Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Anlatım tekniklerinin zenginliği açısından Köpekbalığı Metinleri'ni ve Kâğıt İnsanlar'ı hayli hayli aşıyor, bu ikisi gerçekten çok şenlikli ve oyunlu metinlerdir ama Yapraklar Evi gerçekten bir edebiyat olayı, muazzam iş. Metin hakkında internette zibilyon tane site ve tartışma başlığı var, insanlar hâlâ metnin içine saklanmış bulmacaları bulmaya ve çözmeye çalışıyorlar. Bakınız, daha en başta yazarının Zampano olduğu söylenen bir metinle karşı karşıyayız, ön sözün ve notların Johnny Truant'a ait olduğu söyleniyor üstüne, doğrusal bir anlatıda Truant metni sunduktan sonra kenara çekilir, dipnotlarda da arada bir gözükür ve anlatı da düz bir çizgide ilerlerdi ama ne Zampanò ne de Truant düzlükten hoşlanıyor. Truant'ın yazdığı bir giriş bölümüyle başlıyoruz. Adam kâbuslar gördüğünü söylüyor, kullandığı sayısız ilacın durumunu iyileştirmediğinden bahsedip metni ne şartlar altında bulduğunu ve nasıl düzelttiğini anlatıyor, tabii kendisine pek güvenemeyeceğimizi anlıyoruz bu girişten sonra. Kısaca şu, 1996'nın sonlarında Truant'ın arkadaşı Lude, yaşlı bir adamın öldüğünü ve evinin yerleşmeye müsait olduğunu söylüyor. Truant o sırada Hollywood'da dövmeci olarak çalışıyor ve Lude'la birlikte kadınların peşinden koşuyor, serserinin teki. Eve yerleşmeden önce Zampano'nun geçmişi hakkında bir şeyler öğreniyor: Adam tek başına yaşayan bir kör, çok yaşlı ve binanın bahçesinde durmadan geziniyor. Başka ne bir kimlik, ne bir sürücü belgesi, hiçbir şey yok. Bir de Lude'un gösterdiği yerden çıkan, zeminin altına gömülü kağıtlar, o kadar. Yüzlerce sayfalık bir metin. Posta pullarının, ilaç kutularının üstüne ve arkasına, sayısız kağıda, sayısız fotoğrafa yazılı kargacık burgacık, deşifresi zor, yırtılmış ve lekelenmiş zeminlere yazılmış onca deli saçması. Truant parçalar arasındaki ilişkileri anlamaya başlayınca metni yavaş yavaş ortaya çıkarmaya başlıyor, pencerelerini çivileyip kapılarını kilitleyerek sadece bu işle uğraşıyor bir süre sonra. Lude veya işvereni, kimse ulaşamıyor kendisine. Zampano'nun ölmeden bir gün önce bıraktığı notta metni yayımlayacak kişinin gelir konusunda tek hakim olacağı yazıyor ama Truant zaten kafayı kırmaya çok müsait bir adam olduğu için elinin para göreceği kısma ulaşamıyor ne yazık ki. Dipnotlardaki delilikleri hakkında da bir şeyler söylüyor, örneğin adını andığı pek çok kitabın uydurmasyon olduğunu söylüyor. Yaşamına ve metni bir araya getirirken başından geçenlere söylenecek bir şey yok, olabildiğince doğru. Bunun yanında dipnotların Zampano'nun asıl "oluşturduğu" metin olan Navidson Kaydı'yla pek bir ilgisinin olmadığını söylemek pek doğru olmaz, çevrilmesi gereken bölümler için vs. kadınların peşine düşen Truant'ın hikâyelerini dinleyeceğiz. İki farklı anlatı çizgisi olacak metinde, dipnotlarda Truant'ı izlerken asıl metinde Zampano'nun araştırmasını takip edeceğiz, tabii metnin içeriğini de hesaba katarsak Navidson Ailesi'nin başından geçen doğaüstü olayı da gözlemleyeceğimiz için üç farklı çizgi çıkıyor ortaya.
Truant girişi tamamladıktan sonra direkt ana metne geçiyoruz. Fotoğraf ve sinema arasındaki benzerlikle farklılıkların irdelendiği bölümden sonra kaydın niteliğine geçiyoruz. Pulitzer sahibi Will Navidson ve ailesi, çatırdayan birlikteliklerini kurtarmak için kırsalda bir eve taşınmaya karar verirler, taşınırlar ve evde garip işler döndüğünü fark ederler. Bu garipliğe gelmeden önce evle ilgili çekilmiş iki filmden, Miramax'in bu filmleri vizyona sokmasından ve görüntülerdeki olanaksızlıklar hakkında birtakım atıp tutmalarda bulunan uzmanlardan ve uzmanların demeçlerinden bahsedilir. Okur olarak bir evin ne ölçüde garipleşebileceğini görebilmek için hazırlanırız açıkçası, 1990'da ortaya çıkan filmin pek çok ödül aldığını ama Will'in ödülleri almak için ortaya çıkmadığını öğreniriz mesela. Aileden de bahsedeyim, Karen eş. Chad ve Daisy çocuklar. Metinde geçen bütün "ev"lerin maviyle yazıldığını da belirteyim, "house" olsa bile. Neyse, Karen ve Will arasında birtakım sıkıntılar var, Karen biraz sadakatsiz ve Will de işi gereği fotoğraf çekebileceği yerlere seyahat ediyor durmadan, dolayısıyla aile bağlarının tekrar güçlenmesi için bir başlarına kalabilecekleri sakin bir yere gitmeleri şart. Gidiyorlar, evin ölçülenden daha geniş olduğu ortaya çıkıyor. İçerinin ölçümüyle dışarınınki birbirini tutmuyor. Eve kameralar yerleştiriyor Will, aslında orada olmayan koridorları ve kapıları böylece kaydediyor. Evin tarihini araştırdığı zaman 1720'lerde inşa edilen evde yaşayanların başlarına pek bir şey gelmediğini görüyor. "Ev sahiden de ruhsal ıstırapların neticesiyse, bu netice orada ikamet edenlerin ıstıraplarının kolektif neticesi olsa gerektir." (s. 25) Evin bütün bireylerinde az çok ruhsal bir problem var, hayatları yolunda gitmiyor. Chad okulda sıkıntı çıkarıyor mesela, Karen ve Will arasındaki kopukluk malum. Tom var bir de, Will'in ikiz kardeşi. Araları hiçbir zaman çok iyi olmasa da birbirlerine saygı duyan insanlar, bilinmeyene birlikte yürüyecekler. Tabii bilinmeyenin pek çok tanımı olduğu için varlık ve yokluk konusunda birtakım açıklamalara girişiyor Zampano, metni sıklıkla bölüp bu tür açıklayıcı bölümlere yer verecek sonrasında da. Bir örnek, Heidegger'in varlıkla ve zamanla ilgili görüşleri, kavramları ve "tekinsizlik" üzerinden yarattığı felsefi parçalar genişçe bir bölümün içeriğini oluşturur. Olay örgüsü ilerler, maceraperest üç adam Will'in davetiyle meseleye dahil olurlar. İçlerinden birinin Karen'la öpüştüğünü görürüz, bunu Will de kayıt yapan kameralar vasıtasıyla görür ama eşini sevdiği için ve önlerinde çözmeleri gereken bir sıkıntı olduğundan ses çıkarmaz o sırada. Keşif Will'in orada olmayan koridorda ilerleyip geri dönmesiyle çoktan başlamışsa da profesyoneller metrelerce uzunluktaki ipleri ve tam teçhizatlı çantalarıyla koridora adım atar atmaz macera başlamış olur. Arada ontolojinin teolojik görünüşleri üzerine de güzel bir söylev okuruz. Varlık felsefesini içeren her bir filmi, metni ve zımbırtıyı düşünün, bir şekilde karşınıza çıkabilir. Hepsini saymayacağım, canavar gibi bölümler var. Neyse, kaşiflerin yaşadıkları hem çekim yapan kameralardan, hem de anlatıcı vasıtasıyla izlenir, dönüşümlü bir şekilde. Girerler, ilerlerler, inerler, çıkarlar, tırmanırlar, boşlukta salınırlar ve sonu bir türlü bulamazlar. İlk keşiften sonra bir ikincisine kalkışırlar, profesyonel adamların yavru kedilere döndüklerini görürüz ve üçü de orada bir şekilde "sıkışırlar", üstelik kışkırttıkları boşluk bir deliğe dönüşerek her şeyi içine çekmeye çalışırken Tom da hayatını kaybeder. Son olarak Will gider, tek başına. Bilinmeyenin anlamını bulmak istemektedir ama bilinmeyen aslında son derece bilinen bir şey olarak Will'in yaşamındaki amacın anlamsız olduğunu göstermek için onu yavaş yavaş siler, sonlarda. Yer çekimi kaybolur, beden kaybolur, düşünceler kalır ve en sonunda düşünceler de kaybolur. Temel hikâye bu, Truant'ın hikâyesi dipnotlarda akar, akar, akar. Kadınlarla kurduğu ilişkilerin yıkıcılığının yanında hapların ve metinle uğraşmasının etkisini de görürüz, yavaş yavaş kafayı yer. En sonunda akıl hastanesindeki annesinin mektuplarına yer vererek kendi anlatısına noktayı koyar. İki farklı anlatının kesiştiği bir nokta var mı, varsa neresi, o da okura kalmış bir şey. Bir yorum yapmak gerekirse Truant'ın düzenlediği metnin aslında kendisinin Yapraklar Evi olduğunu düşünebiliriz çünkü yapraklar duvarlar olarak belirebilir, insanlar aynı insan olarak belirebilir, sonuçsuz veya anlamsız bir çabanın insan üzerindeki yıkıcılığı pek çok metaforlar gösterilebilir. Ev, kitap, iş, hepsi bir yıkım metaforu olarak görülebilir, işin kolayına kaçarsak.

