Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Tarihi didiklerken canavarlarla yetinmiyor Dell, her çeşit inancın ve söylencenin peşinden giderek ezoterik gruplardan kitlesel çılgınlıklara kadar pek çok olayın ve oluşumun izini sürüyor. Av büyüleriyle başlayan büyücülük zaman içinde dinlerin ve mitolojinin de mevzuya dahil olmasıyla öyle bir çatallanıyor ki her birini takip etmek mümkün değil, bu yüzden Batı'nın ve Doğu'nun belli başlı meselelerinden pek uzaklaşamıyoruz, söz gelişi Eskimo büyüleri veya inançları yer almıyor bu incelemede. Yer alanlar da yeterli gerçi, elimizin altında oldukça zengin bir kaynak var. Bol resimli. Dell ele aldığı büyü âlemini ilk bölümde örnekliyor biraz, mesela Çin'in Batı'ya Yolculuk adlı destanından Sun Wukong var, kendisi bir maymun, sihirli asasıyla mucizeler yaratıyor. Kral Arthur hikâyeleri var, haliyle Merlin ve Druidler, Keltler, Stonehenge falan, böyle gidiyor olay. Kara büyü, ak büyü, çeşit çeşit. Ben yine madde madde gideceğim, metnin yapısına uyuyorum. Bölümler kısa ve çok sayıda başlık var, ilgimi çekenleri alayım buraya.
* Büyünün kaynağının tıp olduğuna inanılıyor.
* Büyü, tanrıya dua etmeden veya ona sığınmadan doğaüstü yollarla dünyayı anlama ve etki etme yolu olarak tanımlanıyor. Tabii tanrının buna ses çıkarmayacağını düşünmemeliyiz, kimi dinlerde büyü yapmak yasak. Gücün tanrıdan geldiğine inanılmış, eh, büyü yapmak tanrının cebinden bir şey aşırmak olarak görülebilir. Yunan mitolojisinde büyü o kadar baskılanmamış, aynı zamanda inanç işlevi de gören Roma mitolojisinde büyüye ve ilahi güce yer verilmiş. Kadim Mısır'daysa ibadet ve büyü birmiş, kafalarına göreymiş.
* Dilin gücü. "Ad bahşetmek" diye bir şey var, isimlerin büyülü özellikler taşıdığına inanıldığı için ad öyle herkese söylenmezmiş bir zamanlar. Daha da ilginç bir şey, "gramer" sözcüğü büyü kitaplarını tanımlamak için kullanılan "grimoir" sözcüğünden türetilmiş, etimolojik olarak akraba bu sözcükler, öyle bir bağ var yani. Okumak ve yazmak geçmiş zamanların nadir yeteneklerinden olduğu için herkesin büyü yapamayacağı düşünülürmüş, matbaayla birlikte bu durum ortadan kalkmış. Cadı avlarını düşünün. Sözcük bilgisi, mecaz anlamlar, şifreli mesajlar 15. yüzyılda okült merakında patlamaya yol açmış ve Rönesans'la birlikte Hürmasonluk ve Gülhaççılık çıkmış ortaya, öncesinde MS ikinci ve dördüncü yüzyıla tarihlenen Hermetica varmış. Hermes Trimegistus'un başrolde olduğu bir dizi diyalogdan ibaret olan bu metin, Batı'da büyücülüğü başlatan metin olarak görülüyor. Hermes Trimegistus da dikkat çeken bir karakter, Hermes normalde Mısır tanrısıyken Romalıların Mısır'ı işgaliyle birlikte mitolojilerin eklemlenmesi sonucu yarı tarihi yarı mitolojik bir karaktere dönüşmüş. Rönesans'la birlikte mevzu bahis metin büyücülüğün el kitabı haline gelmiş, Aydınlanma Çağı'nda büyünün okült tarafından çok gözbağı ve el çabukluğu dikkat çekmeye başlayınca da yavaş yavaş etkisini yitirmiş ama büyü hiçbir zaman ortadan kaybolmamış. Biçim değiştirerek bilinmeyene doğru yayılmaya devam eden bir gelenek bu, bilimin ilerlemesiyle birlikte bilinmeyen çok küçük bir alana hapsolmuşsa da her çağ yeni büyüsünü yaratıyor, yaratmaya devam ediyor. Bu arada birkaç bilim insanının ilginç yanları ele alınıyor, Isaac Newton sıkı bir okültistmiş ve "uzaktan etki"nin sihirli bir şey olduğunu varsaymış. Arthur C. Clarke'ın meşhur sözünü biliyoruz, anlamlandıramayacağımız kadar gelişmiş bir teknolojinin veya bilimsel olgunun büyüden hiçbir farkı yok. James George Frazer büyünün hiçbir zaman bilim olmadığını, sanat olduğunu söylemiş. Asıl lafı Freud söylemiş gerçi, kelimelerle büyünün başlangıçta bir olduğunu ve kendi zamanında bile kelimelerin büyü gücünü kaybetmediğini dile getirmiş. Yaşlı Plinius büyünün İran'da icat edildiğini iddia etmiş. Bereketli Hilal civarındaki icatların haddi hesabı yok gerçi, temeli sağlam bir iddia bu ama bir "icat" olarak yaklaşırsak. Av resimleri ilk medeniyetlerden binlerce yıl öncesine dayanıyor yoksa. Tabii eldeki verilere göre konuşmak lazım. Bu kısım biraz karanlık.

* Sümer kültüründe ak ve kara büyü var. Babillilerin astroloji ve astronomi bilgisini Mısırlılar miras alıyor, bilginin kökenini Thot'a dayandırıyorlar. Kutsal kitaplarda Mısırlıların büyüyle olan münasebetleri varmış, kanıt orada. Bir de şey, bu cadı avları sırasında yakalanan insanların suya atılma olayı Babillilerden geliyormuş. Gerçi zina yapan kadınlara da aynı muameleyi yaptıklarını hatırlıyorum, nereden hatırlıyorum, sanırım Seks ve Ceza'dan. Batmayanlar cadı oldukları gerekçesiyle yakılıyormuş, batanlar da, eh, batıyormuş. İki türlü de ölüm var işin ucunda. Süper bir yargılama biçimi gerçekten. Zerdüştlük ele alınmış, Eski Mısır büyüsü anlatılmış. Ka tanrıların ruhlarının etkinleştirilmesiymiş, büyünün temeli. Stephen King'i anıyoruz hemen. Eski Ahit'te büyü anlatılıyor, bablar üzerinden. Kral Süleyman, kadim Çin büyüleri, muskalar ve tılsımlar, asalar, otuz iki kısım tekmili birden.

* Yunan ve Roma büyüleri. Eski Yunan, büyü kavramını Mısır'dan, Mezopotamya'dan ve Doğu Akdeniz kültürlerinden çarpmış bir güzel. Büyü ve din arasında ayrım yapmak kolay değilmiş o zamanlar, Platon'dan alıntılarla anlatılıyor. Roma'da ars magica daha bir gizemli. İç organlardan fal bakma gibi olayları var adamların. Büyü kanunlarla yasaklanmış dönem dönem, en sonunda MS dördüncü yüzyılda tamamen yasaklanmış. Hıristiyanlık varken büyü ne ola zaten. Yahudi gizemciliğinin ve Kabala'nın ortaya çıkışı da bu dönemlerde. Golem kültü çok daha geç bir zamanda, 12. yüzyılda ortaya çıkıyor. En bilinen yansıması Frankenstein'ın Canavarı olabilir.

