş olanların sayısı ikiye çıktı böylece. Benim bildiğim kadarıyla tabii. Bundan büyük bir bahtiyarlık olamaz, nasıl mutlu oldum anlatamam. Zaten üç beş kişiyiz, denk gelince sevinçten iki takla atıyorum evde. Bu kitabı okuyan birileri varsa ve bu yazıyı görürseniz elden gelin, yanaklarımdan öpün. Canımsınız.
İnkılâp'ın zamanında düzenlediği yarışmalardan Ersan Üldes'in ve Didem Madak'ın çıktığını biliyorum, Kevork Kirkoryan'ı yeni öğrendim. İki metin daha yazmış sonra, 2004'ten itibaren sessizliğe bürünmüş. İnternette araştırdım biraz, hakkında pek bir bilgi yok. Yazmaya devam etseymiş keşke, öyle öyküleri var ki daha fazlasını okumak istiyor insan. Bu noktada bırakmış işte, üzücü. Kendisi 1967 doğumlu, Galatasaray Lisesi'nden sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde MBA yapmış, uzun yıllar turist rehberliği de yapmış. Bu kadar. Metne gelirsek klişe bir postmodern final dışında aksayan yanı yok, çok sayıda öyküden, anlatım tekniğinden ve oyundan bir araya gelmiş olmasına, dağınık gibi gözükmesine rağmen son derece derli toplu. Kirkoryan ne yaptığını bilen bir yazar, öykülerini ve sözcüklerini saçmıyor, yetkinliğini konuşturarak dört başı mamur bir metin sunuyor okura. Çarpıcı bir başlangıç: Anlatıcı iş yerinde mesleği gereği -bu mesleğin ne olduğunu bilmiyoruz, gereklilik hakkında da bir fikrimiz olmuyor dolayısıyla- internette tarihle ilgili araştırma yaparken "Höyük" adlı bir dosya görüyor, farenin imleci kendiliğinden dosyaya gidiyor ve dosyayı açarak anlatıcıyı ekran başına kilitliyor. Simsiyah bir ekran, "HÖYÜK" yazan bir kapak, metnin okunmaması halinde bilgisayarı perte çıkaracak bir virüsün bilgisi, her şey ansızın gerçekleşiyor ve adam metni okumaya başlıyor. Uzunlu kısalı bir dünya öykü, oyunlu veya oyunsuz. Bağlantıları yok. Belki çatıldıkları zaman ve mekan işlevsiz olabiliyor ama anlatı sağlam, öykünün öykülüğünden şüphe etmiyoruz. İlk öykü Takvimli Öykü. 1582'de Paris'te bir adam, evinde, kabustan uyanmış, 9-20 Aralık arasında öleceğini görmüş. Evden dışarı çıkmamaya, misafir kabul etmemeye karar veriyor. Yaşamına günbegün şahit oluyoruz, on günlük süreç anlatılıyor. Toplumsal olaylara da yer veriliyor arada, veba ülkeyi kasıp kavuruyor ve din savaşları III. Henry'yi tahttan şutlayacak gibi gözüküyor falan, bu tür şeyler. Sondan bir önceki gün vücudunun kontrolünü yavaş yavaş kaybediyor ve ölüyor, şaşırdığını tahmin ediyorum. On gün sonra kapısı kırılıyor, askerler kaskatı bedeni bir çuvala tıkıştırıp götürüyorlar. Şöyle bir olay var, Gregoryen takvimi uygulanmaya başlayınca 325'teki İznik Konsili'nde kabul edilen takvimle arasında on günlük bir fark doğuyor ve 9-20 Aralık tarihleri Fransa'da hiç yaşanmamış gibi değerlendiriliyor, o on gün kayıp yani. Adamımız tam gününde bulunuyor gibi bir şey. İlginç bir tarihi detaydan ilginç bir öykü çıkarmış ortaya Kirkoryan, süper.

