Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Kabaca şu: Tecavüz kurbanı, akıl hastalığından mustarip kardeşini ara ara ziyaret eden hanımımız, tecavüzcü bayı bulup psikolojik işkenceye başlıyor. Adam gayet saygın, tanınmış biri ve aile kurmuş. Geçmişte hiçbir şey olmamış gibi. Bu sebeple hanım telefon sapıklığı yapıyor, adamın eşiyle arkadaş oluyor falan. Onlarla yemek yiyor, geziyor, bu sırada adamın hayatını mahvetmeye başlıyor yavaştan. Sanki hiçbir şey yapmıyormuş gibi. Hissizleşme değil, yenen soğuk bir yemek gibi düşünün. Aynen böyle.

Bununla bitmiyor, Ambjörnsen'ın Norveç'i ana karakterlerden biri, üstüne Leo var. Otostopla Rebekka'nın, yani hanımın arabasına binen Leo, gayet "gore" işlerle ilgilenen bir sanatçı. Kendi çapında ünlü. Gore derken işte kanlı bağırsak, dalak, ciğer, organlar falan, parçalanmış şeylerden bahsediyorum. Leo'nun da kendine özgü bir intikam hikâyesi var; çocukluğunda ölümüne korktuğu Cato adlı köpek. Bu köpeği besliyor, onunla dost oluyor ve gırtlağını kesiyor. Bizi korkutan şeyle dost olmayız, tekrar düşman olma ihtimalini göze alamayız çünkü.

Neyse, iyi arkadaş, iyi sevgili, iyi dost, ne oldukları önemli değil. Leo, Rebekka sapıklık yaparken ona yardımcı oluyor. Mesela Rebekka sapık adamla ve eşiyle yemek yerken Leo telefonla arayıp kapatıyor ki sapığın Rebekka olmadığını düşünsünler. Böyle şeyler. İkisi de bildikleri işi yapıyor. Hepsi bu.

Bir serüven değil bu sadece, Rebekka'nın ruhsal hedeleri biraz da Norveç'in yardımıyla şahane inceleniyor. Bildiğimiz Ambjörnsen üslubunda. En sevmediğim şeyi yapıp bitiriyorum, tonlarca alıntı.

"Tepeden kente inen yolda yürürken çürüme ve yok olma süreci üzerine düşünceler geçti aklından. Bu süreç hayatın ilk anında, yani döllenmeyle başlıyor, insan daha ilk saniyelerden itibaren tüm çıkış noktalarının ölüm tarafından tutulmuş olduğu bir gerçekliğe adım atıyordu. Yol üzerinde sağlı sollu sıralanan ahşap villalarda oturmuş bir şeylerle meşgul olan her yaştan insan, yavaş yavaş ölmekteydi. İnsan ne yapsa, ne söylese boş! Yol üzerine sağlı sollu sıralanan ahşap villalarda onlardan önce de birileri oturmuştu. Artık ya toprak olmuş, ya da deniz suyuna karışmışlardı. Ne derin düşünceleri, ne geri zekâlılıkları, ne boş muhabbetleri, ne de kallavi tutkuları engelleyebilmişti o sıfır noktasına nihai yolculuğu." (s. 36)

Felaketlerde düşünüyor insan bunları daha çok, sebebi de sanırım acımızı paylaşabileceğimiz insanların aynı acıları çeken insanlar olduğunu düşünmekte yatıyor. Bunları kısa bir sürede bulamayacağımıza göre en yakınımız ölüler, onları düşünüyoruz. Sadece felaket olarak da düşünmeyelim, herhangi bir duyguyu büyük bir yoğunlukla yaşarken. Cihangir'den karşıya bakarken, Moda'dan Kınalı'ya bakarken. "Kaç kişi benim şu an hissettiğimi hissetti, tam burada?" Kariler, yürüdüğümüz yollarda yürüyen binlerce insan öldü, onların ruhlarının ağırlığını bir Kadıköy'de, bir Beyoğlu'nda hissetmiyor musunuz? Belki yaşadığımız dairede değil ama apartmanımızın arazisinde eskiden bir ev, köşk vs. vardı, buralarda kaç insan yaşadı, kaç insan öldü? Belki göremiyoruz ama hayaletlerle çevriliyiz ve bunların arasında ister intikam alalım, ister mutlu olalım, gideceğimiz yer onların yanı. Evet. Gitmek de değil aslında, hâlâ aynı sokaklarda yürüyor olacağız ve birileri bizim de kendileriyle aynı şeyi düşünmüş, hissetmiş olma ihtimalini düşünüp huzursuz olacak, ürperecek.