* Kuzey büyüleri, en sevdiğim. Ben bu İrlanda'dır, İskandinavya'dır, oraları çok sevdiğimden oranın mitolojiyle ve büyüyle ilgili meseleleri ilgimi çekti. Druidlerden ilk olarak Julius Caesar'ın Britanya'yı fethetmesinden sonra bahsedilmiş, Romalılar bu arkadaşların kökünü kazımasalardı iyiymiş. Plinius özellikle bahsediyor bu insanlardan, ökse otundan, bir çok şeyden. Büyücülük Galler-Kelt geleneklerinde önemli bir yere sahipmiş, Kral Arthur efsaneleri bu büyücülük işlerinden doğmuş. Merlin'e ayrılmış bir bölüm var, söylencenin kaynağı ve etkileriyle ilgili heyecan verici bilgiler var.

Günümüze kadar geliyor mevzu. Japon diyarlarının büyüleri, Arapların hokus pokus işleri, Crowley, Houdini, pek çok adam, kadın, inanç, folklorik iş. İlgililer göreve, bu metin okunsun. Resimlere bakılsın, günümüzde Stonehenge civarında yapılan ritüel anmaların fotoğrafları incelensin. Güzel bir kaynak.
Öcüler ve ecinniler, umacılar ve çarşamba karıları, alkarısı ve Esikhulu, her türlü canavarın başımızın üzerinde yeri vardır. Bilinmeyene duyulan korkudan doğmuşlardır, biraz da ihtiyaç sonucu icat edilmişlerdir, hikâyelerin temelini oluşturmaları bakımından insanoğlunun gereksindiği boşluk doldurma eylemini mükemmel bir şekilde yerine getirirler. Aziz George'un ejderhayı öldürmesini ele alalım. Adam mızrağı saplıyor, iki seksen uzatıyor mahluku. Öncesinde Mikail'in böyle bir girişimi var, Aziz George'un önceli. Ne yapıyor bunlar, kötülüğü alt ediyorlar. Kötülüğün somut bir biçimde tezahür edebileceğini imliyorlar. Tanrı'nın gücüyle her zorluğun üstesinden gelinebileceğini gösteriyorlar. Cesur olunması gerektiğini işaret ediyorlar. Bir sürü çıkarım yapılabilir, ejderhanın tarihi gelişimini, mitlerden dinî meşguliyete kadar aldığı yolu bilirsek oradan da başka hikâyeler çıkarırız, o da başka. Sonuçta bunlar lazım olmuş, ötekiyle mücadelenin nesneleri durumuna gelmişler. Plinius'a göre Hindistan'da ve Etiyopya'da çok acayip yaratıklar dolaşırmış, barbarların diyarlarının ötelerinde çok acayip varlıklar cirit atarmış, böyle yazmış adam. Bin beş yüz yıl boyunca onca neslin gerçekliğini oluşturmuş adam, coğrafi keşiflerden sonra salladığı ortaya çıkmış ama bir "öteki kültürü" oluşturmuş sonuçta. Günümüzde dünyanın keşfedilmemiş hiçbir yeri kalmadı, Amazon ormanlarının derinliklerinde henüz gidilmemiş yerler olduğu söyleniyor ama, işte, Dünya bu kadar yani, haritalarda gördüğümüz kadar. Uzaya bakıyoruz artık, bilinmeyen bilinene dönüşünce hemen başka bir bilinmeyen uyduruyoruz. Bilimkurgunun yükselişini buna bağlayabilir miyiz, bilinmeyenin -kozmik ve bilimsel bilinmeyen- hayali keşfi çok cezbedici, tam kurmacalık.
Borges'in Düşsel Varlıklar Kitabı'yla birlikte okunabilir, iki metin birbirini besler. Borges'in varlıkları Dell'inkileri hacamat edecek kadar çok ama Japon diyarlarındaki varlıklar işin içine girince eşitlik sağlanabilir. Japonların sayısız canavarı var, adamlar tapınaklarını bu canavarlar için dikip esenlik diliyorlar, canavarlara ve kendilerine. Çin'de ölülerin dünyasıyla yaşayanların dünyasının sınırlarının pek belirsiz olduğunu okumuştum bir yerde, Japonya'da da canavarlarla insanlar aynı dünyada yaşıyorlar sanki. Çok acayip kültürler. Dell kısa kısa vermiş bilgileri, canavarların tasvirlerine daha çok yer ayırmış. Bazı resimler, gravürler vs. tanıdık gelecek, korku ve gerilim kitaplarının kapaklarında karşılaştık çoğuyla. Bazılarını hiç bilmiyordum, korkuttu açıkçası. Bir iki tanesini sallarım buraya. Ben de Dell gibi kısa kısa geçeyim, hatta maddeleyeyim ama önce kaynaklar. Mitoloji tabii. Ekhidna hamile kalıp Orthros'u, Kerberos'u, Hydra'yı ve Khimaira'yı doğuruyor. Hesiodos'un Theogonia'sından bu. Yazıldığı tarihten yüz yıl önce de Homeros'un metinleri derleniyor, orada da bir dünya yaratık var. Batı'nın ilk kaynakları bunlar, Doğu'da işler biraz daha önce başlıyor, Behemot'u ve Livyatan'ı ele alalım, Eski Ahit'ten başlatabileceğimiz kültürde doğaüstü yaratıklar var. Sonrasında Yeni Ahit'in etrafında oluşan hikâyeleri de düşünürsek elde bir dünya yaratık olur, pek güzel. İşe yarıyorlar demiştim, şöyle: "Düzen ve kaos arasındaki, iyi ve kötü arasındaki kavga tanrılar ve canavarlar aracılığıyla somutlaştırıldı." (s. 7) Söylenceler elle tutulur bilgiler vermese de o zamanın insanlarının böyle bir şeye ihtiyaçları yok zaten. Aslında günümüzde de pek bir şeyin değişmediğini söyleyebilir miyiz, insanların nelere inandıklarını düşünürsek pek garip gelmez bu. Uçan Spagetti Canavarı'ndan yerel öcülere kadar gelen güncel bir canavar popülasyonu var, bunlar insanları bir arada tutan hikâyeleri oluşturuyorlar. Edebi yansımalarına da bakabiliriz, Frankenstein'ın icadı bize tanrıların seviyesine ulaşamayacağımızı söylüyordu, binlerce yıllık hikâye aslında bu, Babil Kulesi'ni de ucube bir yaratık olarak göremez miyiz? Dr. Moreau'nun ucubelerini de buraya koyuyorum.

