Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

OZ diye bir dizi var, izlememişseniz izlemenizi rica ederim. Kült bir dizi. Dizinin güzelliği bir yana, Kareem Said adlı bir karakterden bahsetmek istiyorum. Goodson Truman, gençliğinde birçok pis iş yapmış, sonradan Müslüman olmuş, beyazların sahip olduğu depo gibi bir yeri havaya uçurmaktan hapse girmiş bir kardeşimiz. Mücadelesi tamamen haksızlıklarla mücadele üzerine, bu yolda silah kullanmaktan da geri kalmıyor. Chaotic Good diyebiliriz kendisi için. Yazdığı kitaplarla takipçilerine yol gösteriyor, eşitlik uğruna hapishanedeki tayfası tarafından dışlanıyor, bir dünya olay. Özgürlüğünü elde etmeye bir adım kalmışken, çok affedersiniz, iyilik kisvesi altında şov yapan güç sahibi adilere sittiri çekmesiyle dostlarını yalnız bırakmıyor falan. Böyle bir adam.
Fotoğrafta duvara asılı postere bakalım. Solda Martin Luther King Jr. var, "I have a dream," diye başlayan konuşmasından hatırlarsınız. Sağda da bizim adam, Malcolm Little. O zamanlardaki adıyla Malcolm X.
Bu adamlar ne yaptı? Öncelikle benzer şeyleri hayal ediyorlardı, benzer şeyleri söylediler, benzer şeyler yaptılar. Bir noktaya kadar. King, nefretin sevgiyle giderilebileceğini söylüyordu. Meşhur konuşmasında insanların derilerinin rengiyle değil, karakteriyle değerlendirileceği günleri beklediğini söyler mesela. İyi bir eğitim almıştır, iyi bir hatiptir, sağlam bir düşünürdür. Nobel Barış Ödülü bile almıştır kendisi. Sonrasında ölüm tehditlerinden usandığı bir zamanda öldürüleceğini bildiğini, yine de bir şeyleri değiştirebildiyse mutlu olduğunu söyler, ardından bir suikasta kurban gider. Boğazından vurulur.
Malcolm X, işte sokaktan gelmiş bir adam. Kendi kendini bir nokta kadar eğitmiş, doğru bildiği fikirleri savunurken yanlışlar da yapmış, yine de davasından vazgeçmemiş bir fikir adamı. Hayatına geçiyorum artık. Kareem Said'i niye anlattım, çünkü Kareem Said gerek fikirleriyle, gerek zayıflıklarıyla King'ten ziyade Malcolm X'tir. Bu yüzden, evet.
Kitabın ilk 100 sayfası Hailey'nin kitabı yazma aşamasını anlatıyor. Geriye kalan 600 sayfadan daha dikkat çekici bir bölüm diyebilirim, X'i Hailey'nin, bir araştırmacının gözüyle görürüz. Sadece bu da değil, King'in de başına gelecek olan suikast felaketini tanıkların söyledikleri vasıtasıyla yaşıyormuş gibi oluruz. X'in hayatı, eşiyle ve çocuklarıyla olan ilişkileri, birçok şey var bu sayfalarda.
1963'te Hailey, X'e hayat hikâyesini kitaplaştırmak istediğini söylüyor. O zamana kadar çok yakın bir ilişkileri olmamış ama bir basın mensubu olarak Hailey'den hoşlanmış demek ki X, kabul ediyor. Detaycı ve pimpirikli bir adam olarak Hailey'yi üstadı Elijah Muhammed'ten izin koparmak için Phoenix'e yolluyor. Bu Elijah Muhammed'e geleceğiz, Malcolm X'in zihnini açan bir bay.
Yazım aşamasında, Malcolm X hemen her gece Hailey'nin evine gidiyor, sabaha kadar çalışıyorlar. Geçmişin bazı ayrıntıları X'i üzüyor, bu yüzden sinirlenip eve gittiği de oluyor, peçete, prospektüs vs. gibi hemen her şeye beyazlar hakkında notlar çıkardığı da oluyor. Tabii sadece beyazlar hakkında değil, şuna gel: "Bugünün hızlı dünyasında tefekküre ya da derin düşünceye yer yok. Bir mahkumun iyice kullanabileceği bol vakti oluyor. Bir insanın düşünmeye ihtiyacı varsa, gidebileceği en iyi yer, bana sorulursa üniversiteden sonra hapishanedir. İnsan teşvik edilirse hapishanede hayatını değiştirebilir." (s. 19) Amerikan filmlerinde falan duyarız, "Yeterince düşünecek zamanım oldu," diye, havalı bir cümledir. İşte hapishanelerin ikinci amacı bu, düşünmeye teşvik ederek kişisel aydınlanma sağlamak. Aslında ilk amaç bu. Mesela hırsızlık yaptınız, beş yıl hapis verirler, bu beş yılın iki yılı şartlı tahliyesiz süre. Bu süreyi garanti yatarsınız. Üçüncü yılın başında, eğer o zamana kadar bir vukuatınız yoksa bir kurulun karşısına çıkarsınız. İşte ben böyle aydınlandım, şöyle erdim, on numara insan oldum diyerekten adamları ikna ederseniz özgürsünüz. Gözetim altında olursunuz ama hapse girmemiş gibi yaşarsınız. Tabii en ufak yamukta hapse döndüğünüz zaman önceki yatmadığınız süreyi de yatarsınız, bu da suç işlememek için kamçı. İşte bu ilk tahliye aşamasında insanlar meslek öğreniyor, kitap okuyor, ne bileyim, geliştiriyorlar kendilerini. Malcolm X de hapishanede yetiştirmiş kendini. Helal.