Hikâye çok kabaca bu, içinde sayısız oyun zaten var ve tek başına da müthiş bir metni çatabilir ama zeminin/sayfanın/grafiklerin/sözcüklerin kullanımı son katmanın gerçekliğini sağlamlaştırmış oluyor. Elimizdeki metinde yer alan birkaç çılgın şeye değineyim, örneğin Truant dipnotlarının bir bölümünde bir dünya isim sayıyor, sayfalar boyunca. Bazı paragrafların üzeri çizilmiş ve paragraflar kırmızıyla yazılmış. Truant dipnotlarında bunu yaptığı gibi kendi tasarrufuyla Zampanò'nun bölümlerini de karalayabiliyor, çizebiliyor. Bazı bölümleri aynaya tutarak okuyabiliyoruz, bazı bölümleri içlerinde yer aldıkları kutucukları takip ederek okuyabiliyoruz, bazı bölümleri kitabı yan, çapraz veya değişik açılarla tutarak okuyabiliyoruz, keşfin anlatıldığı bölümlerde karakterlerin yaşadıklarıyla sayfa kullanımının garipleşmesi, sözcükleri oluşturan harflerin aynı satırda yer almaması gibi durumlar ortaya çıkıyor. Düşülen bir bölüm varsa harfler alt alta geliyor örneğin, bir kapı açılmadan önce koca bir boşlukla karşılaşıyoruz, sayfada birkaç harf dışında hiçbir şey yok. Fotoğraflar, çizimler, Einstein'ın teorileri, kimya formülleri, uçsuz bucaksız bir bilgi yığını. Onca şeyi bir araya getirmek, eklemlerken kopmamalarını sağlamak gibi pek çok şey için yazara hayranlık duyulabilir. Gerçi yazar kim, düşünmekten yoruluyor insan. Danielewski herhalde.

