Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Malloryon'un ilk kitabı. David Eddings'in kendini tekrar etmesi diyorlar, doğru. Belgariad 2 diyorlar, kısmen doğru. Bir devam serisi olduğu için çok farklı bir şey beklememek gerekiyor. Dünya aynı, bir tek Torak'ın bir sinir buhranı sırasında dünyayı ikiye yarması sonucu ortaya çıkan denizin öbür tarafındaki kıta daha çok giriyor işin içine. Fark bu. Önceki seride yer alan kadro burada var. Ölenler falan oluyor bir tek. Yaşlılık kötü şey.
Emanet büyüdü, Garion kral oldu, diğerleri memleketlerine döndüler. Belgarath, yanına Emanet'i alıp Aldur Vadisi'ne döndü. 'Zakath'ın öküz gibi bir ordusu var, uzun vadede bir savaş daha patlak verecek gibi. Zaten ilk seride Torak öldü ama 'Zakath falan hayattaydı hâlâ. Bunun yanına kehanetlerden çok baba bir düşman daha yaratın, yeni serinizi güle güle kullanın. Urvon var bir de. Urvon, Ctuchik ve Zedar'la birlikte Torak'ın müridiydi. Torak ölünce serseri mayın gibi kaldı ortada. Çokça zamanı olduğu için eski kehanetleri toparladı, Grolimler bunlara Vahiy diyormuş. Bunları kullanarak yeni müritler buldu kendine. Uzaktan yol yapıyor kendine.

Emanet bir süre sonra Durnik'le Polgara'nın yanına gidiyor, onlarla kalıyor. Bu ikisi evlenmişti, ev yapıyorlar kendilerine. Sonra Riva'dan haber geliyor ki Garion ve Ce'Nedra aylardır konuşmuyorlarmış. Kavga etmişler. Toparlanıp Riva'ya gidiyorlar. Pol Teyze olayı çözüp bu ikisini barıştırıyor ama başka bir şey oluyor orada: Emanet'le Garion bir ses duyuyorlar ve Aldur Taşı'nın yanına gidiyorlar gecenin bir körü. Taş dikkat etmelerini söylüyor. Zandramas diye de bir isim ekliyor. Olayı Belgarath'a iletiyorlar, Belgarath araştırmaya başlıyor. İlk seride Kitab-ı Mrin vardı, burada Kitab-ı Darine çıkıyor ortaya. Yani diyeceğim şudur ki bu ortaya yeni yeni çıkan yazmalardan iki seri daha çıkartırmış Eddings. Yine bir taneyle ucuz kurtarmış okuyucularını. Neyse, bu Zandramas Karanlığın Çocuğu'ymuş, Garion'un bir de bununla savaşması lazımmış. Esas Problem Sardion diye bir şey ama; bir taş bu yanlış hatırlamıyorsam. Zıt taş.

Büyünün dünyayla kusursuz etkileşimini gösteren bir bölüm var, on numara. Ben bir iki kahkaha attım. Çünkü komikti.

Sonuçta Garion yola devam ediyor ama Barak, Mandorallen gibi dostları yanında olamayacak, çünkü ortaya çıkan bir kâhine öyle dedi. Onlarla giderse savaşını kaybedermiş. Kemik kadro duruyor ama, İpek falan var. Yeni birileri katılacak. Valla çok heyecanlı, ilgiyle okuyorum ama tez danışmanım da asıl kitaplarını oku dedi, nasıl olacak bilmiyorum. Muhtemelen seriyi bitirmeden teze başlamam.
Romanı bilmiyorum da, hikâye keşfi çok önemli bir hadise. Keşfedilen her hikâyeci, insana farklı bir dünya sunuyor. Romandan daha geniş, daha öznel bir dünya. Hikâyeyi bu yüzden seviyorum; yazarlar kendi dünyalarını küçük parçalarla açtıkları için.

Şebnem İşigüzel'i pek geç keşfettim ben; o 21 yaşındaydı, ben 24. Yazar, okuduğunuz kitabı kaç yaşında yazdıysa o yaştadır. O yüzden 21. 40 yaşındaki halini bilmiyorum, onu da bileceğim, çünkü İşigüzel deli sardı.