Neyse, yazılış sürecinde Malcolm X çok yoğun, ara ara görüştükleri de oluyor, her gün çalıştıkları da oluyor. Lakin bir şekilde tamamlamaya yaklaşıyorlar kitabı. Bu arada yazar, Malcolm X'le yakınlaşıyor ve bazı ilginç şeyler öğreniyor. Mesela X, çocuklarına hediye almamış hiç. Karısını ihmal ediyormuş, Elijah Muhammed'in yolunda harcadığı zamana hem üzülüyormuş, hem üzülmüyormuş. Muhammed Ali'yle yakınlıkları var, Ali'nin Müslüman olduğunu söylediği zamanlardan kalma. Eskinin iki iyi arkadaşı, Elijah Muhammed Malcolm X'i cemaatinden çıkarınca, Ali de Elijah Muhammed'in sadık bir müridi olduğu için konuşmamaya başlıyorlar. Ali kaçıyor X'ten daha doğrusu. X'in öldürülmesiyle ilgili ayrıntılı bir inceleme de var. Polislerin sallamaz tavırları, X'in konuşma sırasında defalarca kurşunlanması. Of, hatırlayınca içim karardı. X'in hayatına geçelim artık.

Baba vaiz, anne işsiz. Ku Klux Klan, babanın evde olmadığı bir gün baskın yapıyor ve camları indirip tehditler savuran beyaz kukuletalı adamlar geldikleri gibi gidiyor. Baba dönünce olayı öğreniyor ve çok sinirleniyor. Bu sıralarda doğuyor Malcolm Little, 19 Mayıs 1925'te, çok yoksul bir ailenin dördüncü çocuğu olarak. Babanın önceki eşinden üç çocuğu var, onlardan biri olan Ella, X'in hayatında önemli bir yere sahip olacak.

Baba öldürülüyor, kaçınılmaz son. İntihar ettiği söyleniyor ama kafada kocaman bir ezik, bir de ölüyü taşımışlar, izler belli. Yine de olay kapatılıyor, dört çocuğun yetiştirilmesi, anne Louise Little'a kalıyor. Kadın çıkış yolu arıyor, bir türlü bulamıyor ve psikolojisi bozuluyor. X'in beyazlara karşı olumsuz şeyler hissetmeye başlamasının ilk örneği burada ortaya çıkıyor; sosyal sağlık bir şeyinin adamları defalarca geliyor, çocukları devlet himayesine almak için. Kadın akıl sağlığının yerinde olduğunu göstermek için uğraşıyor ama her seferinde gücü biraz daha azalıyor, çünkü bu beyazlar yardım ödemelerini geciktiriyor, kadına deliymiş gibi davranıyor falan. En sonunda kadını akıl hastanesine kapatıyorlar. Olaya gel.

Çocuklar akrabalara dağıtıldıktan sonra okul dönemi başlıyor. Malcolm çok başarılı bir öğrenci. Beyaz bir öğretmeni var, Malcolm'ı pek seviyor. Çocuğa ne olmak istediğini sorunca, "Avukat," diyor Malcolm, kendinden gayet emin. Lakin adamın dediği şeye gel: "Ya sen avukat olup napıcan, sen marangoz ol, tornacı ol. Böyle işler yapmak istemez misin?" Çocuk siyah ya, toplumda da yer yok kendisine. İşte meslek edinsin bir an önce, parasını kazansın. Asla "kötü" yola düşmesin, hak aramasın. Kafa bu, böyle ortamlarda büyüyor Malcolm. Mesela bir yurtta kalıyor, yurttakiler pek seviyor bu siyah, akıllı küçük çocuğu. O kadar seviyorlar ki çocuğun yanında, "Kahrolası zenciler böyledir işte," falan diyorlar ama çocuğu kastetmeden, yani çocuk da kendilerindenmiş gibi. Malcolm zeki tabii, lan ben de zenciyim gebeşler, diye düşünse de bir şey söylemiyor. Düşünceleri böyle böyle şekilleniyor.