Konusuyla, anlatımıyla müthiş bir metin bu. Okursanız halinde kurmacanın gidebileceği noktaların en uçlarından birini görmüş olursunuz, güzel olur.
Irving'in yedi öyküsü derlenmiş, en bilinenleri. Uykulu Kuytu Söylencesi'ni Sleepy Hollow olarak biliyoruz, şu kafasız süvari. Johnny Depp'in Ichabod Crane'i oynadığı uyarlaması en meşhuru, onun dışında başka uyarlamaları da var, çizgi filmleri falan, iki yüz yıllık bir öykü uyarlanabilecek her şeye uyarlanmış durumda ki ABD'den çıkan ilk büyük yazar olarak dünyanın dikkatini çektikten sonra Irving'in en çok bu öyküsü tutuluyor denebilir. Sözlü geleneğe yaslanan söylence anlatımının bütün özelliklerini taşıyor bu öykü, McKay'in "el yazması tekniği" dediği anlatım biçimi kullanılmış. İlk üç öykü bu türe giriyor, Diedrich Knickerbocker'ın evrakları arasında bulunduğu söylenen öyküler inandırıcılığı artırmak için mektupların, belgelerin arasından çıkarılmış gibi gösteriliyor. Romantik anlatının bir niteliği daha: "Her neyse, benim görevim ispat etmekten ziyade açık ve inandırıcı olmak maksadıyla olanları anlatmak." (s. 7) 18. yüzyılın sonlarında doğan Irving kendi döneminin sosyal ortamını öykülerine olduğu gibi taşımış, Hollandalıların yerleşim bölgelerindeki yaşamlar detaylarıyla anlatılıyor, doğa tasvirleri genişçe bir yer tutuyor üstüne, böylece yeni kıtanın coğrafi değil de sosyal keşfedilmemişliği bilinmeyenin korkusunu doğurmak için ideal bir ortam yaratıyor. Bitkiler ve canlılar olabildiğince özgür, insan elinin henüz o kadar da değmediği bölgelerde Kızılderililerin varlığı da cabası. Pek çok öyküde Kızılderililer için kutsal olan mekanlar veya yerleşim yerleri anılıyor, doğaüstü için başka bir temel. Stephen King'in bir övgüsü var arka kapakta, Pet Sematary'yi düşünürsek Irving'den çokça etkilendiğini söyleyebiliriz. Neyse, Tappan Zee adı verilen bir bölgeye yerleşiyor Hollandalılar, ehlileştirdikleri hayvanlar ve ekip biçtikleri topraklar önlerinde uzanıyor ama bazı karanlık noktalara yaklaşmıyorlar, yeni kıtadaki eski toprakların bazı bölümleri onlar için gizemini koruyor. Uykulu Kuytu denen bölge örneğin, bir varlık tarafından ele geçirildiği söyleniyor ve civarından veya içinden geçen insanların düşle gerçek arasında bir yerde sıkıştığından bahsediliyor. Kızılderililerin zamanında burada ayin yaptıklarına veya ilk yerleşimcilerden Alman bir doktorun toprağı büyülediğine değinildikten sonra Uykulu Kuytu'nun Başsız Süvarisi'yle karşılaşıyoruz, yine bir söylence olarak beliriyor, oralarda takılıp insanları huzursuz eden bir hayalet. Bağımsızlık Savaşı sırasında başının bir top mermisiyle kopmuş, hayaleti oralarda geziniyormuş, böyle şeyler. Oralarda yaşayan insanlar başka yere taşınsalar da Uykulu Kuytu'nun zihinlerindeki varlığı sürüyormuş, mektubun yazılmasını bu etkiye borçluyuz.

Ichabod Crane'in soyadı "turna" demek, kırsallığını yitirmeye yüz tutmuş dünyanın bir parçası. Öğretmenlik yapan, ince uzun bir adam. Neşeli biri, kadınları güldürmesinin yanında o dönemde kıtanın kuzeydoğusunda, Salem'de patlak veren cadı avının bir parçası, ironi. Cotton Mather'ın yazdığı İngiltere'de Cadılığın Tarihi adlı metni iyi biliyor, "bilge bir insan" gibi görünüyor. O zamanda bilgelikten kasıt bu, toplumun normlarına uyduramadığı kadınları yok etme biçimi de denebilir. Vahşet ama bu vahşetten hiç bahsedilmiyor, konu kafasız kardeşimiz. Ichabod on sekiz yaşındaki öğrencilerinden birine aşık oluyor, kızın etrafında dört dönmeye başlıyor ama güçlü bir rakibi var, Brom Van Brunt. "Yumruk Brom" olarak da biliniyor, arkadaşlarıyla birlikte bölgenin asayişini sağlayan bir adam. Tabii olarak aynı kıza tutuluyor o da, Ichabod'dan haberdar olduğu için kinleniyor ve sağda solda adamı iki seksen uzatacağını söylüyor. Bir ziyafette karşılaşıyorlar, insanların anlattıkları hikâyelerden doğaüstü bir şeylerle karşılaşacağımızı sezebiliyoruz. Sonuçta Ichabod mekandan çıkıyor, atına atlıyor ve öcülü bölgenin civarından geçiyor. Aklında dinlediği hikâyeler var, ödü kopuyor gecenin bir yarısı. En sonunda kaçınılmaz sonla karşılaşıyor, Başsız Süvari tarafından takip ediliyor ve fırlatılan kafa kendisine isabet edince düşüyor. Karanlık.

Sonrası yine söylentiler. Başsız Süvari'nin Yumruk Brom olabileceği fikri bir kenarda duruyor, Ichabod'un akıbeti hakkındaki söylentiler de duruyor bir yerde. Anlatıcı kesin bir sona bağlamıyor hikâyeyi, yarıda bırakıyor.

Rip Van Winkle da bir klasik. Yirmi yıl sonra uyanan adam üzerinden zaman karşısında Amerikan toplumunun değişimi anlatılıyor, özeti bu. Yine bir kadın düşmanlığı var, adamımızın eşi çok konuştuğu ve huzur vermediği için kötü kadın konumunda. Can sıkıcı. Neyse, yine o döneme dair bir dünya detay, Van Winkle'ın birtakım askeri kahramanlıkları, cömertliği, hayırseverliği, erkek güzellemesi kısaca. Bir gün eşiyle tartıştıktan sonra evden çıkıyor işte, yolda karşılaştığı bir adamın sunduğu içkiden içiyor ve Uykulu Kuytu benzeri ilginç bir yerde uyuyakalıyor. Uyandığı zaman eve geri dönerken fark ediyor ki her şey değişmiş. İnsanlar İngiltere'ye bağlı değiller artık, özgürlüklerini kazanmışlar, bir dünya şey değişmiş. Kendisini soruşturduğu zaman bir genci gösteriyorlar, orada duruyor işte, kendisi. Oğlu aslında, zamanın nasıl geçtiğini o zaman anlıyor. Yeni bir yönetim altında insanlar daha coşkulu ama oğlunun uyuşukluğu da dikkat çekici, belli bir kesimin sadece yaşamak için çabaladığını, siyasi olaylarla pek ilgilenmediğini düşündürüyor. Fantastik bir öykü, The Twilight Zone'dan Evil Dead'e kadar pek çok yerde görebiliriz verdiği esini.

Lanetli Ev, Knickerbocker'dan son öykü. Manhattaoe (günümüzde Manhattan) civarında yaşanan birtakım olaylar. Bir ihtiyarın hayaletlerle haşır neşir olması ve öbür tarafa göçmesiyle ilgili kısacık bir öykü. Şeytan ile Tom Walker geliyor ardından, hırslı bir adamın zengin olmak için Şeytan'la anlaşma yapması aslında sıkça işlenmiş bir mesele, dörtyol ağızlarında yapacağı anlaşma için bekleyen insanlardan Faust'a pek çok örneği var. Bu öyküde Tom Walker adlı karakterin Şeytan'la yaptığı anlaşmayı görüyoruz, adam bir korsanın gömdüğü paraları Şeytan'ın yardımıyla bulunca hemen tefeciliğe başlıyor, milletin kanını emiyor, birçok yuvayı yıkıyor, insanları intihara sürüklüyor. Yaşlandıkça yaptığı şeylerden uzaklaşmaya başlıyor, kiliseye gidiyor, yanında İncil taşıyor falan. Şeytan memnun değil tabii, bir yolunu bulup adamı çekip götürüyor en sonunda. Kapitalizmin doğuşuna dair bir öykü olarak da okunabilir, manası çok derin.