Şimdi öncelikle bir okuyucu olarak çıkmıyoruz kitabın karşısına, ya da en başta okuyucu olarak çıkıyoruz ve görüyoruz ki yazarın okuyucuya biçtiği rol okuyuculuk değil, bir çeşit şahitlik. Anılara ve insanlara şahit olma hadisesi. Biz bunu istemesek bile anlatıcının görevi bizi şahit etmek. Dolayısıyla edilgen bir okuma olmuyor yapılan, insanın kendisine bir rol biçmesi oluyor. Anlatılanlar arasında neredeyiz, nelere şahit oluyoruz ve daha fazlasını isteyebilir miyiz? İşigüzel'in bu sorulara doğrudan bir cevabı var bir hikâyesinin sonunda:

"(...) Hayır size o adamı nasıl öldürdüğümü anlatmayacağım. Ama isterseniz geri kalan yaşamımın tüm perşembelerini anlatabilirim." (s. 107)

Konseptin aksine, bodoslamadan okumadım bu kitabı, bana biçtiği rolü oynadım ve son hikâyeden sonra anlatıcıyı selamlayıp sahneden indim. Çok mutluydum, iyi bir kitabı bitirip kendi kendine, "Ee, şimdi ne okuyacağım?" demeyen insanlar kadar.

Devinimler: Epigrafını buraya yazıp ziyan etmeyeceğim, öylesi güzel. Aşk acısından cortlayan bir hanımın hipnozla önceki hayatına kadar gitmesi, aşkların aslında bir çemberin kapanan iki ucu olması, karakterin anlatıcıya dönüşümü. Nefis.

Öykümü Kim Anlatacak?: Katman katman üstüne. Zaman geçişleri arasında bir aileyi inceliyoruz, bir de küçük bir kızı.

Klişe Hayatlardan: Benim için kitabın ağır topu bu oldu. Bir boya ustası, apartman boyayacak. Apartmanın sahibi bir ressam, bu yüzden çok çılgın renkler giriyor işin içine ve apartman boyandığında çok acayip bir şey çıkacak ortaya. Tabii ki belediyeyle uğraşmak yok, çünkü bu bir hikâye ve bir hikâyede -eğer yazar istemiyorsa- belediyelerle uğraşılmaz. Hikâyenin ruhuna aykırıdır bu. Belediyeler, hikâyeyi bozar.

Şu cümle de bir anda vurdu beni: "Bu apartmanı boyarken yaşlı ressamın dediği gibi yeryüzünün tüm renklerini kullanacağım. İsimsiz apartmanın adı da 'Yeryüzü' olacak." (s. 69)

Böyle şeylere hazır olmakta fayda var, her sayfada karşınıza çıkabilirler.

Apartmandaki daireler giriyor işin içine, bir de boyacının insan oyunları. Yüzlerden karakter tahlili, akıl hastası bir anne. Perec'in ruhunu görmek mümkün, daire sakinleriyse Perec'inkiler gibi gölge değil, kanlı canlı.

Bir bu kadar, hatta daha fazla öykü var ve hepsi çok güzel. Derin bir hayal gücü, vurucu bir gerçeklik. Kaçmasın.
Güzelim Macondo, can Macondo, dost Macondo. Birçoklarının ikinci memleketi, yalnız ve güzel köy/şehir/yer/hayal. Yüzyıllık Yalnızlık'tan:

"(...) O zamanlar Macondo, tarihöncesi kuşların yumurtaları kadar ak ve kocaman, parlak çakıllarla örtülü yatağı boyunca dupduru akan bir ırmağın kıyısına kurulmuş, yirmi hanelik bir kerpiç köydü. Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekirdi." (s. 9)

Ardından çingeneler geliyor, raylar döşenince tren geliyor ve devlet geliyor. Kentleşme yolunda mitlerden çıkıp gelmiş gibi duran bir yerleşim yeri olsa da Macondo, dört yıl, on bir ay, iki gün yağan yağmuruyla ve daha birçok mucizesiyle kerpiçten ziyade büyüyle, fakat gerçekliği korunarak ortaya çıkarılmıştır. Bu sebeple bildiğimiz şehrin bilmediğimiz bütün yönleri gibidir; küçük bir dünyada yaşıyorsak neler olduğunu bilemeyiz, fakat her şeyi gören, bilen bir anlatıcının elinde şehrimiz bir harikalar diyarına dönüşür. Macondo da böyle bir yer işte.