Kardeşler de bir şekilde yırtmaya bakıyor. Biri papaz oluyor, biri işte bilmem ne oluyor. İrtibatı koparmıyorlar ama uzunca bir süre. Malcolm şehre gittiği zaman bir ölçüde kopacak ama hayatının dönüm noktasında kardeşlerinin etkisini bayağı bir hissedecek.

Malcolm bakıyor ki okuyan siyaha yer yok, şehre gidiyor, Ella'nın yanına. Şehir hayatı bir 200 sayfa kadar var, uzun bir süreç. Başlarda saçları beyazlarınkine benzetmek için kül suyuyla yakıyorlar mı, bir şey yapıyorlar. Amaç fiziksel görünümlerin dahi beyazlar gibi olması, beyazlara karışma dürtüsü. Sonrasında birkaç arkadaş ediniyor genç Malcolm, ayakkabı boyacılığı yapıyor ünlü kulüplerde. Burada müzik gruplarıyla kurduğu ilişkiler de ilginç; Duke Ellington'ın yakın arkadaşı oluyor ve ona esrar falan buluyor mesela. Bu yıllarda geyik bir deyişle sokakların kanunlarını öğreniyor, ileride hitap ettiği insanlara ulaşma konusunda en büyük yardımcısı, ulaşmak istediği insanların nasıl bir hayat yaşadıklarını bilmesi olacak. Neyse, torbacılık falan derken Ella'nın yardımıyla New York trenlerinde çükilata, büskivik gibi şeyler satıyor ve daha büyük bir şehirde yaşamanın hayalini kuruyor. Gidiyor da o şehre. Başka arkadaşlar, başka sevgililer, hırsızlık. Süper bir çete kuruyor ve zenginlerin evlerini soymaya başlıyor. Yakalanıyor bir gün, doğru kodese.
10 yıl.

Aydınlanma burada başlıyor. Philbert ve Reginald, hapisteki kardeşe aynı şeyi söyleyen mektuplar yazıyorlar: "Sakın domuz eti yeme kardeş, hapisten kurtulmanı sağlayacak yolu göstereceğiz." Reginald gelip gidiyor ara ara ve İslam Cemaati'nden, Elijah Muhammed'ten, kurtuluştan bahsediyor. Sallamıyor önce Malcolm, sonra yavaş yavaş daha fazlasını merak ediyor. En sonunda Elijah Muhammed'e mektup yazıyor. Cevap gelince görev tamamlanmış oluyor, bir üstadın yoluna girmiştir artık.

Elijah Muhammed, ermiş olarak gördüğü bir adamla karşılaşıp değişmesinin ardından tüm siyahların Müslüman olması için uğraşmış, İslamiyeti ABD'de örgütlü bir şekilde yaymaya çalışmış bir dayı. Peygamber gözüyle bakıyorlar adama, o derece etkili biri. Neyse, Malcolm hapiste iyice bir kitap okuyor falan, çıktığı zaman Elijah Muhammed'le görüşüyor ve yavaş yavaş cemaat işlerine giriyor. Harlem civarında zencilerle konuşuyor mesela, broşür dağıtıyor, böyle şeyler. Muhammed'in sağ kolu haline geliyor, lakin bu olay onun sonu olacak. Muhammed, X kadar bilgili, televizyona çıkan falan bir adam olmadığı için aslında en başından beri X'in arkasından konuşurmuş, çekiştirirmiş falan. Ama X işini iyi yaptığı için de dokunmuyormuş. Böyle acayip acayip işler. Sonra bu Muhammed kardeşimiz sekreterlerini falan hamile bırakmış, X dedikodulara kulak asmamış, Muhammed öl dese ölürmüş falan.

Kariler, X'in yolunda büyük saçmalıklar olduğunu görürüz, ne kadar eşitliğe yönelik bir yol olsa da. Birincisi, kahramana bağlılık. Gündüz Vassaf'ın kahramanlar hakkında yazdıkları geliyor akla. Bir kahramanı körü körüne takip ederseniz boşu boşuna ölebilirsiniz, çok affedersiniz. Kahramanların değil, fikirlerin yolunda yürümek gerekir. Eh, X'in 10 yıllık cemaat mücadelesinde gözlerini kapayıp vazifesini yapması, böyle bir körlükten kaynaklanıyor. Zira arada çok büyük bir düşmanlık olmamasına rağmen cemaat, X'in sahip olduğu tek eve mahkemeyle el koydurtuyor mesela. Muhammed'in X'in cenazesinde yaptığı konuşma daha berbat. "Hırsından yandı bitti kül oldu" havasında. X iyi ki daha fazla rezillikle karşılaşmadı. Hayatında, en azından.