* En başa dönelim, İÖ 14000'de Fransa'nın güneybatısındaki mağaralara çizilen şekiller. Büyü için kullanıldıkları söyleniyor, hayvanların kolaylıkla ele geçirilebilmesi için. Pek detaylı değiller, Mısır'da ortaya çıkıyor detaylı olanları. Anubis mesela, korkutucudur. Hindu tanrıçası Kali korkutucudur, amacını yerine getirir. Bu canavarların çoğu korkutucu aslında, "iyi bir öteki" pek işlevsel olmayacağı için dehşet verici varlıklar olarak düşünülmüşler. Aztekler Quetzalcoatl'ı yaratmışlar, yılan tanrı. Tlaloc'tan deli gibi korkulurmuş, coşmasın diye insanlar kendi çocuklarını boğarlarmış. Kaostan doğan yaratıklar bu taraflara daha yakın. Hesiodos'a göre düzenin sağlanmasından önce Erebos ve Nyks'in ürünü olan Khaos terör estirmiş, güçler dengelenene kadar. Babil tanrıçası Tiamat kaosun ilk tanrılarından biri olabilir, Marduk tarafından öldürüldükten sonra bedeni ikiye ayrılıyor, gökyüzü ve yeryüzü oluşuyor. Süper denge.
* Şeytanlar ve iblisler. Cin ve şeytan uzmanları, psikoposlar, dinle meşgul kim varsa kötülüğü biçimlendirmeye çalışmışlar. Meleklerinkine denk bir hiyerarşi oluşturulmuş, Gaiman'ın Sandman'indeki ortamı bilenler hemen canlandırabilir ortamı. Cin ve şeytan tümenleri varmış, sayıları milyonlardan yüz milyonlara kadar çıkabiliyormuş. Hıristiyan ikonografisinde örnekleri görülebilir. Kıyamet tablosu siparişi alan bir sanatçı işe kesinlikle canavarlarla başlıyormuş. Canavar çiziminin ustasının Hieronymus Bosch olduğunu söylüyor Dell, gerçekten de Bosch'un eserlerine bir bakarsanız, bakmayın ama. Ben çok korkan biriyim, şu vakitte hayatta bakmam. Yani şimdi, çok affedersiniz, şu yandaki nedir ya. Bu Bosch'un değil tabii ama en az onun yaratıkları kadar korkunç bir şey var, Japon diyarlarından bir sanatçının eseri. Binlerce öcüden biri, sanki bir ürünün reklamını yaparmış gibi. "Öcülüğümü çocuk kafasına borçluyum. Çocuk kafası, vazgeçilmeziniz." Neyse, Şeytan'ın birçok yüzü geliyor sonra. Beelzebub "sineklerin efendisi" anlamına geliyormuş, Golding'in romanından biliyoruz gerçi. Deccal ismi Kitabı Mukaddes'in Vahiy Kitabı'ndan geliyormuş. Şeytan adı çok eski, "davacı" veya "hasım" anlamlarını karşılıyormuş. Kuyruğu, keçi bacağı, elinde tuttuğu zamazingo falan zaman içinde ortaya çıkıyor, aşama aşama. Dileyenler Jeffrey Burton Russell'ın metinlerine bakabilirler, orada Şeytan'ın tarihi uzun uzun anlatılmış. Burayı açtığım zaman üfürmeye onlarla başlamıştım galiba, hatırlamıyorum şimdi. On yıl olacak ben buraya düşeli, az kaldı.

* Büyülü canavarlar. Bazıları direkt büyü sonucu ortaya çıkıyor, bazıları kendiliğinden büyülü. Simyacılar minyatür insan yapmaya çalışmış, sonrasında golem vakası ortaya çıkmış, Yahudi üretimi. Android asker üretseler adını kesin Golem koyarlar. Bunların koruyucu oldukları da düşünülmüş bir zaman ama denize düşen yılana sarılır misali. Mesela Pazuzu şeklinde yapılmış muskalar takarlarmış eskiden, Huwawa'dan korunmak için. Daha kötü bir kötüden korunmak için daha az kötü bir kötüden medet umulmuş. Medusa'nın başı tapınaklara falan asılmış, bunun dışında pek çok öcüye atfedilen nesneler sağa sola yerleştirilmiş, asılmış.

* Ejderhalara geliyoruz. Doğu'da dört ayaklılar, Batı'da iki. İsviçre'nin bir zamanlar bu yaratıkların yurdu olduğuna inanılmış, 17. yüzyıla kadar. Alman muadili Lindwurm. Rusya'daki Sirin nam varlığın sirenlerle bir bağlantısının olduğu düşünülüyor, mantıklı. Özellikleri çok benzer. Doğu ejderhalarının genellikle yardımsever yaratıklar oldukları söyleniyor, kanatları olmamasına rağmen büyülü bir güçle uçabiliyorlar. Kore'de ve Japonya'da da misalleri var, geniş bir coğrafyaya yayılmış ejderha inancı. Batı ejderhalarının en ünlülerinden ikisini anayım, Midgard yılanı birincisi. Thor tarafından tokatlanıyor. Diğeri Aziz George'un hacamat ettiği.

* Su canavarları. Livyatan (Leviathan) en meşhuru tabii. Perseus'ın kılıcıyla kesip biçtikleri var, biri Ceto. Skylla ve Kharybdis de Perseus'un hışmına uğruyor. Günümüzde Less Gölü Canavarı tarzı örnekleri var. Ama yok tabii. "Kappa" denen Japon su cininden bahsetmek lazım, bu arkadaş birçok biçime bürünebiliyor. Aşırıya varacak ölçüde kibar, Japonca okuyup konuşabiliyor, bunun yanında insan eti yemekten büyük keyif alıyor. Bunlardan biriyle konuşurken çok yakınında durmayacaksınız yani.

Bunlardan başka sirenler var, melez varlıklar var, yarı koala yarı zürafa falan. Çoğunun kökeni Yakındoğu'ya dayanıyormuş. Tilkiler ve kurt adamlar bu sınıftan. Hortlaklar, gulyabaniler derken liste uzayıp gidiyor böyle.