Kelimeli Öykü'de bütün kelimelerin toplanıp insanlara daha fazla hizmet etmeme kararı almaları anlatılıyor, böylece ağızlar açılınca havadan başka bir şey çıkmıyor dışarı, üstelik öykünün bir sonu yok, yarım kalıyor öykü. Bu da güzel fikir. Hemen her öykü iyi fikirler içeriyor ama ya sonları ya da görece yavan bir anlatımın kullanılması öyküleri yavanlaştırıyor. Mitolojik Öykü böyle. İstanbul ve Antik Yunan'daki karşılığı arasında kurulan bağlantı, eh, biraz zorlama. Panteonla bürokrat hiyerarşisi arasında bir koşutluk kurulsaymış daha sağlam bir yapı çıkabilirmiş ortaya. Hayali Öykü'de turist rehberi bir zatın arkeoloji müzesinde tarihi eserlere dokunarak zamanda yolculuk yapması ve binlerce yıl öncesine gitmesi anlatılıyor, tarihi detaylar hoş. Balinalı Öykü'de bir balina sürüsündeki ailenin yaşamına şahit oluyoruz, genç balina bir başka balinayı seviyor ve sürüden ayrılıp balinalar arasındaki bir kuralı çiğniyor, sonuçta bütün sürü kıyıya vurarak intihar ediyor. Puzzle Öykü'de uzuvlarının kontrolünü yavaş yavaş kaybedip, en sonunda da kendi kaybolup başka bir düzlemde başkalarınca oluşturulan bir adamı dinliyoruz, anlatıcı olarak işini iyi yapıyor ve kendini iyi gözlemliyor, kendisini bir araya getiren iki kişinin kimliği hakkında bir bilgimiz olmuyor. Aklı Başında Öykü var mesela, bence en öykü budur. Aslında basit, bir yere gitmek isteyen insanlar var. Biri Ay'a gitmek istiyor, istediğince gökyüzüne bakıyor. Diğeri durmadan, "Gider mi?" diye soruyor, cevap verildiğinde yine aynı şeyi soruyor. Yol büyülü bir şey, söze bir şekilde geldikçe büyü çoğalıyor sanki. Anzak Öykü tarihi öykülerden biri, nesilleri ve farklı coğrafyaları bir araya getiren bir kurgusu var, pek hoş.

Öykülerin konuları ilgi çekici, birkaç oyundan bahsedeyim ben. Umudun Öyküsü paragraflarının arasına birkaç öykü almış mesela, öyküler bittikçe devam ediyor ve nihayetinde o da diğer öyküler gibi sonlanıyor ama ayrılıkları -araya giren öyküleri düşünebiliriz bu konuda- anlatma biçimi olarak dikkate değer bir nitelik taşıyor. Başka bir şey, iki öykünün okurun sayfayı katlamasıyla birbirini çoğaltması. Öykülerden birinin adı Kesi-len Öykü, diğer Kesi-şen Öykü. Önce katlamadan okuyorsunuz, sonra katlayarak okuyorsunuz ve iki öykünün nasıl değişebileceğini görünce şaşırıyorsunuz. Güzel takla. Türkçe Olmayan Öykü'ye baktığımızda bağlaçlar vs. haricinde hiçbir Türkçe kökenli sözcüğün kullanılmadığını görüyoruz. Tabii sözcüklerin kökeninin farklı olmasının Türkçeye dahil olmadıkları anlamına gelmeyeceğini düşününce, eh, yine de düşünce olarak güzel.

Kısacık öyküler, upuzun öyküler, öykülerin içinde öyküler, başladığı gibi biten öyküler, Matruşka'nın dibini göremiyorsunuz bir türlü. Son bir takla da finale saklanmış, en baştaki adamımız okumayı bitirince virüsten falan kurtuluyor tabii, üstelik son öyküde metnin kaynağını da öğreniyor. Anlatıcının amcası yazmış meğer bütün öyküleri, yeğen de dosyaya ad koyup yarışmaya yollamış. İnkılâp'ın yarışmasına. Üstelik metni okuyan abimize bir zarf geliyor postayla, zarfın üzerinde öykü yazarı olan amcanın adı var. Kurmaca katmanları, gerçeklik-kurmaca düalizmi derken tipik bir sona varıyoruz böylece.