İkincisi, İslamiyeti çıkarlara göre yorumlama. Kariler, buradaki İslamiyet anlayışı, X'in daha sonra itiraf edeceği üzere çarpık, deli gibi çarpık. Çarptırılmış daha doğrusu, araç haline getirilmiş. Irkçılığa ırkçılıkla karşılık veriyor X, tüm siyahlar kötüyse tüm beyazlar da kötüdür, alayı dombilidir gibi. Eh, o şartlarda oluyor böyle şeyler. Sonra domuz eti yememek dışında hiçbir ibadet yok. Aslında yanlış söyledim, çarpık inanç yerine İslamiyetin fikri boyutu demeliydim ele alınan. Neyse, namaz kılmaktan bihaber X kardeş. Hacca gittiği zaman namaz kılmayı, abdest almayı vs. öğreniyor, öğreneceği ne varsa. Sonra orada görüyor ki beyazlar da var. Müslüman beyazlar. Düşünüyor, ulan demek ki bütün beyazlar şeytan değil, diye aydınlanıyor. Memlekete döndüğünde fikirleri bayağı bir değişmiş şekilde kameraların karşısına geçiyor ve bütünleyici bir yaklaşımla siyah-beyaz meselesine ancak o zaman eğiliyor. Çok geç bir zamanda, çünkü kısa denecek bir süre sonra vurularak öldürülecek.
Bir dünya sözü var X'in, onları almadım. Sözlüklerde istemediğiniz kadarına rastlayacaksınız. İyi günler diliyorum.
Ahmet İbn-i Fadlan adlı bir Arap kardeşimizin 922'de başından geçenler. Öncelikle şunu belirteyim, ne İbn-i Fadlan, ne de kendisinin el yazması kurgusal.Her şeyin kurgu olduğunu söyleyenlere denk geldim. Öyle bir şey yok. Perec mi lan bu, Crichton.

Michael Crichton, kendisi Jurassic Park'ın da yazarı, bir ön metinle mevzuyu açıklıyor önce. Yazmanın kökenini, nüshaların başına gelenleri anlatıyor mesela, sonra Viking kardeşlere geçiyor. Bu yazma, İskandinav toplulukları hakkında bilgi veren bir erken dönem kaynağı olduğu için çok önemseniyor. Görece gölgede kalmış Viking yaşamı hakkında birçok ayrıntıya bu yazma sayesinde ulaşılmış. Vikingler hakkında bazı araştırmacıların görüşlerine de yer veriliyor. Biri diyor ki bu aslında barbar diye nitelenen adamların kendi kültürleri vardı, lakin medeniyet kurmak için gereken hümanizmden mahrumdular. Arkalarında pek eser de bırakmadılar falan. Crichton'a göre bu görüşlerin geçerliliği tartışılır hale gelmiş, çünkü karbonla yaş belirleme olayıyla birlikte Doğu'nun gelişmiş medeniyetinin yayılmasından önce kuzeydeki topraklarda maden işlemeciliği çok ileri bir seviyedeymiş. Eh, uzaylıların yapmadığında hemfikirsek Stonehenge de var. Böyleyken böyle.

Son olarak Ahmet kardeşimiz. 900'lü yılların Bağdat'ında, zenginlik ve refah içinde yaşayan, muhtemelen eğitimli bir insan. Şair olduğunu söylüyorlar. Halifeye yakın olmasına rağmen aralarında pek sevgi falan yok. Neyse, son derece objektif, tarafsız ve gerçekçi bir dayı İbn-i Fadlan. Ahmet diyeceğim bundan sonra.

Açıklamalar bu kadar. Romanın yazılış aşamasından bahsetmeyeceğim, yine de bazı eksik bölümleri Crichton'ın tamamladığını söyleyeyim. Neresi tamamlanmış, onu bilmiyorum.

Ahmet, halifenin emriyle bir tüccara mektup götürmek için adamın evine gidiyor, bakıyor ki adam yok. Adamın eşi orada. Gençten bir kadın. Sevişiyor bunlar, tüccar da sonradan bir şeylerden şüphelenince Ahmet'i halifeye şikayet ediyor. O sırada Saka elçisi saraydaymış. Halife, Ahmet'i elçi olarak Saka diyarına gönderiyor. Aylarca sürecek bir yolculuk. Sürgün diyelim buna, ağır bir ceza.