Yedi öykü var ve her biri yoğun bir okuma gerektiriyor. Özellikle Yaprak Fırtınası'nda anlatıcı ve zaman sürekli değiştiği için, anlatıcı değişimi de başlıklarla verilmediği için -saçma bir şey öyle yapılması zaten- anlatımın özelliğinden ve karakterlerle olan ilişkilerden kimin kim olduğunu çıkarıyoruz. Zamanı takip etmek daha kolay, birazcık dikkat yeter.
Buradaki yaprak fırtınası bir metafor, bunu bilek. İç savaşın sürüklediği insanlar, aşkların sürüklediği insanlar, sanayi döküntüleri, her şey geldi kasabaya fırtınayla. Sonra ev aldılar, ev yaptılar ve yerleştiler, sonra da toprağa karıştılar. Macondo, 1909.

Yaprak Fırtınası: Bir baba, kız ve çocuk, zamanında evlerinde yaşayan bir doktorun öldüğünü işitiyorlar ve adamın cesedinin başına gidiyorlar. Buradan sonrası Bu üçlünün anılarına dönük anlatılardan ibaret, bir de bilindik büyülü işlerden. Ailenin kasabaya gelmesi, kasabada kurulan kiliseye beklenen bir rahip, değişen anlatıcıların tekrarladıkları cümleler, anı yığını içinde tanıdık yüzleri çıkartabilmek. Marquez'in oyunlarından biri de söz gelimi bir olayı tekrar tekrar, her bir diyalogla birlikte daha da geliştirerek anlatmak. Bir adamın gelişinin iki sayfa boyunca anlatıldığını düşünün ama her tekrarda açıklayıcı bir cümle daha ekleniyor cümlelere. Anlatım biçimleri açısından bir hazinedir bu öykü. Bunların dışında bildiğimiz çevre, bildiğimiz insanlar.

Büyük Kanatlı Çok Yaşlı Bir Adam: "Çocuklar için masal" denmiş, kendinizi çocuk olarak görebilirsiniz.

Dazlak, dişleri dökülmüş bir adam beliriyor günün birinde bir arka bahçede. Kanatları var, bildiğin kanat. Adamın bir melek olduğunu düşünüyorlar ve besliyorlar onu. Rahip Latince konuşuyor adamla, cevap yok. Tanrı dilini bilmediği için kuşkulanıyor rahip, ardından adamı görmek isteyenlerden para alıp zengin oluyor besleyenler. Roma'ya mektup yazılıyor, bürokratik klişeler. Bir de örümcek kadın geliyor kasabaya, ünüyle meleği köşeye attırıyor. En sonunda uçup gidiyor melek.

Denizde Boğulmuş Erkeklerin En Yakışıklısı: Yine bir masal. Karaya yosunlarla kaplı bir şey vurur, bakarlar ki bir ceset. Bir erkeğin cesedi ve erkek deli yakışıklı. Kadınlar bu ölüye Esteban adını takıyorlar ve aşık oluyorlar bir de. Erkekler isyan ediyor, kadınlar ona bir cenaze töreni düzenliyorlar ve anlatıcının yanında Esteban da söze karışıyor, işleri karıştırmamak için elinden geleni yapacağını söylüyor, yaşasaydı tabii. Adamı gömüyorlar ve o köy geçen zamanla birlikte Esteban'ın Köyü olarak anılıyor.

Hayalet Geminin Son Gezisi: Of. Bir gencin kendisine inanmayan insanlarına hayalet bir gemiyi getirmesi, her şeyiyle.

İki üç öykü daha var, hepsi şahane. Marquez, Macondo işte. Mahallenin Muhtarları tadı alabileceğiniz bir yer.
Eh, bizde Kayıp Zamanın İzinde böyle olurdu. Olmuş. Gayet hoş olmuş ve tazı gibi peşine düşülmüş eski günlerin.

Bergson'dan Proust'tan etkilenen kişi sayısı bizde fazladır. Tanpınar, biraz Tarancı, Hisar mesela. Zamanı parçalara ayırma ve soyut bölümlere döküp her bir bölümü farklı şekillerde anlamlandırma hadisesi bu arkadaşlarda yoktur. Basit, güzel bir örnek Tanpınar'dan:

"Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında."