Sıkı okurların çok hoşuna gider, yazan tayfanın da hoşuna gider, mutlaka okunması gereken bir katakullicilik.
Orhan Kemal Öykü Ödülü'nün 2011'deki sahibi olan öykülerin Orhan Kemal'le bağını hemen kurarsınız. Memurun, işçinin ve işsizin halini anlatan Ayyıldız'ın şairliği kesin vardır diye düşünmüştüm ki varmış, ilk olarak şiirlerini bastırmış, sonra öykülere gelmiş sıra. Öyküler şiirden nasibini almış, arada sırada parıltılı bir imgeciğe rastlarsınız, şaşırmazsınız. Nadiren şaşırırsınız, oraya ait olmadığını hissettiğiniz bir parıltıya rastlarsınız ama anlatı çok sıkı örülmüştür, üzerinde düşünülmüş bir olay örgüsü olduğunu sezersiniz, sanki metin/yazar nereye gideceğini bilir gibidir, bunun yanında, işte, araya yazma anının bir anlık coşkusu karışır ve metne ait değilmiş gibi gözüken bir çakım, bir benzetme görünür. Ayyıldız özellikle realist bir atmosfer yarattığı için çok çok az rastlanıyor böyle bir şeye öykülerinde, hemen hiç. Hatta şu an şöyle bir göz gezdirdim, genelde böyle şeyleri not alırım, bir tanesine rastlamayı umuyordum ama hiç denk gelmedim. Bu yorum kendi kendini imha ediyor böylece, bir başkasına geçiyorum. On üç öykü var kitapta, bazı karakterler bazı öyküler tarafından paylaşılmış, bir karaktere birden fazla öyküde rastlayabilirsiniz. Rastlayacağınız öyküler arka arkaya dizilmemiş, bu yüzden kitabı olabildiğince kısa zamanda okuyun ki bir öyküde bir bölümü inşa edilen karakterin başka bir öyküdeki varlığının temelini hatırlayın. Kitaba adını veren öykü için aynı şey geçerli değil, bu öykü diğer on iki öyküde oldukça ayrık. Anlatıcımızın başından geçen olayları gördükçe yer yer Beyaz Mantolu Adam'ın ortaya çıktığını düşündüm, tek başına oynarken kendisine eşlik eden kokoreççi ve bir iki kişi daha vardı, sanki dünya kendisine uyum sağlamaya çalışır gibiydi. Anlatıcının adı Payidar, daha sonra bir iki öyküde daha karşımıza çıkacak ama burada ne yaptığına bakalım. Eski Galata Köprüsü'nün altındaki restoranların birinde açılıyor perde, masa dolu, içiliyor. Birer birer eksiliyorlar, Ebru da gidiyor. Cepte para yok, garson Payidar'ı kolluyor. Bir telefon, Ebru'yu merak ettiği için. İsterse gelebileceğini söylüyor Ebru, Payidar gitmeye niyetleniyor ve garsonu katakulliye getirip kaçıyor mekandan. Sonrasında bir sarhoşun büyüsü var bir süreliğine: Kokoreççi, turşucu, tatlıcı ve Payidar, üçayak oynuyorlar. Son vapura on dakika kala iskeleye geliyor Payidar, bir türlü karşıya geçemiyor ve Ebru'yu görmek için geç kalıyor, çok geç. Hüzünlü bir hikâye, yeri belirli olan tek hikâye, taşranın havasını taşımaması açısından da diğerlerinden ayrılıyor. Payidar'ın yer aldığı diğer bir öykünün mekanı kent olsa da alt-orta sınıfın taşrayı andıran yerleşimlerinden ötürü bu ilk öyküyü ayrı bir yere koyabiliriz.
Köstebek Sancısı'yla birlikte kırsala uzanıyoruz. Dükkanında oturan bir anlatıcı, sıkılıyor. Çocuğu geliyor, dondurmacının yaklaştığını haber veriyor. Birlikte çıkıyorlar, anlatıcının parası çıkışmadığı için utana sıkıla alıyor dondurmayı ve Tüfekçi Emmi nam dondurmacı tarafından kolundan tutularak dükkanına götürülüyor. İşkilleniyoruz, bir haller var. Büyük oğlan geliyor, babasına laf sokup gidiyor, adamın anarşi yüzünden okuyamadığını öğreniyoruz. Eşi geliyor, yemeği bırakıp gidiyor. Umursamıyorlar adamı, nedenini merak ederken anlatıcı kendisi dile getiriyor artık, gözleri görmüyor. Karanlığın içinde sürdürdüğü yaşamını kokularla ve seslerle biçimlendirmeye çalışıyor. Çizgileri belirli nesnelerin dünyasında bu kolay ama ertesi gün bir zıpçıktı tarafından su kenarında bırakılınca, üstelik suya girip yüzmeye başlayınca pusulası şaşıyor adamın. Toprağı kazan köstebekle bir tutuyor kendini, acı veren dünyadan uzaklaşmak için yüzüyor, durmadan yüzüyor, kayboluyor, boğulmaktan korkuyor ve sazlıklara tutunuyor, bağırıp çağırması para etmiyor. Parmağındaki yüzüğü çıkarıp suya bırakınca iyice kurtuluyor dünyadan, kendisini bağlayan hiçbir şey yok artık.