Bu noktadan sonra kitabın kırılma noktası kuzeye doğru giderken Vikinglerle karşılaşmak olacak, karşılaşmadan önce yolculuk faslı var. O coğrafyada Türkler de bulunduğu için Tekin el-Türki, Bars el-Saglabi gibi isimlere rastlıyoruz. Hazar Türkleri var daha çok. Türkler önemli olaylarda pek gözükmüyorlar, Crichton arada kurguya dahil olarak uzunca zaman dilimlerini özetleyerek geçiyor. Yine de Oğuz Türkleri mesela, Ahmet'in ilgisini çektiği için biraz detaylandırılmış.

"Hiçbir Müslüman kendisini ağırlamayı kabul edecek ve yanında kalabileceği bir Oğuz olmadan Türk topraklarına giremez. Tabii kabul edilmek için ev sahibine kendi ülkesinden kıyafetler, takılar, karısına da biber, darı, kuru üzüm ve fındık getirmek zorundadır. Misafir kabul edildiğinde ev sahibi onun için bir çadır kurar ve ona kesmesi için bir de koyun verir. Oğuzlar asla koyun kesmezler, bunun yerine hayvan ölene kadar kafasına vururlar." (s. 33)

Oha. Bunun dışında aile, eşcinsellik gibi konularda söylenenler de ilginç. Balballar ve sahipleriyle birlikte gömülen atlar anlatılmış.

Ahmet, gideceği yere ulaşmasına bir adım kalmışken Vikinglerle karşılaşıyor. Buliwfy önderliğindeki dana adamlar. Bu adamlarla takılıyor bir süre Ahmet. Neyse, tayfaya bir haberci geliyor, kuzeydeki bir krallıktan zannediyorum, ya da krallık gibi bir şey. Haberciyi gönderen, Buliwfy'nin tanıdığı bir yaşlı kral. Yardım istiyor. Buliwfy de yardım için harekete geçiyor, Ahmet'i de yanına alarak. Ahmet yoluna gitmek istiyor ama bırakmıyorlar, çünkü Ahmet 13. Savaşçı. Yani gruba lazım bir adam, uğursuzluğu engellemek için. Böylece ikinci bölüme geçiyoruz, Viking diyarına doğru yelkenler fora.

Asıl eğlenceli bölüm burası, o yüzden kısa keseceğim. Kralın yardıma çağırış sebebi, sisin geri dönmesi. Sisten ölümüne korkuyorlar, çünkü sisle birlikte gelenler o kadar korkunç varlıklar ki adlarını söylemek bile yasaklanmış, kötü şans getireceğine inanıldığı için. Bu sis olayı, uzun zamanlardan sonra tekrar ortaya çıkan yaratıklar falan tanıdık geldi mi? Benim aklıma Game of Thrones geldi direkt. Benzerlikler çok. Neyse, olayın gittiği yeri anlatmayayım da keyfi kaçmasın, heh heh.

Savaşıyorlar, birileri ölüyor, ölenlerin cenazesinde üzülen yok. Vikingler değişik adamlar. Bir insan için en aşağılık ölümün yatakta gelen ölüm olduğunu düşünüyorlar, o zaman üzülüyorlar işte. Bunların Valhalla, Valkyrie hadiseleri falan var ya, o sebepten. En kutlu ölüm de savaşta gelen. Ondan sonra, deli gibi içiyorlar. Öyle böyle değil. İçerken kavgalar çıkıyor, dişler kırılıyor, umursadıkları yok. Kolayca adam öldürebiliyorlar, göz kırpmadan. Ahmet'e tek tanrıya inanmanın nasıl yeterli geldiğini falan soruyorlar, adamlarda tanrı çok.