Ya, böyle. Dünü bugünde, bugünün tecrübeleriyle, duygularıyla yaşamaktan bahsediyorum. Dün diyerek yine yekpare bir zamandan bahsediyorum, oysa dün de bizim hatırda tuttuklarımızın çeşitliliğinde sonsuz parçaya bölünür. Bir insanı sonsuz şekilde tanırız, çünkü o insanla alakalı her bir ayrıntı, yaşadığımız sonsuz zaman diliminde tekrar, tekrar, tekrar işleriz, farkında olalım veya olmayalım. Hisar da bundan bahsediyor.
Sevgili eniştemiz Hacı Vamık Beyefendi'nin ruzânımazisine girmeden önce anı anlatıcının bu tarz deli insanlar için söylediği üç beş şey var, onlardan bahsetmek zorundayım ki bir çerçeve içinde görelim enişteyi. Anı dedim de bu elimdeki kitapta "hikâyeler" yazıyor. Kitap bölümlerden oluştuğu için her bir bölümü ayrı bir hikâye olarak değerlendirmişler demek ki. Öyle de olabilirmiş, garipsetmezmiş hiç.

Şimdi bu gibi romanlarda kronolojik bir ilerleyiş beklememek lazım. Önceden dediğim gibi zaman sonsuz parçadan ibaret, dolayısıyla bu parçalardan sadece birini, birkaçını, ya da hepsini çekerek bir bölüm oluşturabiliriz, bir bölümün arasına başka bir bölüm sokuşturabiliriz, kafamıza göre yazabiliriz yani. Anılar arasında bir bütünlük oluşturabiliriz, oluşturmayabiliriz, bir anda 10 yıl öncesine dönebiliriz, istediğimiz her şeyi yapabiliriz. Zamansal bir özgürlük sağlıyor bu, diğer yönden tipik okuyucu için zorlayıcı. Onca zaman değişimi, insanların sayısız farklı yönü, neler neler.

Bir giriş bölümü var, toptan alıntılayıp buraya koymam lazım gelir tam olarak anlatabilmek için. Ne ki yapamam, karınca büyüklüğünde harflerle beş sayfa falan. Özet geçeceğim; Hisar diyor ki enişte gibi delişmenlerle görüşmek insanlar için faydalıdır. Her insan, yer aldığı toplumun bir parçasıdır ve bu toplumun kurallarına göre hareket eder. Hareket etmek bir yana, bu kuralların tek doğru olduğunu düşünür, bu yüzden en küçük bir farklılığı bile sindirmek ister, bunun için de elindeki gücü kullanıp sindirmeye çalıştığını üzer, kırar. Tek bir bakış açısına saplanıp kalmıştır, başka fikirlere kapalıdır. Deliler, delişmenler böyle değildir. "İşte, hiç şaşmayan bir intizam ile işleyen bu beşeri kanun karşısında, bizim her zaman umduğumuz gibi bulduğumuz, denilebilir ki, ancak delilerdir. Onların tabiatı daha sağlamdır. Asıl olduklarına çok benzerler. Kendilerinden delilik bekleriz ve filhakika bulduğumuz da budur. Delinin huyu, taşıdığı isim gibi malumdur. Ondan artık insaf, izan, ahlak, mantık, şefkat, muhabbet, sadakat gibi diğerlerinde nafile arayıp bulamadığımız faziletleri zaten beklemeyiz. Onlar kendi haklarında önceden edindiğimiz fikirlere sonradan da uygun çıkarlar. Haklarında çok şaşırmış olmayız. Seneler geçer ve onların aynı deliliklerine devam ettiklerini görürüz. Bu bakımdan onlarla tanışmak daha pratiktir." (s. 9) Anlatıcı, enişteyi çocukluğunda tanıdığı için ilk zamanlar bunların hiçbirini düşünmediğini, sadece gülünçlükler için eniştesini sevdiğini söyler.

Eniştenin ilginçlikleri göz önünde bulundurularak oluşturulan bölümlerin ilkinde eniştenin resmi var. İşte çeşitli duygular, bu resimle o duyguların eşleşmesi falan. En önemli bölüm şu: "Eniştemizin yüzündeki mana veya manalar kendisini hem çocuk, hem aile reisi, hem zevk ehli, hem müteassıp, hem laubalice samimi, hem gösteriş meraklısı, hem delişmen, hem hesaplı gösterirdi." (s. 12) Böyle bir tip var elimizde. Hem deli, hem akıllı. Bir bakışı, bir söz söyleyişi var, anlatılamaz. Acele acele konuşmalar, Arapça birtakım sözler, tepkiler, hareketler... Eniştenin her hareketi ayrı bir olay. Etrafında kendisini dinleyecek biri olmadığında kendi kendine konuşması, türkü söylemesi, yemek yapması, yemek yemesi, köşk işleri... Eniştenin her bir yönü ayrı bir enişteden teşkildir.