Minyatür Kale için iki ayrı anlatıdan bahsedebiliriz, biri evlatlık edinmek isteyen ailenin yaşadıkları. İki bölüm ayrılmış bu aileye, biri öykünün başlangıcını oluşturuyor. Devlet karşısında bireyin küçülmesini, ailenin ortadan kalkmasını daha iyi anlatan bir cümle bilmiyorum, hatırlamıyorum: "Birbirlerini hiç tanımayan insanlar kadar mesafeliydiler devlet kapısında." (s. 31) Sonuçta kadın okuma yazma bilmediği için evlat edinemiyorlar, memurun anlamadığı bir dilde konuşup uzaklaşıyorlar. Mesut bu yüzden bir süre daha yetimhanede kalıyor, ikinci anlatıda odak Mesut. İçeride nispeten acımasız bir ortam var, şiddete dair hemen hiçbir şey görmesek de çocukların psikolojilerinin bozulmaya yatkın olduğunu anlıyoruz. Bir iki olay var, bayramlarda çocuklara alınan oyuncak vakası mesela. Mesut kamyon istiyor, ölen babası çöpçü olduğu için. Bir de yurdun karşısındaki mezarlıktan gelen yumurta kokulu öcü var, neyse ki kadın okumayı öğrendiği için Mesut'la kardeşini evlatlık alabiliyorlar ki böylece hayalet mevzusu sonlanıyor.

Iskarpela, şiirlerini daktiloya çekmeye çalışan, bir yandan yayımlatmaya çalışan bir adamın hikâyesini içeriyor. Feride diye bir kargası var, pencereye geliyor, bu kargayla sonraki öykülerde karakterimizin paylaşıldığını belirten bir ayrıntı olarak belirecek. Neyse, adam şiirlerini gönderiyor ama basıldığını göremiyor, taşrada bir başına bir şeyleri oldurmaya çalışıyor. "Pek çok şey kayboldu bozkırda, pek çok şey bir daha bulunamadı." (s. 39) Ardından bir kırılma anı: Şiirlerini daktiloya çekecek arzuhalcinin bulmaca çözerken bilemediği bir soruyu cevaplıyor, arzuhalci de gidip uzun zamandır kullanmadığı diğer daktilosunu getiriyor ve şaire hediye ediyor. "Neredeyse koşarak gidiyor eve. Yatsı ezanı erken okunuyor kışın. Sımsıkı sarılmış, kucağındaki meşin çantaya. Toz kokusu genzini yakıyor. Birkaç satır bir şey yazacak, bozkırın yürekli abileri için." (s. 42)

Diğer öyküler okurun ellerinden öper. Her öykü belirli bir noktada başlayıp biten olayların iyi bir şekilde hikâyeleştirilmesiyle oluşturulmuş gibi bir izlenim yaratıyor, zaten son öykünün finali şu: "Gazetelerin üçüncü sayfalarından düşen adamlar gibiydik. 'Artık çıkalım,' demişti tüm öykülerden, hep beraber çıktık." (s. 125) Üçüncü sayfalara geri dönmüyorlar, öykülerden de çıkamıyorlar, anlatılmışlar bir kere. Okura da iyi kurgulanmış, meselesi olan bu güzel öyküleri okumak düşüyor. Kendi adıma utandığımı söyleyeyim, bir şeyler karalayan biri olarak bana sadeliğin ve hikâye anlatımının açtığı bambaşka yollar olduğunu hatırlattı Ayyıldız'ın öyküleri. Bazılarının sonları tatmin etmeyebilir ilk başta, anlatılanların daha iyi/vurucu bir sonu hak ettikleri düşünülebilir ama buna ihtiyaç var mı, sonradan düşününce pek de yok gibi geldi bana. Bir tek şey var, ilk öyküde karşımıza çıkan Payidar'ın karşımıza çıktığı başka bir öyküde Payidar eve geliyor, ışıkların yanmadığını görüyor. Koşar adım çıkıyor merdivenlerden, kapıyı açıyor, kafayı uzatıp bakıyor, eşiyle oğluna sesleniyor ama cevap yok. Sessizlikle bitiyor öykü, güzel ama evin bütün ışıkları yanıyor bu kez. Ya ben bir şey kaçırdım ya da bir hata var burada, bilemiyorum, neyse, ben keyifle okudum, Ayyıldız'ın metinlerini okumaya da devam edeceğim.