Fantastik fantastik işlerin peşinde koşanlar için süper kaynak, kesin edinilmeli.
John Wyndham'ı ilk kez okudum, diğer metinlerini hemen edindim. Kendisi İngiliz, 1950'lerden itibaren bilimkurgunun altın çağında at koşturmuş, "mantıklı fantezi" adını koyduğu türde eserler vermiş. Bu metni 1960'ta ve 1995'te sinemaya uyarlanmış, Village of the Damned adıyla. Adı görür görmez on yıl öncesine döndüm, parlak gözlü ve beyaz saçlı çocukları hemen hatırladım. Ödümü koparmışlardı. Amorf veya tekinsiz bir olayla/canlıyla karşılaşınca kıstırılmışlık hissinin doğması ilginç geliyor bana. Yalıtılmış bir alandan kurtulamama olayının izini antik devirlerdeki savaşlara kadar sürebilir, kahramanlıklarla ihanetler arasından korkuyu hemen seçebiliriz ama bu korkunun kaynağı yine insandır. In the Walls of Eryx'i düşünüyorum, daha yoğun bir korku var orada. Şeffaf duvarlardan ibaret bir labirent, her taraf özgürce yürünüp gidilecek bir açıklığa sahip. Gidemiyoruz, çünkü labirentin içindeyiz. Görünmez duvarların arasında çıkış yolunu arıyoruz. En sonunda çıkışa bir adım kala ölüyoruz, bir adım daha atsak az ilerideki çantamıza ulaşacağız, yaşayacağız. Olmuyor. Azrail Koşuyor'da da benzer bir durum var, filmle metnin arasında pek bir ilişki olmadığı için metnin Türkçesini kullanmak daha uygun, neyse, koşulacak bir yol var ve o yolun dışına çıkarsak askerler tarafından vurulacağız. Durursak vurulacağız. Düşersek vurulacağız. Bayılırsak askerler gelecek, bileklerimizi kolonyayla ovup selamet dileyecekler. Kapana kısılmışız. Yine King'den bir örnek, Kubbenin Altında var. Var bayağı bir örnek ama hepsinde hapishanenin bir hikâyesi var, nasıl ve neden yaratıldığına dair. Bu metinde o hikâye yok, laboratuvardaki deney farelerini izler gibiyiz, üstelik sekiz yıl boyunca. Richard Gayford nam anlatıcı, hikâyeyi bir araya getirebilmek için zamanda birtakım oynamalar yaptığını, mevzuyu kronolojik bir sıraya koyabilmek için kurmacaya başvurduğunu söylüyor, böylece şahit olmadığı olayları ve diyalogları kurguyu sakatlamayacak şekilde aktarmasının önünü de açmış oluyor. En başta ayın yirmi altısının doğum günü olması sebebiyle evde, Midwich'te olmamalarını karısı için mutlu bir tesadüfe bağlıyor. Evde olsalardı hayat onlar için çok zor bir hale gelecekti, tabii daha neler olduğunu bilmiyoruz ve meraklanıyoruz. Hikâye yavaş yavaş açılıyor. O gece otelde kalıyorlar, ayın yirmi yedisinde yola koyuluyorlar ve köylerine alınmıyorlar. Polisler girişlerin ve çıkışların ikinci bir emre kadar yasaklandığını söylüyor. Richard ve eşi Janet, tarlalardan geçerek köye girmeye çalıştıkları sırada köyün içinden birinin koşarak ve bağırarak kendilerine doğru geldiğini görüyorlar. Janet birkaç adım önde, dolayısıyla kendinden geçip bayılan Janet oluyor ilk. Richard ne olduğunu anlamıyor, bu sırada anlatıda Midwich'in tarihinden bahsediyor. Böyle bir iki atlama var başta, anlatıyı kesip bambaşka bir meseleden bahsediyor Richard ama hemen mevzuya dönüyor.
Yeni bölüm, ikinci atlama. Gordon Zellaby kasabanın bilgesi. Eşi Angela kendisinden biraz daha genç, ikinci eş. Gordon'ın ilk eşinden olan kızı Ferrelyn, teğmen olan Alan Hughes'la evlenmek istiyor, Gordon oğlana kendisinden icazet almaya gerek olmadığını söylüyor falan, bu arada bir dünya bilgi sayıp döküyor, geveze bir bilge, tatlı bir moruk. Zararsız. Anlatının odaklandığı nokta, Alan'ın ve Gordon'ın konuşmaları gibi gündelik olaylar, saati de öğreniyoruz bunlardan. Onu çeyrek geçe Midwich'te bir problem yok. Köyün üzerinde alçak uçuşa geçip yer yer karşımıza çıkacak karakterlerin günlük rutinlerini görürüz, sonra bir telefon görüşmesinin kesildiğine şahit oluruz. Saat 22.17'dir. Bu saatten sonra köy saçı başı dağıtır. Telefonlar çalışmaz, tanımlanamayan bir uçan cisim görülür, yangınlar çıkar, bölgeye itfaiye ve polis gönderilir ama gidenler geri gelmezler, geri gelmeyenlere bakmaya gidenler de geri gelmezler, böyle bir silsile. Köyün başına bir hal geliyor kısaca. Kimsenin hiçbir şeyden haberi yok. Bizimkiler neler olduğunu anlamak için aranırlarken Bernard'la karşılaşıyorlar, Richard'ın II. Dünya Savaşı'ndan arkadaşıyla. Albay Bernard, çiftin bir yıldır Midwich'te yaşadığını öğreniyor ve bu bilgiyi cebe atıyor, ileride işine yarayacak. Richard'la Bernard neler döndüğünü anlamak için bilgi alışverişi yapıyorlar. Alan görünmez, kokusuz ve durağan. Radarlar algılamıyor, ses dalgalarını yansıtmıyor ve memeliler, kuşlar, sürüngenler ve böcekler üzerinde ani bir etkisi var. Bir de basından gizlenmeli tabii, Bernard bu konuda elinden geleni yapıp yanlış istihbarat sunuyor basın mensuplarına falan. Havadan yaklaşma çabaları var, üç kilometre yukarıda herhangi bir sıkıntının olmadığı söyleniyor, bir de "Ivanlar'ın neyin peşinde olduğunun bilinmediği". Arka plana bakalım, Soğuk Savaş'ın yeni palazlandığı zamanlar olduğu için paranoyak bir toplum var elde, köyde işlerin kötü gitmesinde paranoyanın da rolü olacak. Bernard, bu anormal durumu yaratan zamazingoyu ele geçirmeye niyetli, böylece düşmanlara karşı kullanılabilecek etkili bir silaha sahip olacaklar. Hemen her şey normale dönerken Bernard'ın bir ricası oluyor Richard'dan, köyde olup bitenleri kayıt etmeye dair.

Köyde olaylar gerçekten başlıyor bir süre sonra. Ferrelyn ve Angela hamile olduklarını söylüyorlar birbirlerine, Angela çocuğu olmadığı için yıllar boyunca üzüldükten sonra mutluluktan ağlıyor. Ferrelyn korkudan ağlıyor, Alan'la sevişmemiş çünkü. Hiç kimseyle sevişmemiş. Yani, ta ta, Meryemler beliriyor köyde. Altmış beş Meryem. Doğurgan kadınlar hamile kalmış ama Angela'nınki Gordon'dan. Bu durumda da şu düşünülebilir, ikinci bir bebeğe yer olduğuna göre neden sarı fırtınalardan biri de Angela'ya yerleştirilmedi? Bilmiyoruz. Sonuçta konaklıktan yırtıyor Angela, geri kalan kadınların tamamı konak. Karınlarındaki bebekler yüzünden yaşadıkları travmalara değinmiyorum, anlamam da mümkün değil ama korkunç bir çöküntü yaşıyor bazıları, kendilerinin olmayan bir çocuğu taşımanın ve büyütmenin verdiği psikolojik hasar yıkıcı. Bazıları durumu kanıksıyor ve ne olacağını görmek istiyor, bazıları felaket tellallığı yapıyor, Sodom ve Gomore'yi anımsatarak. Curcuna resmen. Devlet olayları takip ediyor, köy evindeki küçük kurul odasını tam teşekküllü bir doğumhaneye çevirip ebeler ordusu gönderiyor köye. Doğumlar gerçekleşiyor, bebeklerin gözleri altın renginde. Garipler. Daha da garip şeylere yol açıyorlar, iradeleriyle insanlara istediklerini yaptırmaya başlıyorlar. Ferrelyn kasabadan çıkacakken direksiyonu çeviriyor, köye dönüyor ve babasına geri dönmek istemediğini, bebeğin onu zorlayarak geri döndürdüğünü söylüyor. Burada başka türlü bir travma çıkıyor ortaya, köyden ayrılamayan insanlar polisi vs. arıyorlar ama ortada bir suç yok, polislerin düşüncesine göre sayıklayan birçok deli var. Köyden çıkamamak, bebeklerin tasallutu altında kalmak falan, mümkün değil. Dışarıdan hiç kimse yaşananların gerçekliğine, köylülere inanmıyor. Bundan daha çıldırtıcı bir hapishane olamaz. Bebekler insanlara zarar vermeye başlıyorlar bu arada, bir kadın kendine defalarca iğne batırıyor ve batırmaya devam ederken bulunuyor, ona benzer başkaları da var. Bebekler sanki yeteneklerini sınayarak geliştiriyorlarmış gibi. Bir arada olmak istedikleri için birazcık uzaklaşan insanları geri döndürüyorlar.