Eski Çamlıca diye bir bölüm var, Hisar'ın mazi sevdasının izlerini merak eden bir okuyucu olarak beklentimi fazlasıyla karşıladı. Ermeni ve Rum mezarlıklarını geçince Bağlarbaşı, Altunizade, Koşuyolu arka arkaya sıralanırmış. Altunizade Camii, İstanbul'un hemen her yerinden görülürmüş ve buralarda Ermeni köşkleri çokmuş. Daha yukarılarda köşklerin asıl yoğunlaştığı bir yer varmış. Ardından asıl Çamlıca sayılan Kısıklı Caddesi gelirmiş. Sağ tarafta Alemdağı Caddesi varmış, oradan şimdinin Libadiye'si sanıyorum, Libâde'ye çıkılırmış, Bulgurlu Caddesi'yle kesişirmiş bu cadde. Tam bir Çamlıca panoraması. Bunlar sanırım 1890'lar zamanının cümleleri. Anlatıcının çocukluğunda Çamlıca'nın geçmişe göre daha sönük olduğunu, Sultan Aziz zamanının en parlak Çamlıca zamanı olduğunu söyleyen teyzeler falan varmış. Her İstanbullunun Çamlıca'ya dair bir gönül hatırası olurmuş mesela, aşk yuvası çünkü. Çamlıca zamanın en parlak mesire yeri."(...) Daha, Çamlıca demek, bir evliyaya benzeyen ihtiyar Sami Paşa'nın bir dergâha benzeyen kalabalık köşkü, seslerini hâlâ uğultulu rüzgarlar gibi duyduğumuz Namık Kemal - Sezai neslinin bu semte methiyeleriyle verdiği manalar, hürriyet şairi Abdülhak Hamid'in Suphi Paşa Korusu'ndaki kayası, birçok zarafet hatıraları, atlar, arabalarla gezilen yerler, Çamlıca demek hâlâ daha böyle aşk hatıralı ve şiirli, güzel ve biraz baş döndürücü bir semt demekti." (s. 24)

Edebiyatımızda Araba Sevdası olsun, İntibah olsun, birincisinde güzellikler kraliçesi yapılan, ikincisinde adeta ruhani bir hüviyete bürütülen Çamlıca gibi bir yer pek azdır. Belki Kağıthane. Ayrıca bir devrin toplumunu incelemek için de Çamlıca'dan daha güzel bir yer bulunamaz. Zengini, fakiri, soylusu, köylüsü hep oradadır.

Sıra köşke geldi. Eniştenin köşkü, normal köşk. Seyisi var, kalfaları var, Arabistan'dan gelen ıvır zıvır var. Enişte memuriyet için Arabistan'a gidiyor sık sık ve bir şekilde ayağı kaydırılıp, bir halt yiyip azlediliyor, Çamlıca'ya geri dönüyor. Ben düşündüm ki sırf Çamlıca'daki köşk hasretiyle yanmak ve kavuşma zevkine ermek için onca yol gidip Arabistan'ın cehennem sıcağında yaşar. Köşküne öyle bağlıdır enişte, tabii anlatıcının halasını da peşinde sürükler. Sonlara doğru hala, enişteye daha fazla dayanamaz ve adamı ortada bırakır. Adam uğraşır, didinir, kadını geri dönmeye ikna edemez. Eh, hala olmadan da köşkte geçirdiği zamanı hapiste geçirilmiş zaman olarak hisseder ve köşkü satmaya kalkar. Amacı sur içindeki, geçmişte kalmış heyecanlı hayatına geri dönebilmektir. Lakin iyice yaşlanmıştır, vefat eder. Hala da vefat eder. Hala ayrı bir dünya, Hisar isteseymiş bu eser yetkinliğinde Nagehan Hala adlı bir kitap yazabilirmiş gayet. Halayla köşk öyle iç içe geçmiş ki enişte efendi bu yoksunluktan yola çıkarak bütün bir hayatı incelemek zorunda hissediyor kendini.