Kalan öyküler de benzer atmosfere sahip. Bir ateşin başına oturup anlatılacak öyküler, halk hikâyelerinden beslenmiş ve yazıya geçerken korkutuculuğu azalmamış. Şahane.
Hellraiser çocuk aklımızı bir temiz almıştı, ziyade olsun. It'in İnterStar'da gösterildiği zamanlardı, ilk versiyonu, şu dört beş saat süreni vermişlerdi, beş yaşındaydım ve kapı gibi bir travmam olmuştu, süper. It'i lisede tekrar tekrar okudum, tam metni çıkınca onu da okudum bir güzel ama Barker'ın metni için beklememiz gerekti. Nihayetinde İthaki el attı, Türkçeye kazandırdı metni, süper ama çeviride ve düzeltide sıkıntılar var ne yazık ki. En azından kitap dağılmadı bu kez, yapıştırıcıyı değiştirmişler sanırım. Düzeltiye bir iki örnek vereyim: "(...) bir siluetin sendeleyerek çıktığını girdi." (s. 98) Tamam diyoruz, geçiyoruz ama başka bir şey var bu kez: "Hem de bir önce direnmeliydi." (s. 102) Dost Körpe'yi Cthulhu'ya sardığım zamanlardan beri severim, çevirilerinden ötürü çok eleştirildiğini gördüm, hiç denk gelmemiştim ama nispeten kötü bir çevirisine denk geldim sanırım. Sadece bunlar değil, metin genel olarak iyi ama sözcük tercihleri yer yer can sıkabiliyor. Bu sıkıntılar tansiyonun yükseldiği bölümlere denk gelmiyor, o açıdan yine iyiyiz. Bu arada It Chapter Two'nun gelmesine az kaldı, oradan sardım. Fragmanda Bev yirmi yedi yıl sonra eski evine gidiyor, orada yaşayan yaşlı kadınla konuşurken kadın bir ara donmuş gibi kalakalıyor öyle, işte bu tür şeyler lazım artık. "Hö!" deyip korkutmamalı film, amorf insanlı veya beklenmedik işlere girmeli. Neyse, Barker'a gelelim. Barker'ın bu romanının atmosferi tam Rawhead Rex işi, öykülerindeki hava var burada, o yüzden uzun metinlerinden çok daha iyi bence. Gerçi onların olayı başka, daha epik bir anlatının metin boyunca sürdüğü eserler onlar, yine şahaneler ama gerilim ve korku arıyorsanız Cehennemlik Yürek'e bakacaksınız. Pornografik cinsellik daha en başta beliriyor, üstelik dehşet anının tam orta yerinde, Barker'ın imzası gibi bir şey bu. Öte dünyaların varlıkları iyi kurgulanmış, tasvirleri ve diyalogları başarılı. Çürük ete geçirilmiş zincirler, eriyen kaslar, kukuletalı varlıklar, çeşit çeşit. Bunların yanında kurguda aksayan birkaç yan var ama ben yine bodoslamadan dalayım da yeri gelince söylerim. Frank'le başlıyoruz, bir kutuyu açmaya çalışıyor. Pandora'dan esinlenilmiştir herhalde, kutudan çıkanlar insanlığın sefilliğini zirveye çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar çünkü. Kutunun üzerinde birtakım butonlar var, mekanik bir işlemi başlatmak için bulmaca çözer gibi bulmak gerekiyor bu butonları. Frank buluyor ve kutuyu açıyor. Bu ilk bölümde kutu detaylarıyla anlatılıyor, işte kutu açılınca ne oluyor, ortam bir anda nasıl tekinsizleşiyor, böyle şeyler. Frank hayatından pek memnun değil, zevk peşinde koşup dünyaları kazanarak kaybetme konusunda ustalık devrini de yaşadıktan sonra bildiği dünyadan sıkılıp bambaşka dünyaların izini aramaya başlıyor, böylece Lemarchand'ın kutusu geçiyor eline. Kutuyu kendisine satan antikacının dediğine göre eğer açabilirse kutudan doğaüstü güzellikler çıkacak, bilmem ne. Frank nihayetinde açıyor zamazingoyu ve çan sesleri duyuyor, bir sürü çan. Oda kararıyor, ışıklar sönmeye yüz tutuyor derken odada birkaç figür beliriyor. Biri hangi şehirde olduklarını soruyor, farklı zamanlar ve farklı mekanlar arasında Frank'in bahtına düşüyorlar. Gash Tarikatı'nın varlıkları, biraz Lovecraft havası var. Antikacıyla Frank birçok günlük karıştırmışlar onları çağırabilmek için, Gilles de Rais'nin ve Bolingbroke'un yazdıkları üzerinde çalışmışlar ve oradalar işte, Frank'e ne istediğini soruyor biri. Frank haz istediğini söylüyor ve yine Barker'ın temel izleklerinden biri olan psikolojik şiddet baş gösteriyor. Adam bu konuda çok başarılı, bir örneği öykülerinde de var, arkadaşını kaçırıp bir mekana kapatarak palyaço kılığındaki bir işkenceciye dönüşen ve arkadaşını delirten adamın olduğu öykü muazzam bir şey. Frank de delirmek üzereyken bölüm sona eriyor, başka bir bölüme geçiyoruz.
Julia ve Rory çıkıyor karşımıza, Frank'ten kalan eve taşınıyorlar ve yerleşmekle uğraşıyorlar. Rory, Frank'in bir iki yaş küçük kardeşi, abisi gibi delifişek değil, aklı başında ve makul bir adam. Julia'yı seviyor ama Julia sevmiyor onu, evlenmelerine saatler kala Frank'le sevişip adama aşık olan Julia için Rory sevdiğini düşündüğü bir adam, fazlası değil. Frank yine ortadan kaybolunca adamı unutacağını sanıyor ama eve girer girmez bunun mümkün olmadığını anlıyor, sanki Frank oradaymış gibi. Frank gerçekten de orada ama başka bir boyutta, Tarikat bedenini ve ruhunu ele geçirmiş durumda, sonsuz bir işkenceye maruz kalıyor Frank, kendi evinde ama cehennemde aslında. Gittiğini düşünüyorlar, sonuçta Frank ne zaman başı sıkışsa arazi olduğu için normal bir durum. Rory'yle arasını bozmamak ve Julia'dan kurtulmak için gerçekten gitmişti Frank, artık sonsuza kadar orada. Çan seslerini duyuruyor Julia'ya, tabii Julia hiçbir şey anlamıyor en başta, sadece Frank'i görmek istediğini düşünüyor. Rory'nin deyişiyle "bok gibi" davranıyor eşine, adama bir çöpten fazla değer vermiyor. Detaylı bir şekilde anlatılıyor bu, Julia'nın kafayı kırması için temel oluşturuluyor böylece. Bu sırada Kirsty'yle tanışıyoruz, Rory'ye tutuk bir kadın. Julia'dan pek hazzetmiyor, Julia da Kirsty'yi küçümsüyor tabii ama işler sarpa sarınca küçümsemekle hata ettiğini anlayacak. Julia'nın dönüşümü konusunda sıkıntı olduğunu düşünüyorum, ayrıntılı bir şekilde anlatılmıyor bu, Frank'e yardım etmeye başlamasının altındaki sebepler biraz havada kalıyor. Çan sesleriydi, kokuydu derken en sonunda Frank'le -Frank'e benzer bir şeyle de denebilir- karşılaşıyor, adamdan geriye çürümüş etten ve kastan başka pek bir şey kalmamış ve leş gibi kokuyor üstelik. Julia'yı kullanıp tekrar bir bedene bürünmeyi düşünüyor, bu güzel. Julia kayıtsız şartsız uyuyor adama, herhangi bir büyü yok, hayati bir tehlike yok, sadece aşk var ama aşka dair de pek bir şey görmediğimiz için Julia'nın Frank için barlardan düşürdüğü erkekleri eve getirip boğazlarını kesmesi, Frank'in bu insanlardan beslenmesini sağlaması kurgu içinde uçuklaşıyor. Doğaüstü bir varlık var karşımızda, elalemin etini budunu yiyerek, kanını içerek kendi boyutuna dönmeye çalışıyor, iyi işlenmemiş bir aşk bu varlığa destek olmak için yeterli mi? Bilemiyorum, biraz yavan geldi bu. Çok hızlı ilerliyor anlatı, belki biraz daha uzun tutulup daha fazla açılsaymış daha iyi olurmuş. Neyse, Julia eve çağırdığı adamların boğazlarını kesiyor ve hiç kimse kendisini arayıp sormuyor. Kestiği bir adam başka bir yerden geldiği için hemen merak edilmeyebilir ama ilk adamı da mı soruşturmuyorlar, orası muamma.