Teorik tartışmalar dönüyor bir yandan, Gordon Çocukları -bir süre sonra normal çocuklardan ayırmak için "Çocuklar" adı takılıyor bunlara, "the" işi muhtemelen- işgal için hazırlanan bir orduya benzetiyor, Truva Atı mantığı. Hayatta kalmak için her şeyi yapabilecek bir tür. Sekiz yıl boyunca köyde kalıyorlar, Richard ve Janet sekiz yıldan sonra köye döndüklerinde olayların arifesine denk geliyorlar. Çocuklar sekiz yaşlarında olmalarına rağmen on altı, on yedi yaşında gösteriyorlar. İnanılmaz zekiler, Gordon'dan ders alıyorlar, barınma ve beslenme ihtiyaçları karşılanıyor, hâlâ anlaşılamamış mevzu. Aslında anlaşılamayacak, Wyndham nedenler konusunda zerre ipucu vermiyor, sadece olayları ve olaylar karşısında insanın tutumunu inceliyor, o kadar. Neyse, çiftin köye döndükleri gün asıl olaylar patlak veriyor.

Toparlıyorum, dünyanın başka yerlerinde de Boş Gün'ü yaşayan yerleşim yerleri olmuş. Kimi yerde Çocukların hepsi ölü doğmuş, kimi yerde köylülerin tamamı ölmüş. Ruslar patlatmışlar bombayı, gerçek anlamda. Yerleşim yerini bombalayıp Çocukları öldürmüşler, yüzlerce insanla birlikte. Bu bombalamadan haberi olan Midwich'in Çocukları sert tepkiler vermeye başlamışlar tabii, onca ölümün sebebi SSCB'deki bombalama olayı. Gordon Çocuklarla konuştuğu zaman öğreniyor bunları, Bernard da bombalama olayını teyit ediyor. Mantık şu ki makul bir tepkinin gerçek bir etkisinin olmayacağını düşünüyor Çocuklar, insan psikolojisini öğrendikleri için -Gordon sağ olsun- vurucu eylemlerde bulunuyorlar, türlerini korumak için. İnsanın doğasını biliyorlar, ne kadar yıkıcı olduğunu da biliyorlar, dolayısıyla daha da yıkıcı olmak zorundalar, hayatta kalabilmeleri için. İşin politik yanı, İngiltere'de SSCB'deki gibi radikal bir çözüm uygulanamaz, partiler böyle bir taşın altına ellerini sokmak istemezler, dolayısıyla bu Çocuklar gelişimlerini tamamlayıp asıl planlarına geçecekler. Asıl planı da bilmiyoruz tabii. İstiladır, başka ne olacak. Radikal tehlikeler radikal çözümler gerektirir, dolayısıyla tüm öngörüleri doğru çıkan Gordon için yapılacak son bir iş kalıyor, insanlığı kurtarmak adına. Arabasına ağır ağır çantalar yüklüyor ve ders vermek üzere Çiftlik'e gidiyor. Burada bırakayım.