"(...) Benim neyime lazımmış Çamlıca'nın soğuğu, yok koca damın aktarılması, yok eşyanın odalara yerleştirilmesi, yok elinin körü! Vallahi, ben burada bir bekçi gibi kalmışım! Neyin bekçisi, onu da bilmem! O da malum değil! Şimdi, yatağımda, Don Kişot gibi uslandım ama iş işten geçmiş olmasaydı bari!" (s. 190-191)

Gerçekten de akıbet Don Kişot'unkine çok benzer; yataklarında uslanırlar ama ölüm de pek uzakta değildir artık. Ölümle alakalı bir bölüm daha var, bunu da alıp kıvrıklara geçiyorum.

"Bazen hayat ve çok kere de ölüm, sevdiklerimizi ve birlikte yaşadıklarımızı bizden ayırınca içimizde eski bazı heveslerimizin söndüğünü ve bazı neşelerimizin sona erdiğini duyarız. Artık onlarla birlikte düşünmeye alıştığımız fikirleri bir daha deşemeyecek ve onlarla birlikte gülmeye alışkın olduğumuz mevzularda bir daha gülemeyeceğiz demektir. Böylece ölenlerin birçok alakalarımızı ve duygularımızı içimizden söküp kendileriyle birlikte götürdüklerini, onlarla beraber biraz da fikirlerimizin ve hislerimizin göçtüğünü ve kendimizin de biraz öldüğümüzü, parça parça ölmekte olduğumuzu anlarız." (s. 196)

Eh, birlikte dopdolu yılar geçirmiş çiftler vardır. 50 yıllık evli, 55 yıllık evli. Kadın veya erkek vefat ettiği zaman sağlıklı olan kalanın da görece kısa bir zaman içinde ölmesi bununla alakalı zannediyorum.

* Enişte dindar bir insan. Maddiyat ve maneviyat eniştede dengede duran iki ağırlık. Arapça birtakım sözleri yerli yersiz kullanmasıyla çocuklara maskara olması işin bir diğer yanı.

* Dini inanışların yanında, enişte her şeye inanan bir insan. "Şeytana, perilere, iyi saatte olsunlara, hatta, kim bilir, belki de Rüküş Hanım'a ve Yavru Bey'e inanırdı (bunlar ne oluyor acaba, araştırmak lazım). Bazı evlerde cinler vardır. Bunlar gözle görünmez, fakat varlıkları yaptıklarından ve çıkardıkları seslerden anlaşılır. Gece saatlerinde bazı boş evlerden gürültüler duyulur. Ortada kimseler yokken kuyudan şarıl şarıl sular çekilir. Camlar taşlanır. Pencerelerde ışıklar yanar. Bu aydınlık odaların camları önünde dolaşan hayaletlerin geçtiği görülür. İşte bütün bu şeyler onların mevcudiyetini bildirir. Kendisine göre, bu zamanda yapılacak başka iş yoktu. Bu evler tekin değildi. Hemen pılıyı pırtıyı toplayıp selametle bir an evvel kaçmalıydı." (s. 35) Şimdi buraya dikkat. Eniştenin itikatları bir yana, anlatıcının da bunlara inandığını görüyoruz. Buradan Hisar'la bağlantı kurabiliriz; kendisi Boğaziçi Mehtapları kitabında kayıkla gezen hayalet gibi bir kadından bahseder ve kadının hayalet olduğuna inanmaya son derece meyillidir.

* Eniştenin edebi düşünceleri. Enişte Ziya Paşa hayranı. Namık Kemal'in adını, devir koşullarınca pek ağzına almazmış ve Abdülhak Hamid'i bir deli olarak görürmüş. Servet-i Fünun konusunda Ahmet Midhat Efendi'nin daha tükürdüğünü yalamadan evvelki görüşüne katılarak dekadanlık suçlamasında bulunuyor. Bunların dışında polisiye romanlara bayılıyor. Kabaca böyle. Ne ayrıntılar var, ne cümleler var. Anlatmaya makale olur. Mis bir kitap.
Halid Ziya'nın ikinci kitabı. Tam olarak şöyle: "Tefrika olarak neşredildikten sonra kitap suretinde basılmıştır." Buradaki öyküler Servetifünun'da ve İkdam'da basılmış. Evet.
Solgun Demet: Oğlunu pek seven bir anne, bir gün kocasının cüzdanından düşen bir demet solgun çiçeği eline alır, bir süre bakar, sonra yerine koyar demeti. Ardından gelsin paranoya, gelsin buhran. Kadın düşünür. Oğlunu düşünür, kocasını düşünür, kendini düşünür. Soramaz da demeti. Sormaktan çekinir, çünkü alacağı cevap her türlü yıkımla sonuçlanacaktır. Bir tarafta kocasından şüphelenmek ve kocasını yeterince sevmemek fikri, diğer yanda ihanetin ipuçlarını şaşkın bir yüzde okumak... Sormaz, öğrenmez. Ignorance is bliss.