Öyle böyle derken Rory bir haller olduğunu anlıyor, Julia daha bir rezilleşiyor çünkü. Kirsty'den Julia'yla konuşmasını rica ediyor, sıkıntıyı anlayabilirlerse problemi de çözebilirler. Bu cinayetler işlenirken Kirsty eve geliyor, Frank'le ve öldürmekte olduğu adamla karşılaşıyor. Frank bir bedene tam olarak kavuşmamış, yine de insanüstü bir gücü var. Kirsty'yi kıtır kıtır yiyecek diye beklerken kutu çıkıyor ortaya, Kirsty kutuyla adamı yaralayabildiğini görüyor ama yeterince güçlü değil, Frank tam Kirsty'yi doğrayacakken kutuyu dışarı atıyor kadın, sonra o hengamede kaçıyor hemen, ağır yaralandığı için hastaneye yatırılıyor. Buradan sonrası ilginç, yine bir Barker alametifarikası diyelim. Hemşirenin biri kutuyu Kirsty'nin yanına bırakıyor, Kirsty kutuyla oynarken kilitleri açıyor ve Tarikat, "Cenobite" denen tipler bu kez kendisine musallat oluyorlar. Kirsty'nin kutuyu bilerek açıp açmadığı önemli değil, bunun daha önce de gerçekleştiğini ama durumun önemli olmadığını, Kirsty'nin her türlü ayvayı yediğini söylüyorlar. Kirsty düşünüyor, Frank'i onlara vermesi karşılığında canının bağışlanmasını istiyor. Kabul ediyorlar. Burası da ilginç, Frank'in ellerinden kurtulduğu sırada ne yaptıklarını, kaçılan mekanın özelliklerini hemen hiç görmediğimiz için gizem öylece kalıyor. Neyse, Kirsty eve geri dönüyor, Rory'le Julia'nın mutlu mesut takıldıklarını görüyor. Sonra Rory batırıyor işi, Frank olduğu ortaya çıkıyor adamın. Rory'yi öldürmüşler, derisini Frank "giymiş". Yine bir çatışma, Tarikat müdahale etmiyor buna. Kirsty merak ediyor bunun sebebini, ölmek üzere çünkü. Sonra aklına bir fikir geliyor, Frank'e adını söyletiyor. Tarikat o zaman ortaya çıkıyor, anlaşmanın tamamlandığı söyleniyor ve Frank geldiği yere götürülüyor. Her şey bittikten sonra evden çıkan Kirsty, kutunun üzerinde Julia'yla Frank'in yüzlerini görüyor, sayısız hayaletle birlikte acıdan haykırıyorlar. Son.