Böyle. Güzel bence.
Bu Babil Kitaplığı, Kütüphanelerin Efendisi Borges tarafından hazırlanmış bir fantastik edebiyat dizisi.
Borges'in önsözünde Bloy hakkında şunlar var: "Yazma işine girişip de bir başkasına dönüşmeyen, en azından kendi özellikleri ve gerçekliklerini abartmayan bir insan belki de yoktur. Bernard Shaw, George Bernard Shaw'un pantomim yoluyla canlandırılan bir zürafadan daha gerçek olmadığını söylemiş; alçakgönüllü gazeteci Walt Whitman, büyük bir yüreklilikle, okuyucular da dahil olmak üzere gezegendeki tüm insanlara dönüşmüştür. Valle Inclan, kendini düellocu ve aristokrat mertebesine yükseltmiş; pasif ve korkak Leon Bloy öfke dolu iki ayrı yaratığa bölünmüştür: Prusya ordularının korkulu rüyası, nişancı Marchenoir ve şimdiki nesil için gerçek Leon Bloy olan ve bizlerin de tanıdığı acımasız polemikçi.
(...) Leon Bloy ise evreni, her insanın bir sözcük, bir harf ya da sadece bir noktalama işareti olarak yer aldığı bir tür ilahi şifre olarak kabul eder. Kozmik uzamı reddederek tüm uçurum ve ışıkların insan bilincinin yansımasından başka bir şey olmadığını iddia eder. Bir keresinde, zaten cehennemde yaşadığımızı ve her insanın en yakınındaki kişiye işkence etmekle görevli bir şeytan olduğunu söylemiştir." (s. 9-10)
Bloy, dönemindeki tüm yazarları aşağıladı, hatta Borges'e göre tüm insanları. Yahudiler, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, kim varsa yerin dibine soktu. Hikâyelerinden tahammülsüzlük akıyor zaten, insanlara katlanamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz, bir de Bierce gibi, Saki gibi yazarların babası, Le Fanu'nun ikinci versiyonu olduğunu. Gotik romantizm seviyesi büyükten küçüğe azalıyor, değişiyor.
Longjumeau Esirleri: Borges der ki bu hikâye Kafka'yı müjdelemektedir. Gerçekten; içinden çıkılamaz bir durumda kurtulmaya çalışan, umutsuzluğa kapıldıkça daha da çok çabalayan bir çiftimiz var. Küçük bir yerde yaşıyorlar ve oradan ayrılamıyorlar, çünkü ne zaman trene binecek olsalar ya birinin ayağı burkuluyor, ya araba çarpıyor, ya tren erken gidiyor. Bir şey oluyor yani illa. Bu yüzden adam işinden oluyor, akrabalarla iletişim kesiliyor, yalnızlaşıyorlar. Bir gün vagona binmeyi başarıyorlar çok şükür, onda da vagon hareket etmiyor. Lokomotife bağlı değilmiş. Şöyle bir son var, benim çok hoşuma gitti: "Kaçırmayacakları tek yolculuk, ne yazık ki, kısa süre önce çıktıkları yolculuktu elbette, ve kişilik yapılarını iyi bildiğim için, bu son yolculuğa da çıkamamaktan korktuklarını ve son hazırlıklarını titreyerek yaptıklarını düşünmekten kendimi alamıyorum." (s. 46)

Evet, kitap gayet hoş. Aralara sıkıştırılmış birçok mitolojik gönderme keyifli, büyük yazarlardan alıntılar da güzel. Böyle. Fantastik.
Kimi en edebi romanı olduğunu söylüyor, kimi öyle söylemiyor da başka bir şey söylüyor. Bana göre bu adam Chinaski olarak doğmuş. Yani başlarda törpülenme süreci o kadar kısa sürüyor ki adam sanki doğar doğmaz içmeye başlamış gibi. Tabii tam olarak öyle değil.

Çocukluk anılarıyla giriyoruz, anlık görüntüler haricinde hatırladığı bir şey yok. Yemek yiyor, masa altında emekliyor, böyle şeyler. 1922, "Henry Junior" bir veya iki yaşında. Almanca konuşuluyor evde. Mantıklı, çünkü macera Almanya'da başlıyor.

Aile de bir acayip; babaanne, "Hepinizi gömeceğim!" deyip duruyor, tek başına yaşayan dede var bir tane, altın zincirli saat veriyor falan. Babayla anne hakkında belli belirsiz imajlar var, negatif bir şey yok. Başlarda. Babanın arızaları yavaş yavaş çıkıyor ortaya. Portakal toplamak için bir bahçeye giriyor adam, bahçenin sahibi gelince de tartışıyorlar ama sanırsınız Chinaski bir iki şey daha söyleyip adama girişecek. Chinaski için model, direkt. Baba belli ki zor bir hayat yaşamış. Kimi zor günlerden sonra rahatlar. Çocuklarına tutunur, eşine tutunur, annesine tutunur, alkole tutunur, ne bileyim. Düze çıkınca sıkıntıları da kaybolur, şeker gibi adam olur. Bazıları da hayatını hiç eder. İşte Baba Henry böyle bir adam. Hayatını hiçe çevirdiği için düze çıkma ihtimali de yok, çıksa bile düzelmeyecek.

Bu baba olayını biraz uzatacağım, çocuğun nasıl bir ailede büyüdüğünü göstermek istiyorum. Adam düz manyak. Birkaç hadise daha var, adam olay çıkartmak için yaratılmış adeta. Sadece kendini yaksa neyse, çocuğu da zehirliyor bir yandan.