Mösyö Kanguro: Mehmet Rauf'a ithaf etmiş bu öyküyü Halid Ziya ve ithaf bölümünde Mehmet Rauf'un sanat dahiliğine hayran olduğunu belirtiyor. Hatırladığım kadarıyla Mehmet Rauf, Halid Ziya'nın en yakın arkadaşı ve Halid Ziya İstanbul'a geldiği zaman büyük yakınlık gösteriyor yazara, çünkü Halid Ziya'nın daha İzmir'deyken yazdığı öykülerinin büyük bir hayranı. Halid Ziya Mehmet Rauf'u ne kadar överse Mehmet Rauf da Halid Ziya'yı en az o kadar över, zira kurgu sanatını Halid Ziya'dan öğrendiğini söyler Mehmet Rauf.

Evet, şimdi burada kanguru gibi bir çocuğumuz var. Doğduğundan beri böyle. Bir başka Halid Ziya kitabında bir dayak sonucu kamburu çıkan çocuğu hatırlarım. Ailesi, arkadaşları anlayışlıydı, öküz gibi davranmıyorlardı çocuğa. Aynı konseptteki bu çocuğa bok gibi davranıyorlar ama. Okul arkadaşları Kanguro adını takıyorlar çocuğa. Bildiğimiz kanguru. Sonra babası da, "İyi ama zaten kanguru gibi değil misin?" diyor çocuğa. Utanıyor çocuktan hayvan herif. Sonra çocuk okulu bırakıyor, büyüyor ve sirklere katılıyor. Öyküyü üç bölüme ayırırsak bu ikinci bölüm olur; fizyolojisi sıkıntılı bir çocuğun kendine benzerlerini bulması, uyumluluk kurması ve mutlu olması. İnce ince işliyor Halid Ziya. Öykünün bir diğer ilginç noktası da Fransa'da geçmesi.

Neyse, çocuk ABD'deki bir sirkten teklif alıyor ve oraya gidiyor. Üçüncü bölüm, aşk. Aşık olmak istiyor bizimki, oradaki bir kıza aşık oluyor ama kız buna yaklaşmıyor pek. Bu da kızı kaçırıyor, yüksek bir yere çıkartıyor. Kitabı hazırlayan Şemsettin Kutlu, Kanguro'yu Quasimodo'ya benzetiyor haklı olarak, lakin ben biraz da King Kong'a benzetiyorum şu durumda. En sonunda lan kıza fenalık edeyim, etmeyeyim diyerekten cozutuyor Kanguro ve ağlıyor, ağlıyor.

Hayat-ı Şikeste: Kırık Hayat anlamında. Bu çok güzel lan. Biraz Before Sunrise havası var, biraz Dostoyevski'nin Beyaz Geceler'i var.

Yağmurlu bir gecede son tramvaya anlatıcımız biniyor, ardından gençten bir kız biniyor. Sorna kızın yanlış yöne gittiği anlaşılıyor. Tabii adamımız da romantik, kızla konuşmadan önce kızın hayatıyla ilgili kafasından hikâyeler yazıyor. Tipi Halid Ziya olayı. Ardından yürümeye başlıyorlar o havada, konuşuyorlar bayağı. Kızın anası ölmüş, babası da ayyaşmış. Adam eve bırakıyor kızı, baba da kızı adama kakalamaya çalışıyor. İğrenç. Şu durumda ben olsam kızı orada bırakmam, zaten anlatıcının tutumlarından da bunu çıkarıyoruz ama adam ne yapıyor, biliyor musunuz? "Sabret bacı yav," diyor ve uzuyor. Allah seni kahretmesin lan, al o kızı evlen. Şeker gibi kız.