Julia başarıyla kurulmuş bir karakter değil, karikatüre benziyor açıkçası. Frank iyi, zaten delirmiş bir adamdan kardeşinin derisini yüzmesini bekleyebiliriz. Rory de şapşal aşık olarak kurmacadaki görevini başarıyla yerine getiriyor. Kirsty'nin hımbıllıktan kahramanlığa geçişi de biraz problemli ama yine de iyidir.
Barker sağlam korkutuyor yine, elden gelsin. Korku filmi izlerken elinizi yüzünüze siper ediyorsanız tam sizlik bir metin.
Kaku'da görmüştüm ama fikir onun değilmiş, yine meşhur başka bir bilim adamına göre üç tip uygarlık var. I. Tip deneni bulunduğu gezegenin bütün kaynaklarını kullanır hale gelen, başka gezegenlere zıplamaya hazır uygarlık. II. Tip sanırım bulundukları sisteme yayılan, koloni faaliyetlerine girişeni, III. Tip kara deliklere bodoslamadan dalar hale gelen türden bir şey, evreni istediği gibi eğip bükebiliyor falan. Entropiyi etkileyebiliyor muydu hatırlamıyorum ama kontrol altına alabiliyordu sanırım. Aslında kilit nokta bu, zira Strugatski Biraderler bu mesele üzerine kurmuşlar anlatıyı. Romanda I. Tip'e geçebilmek bile mümkün gözükmüyor. Kaku'ya göre biz 0,8'de falanız, yüz yıla kadar eşik atlayacağımızı söylüyor Kaku. Atlayabilecek miyiz? Biraderler öyle bir olay örgüsü kurmuşlar ki bu atlayış mümkün olmuyor. Araştırmaları engelleyen bir dünya saçmalık çıkıyor ortaya, evrenin kendini gizleme çabası ve bilimsel gnostisizmin önüne çekilmiş koca duvar düşündürüyor, fantastik olayların fantastik sebepleri olmalı. Bilim insanları için kabul edilemeyecek bir şey, düştükleri ikilemde can çekişmeleri bundan. Meşhur usturaya göre birçok cevaptan akla en yatkın olanı kabul edilir ama o cevap doğaüstünden başka bir sonuç sunmuyorsa rasyonel düşüncenin neferleri bu durumda ne yapabilir? Bir: Daha fazla veri toplayıp analize girişir ve daha derin bir bataklıkta debelenmeye başlar, işin içinden bir türlü çıkamaz, sayısız varyant başka varyantlara yol açar, sonsuz bir zincirin halkaları teker teker çözülür ama sonu gelmez bu işin, deliliğe kadar yolu var. Bir sonuca vardı diyelim, matematiğin son noktası. Ted Chiang'ın bir öyküsünde geçiyordu, matematiğin "son noktası" ulaşılabilir bir yerde, matematikle kafayı bozmuş bir kadın bu noktaya ulaşıyor ve hayatının anlamı bir anda ortadan kayboluyor. Eşiyle arası bozuluyor, aile dağılma noktasına geliyor, yaşamın anlamı ortadan kalkıyor, kişisel bir felaket. Varlık sayılara sıkıştırılmış durumda ve sayıların ulaşabileceği son nokta hiçlik, o halde ortadan kalkılacak. Muazzam bir öykü. Monokl ikinci bir Chiang kitabını basacakmış yakınlarda, duyunca çok sevindim. Neyse, iki: Bütün inançlar ve olgular bir kenara bırakılarak fantastiğe yeni baştan yaklaşılacak, belki de formüle edilebilir bir fantazya düşüncesi bilimsel paradigmayı ele geçirecek, farklı disiplinlere kapı aralanacak. Bu gerçekten fantastik ama anlatının temelinde bu var zaten, karşı karşıya gelinen fantastik bir olgu için mevcut bilim bir çözüm üretemiyorsa elde iki seçenek kalıyor, ilki uyum sağlamak ve ikincisi deliliğe doğru koşmak, kızgın kumlardan serin sulara atlamak gibi.
Bilimkurgu demek zor, bilim felsefesiyle şahane bir şekilde oynanan felsefi bir roman denebilir. Mesele "homeostatik evren" denen nanenin entropik ayarlarla oynanmasını engellemesinden doğuyor, en azından bazı karakterlerin görüşleri bu yönde. Bilim adamlarının paranoyadan paranoyaya koşmalarını izlemek oldukça sinir bozucu, bir o kadar da eğlenceli. Ted Chiang bunu okuyup esinlenmiş midir acaba, araştırmam lazım. Neyse, bölüm bölüm ilerliyoruz ve her bölümün başlığından ayrı olarak "Parça I", "Parça II" şeklinde ayrılmış bölümün içeriği. Sanki yıllar sonra ele geçirilmiş kayıtlar tasnif edilmiş gibi. Evet, o gün son iki yüzyılın en şiddetli(?) temmuz sıcağı kimseye nefes aldırmazken, Malyanov biraderimiz bilimsel araştırmalarını rahatlıkla sürdürmek için eşini ve çocuğunu uzaklara yollamışken Kalyam adlı kedisinin miyavlamasına şaşırıyor, daha o sabah mama verdiğini düşünüyor ama önceki günün sabahıymış aslında, günleri karıştıracak kadar kafası karışık bir adam Malyanov, ilk çatlağı bu noktada görüyoruz. Malyanov tamirciye telefon ediyor, kendisini sürekli yanlış numaraların aramasından yakınıyor. Defalarca aramış ama bir tamirat, düzenleme yapılmamış. İkinci çatlak. Kapı çalıyor, yiyecek ve içeceklerle dolu bir kutu teslim ediliyor kendisine. Eşi göndermiş, zorlukla geçinmelerine rağmen böyle lüks bir harcama Malyanov'un canını sıkıyor, üçüncü çatlak. Bu aslında şey, Ömer Seyfettin'in bir öyküsü vardı, mermer yontan bir adama dair. Adam çekici indirirken hiç şaşırmadığını, kırk yıldır tek bir hata bile yapmadığını söylediği anlatıcının gazabına uğruyordu, benzer bir şekilde. Anlatıcı, adamın evine hindi mi ne gönderiyordu, mermerciyle eşi kavga ediyordu bu yüzden, ertesi gün de mermerci o sinir bozukluğuyla çaat diye kırıveriyordu mermeri, aynı dalga. Tek fark, adamın kafasını karıştıran tek etken anlatıcıyken burada koca evrenin musallatlığı. Neyse, Malyanov çalışmayı sürdürmeye çalışıyor, formüllerine gömülüyor, telefon çalıyor. Vayngarten, kendisi gibi bilimsel işlerle uğraşan arkadaşı. Uğrayacağını söylüyor, Malyanov'un ne üzerinde çalıştığını öğreniyor, kapıyor telefonu. Malyanov delirdi delirecek, iki dakika oturup çalışamıyor. Telefon konuşması bitmek üzereyken Malyanov'un kapısı kırılırcasına çalıyor, Lida geliyor. Malyanov'un eşinin kuzeni olduğunu söylüyor ve sözde eşinden gelmiş bir mektubu kanıt olarak gösteriyor. İşler iyice içinden çıkılmaz bir hale geliyor, parodi gibi. Aklı gidiyor Malyanov'un, eşini aldatmayacağını düşünüyor ama Lida çok güzel bir kadın, çalışma yalan oldu tabii. Bunlar olurken Lida'yla veya Vayngarten'le konuşmaları sırasında birtakım toplumsal meselelere değiniliyor hafiften, örneğin Küba'daki devrim hakkında birtakım gevezelikler, kendi ülkelerindeki bilimsel hiyerarşi, devlet kurumlarının müdürleri, müdür adayları, bilimsel çalışmaların önem sıralamaları, bu tür meseleler üzerinde birtakım gevezelikler yapılıyor ve yine kapı, bu sefer karşı komşu Snegovoy. Bilim insanı o da, söylemeye gerek yok. İki horozla ilgili bir fıkra var, birkaç karakter tarafından anlatılıyor, rahatsız edilmenin izleği olarak görebiliriz bunu.