"Başka çocuklarla oynamama izin yoktu. 'Kötü çocuklar onlar,' derdi babam, 'fakir ailenin çocukları.' 'Evet,' diye katılırdı annem. Annemle babam zengin olmayı arzuladıklarından kendilerini öyle görüyorlardı." (s. 18)
İlk yazarlık deneyimi çok acayip, çok önemli. Başkan Hoover'ın konuşmasının çocuklar üzerindeki etkisini ödev olarak veren öğretmen, Henry'nin kağıdını çok beğeniyor, sınıfta okutuyor hatta.
Eh, pek de kolay olmayacaktı aslında. İlk hikâyesini dergilere 24 yaşında kabul ettirebildi, ondan sonra 10 yıl boyunca yazmadı. Hayatını anlatmama gerek yok. İşte, insanların ahmak olduğunu, kendisinin de bu ahmaklardan biri olduğunu anlaması bu olaya dayanıyor. Ahmaklar içinde daha az bir ahmak. Yine de aidiyetin izlenimleri belli belirsiz gösteriyor kendini. Ortaokul yılları da ilkokuldan farklı değil, kendisi gibi birçok fakir aile çocuğunun arasında. Kıymet bilmedikleri konusunda suçlandıklarını söylüyor Henry. Dövüşüyorlar ve yaşıyorlar. Suçlandıkları şey bu.

Ben yarısında anlatmayı bırakıyorum, öbür yarısı daha keyifli. Chinaski'nin doğuşu, burada.
Zerdüşt'ü veya Cibran'ın Ermiş'ini alalım. Tamamen almayalım, çok derin, inanılmaz felsefik şeyler söylemesin. Böyle hayat hakkında küçük tespitler yapsın, babacanlık yapsın, hey gidi hey filan desin. İşte İhtiyar Dost tam olarak bu. İhtiyar Dost için Halid Ziya'nın yansıması diyebiliriz. Kitabı hazırlayan Şemsettin Ünlü'nün tespiti şu: "(...) Daha başka bir ifadeyle Halid Ziya bu eserinde, yukarıda belirttiğimiz türlü çeşitteki dünya görüşlerini doğrudan doğruya kendi ağzından değil de hayalinde yarattığı İhtiyar Dost adlı bir tipin ağzından anlatmış, bunları ortaya dökmüş, enine boyuna incelemiştir. Ne var ki bunları doğrudan doğruya değil, bir düşünürün ya da vaizin monoton konuşmaları olarak sıralamamış, yarattığı İhtiyar Dost'un ağzından dile getirmiştir. Onları monotonluktan kurtarmanın yolu olarak da araya birtakım küçük kahramanlar, değişik tipler ve olaylar katıp zaman zaman öykü kılığına da bürüyerek hareket kazandırmıştır.
Durum böyle olunca eser düşünceler romanı, daha doğrusu, Halid Ziya'nın Düşüncelerinin Romanı karakterini kazanmıştır." (s. 8-9)

Bunun yanında Halid Ziya'nın kendi görüşleri de var. Bunun bir makale kitabı mı, yoksa hikâye kitabı mı olduğunu kendisinin de bilmediğini, yargıyı okura bıraktığını söylüyor.
Mevzu şu ki bir tane gencimiz var. Genç dediğim belki otuzlarında, belki yirmilerin sonunda. İhtiyar, dostumuza "çocuğum" diyor. Bu genç, ara ara "köye" gidip İhtiyar'ı ziyaret ediyor. Köy dediğimiz yer de Yeşilköy. Halid Ziya'nın yaşadığı köşk yaklaşık 30 yıl önce yıkılmış galiba, yerine apartman dikmişler. İşte apartman öncesi dönemler. Halid Ziya'nın Aşiyan'ı orası.

Üç beş tane hikâyeye bakalım, bir fikir verir.

Yegâne Dost: Genç adama Cemil diyelim. Cemil, İhtiyar'ı anlatıyor. Beraber doğmuşlar, beraber yaşamışlar da tek fark 10 yıllık bir zaman farkıymış gibi. Cemil'in İhtiyar'a karşı hissettikleri böyle. Tabii bir de kuşak farkının yarattığı düşünüş biçimleri var. Cemil, İhtiyar'ın daha analitik düşünebildiğini söylüyor. Olaylar arasında sağlıklı ilişkiler kurabilme, çıkarımlar yapıp geleceğe dair görüşler öne sürme. Bu tarz. Ya bildiğin adam çok şey biliyormuş işte. Filozof diyor Cemşit.