Sevda-yı Girizân: Kaçan Sevda anlamında. Bir kızın bir adama yazdığı mektuptur, dolayısıyla kızın gözlerinden görüyoruz hadiseleri. Genç kızımızın odasından görülen eve bir doktor ve ailesi taşınır. Bir şekilde bakışırlar, adam kıza güler, kız da adama güler. Adam anında vurulur kıza, hatta işi ilerletip kızın şemsiyesine mektup falan atar. Kız gayet iffetlidir; doktorun eşinin giderek mutsuzluğa gömüldüğünü, çocukların her gün ağladığını görür. İşte, öyküyü teşkil eden mektubu yazar adama ve her şey normale döner, adam hatasının farkına varır. Böyle güzel bir şey.

Sade Bir Şey: Şöyle öyküler gerçekten boğuyor insanı. Saatçi iki kardeş, babaları ölüyor. Küçük kardeş babasının dükkanını alıyor, diğeri de büyük hayallerle bir dükkan açıyor başka bir yerde. Sonrası büyük kardeşin küçüğe bağımlı hale gelmesi ve içten içe güttüğü kin. En sonunda küçük kardeşinin kendi hayallerini gerçekleştiğini görür. Öykü orada bitiyor. Adam verem olmuştur herhalde yaptırmak istediği evi kardeşinin yaptırdığını görünce.

Kırık Oyuncak: Halid Ziya Dayı çocuklara sıklıkla yer verir öykülerinde, yine bir çocuk öyküsü ama bu da deli iç burkuyor. Yine bir Halid Ziya öyküsü vardı, çocukları olmayan bir çift vardı ve günden güne yalnızlığa gömülüyorlardı, en sonunda birkaç kedi bulup kedileri çocuklarının yerine koyuyorlardı. Burada yine aynı durum, lakin çocuk oluyor. Üstüne titriyorlar çocuğun, öyle böyle değil. Çocuk mutlu mesut büyürken hasta oluyor. Nezle diyorlar. Hastalık bir türlü geçmiyor, çocuğun ilk söylediği şey, "Acıyı anne!" olur, boğazını gösterip. Allah kahretsin, içim parçalandı lan. Neyse, çocuğu doktorlara falan götürüyorlar en sonunda. En sonunda diyorum, zira o kadar uzun süre hastalık geçsin diye bekliyorlar ki çocuk ölmediğine dua etsin bence. Geri zekalılar. Neyse, çocuk iyileşiyor ama ciğerleri hasar görüyor ve kara kuru, minicik, zayıf bir çocuk olarak kalıyor yavrucak. Bizimkiler de kırık bir oyuncakla avunuyorlar. Ağlıyordum lan.

Beyaz Şemsiye: Yine tipik bir Halid Ziya öyküsü. gözlemci-anlatıcı, bir kızla bir bahriyeliyi izler. İkisi de birbirine aşıktır. Sonra yine tipik olay, aradan beş yıl geçer, anlatıcı kızı görür. Kızın beyaz şemsiyesi, beyaz elbisesi gitmiş, yerlerini karaları almıştır. Bir de çocuk vardır kızın yanında. Çocuk, bir bahriyeliyi gösterip, "Beybabam böyle miydi?" diye sorar. Adam savaşta falan ölmüş herhalde. Bu tür öykülerde olaya bakmayacaksınız, yazarın o durumu nasıl canlandırdığına, üslubuna bakacaksınız ki hüzünlenip ağlayabilesiniz. Yok lan, yine ağlamadım ama üzüldüm.

İzdivac-ı Müteyemmen: Kutlu Evlenme anlamında. Buradaki anlatım tekniği ilginç; Halid Ziya, olayın inandırıcılığını artırmak için bambaşka bir durumda başlatıyor öyküyü. Anlatıcı, sürekli konuşan arkadaşlardan şikayetçidir ve ne yazık ki bu tür arkadaşlarından birine denk gelir. İşte bu çok konuşan arkadaşın anlattığı öykü, hikâyenin aslını oluşturuyor. İki kurgu iç içe. Bu ikinci hikâyede bir bay var, memur. Rahat şartlarda yaşıyor. Sonra evleniyor, çocuğu oluyor. Bir çocuğu daha oluyor. Bir tane daha oluyor. Sekiz tane falan çocuğu oluyor. Bu sırada nasıl fakirleştiği, hayattan nasıl bezdiği falan. Fena.

Bir bu kadar öykü daha var, yine Halid Ziya'nın lezzetli kaleminden muazzam öyküler.