Petroviç çıkıyor ortaya, Malyanov'un üzerinde çalıştığı projenin grafiklerinden birini eline alıp grafiğin aslında bölgedeki suç oranının yükselişini yansıttığını söylüyor. Bilimsel verilerin birbirinin yerini tutarak temelsizliğe, en azından şüpheciliğe yol açmaya çalıştıklarını görüyoruz, işler bu noktadan sonra tesadüfle açıklanamayacak ölçüde karışmaya başlıyor, arka arkaya çalan kapılar, telefonlar, bitmek bilmeyen ziyaretçiler eşzamanlılık açısından makul ama bu veri olayı ipi koparıyor. Malyanov bir açıklama bekliyor Petroviç'ten, adam bir şeyler biliyor ama söylemek istemiyor başlarda. Yeterince sıkıştırıldığı zaman dili çözülüyor: Uzaylılar. Zeki bir yaşam formu insanlığın ilerlemesini istemediği için işlerimizi sabote ediyor. Vayngarten kendi başından geçen çalışamama hikâyesini anlatıyor sonra, birtakım adamların ortaya çıkıp durumu anlattığını, çalışmalarını yok etmesi gerektiğine dair ısrar ettiklerini söylüyor. Kayboluyor kızıl kafalı adam, bir anda ortaya çıkıp Vayngarten'in kafasını karıştırıyor ve pencereden uçup gitmiş gibi yok oluyor. Mantıkla açıklanamayacak olaylar herkesin başına geldiği için neler döndüğüne dair beyin fırtınasına girişiyorlar. Dokuzlar Birliği denen gizemli bir örgüt olduğunu söylüyor biri, gizemli bilgeler gezegendeki bütün bilimsel başarıları kopyalayıp öğreniyorlar. İnsanların kendilerini yok etmemeleri için uğraşmaları da ikinci görevleri, böylece karakterlerin başlarına gelen garip olayların sebeplerini de öğrenmiş oluyoruz ama bu da mitik bir hikâye, ortada çok fazla bilinmeyen olduğu için fantastik bir durumun ortasında kalıyorlar ama Veçerovski nam bilim insanı, yaşadıklarının aslında hiç de ilginç olmadığını söylüyor. Analiz edilecek bir şey yok, üzerine düşünülecek bir şey de yok, yaşamın kendi olağanlığı içinde yaşadıkları son derece doğal. Bir alıntıyla bitireyim, kurmacaya da yaslanan bir bakış açısıyla:

"'İnsani bu, fazla insani,' dedi Veçerovski. 'İnsanlığın, kâinatı çözmenin eşiğinde olduğunu gözlemlediler, rekabetten korkarak onu durdurmaya karar verdiler. Böyle mi?'
'Neden olmasın?'
'Çünkü bu bir kurgu. Parlak ve basit kapaklı, ucuzcularda satılan bir kurgu. Bir ahtapota smokin giydirmeye çalışmak gibi. Ve öylesine bir ahtapota da değil, aslında hiç olmayan bir ahtapota...'" (s. 104)

Son bir şey: Malyanov'u izlerken bir anda Malyanov'un gözünden görmeye başlıyoruz her şeyi, anlatım değişiveriyor. Bunu meselenin çözümlenmesi sırasında entropik-bombastik bir değişimin gerçekleştiği şeklinde yorumlamak, ne bileyim, biraz zorlama gibi gözüküyor. Zaten Strugatski Biraderler pek bulaşmıyorlar böyle oyunlara, düşük ihtimal bu. Metnin orijinaline de bakamıyorum, Rusça bilseydim bakardım. Böyle de bir şey var, ilginç. Çeviride bir haller olmuş galiba.Evet, bilim-evren-insan üçgeninin ele alındığı iyi bir metin bu, Biraderler on numara beş yıldız.
Derrida'nın merkezsizleştirme meselesi tam merkezde. Siklonun gözünde olduğunu söylüyor anlatıcı, bunun yanında yine Derrida'nın eleştirdiği gramatik hükümranlığı reddediyor: "Geçmişten kalma birkaç sözcük gezinip duruyor ama yazıya dökülemiyor, kalemim reddediyor. Tek gerçek renk beyaz." (s. 7) Anlatıda kullanılan zamanların hiyerarşisi de yok, anlatıda şimdi dışında bir zaman yok çünkü, sonsuz bir idrak anına göz atıyoruz. Sesin kaynağı bir özneyi değil de doğrudan sesi duyar gibiyiz, kasırganın oradan oraya savurduğu dünya parçalarından başka bir şeyi anlatmayan sesi. Ddağa almadığı Nora'yla sürdürdüğü ilişkiyi psikanalizden Shakespeare'e pek çok parçadan örer ve anlatmaktan başka bir eylemde bulunmaz. Kültürel ve edebi gevezelikleri dinler tarihinden günümüzün dünyasına kadar uzanan bu sesi Derrida'ya ve diğer yakın arkadaşlarına borçludur Sollers, beraber gezip tozarak çeşitli iştiraklerde bulunduğu Lacan, Barthes, Foucault ve Derrida gibi adamlardan deli beslenmiştir. Kristeva'nın etkisinden de haliyle bahsedilebilir, hatta metindeki Nora'nın ne ölçüde Kristeva olduğunu merak ettim durdum. Nora psikanalist, Freud ve Lacan'ın etkisi altında, Shakespeare hakkında söyleyecek çok şeyi olduğu için konferanstan konferansa gidip duruyor ve Shakespeare'in karakterlerini günümüzün toplumsal aidiyetlerine göre sınıflandırmada üzerine düşünülecek çok fazla veri sunuyor anlatıcıya, metnin önemli bir bölümü bu irdelemelerden, psikanalizin geçmişinden ve bugününden ibaret. Bir örnek: "Uyanıyorum, hiçbir şey yokmuş gibi telefonda Nora'yla konuşuyorum. Kontrol etmemi istediği detayı araştıracak zamanım olmadı. Sahi, neydi? Aa, evet, Shakespeare'in Venedik Taciri'ni yazdığı sıradaki çevresi. Ve gülmek için bir soru: Magripli Othello Müslüman, hain Iago da Musevi miydi?" (s. 7) Karakterlerin eşcinselliğinden Nora'nın eşcinsel hastalarının hikâyelerine zıplamalar, Lacan'ın Freud'dan mülhem inşa ettiği yapıdan baba-oğul ilişkisine atlamalar derken deneme-novella arasında bir türün çatılışını takip ediyoruz. Başlarda sık sık Nora'yla karşılaşsak da ilerleyen bölümlerde yavaş yavaş kayboluyor ortadan, düşüncelerin akışına kapılıyoruz. Freud ve Lacan müzikle ilgilenmedikleri için Nora da ilgisizmiş müziğe karşı, bu yüzden anlatıcının evindeki plaklarla karşılaştığı zaman şaşırmış. Sevgililermiş ama Nora'nın birlikte yaşamaya niyeti hiç yokmuş. Boşanmış, iki çocuğu ve dünyanın hemen her noktasında dinleyicileri varmış, psikanaliz için kendisine başvuran sanatçıların, politikacıların ve çeşit çeşit ünlü insanın hikâyeleri kendi yaşamını biçimlendirmeye de yarıyormuş, bu hikâyelerden bazılarına çok az değiniliyor. Daha çok anlatıcının bilinç akışı var. Araya dereye Nora'nın Kafka ve Dostoyevski hayranı olduğu sıkıştırılıyor ki edebi referanslardan da Freud'a ulaşabilelim. "Kayıp babanın izinde." (s. 12) Nora'nın dedesi New York'ta ünlü bir orkestra şefi, Epstein. Babasından bir haber yok. Anlatıcının babasından da bahsedilmiyor, bunun yanında ilahi babadan sıklıkla bahsediliyor, Nora'nın evinde İncil olmamasını göz önünde bulundurarak sadece anlatıcıya has bir durum olduğunu söyleyebiliriz, konuşmalarından çıkan bir şey değil bu. Birini anlatayım, "Krallar" bölümünde İbranice kökenli bir sözcük: Filistli. Marx bile kullanmış bu terimi, bayağı zihinli ve yeniliğe kapalı bireyi tanımlıyor. Ne korkunç. Musevileri sıklıkla alt ediyorlar, Samson gibi efsaneler sayesinde öç alınıyor ama bir parça işte. Sonra Davut'un Golyat'ı öldürmesi, Ahit Sandığı hareket ettiğinde Davut'un olduğu yerde oynaması, cinsel organının gözükmesi, duruma kızan Mikal'ın ceza olarak çocuk doğuramayacak olması. Zengin bir malzeme sunuyor bu durum anlatıcıya, sünnet derisinin bir kadından çok daha değerli olduğu çıkarımından başka pek çok sonuca ulaşıyor ve Nora'nın Shakespeare'i inceleyişi gibi kendisi de dinleri inceliyor.