Yaşama güdüsünün yıkıcılığına şahit oluyoruz bu metinde, faunada başka bir türün tehlike yaratmasını istemeyen canlı için tek ve basit bir çözüm vardır, ahlakla engellenemeyecek bir yok etme eylemi. Çocukların nereden geldikleri muamma, amaçları da öyle ama yaşayabilmek için insanları teker teker öldürebilirler, eylemleri istilacı olduklarını gösteriyor. Ne ki fedakar değiller, insanlar onlara göre çok daha büyük bedeller ödemeye hazırlar. Politika, kitlesel davranış biçimlerinin incelenmesi gibi pek çok meselenin arasında en dikkat çeken nokta bu. Şahane bir roman.
Metin postmodernizmi orasından çekip burasından ittiği için kendisinde de postmodern bir dalga var mı diye dikkatle okudum. Evet, metin kendini de dalgaya alıyor, karakterden karaktere geçişlerde veya karakterlerin gelişimlerinde, gelişmeden tekamül etmelerinde, pek çok şeyde parodinin izi açık. Modernist metinlerde de var bu, postmodern nerede? Postmodern, postmodernin bütün klişelerini bilinçli olarak kullanmasında. Postmodernin türevi alınınca olur postmodern, sanırım Evet. Polisiye üzerinden postmodern postmodern yürümek de anlamlıdır, çünkü eylem tarihi, toplumsal ve bireysel bağlamından koparıldığında ortaya kocaman bir belirsizlik çıkar, hemen her yöne çekilebilen anlatının zemini kayganlaşır, metinde söylenenleri ele alırsak katilsiz bir maktulün neden-sonuç zincirinin bir kutbundan fazlası anlamına gelmemesi, zincirin diğer halkalarının kayıp olması koca metni patlamayan bir tüfeğe, silaha çeviriyor zaten, klasik anlatıya muhalif bir şey. İkincisi, yazar durumu iyice muğlaklaştırıp arazi olma derdinde. "Yazarın Notu" bölümünde bu metnin kendi eseri olduğunu, iddia edildiği gibi kurmacadaki bir roman yazarının eseri olmadığını söylüyor. Şöyle mesela; metin içinde metin olayı, karakterin yazmaya başladığı romanın okuduğumuz roman olduğunun ortaya çıkması gibi mevzular kabak tadı bile vermiyor artık. Merkezde öznellik/insan/sağlam zemin olmayınca anlatı oyunlarından öteye gitmeyen kuru metinlerle karşılaşıyoruz. Ara bölümlerden birinin epigrafını alayım, postmodernin edebiyattaki klişelerine değiniyor: "Metinde alışveriş listeleri, menüler ve/veya yemek tarifleri var mı? Roman olarak aynı başlığa sahip bir roman içinde roman içeriyor mu? Kapağında bir sürü küçük geometrik şekil ve Robert Coover'dan bir alıntı var mı? Céline bir sürü Tab içmiş olsaydı, size Céline'i hatırlatır mıydı? Elinizdeki romandan nefret etmek kolay mı?" (s. 189) Yeterince örnekle karşılaştıktan sonra artık çok kolay. Okumayı bıraktığım metin sayısı çok çok az, okuduğum şeyi ne olursa olsun bitirmeye çalışırım ama Ruhi Mücerret'i otuz küsuruncu sayfadan sonra bırakmıştım, yazarın ilk metnini ayıla bayıla, ikincisini ittire kaktıra okuduktan sonra üçüncüye sabrım kalmamıştı artık, oyundan gına gelmişti. Zıt kutbu düşünüyorum, Kâğıt İnsanlar mesela. Bu metinde "aslında gezegen olan bir adam" vardır, karakter. Anlatısında yitirdiği bir kadının sözü çok geçer, kadın bunu gezegene bakarak anlar -bunu uydurdum ama keşke böyle olsaydı, belki de böyledir- ve adama mektup yazar, acının anlatıyı bozmamasını, gerçekliği çarpıtmamasını ve nasılsa öyle yazılmak istediğini söyler, aksi halde adama romanını yeniden yazmaya başlamasını söyler veya metni hiç yazmamasını rica eder. Çat! Metin yeniden başlar. Başlık, bölümler, bir süreliğine başa döneriz. Karaktere ayrılmış bölümler boştur, adam gerçekten konuşmaz, boş sayfaya veya sayfanın boş olduğu bölümlere bakarız. Bundan bahsediyorum. Bu artık oyunluktan da çıkıyor bir süre sonra, acının biçimleri haline geliyor. Acı parçalar, yapıştırır, gerçekliği bozar. Gerçeklik dediğimiz şey hayatımızı oluşturan hikâyelerimizi bir arada tutma çabasından başka nedir? Birinin gelip bu hikâyeleri çektiğini, alıp götürdüğünü veya hikâyelerin yanlış/yalan olduğunu söylediğini düşünün. Kurmacada bundan daha iyi bir akrobasi görmedim henüz, bunu arıyorum, yaşadığından emin olan karakter arıyorum ama bu eminlikten olabildiğince şüphe duymasını istiyorum. Evet.
"Kişiler" bölümünde kişiler var. Ettore Gnocchi üniversitede profesör, yardımcılarıyla birlikte postmodernizm konulu bir konferans düzenliyor, hazırlık aşamasında. Elim olay yardımcılarıyla yediği bir akşam yemeği sırasında gerçekleşiyor, dört farklı şekilde öldürülüyor. Aynı anda. Shoshana TelAviv, Gnocchi'nin İsrailli eşi. Postmodernist ve eşiyle aynı üniversitede profesör. Güzel bir kadın. Alain Fess'le ilişkisinin olabileceğinden bahsediliyor. Henüz bir halt bilmiyoruz. Alain Fess, Fransa'dan parlak bir filozof, Gnocchi'nin danışmanlığında yazdığı tez ses getirmiş, TelAviv'le ilişkisi olabilir, olmayabilir. Slavomir Propp, Rus dilbilimci ve postmodernist. Yaşlı bir adam, göbekli. Yemek sırasında elinin TelAviv'in bacağında ne işi var, bilmiyoruz ama biliyoruz. Myra Prail, Gnocchi'nin yüksek lisans öğrencisi. Çok güzel, çok zeki ve çok tehlikeli. Basil Constant postmodern edebiyatta bir mihenk taşı, Prail'ın eserleri üzerine tez yazdığı adam. Thomas Pynchon olduğu söyleniyor, yeni Calvino yakıştırmaları yapılıyor, eşcinsel olabilir. Miyako Fuji, Tokyo'dan şık bir felsefe profesörü. Hocası ve tez danışmanı Gnocchi. İnsanlara dik dik baksa da kibar bir insan. Solomon Hunter, cinayeti aydınlatmaya çalışan müfettiş. Postmodernizm hakkında hiçbir fikri yok, metin bu bilginlerin Hunter'a postmodernizmi anlatmaları üzerinden şekilleniyor, postmodernizme giriş mahiyetine sahip oluyor böylece. Bu bölümün anlatıcısı fitili ateşleyip kenara çekiliyor, son bölüme kadar sesini duymuyoruz bir daha. "Birinci Bölüm" Gnocchi'nin yemek masasındaki durumuyla açılıyor, yardımcılarıyla yediği rutin akşam yemeklerinden birinde, evinde elektrikler gidiyor ve geliyor, aa, adam ölmüş. Başında bir delik var, kurşunlanmış. Sırtında gümüş bir hançerin sapı. Tahtadan uzun bir ok yanağına saplanmış. Kadehinden sülfürik bir buhar yükseliyor. Yüzünde bir gülümseme. Sorgulamaların her birinde postmodernizme dair parçalar buluruz, ayrıca hikâye de dallanıp budaklanır. Gnocchi'nin üzerinden çıkan notta, "Kuramcıyı yakalamak için kuram gerekir" yazmaktadır, dolayısıyla Hunter'ın masadakilerden eğitim alması şart. TelAviv sorguya çekilen ilk karakter. Amerikan toplumunun mevcut durumunu anlamak için postmodernizmi ve postmodernizmin toplumlar üzerindeki etkisinin anlaşılması gerektiğini söylüyor ve devam ediyor, postmodernizm bir inançlar, değerler toplamı ama bu inançlarla değerler yeni bir mamul, her şeyi içeren çorbadan iki kaşık. Kitlesel medya devrimiyle başlıyor, yüzeysellikten ve gösterişten zevk alan, ironiden hoşlanan insanlar yaratıyor. "'Artık herhangi bir bütünlük ya da doğrusallık yok. Gerçeklik her birimiz için farklı.'" (s. 35) Sinematik bir dünya, gerçeğin temsilleri gerçeğin yerini almış durumda. Çok kapsamlı bir mesele olduğu için Lefebvre'den Nietzsche'ye kadar uzanabilecek bir düşünceler toplamından bahsediliyor genel olarak, Nietzsche bilinç sayısı kadar gerçeklik olduğundan bahsederken Lefebvre bu gerçekliklerin mekanın yaratımında kapitalizmin bir enstrümanı haline geldiğinden dem vurur, kısacası her yönden kuşatma altındayız, biz anlam arayanlar. Çok affedersiniz, boku yediğimizi siz de hissetmiyor musunuz? İnsanlar anlamı bulamadıkları için pırıl pırıl delirmişler, psikologlara harcanan bir dünya para ve zaman, başka insanlara ettikleri zulüm derken ne yaşadıklarından bihaberler. Umutsuzluktan midem bulanıyor bazen. Neyse, Alain Fess'e geldik. Amerika'da "geleceği" bulduğunu Fransızların bu yüzden heyecanlı olduğunu söylüyor. Amerika'yı Amerikalılara açıklamak konusunda Fransızların ata sporu olduğundan, bunun De Tocqueville zamanından beri sürdüğünden bahsediyor. Modernizm ve postmodernizm arasındaki farklılıklardan girerek postmodernizmi tarihi bağlamına oturtuyor ve cinayetlerde gerekçelerin mutlak suretle konu dışı olduğunu anlatıyor. Bir de şu: "'Evlilikler modernisttir; ilişkiler postmoderndir.'" (s. 46)

Propp'a geliyoruz, masalını açıklasın. Anlatılar ve simülasyon üzerinden yürüyor. İlki insan için yıkıcı, bireysellik ortadan kalkınca hangi anlatının hangi gerçeğine veya kurmacasına tutunacağız? Kendi hayatı ve hisleri olmayan hayaletler gibi yaşamaya başladığımızı söylüyor Propp. Bir aktör, aktris, karakter özdeşleşim için orada hazır bekliyor, onun duygularını yaşamaktansa risk alıp neden hayatı yaşayalım, değil mi? Kamusal anlatılar kül yığınına dönüştüğü için parçalı, kişisel anlatılardan başka bir şey kalmıyor elde. Devreye Lyotard giriyor ve meta-anlatılara duyulan şüphenin postmodernizmin tanımı olduğu fikriyle Propp'un sorgusunda yerini alıyor. Araya cinsellik giriyor, geriye hazdan başka bir şey kalmadığı için yalandan da başka bir şey kalmıyor geride. "'Sevgi mi? Sevginin bununla ne ilgisi var? Sevgi, modernist bir soyutlamadır. Postmodernistler seksle daha çok ilgilenirler... ve şüphesiz şiddetle.'" (s. 58) Myra Prail, Frederic Jameson üzerinden yürüyor ve postmodernizm için "kapitalizmin kültürel aşaması" yorumunu yapıyor. Filozofları dedektif olarak görüyor, postmodernizm bir hastalıksa tanısı ve ele geçirilmesi şart. Sonuçta ölen bir toplumun tepesinde postmodernizm dikiliyor, kanıt bulunduğu an tepetaklak edilecek ama bilin bakalım ne yok?