"İşte kaç yıldır hayatı açıkça bir ortaklıkla yaşıyoruz. O önce benliğimin altında açık seçik ama çizilmemiş bir biçimle uyurken ben kendisini bütün bellibellisizlik sislerinden sıyırarak meydana çıkardıktan sonra, kimi zaman hayat dedikleri ağır yükü sürekli birlikte asılıp çekerek, kimi zaman yalnız yokuşlara ve engebelere rastladıkça ben onun yardımına başvurarak, iki dost, bir ikiye katlanmış varlıkla yürüyoruz." (s. 17)

Böyle bir yakınlık var. Cemşit kaç kez zorluklara rastlamış, işte başına ne felaketler gelmiş, bu İhtiyar ona ışık olmuş. Falan. İhtiyar'ın tanıtımı.

Yeni Bir Maraz: Geçmişe saygısı olmayanın, geçmişi kabul etmeyenin ayvayı er geç yiyeceğine dair bir hikâye.

"Bir yüzyılın adamını yaratacaksınız. Ama yarının adamı olmak düne ilişkin tarihi unutturacaksa, toplumun eline geçen faydalı değil, zararlı bir öğedir. Kendi benliğine güvenen bir birey ortaya koyabilmek için eğer eski kuşaklara kin ve öfke taşıyan, kendi kişiliğinin saygınlığını babalarının horlanmasıyla elde edilebilir bir şey sayan bir inkarcı meydana getirilecekse, bilinmelidir ki geçmişe tüküren bir kimse geleceğe hak kazanmış değildir..." (s. 21)

Böyle hisler. Odaya İhtiyar'ın tanıdığı bir genç geliyor üstüne, Türk sanatı diye bir şeyin olmadığını kanıtlayan bir eser yazdığını söylüyor. Çocuk tam tip, karakter de değil. Batı tarzı giyinmiş, el sıkışı falan "Robert College çeşnisini" akla getiriyormuş. Neyse o. Tabii bunları Uşaklıgil'in zamanına göre değerlendirmek gerekiyor. Tabii Uşaklıgil'in kendi dönemini savunması olarak da ele alabiliriz. "Dekadanlık" olayının üstünden yıllar geçmiş olsa da o şekilde suçlanmak hâlâ üzücü olsa gerek. Mevzuyu bilmeyen kariler için biraz açıyorum: Acayip hisli, acayip kelimelerle dolu, dönem okuru için yabancı gelen metinlere, tabii yazarlara da, Ahmet Midhat'tan "Dekadan" suçlaması geliyor. Neyse, gerek Hüseyin Cahit, gerek Cenap Şahabettin gayet yardırıcı bir savunmaya girişiyorlar. Ahmet Midhat da mevzuya biraz daha yakından bakınca, "Gençler haklıymışsınız, sizi biraz yersiz suçladım, kusura kalmayın," diyor, geri adım atıyor. Böyle. Neyse, yani edebiyatta farklı şeyler denemiş olsalar da bu adamlar öz sanatlarını çok çok iyi bilen adamlar. Farklı şeyler deniyorlar diye kendi sanatlarını bilmemekle suçlanmak da ayrı bir bırroluk.

Okuma Kudreti: İhtiyar'ın insan sarraflığı. Yalan söyleyeni şıp diye ayırıveriyormuş, bundan ötürü elemliymiş. Gerçekten da yalan olduğunu bile bile inanmak istiyoruz bazen. Şimdi böyle insani hadiselerin yanında dönemin ince ayrıntılarını veren hikâyeler de mevcut, kitabın en önemli kısımlarını bence bunlar oluşturuyor. Mesela İstibdat Dönemi, mesela ithal mallar ve bunun gibi şeyler.

Tasarrufa Riayet: İhtiyar bir yemek yiyor, böyle bir yiyiş yok. Neyse, dayımız yiyor ama çikolata Amerika'dan, şeker Cava'dan, işte kahve Brezilya'dan, bilmem nereden.

Sağır Osman: II. Meşrutiyet zamanında Abdül'den kurtuldukları için başa gelen yeni elemanları tutmuştu Servet-i Fünun, sonradan gelenin gideni aratmasıyla bıraktılar. İşte bu hikâye Enver ve tayfasının tutulduğu zamanlardan. Sağır Osman, İhtiyar'ın kalfası mı, uşağı mı, öyle bir şey. Parasını ölü yatırımlarla ziyan ediyor. İhtiyar da diyor ki, "Bıro, sen gel, devletin iç borçlanma olayına gir. Bir verip beş al. Zengin ol, beni de gör." Devlete yardım etme temalı bir şey.

Bunun üç katı daha hikâye var, hepsinde dönemden ayrıntılar bulabilirsiniz. Metaforlar, dönemin uçarı genç nesli falan. Bir sürü.

Güzel işte, Halid Ziya seven okusun.