Nora'nın kanıların kökenini bilmek istemesinden toplumsal hafızaya çıkılıyor bir bölümde, anıtların toplumsal hafızayı biçimlendirmesinden, topluluk yaratmak için bir enstrüman olarak kullanılmasından Lefebvre de bahseder ama burada başka bir bakış açısından yaklaşılıyor olaya. "Hafızaya el koyan, onu eğitimsel bir 'ödeve' dönüştüren yetişkinlerdir." (s. 21) Totaliter rejimlerin -aile uzantısı dahil- psikanalizi neden yasakladığına dair yapılan yorumlar kentin planlanmasına kadar ulaşıyor, sökülmesi ve değerlendirilmesi gereken parçalar söz konusu olunca anlatı bir şekilde Nora'ya dönüyor ve onun hastalarıyla olan ilişkilerine bağlanıyor. Gizleri açığa çıkaracak sorular, tahakküm altındaki insanların kendilerine neyin tahakküm ettiğini bulabilmeleri için sunulan bilişsel haritalar, bitmek bilmeyen bir analiz. "Sanki Nora'nın aynı anda elli roman okuması gerekiyormuş gibi. Nora olası bir analizin ipucunu hemen yakalayan mükemmel bir edebiyat eleştirmeni olurdu." (s. 24) Hayatın bir anlamı olduğunu kanıtlamak için yapıyor bunu, anlatıcıya göre hayat bir anlama sahip olmak zorunda değil ama Nora bu tartışmaya kapalı, böylece yaşamını yapılandırma sürecinde kendisini neyin motive ettiğini görmüş oluyoruz, başka türlü onca hikâyeyle başa çıkamazmış gibi gözüküyor. Anlatıcıysa başa çıkılacak bir şey olmadığını düşünüyor, yaşamdan yaşamayı ummaktan fazlasını beklememiz gerekiyor. Genazino söylüyor bunu ama anlatıcının ağzından çıkmış gibi duyuluyor metinde. Hemen ardından gelen sperm alışverişi de cuk oturuyor mevzuya, internetten satılan spermlerle doğan çocuklar ve spermleri satın alıp kullanan insanlar farklı bir sevgi tanımına ihtiyaç duyacak olabilirler ileride, ya da her şey şimdi olduğu gibi sürecektir, kim bilir. Aile kadar olmaması gereken bir kurum, bir bağ olamaz ve günümüzde olduğu gibi gelecekte de tehlike altında olacak bir iktidar uzantısı için şimdiden uğurlamaya girişilmez ama bir gün, mutlaka.

Müzik-rüya-matematik üçgenine dair muazzam bir bölüm var. Nora, Baudelaire'i seviyor, Freud'a ve Baudelaire'e uyarak pek çok maddeyi deneyip hastalarıyla yakınlık kurmayı amaçlamış. Sonucu bilmiyoruz ama adı geçen şahısların müzikle, esrar ve kokainle yapabildiklerini biliyoruz. "Freud müzik dinlemiyordu, ama rüyalarda çok seyahat etti, bu sayede rüyaların matematiksel olarak konuşturuması gerektiğini anladı. Hiyeroglifler aniden bir sese sahip oldu, arzunun çelişkilerini anlatıyorlar. Rüya gören erkek ve kadınlar Yunan trajedisinin tam ortasında yaşadıklarını biliyorlardı. Sophokles'in Viyana'ya girişiydi bu. Tüm dairelerde tiksindirici bir gösteri sahneleniyor." (s. 36) Nora dinliyor, analiz ediyor ve ustalarının yapmaya çalıştığını yaparak hastalarını rol aldıkları trajedilerden kurtarmak için didiniyor.

Freud-Lacan ilişkisinden Katolik ahlaka, Pascal'ın Çincede belirmesinden en zor hastaların entelektüellerden çıkmasına pek çok dünya hali. Sollers belli bir doğrultuda ilerlemiyor, belli bir olgu üzerinde öyle pek yoğunlaşmıyor, belki tek odağın psikanalizin ışığı altındaki dünya olduğu söylenebilir. En sonunda dünyaya dönüyor anlatıcı, küreyi terk edip merkeze doğru inmeye başlıyor ve dünyanın belirdiğini görüyor. Uzaktan bir bakışı okuyoruz kısaca, imgeler ve jestler uzakta kalıyor, ampirik bir zemine indiğimiz an metin sonlanıyor.

Sollers tanışılması gereken bir yazar. Ben bu metni sayesinde tanıştım, memnunum.