Kalanları geçiyorum, Gnocchi'nin mektuplarına geleyim. Konferansa davet ettiği insanlar yıldızlar karmasını oluşturuyor: Jameson, Lyotard, Baudrillard, Habermas. Her birinin eserleri üzerinden özetleyici çıkarımlarda bulunuyor ve bu düşünürleri okura tanıtıyor Berger, hoş. Sonrasında Gnocchi'nin son dersini içeren bir video izleniyor, Gnocchi dünyanın içinde bulunduğu durumun analizini yapıp umudun gençlerde, karşısında duran öğrencilerde olduğunu, insanlığı bu cehennemden yeni ruhların kurtarabileceğini söyleyerek dersi bitiriyor. Aynı şey bu metnin okurları için de söylenebilir, bir şeylerin ters gittiğine inanan gençler bu metinde Gnocchi'nin son dersini bulacaklar. Hunter'ın iki saat içinde postmodernizm konusunda ihtisas yapmış kadar bilgi sahibi olma sürecini de bulacaklar. Adamın konuşması, hareketleri, her şeyi değişiveriyor onca sorgulamadan sonra, aydınlanma hali. Adlardaki ve soyadlardaki sembolizme dikkatinizi çekerim. Sonra ne oluyor, Gnocchi'nin zaten öldürülmeden önce öldüğü anlaşılıyor, doğal sebeplerden. Hunter, bir dizi insanı ölü bir adamı öldürmekten hapse tıkmak istemediğini söyleyerek kendi rolünü oynuyor ve sahneden çekiliyor. Basil Constant'ın klişesiyle de bitiriyoruz, Bir Postmodernist İçin Postmortem adlı metnini yazmaya başlıyor, perde kapanıyor.

Meseleye ilgi duyanlar okumalı, sıkı kurmaca okurları da okumalı. Hem bir postmodernizm özeti, hem de bir cinayet hikâyesi. Ama değil.
Koca koca kara parçalarının oradan oraya gitmesi, yükselip alçalması ve birbirini sıkıştırmasının sonuçları üzerinedir. Gerçi çok tartışma çıkmış, karalar mı denizleri doldurdu yoksa denizler mi karaları diye onlarca yıl hipotez üzerine hipotez üretmiş insanlar. Bir de Alfred Wegener'in teorisiyle dalga geçip adamı canından bezdirmişler, süper kıtanın yavaş yavaş ayrışıp parçalara bölünmesi fikri 20. yüzyılın başında dalga konusu olmuş, bu mesele kutsal kitapların etkisinden henüz çıkamamış bilim için yutulamayacak kadar büyük bir lokma. 1970'lere geldiğimizde Wegener'in hakkının teslim edildiğini görüyoruz, Kondratov ayrışma teorisini pek çok açıdan destekleyen bulgulardan bahsediyor birçok yerde. Bu arada metin güncelliğini kaybetmiş durumda, neredeyse elli yıl öncesinin verilerini içeriyor ve çoğu veri de -haliyle- Sovyet bilim insanlarının çalışmalarından ibaret. Perde çok demir olduğu için Batı'da yapılan çalışmalarla ilgili bilgiler ya yazarın tasarrufuyla ya da bilgi kaynaklarına ulaşmanın zorluğu yüzünden ele alınamamış pek, yine de Batı kaynaklı çalışmalara yeterince yer verilmiş diyeyim. Bilimsel olarak güncel değilse bu metni okunur kılan nedir, elbette bilimle miti, söylenceyi birleştirmesi, yer yer bilimden uzaklaşarak dünya dışı uygarlıklar hakkındaki teorilere yer vermesi, kayıp kıtalar hakkındaki spekülasyonları değerlendirmesi. Bir noktada kaşiflerin, bilim insanlarının Hyperborea'yı, Kimmerya'yı bulacağını umuyor okur, belki Conan'ın mezarına denk gelinebilirmiş gibi. Mitlerin ve efsanelerin izleri de sürülüyor, küçücük bir gerçeklik payı büyük buluşları getirebilir. İşin fantastik boyutu bir yana, metnin yazıldığı tarihe kadar elde edilen veriler oldukça ilgi çekici, sırf bu sebeple okunabilir. Kondratov'un disiplinler arasına kurduğu köprüler de tarihe bakışımızı daha nitelikli bir hale getirebilir, "dil arkeolojisi" denen bir alanda Hint-Avrupalıların kullandıkları -farklı ama benzer- sözcükler, insan topluluklarının ana uğraşılarını ortaya çıkarabiliyor. Evcil hayvan isimlerindeki benzerlikler büyükbaş hayvan yetiştiriciliğinin en büyük uğraşları olduğunu gösteriyor mesela, süper. Köke inebilmek için arkeolojinin yetmediği noktalara gelinirse bu dil arkeolojisine yöneliyor bilim insanları, böylece topraktan veya denizden çıkartamadıklarını sözcüklerden çıkartabiliyorlar, somut verilerin elde edilemediği noktada soyut göstergelere yöneliyorlar. Bu yolla Hint-Avrupa vatanının Karadeniz civarındaki ovalarda, Orta Asya düzlüklerinde veya "Küçük Asya"'da aranabileceği söylenmiş. Bizim buraları Hint-Avrupalıların yayılmaya başladığı bölge olarak düşünüyorum, muazzam bir şey. Binlerce yıl öncesindeyim, altımda deniz var, odam havada duruyor, pencereden bakıyorum. Esmer insanlar kayıklara atlayıp gidiyorlar, bir daha birbirlerini görmeyecekler. Torunları arasında savaşlar çıkacak, konuştukları diller farklılaşacak ama bir zamanlar tek bir topluluğu oluşturuyorlardı. Muazzam geliyor bana böyle şeyler. El sallayayım bari. Bir örnek daha; Dnieper, Tuna (Danube), Dniester, Donets. "Don" sözcüğünden türemiş, durgun akanından. İskitçede "su" ya da "nehir" demekmiş bu, böylece İskitlerin bir zamanlar Güney Avrupa'da, Karadeniz boylarında yaşadıkları ve yayılım alanları bu isimlendirmenin takip edilmesiyle tespit edilmiş. Kısacası bir yerde suyla alakalı bir mevzu varsa ve adı "Don" veya türevi değilse artık İskit bölgesinden çıktığımızı anlayabiliriz.
Su altı arkeolojisine dikkat çekiyor Kondratov, denizlerin ve karaların hareketleri birçok kalıntıyı sular altında bıraktığı için eğitimli dalgıçların son teknoloji ekipmanla dalış yapıp araştırmalara başlamasının öneminden bahsediyor. Göllerde, ırmaklarda, su kenarlarında yapılan kazılar pek çok kalıntıyı açığa çıkarmış, çıkacak daha çok şey olduğu için bu işe girişilmesi lazım. Defineciler bile dalıyor artık, bulduklarını üçe beşe bakmadan okutuyorlar bir güzel. Özellikle Karadeniz'de sektörü oluşmuş durumda, defineciler için takım taklavat satılıyor ciddi ciddi. Ceneviz kalesi biliyorum bir tane, etrafında geceleri deli gibi kazıyor insanlar, güvenlik görevlisi dikmişler ama kafasına göre takılıyor o da. Süper. Neyse, metin üç bölüme ayrılmış, ilki Pasifik Okyanusu. Adını birkaç kaşif koymuş, bazı bölgelerinde su çok durgun olduğu için. "Pasif". Japonya, Rusya ve Avustralya üçlüsünü alın, Kuzey ve Güney Amerika'yı da alın. Ne yapacağınızı bilmiyorum şimdi, bırakın. Bunların arasındaki engin deniz Pasifik Okyanusu. Metnin de büyük bir bölümünü kaplıyor, gerçekte yaptığı işi burada da yapıyor. Sonuçta bir dünya ada var, geçmişimiz hakkında canavar gibi bilgi taşıyor ve adalıların aralarındaki antropolojik, arkeolojik, coğrafi ve kültürel ilişkiler derya deniz. Macellan'ın hikâyesi şöyle bir anlatılıyor, sonrasında Aborjinler, Papualılar, Melanezyalılar ve Polinezyalılar geliyor, aralarındaki ilişki açıklanacak ama önce "Galaxias" adlı bir balıktan bahsediliyor. Tatlı sularda yaşayan bu balığın Yeni Zelanda'ya gelişi muamma, okyanus suyu tuzlu olduğuna göre Pasifik'in bir zamanlar tatlı su nehirleriyle beslenmiş olması gerekiyor, kısacası ortada kayıp bir toprak parçası var. Ayrıca Galapagos ve Fiji adalarındaki iguanalar da bir soru işareti. Yüzemiyor bu hayvanlar, nasıl gittiler binlerce kilometreyi? He? Arada kıta var kıta, sular yutmuş veya tektonik hareketlerle denize batmış. Easter Adası'ndaki heykeller de dikkat çekiyor, o kadar büyük heykelleri nasıl yaptı bir avuç insan, nasıl taşıdılar? Pasifik'le ilgili teoriler var, tabanının Dünya'dan kopup Ay'ı oluşturan parçanın bıraktığı boşluktan müteşekkil olduğu düşünülüyor, bu boşluğu kısmen dolduran başka toprak parçaları da varmış ama ortadan kalkmış bir şekilde, İncil'deki kıyametler, tufanlar, bir dünya mesele ele alınarak bu bölgede onca araştırma yapılmış ve yerlilerin kozmogonik söylenceleri de incelenmiş, doğal afetlerin sıradan olaylar olması yüzünden pek bir şey bulunamamış. Dünya'nın yaşını düşününce onca afetin sıradanlaşması normal. Kutuplar da tropikal bölgeymiş bundan 250 milyon yıl önce, bu da normal. Az bir deprem olsa anormal, ölüyoruz çünkü. Normalde normal. Evet. Bering hakkında söylenenler biliniyor zaten de bir iki detay bilinmiyor olabilir, örneğin Kamçatka'nın yerlileriyle Amerikan yerlileri arasında benzerlikler büyük. Boncuklar, kolyeler, defin ayinlerinde kullanılan kırmızı aşı boyası, bir sürü şey. Kara parçaları üzerinden geçip gitmişiz, sonra bir haller olmuş ve yollar kaybolmuş, bir daha geçememişiz ve binlerce yıl boyunca farklılaşmışız, özet bu. Birkaç fotoğraf da var, Kuzey Amerika yerlileriyle Easter Adası sakinleri arasındaki ilişki dudak uçuklatıcı. Totemlerinden mezarlarına kadar hemen her şeyleri benziyor adamların. Çok ilginç. Andlar'dan Pasifik'e, oradan Antik Mısır'a, Mezopotamya'ya ulaşan bir yakınlık var, elde çok fazla veri yok ama çeşitli bilimsel araştırmalarla bu benzerlikler ortaya konabilmiş. Kaynak hakkında hiçbir zaman bilgi sahibi olamayabiliriz, sanki silinmek üzere olan bir tarihi son görenlerden biriymişiz gibi. Daha fazlasını bilemeyeceğiz ama bir şeyler biliyoruz, gerisini bilimsel buluşlarla veya hayal gücümüzle tamamlayacağız. Nuh'un serüveniyle Pasifik'te yaşayan insanların afet söylencelerindeki gemiler ve kurtarıcılar arasında kurulan ilişki misyonerlere bağlanabilir, hayal gücünün çalışması gerekmiyor burada ama bu söylenceler misyonerlerden çok daha önceki bir zamanda kayıt altına alınmışsa, eh, burada bir parça spekülasyon lazım.

Hint Okyanusu'na geliyoruz, insanlık için belki de en önemli nokta. Madagaskar fauna ve florası Afrika'dan ziyade Hindistan'ınkine benziyor, yerlilerin dili Easter Adası'nda yaşayanların diliyle benzerlik gösteriyor, kaşiflerin ve bilginlerin uzunca bir süre boyunca desteklediği hipotez doğru olabilir mi, kuzeydeki topraklar kadar güneyde de toprak var mıydı? Suya, suyun altına bakmak gerekiyor. Burada Lemurya'ya bağlıyor Kondratov, çok sayıda jeoloğun Güney Amerika, Afrika, Hindistan, Acustralya ve Antarktika'yı kapsayan Gondwanaland adlı büyük bir kıtanın varlığından emin olduğunu söylüyor. Bu kıta parçalara ayrılarak küçüldü ve kalan son parça, belki Lemurya'nın dahil olduğu parça sular altında kaldı. İncelenmesi gerekiyor, çok sayıda hipotez var. Homo sapiens bu kıtayla alakalı olabilirmiş mesela, gerçi iyice uzaklaşıyoruz bilimsellikten, geri döneyim, Dravidlere geleyim. Aryan istilası öncesinde Hindistan'da Dravidler var, çok eskiler, Sümerlerden önce Dicle ve Fırat civarına ilk yerleşenler olabilirmiş. Efsanelere göre kendi dinleri ve kültürleri var, Aryanlar birkaç tanrıyı Dravidlerin tanrılarından yürütmüşler falan. Proto-Hint medeniyetinin köklerinin gizemini koruduğu söyleniyor, kesin bulgulara varılmamış, dil arkeolojisi vasıtasıyla varlıkları kanıtlanabilmiş sadece. Hint Okyanusu şöyle iyice bir araştırılsa gizemlerin aydınlanabileceği söyleniyor, eldeki mit parçalarından yola çıkarak girişilen keşif çalışmaları pek çok veri çıkarmış ortaya, örneğin Sun Adası'nın Madagaskar olabileceği hipotezinden yola çıkılmış, Madagaskar dilindeki yazıların Çince ve Japonca'daki gibi yukarıdan aşağı yazıldığı keşfedilmiş, oradan Antik Yunan'la bağlantı kurulmuş derken, eh, kafa kalmadı. Söylenceler, buluşlar, keşifler, bir dünya.

Atlantik Okyanusu. Sadece efsaneleri alayım. Ulysses'in esir alındığı ada nerede mesela? Bir de şey, Fenikeli cesur denizcilerin MÖ 500 civarında Afrika'nın güney ucundan dolanarak Hint Okyanusu'na geçtiklerini biliyor muydunuz? Atlantik'e de seferler düzenlemiş adamlar, belki de sözlü kültürden yola çıkarak varmışlardır oralara, kim bilir? İncil'deki mekanlar bir yana, Antik Yunan zamanından kalan metinlerde adı geçen mekanlar da araştırılmış, Thule'nin İzlanda olduğu düşünülmüş mesela. Bir de bizim büyük reisimizin haritasına yer verilmiş ki verilmeli, o zamanlar burnunun ucunu göremeyen insanlık için büyük bir olay o harita.

Evet, okyanuslar hakkında biraz masallı, bolca bilimsel bir metin. Okyanustur, sudur, denizdir, bu tür şeyleri merak eden okurlar için şahane.