"Ya cennete gidemezsek Rebekka?
Ya bir hayatın tamamını yaşamak zorunda kalırsak bu dünyada Stina?" (s. 37)

Stina tecavüze uğrayan kardeş tabii.

Çok malzeme var çok.
Kayıp kardeşi geçen sayıda görmüştük, düğüne geliyordu. Kızıl saçlı bir dayımız. Bu sayıda Hezeyan'ın kafayı yemesini takiben bu kardeşi arayış başlıyor, yolculuğa çıkıyoruz.
Hezeyan sokakta yürüyor, tam bir berduş. Girdiği bir ortamda haykırıyor falan. Ablasını istiyor. İhtiras geliyor, konuşuyorlar. Hezeyan Yıkım'ı bulmak istiyor, çünkü bunalımda. Aileyi tekrar toparlarsa bazı şeylerin yoluna gireceğini düşünüyor. İhtiras, Yıkım'ın umrunda olmadığını söylüyor. Hezeyan Umutsuzluk'a gidiyor. O da yardımcı olmayacağını söylüyor ama Yıkım'ı deli gibi özlüyor o da. Ya herkes bu adamı özlüyor ama yardım eden yok, çünkü Yıkım kendi isteğiyle bıraktı onları. Onlardan uzaklaşmak, yalnız kalmak istedi ve istediğini yaptı uzun bir zaman önce. Dolayısıyla bulunmayı istemeyen bir adamı bulmak pek kolay olmayacak ki Hezeyan'a yardım eden olmadığı için durum daha da içinden çıkılmaz bir halde.

Sandman aşk acısı çekiyor bu arada, kendi dünyasında sürekli yağmur yağıyor. Eh, acı çekerken yağmurun yağmasını hepimiz isteriz sanırım. Bir de bir şeylerle meşgul olmayı. Rüya da bunu yapıyor; oyalanmak için Yıkım'ı arama konusunda Hezeyan'a yardımcı olacağını söylüyor ve Hezeyan'ın hazırladığı listede yer alan varlıkları bulmak üzere yola çıkıyorlar. Rüya'nın amacı Yıkım'ı bulmak değil, zaman geçirmek.

Yıkım'la yaşanmış olaylar, Yıkım'ın saklandığı yerdeki hayatı, listedeki varlıklardan bazılarının arazi olması, bazılarının yol göstermesi falan, hepsi iç içe geçmiş bir şekilde sırayla ortaya çıkıyor. En sonunda buluyorlar adamı, oturup yemek yiyorlar ve Yıkım dönmeyeceğini söylüyor. Zorla geri götüremezler tabii, Yıkım veda edip uzuyor yine. Rüya bulmak istemiyordu başlarda, fakat bir süre sonra o da Yıkım'ı bulmak isteyecek ve bulmak bile yetecek ona, özellikle Yıkım'ın kendisi yüzünden gittiği suçlamalarından sonra. Sonuçta Hezeyan da, Rüya da Yıkım'ı son bir kez görmekle teselli buluyor. Böyle. Güzel sayı.
Gogol'ün Palto'sunu hatırlıyorum. Mizahtan korkuya geçişi dumur ediciydi. Şey gibi biraz, From Dusk Till Dawn'da bir anda üçüncü sınıf efektli korku filminde buluyoruz ya kendimiz, işte onun 150 yıl önceki hâli. Komikli, ironik ve güzeldi. Taras Bulba'yı okurken insan okuduğu şeyi gazavatname sanıyor; din savaşları temelli, epik, destansı bir metin. Lakin Gogol'ün ironileri sevdiğini bilirsek onca savaşın, kahramanlığın altında bir saçmalık duygusu seziyoruz.

Taras Bulba, eve dönen iki oğlunun şerefine şenlik düzenler. Yemekler, içkiler, bilmem ne. Bulba Dayı için okumanın pek bir önemi yoktur, böyle söyler herkese. Tabii kendisinin biraz olsun eğitimli biri olduğunu anlıyoruz bazı bölümlerden. Neyse, Andrey ve Ostap bu çocuklar. Ostap büyük olan. Tam bir savaşçı, vurdu mu öküz devirir, yedi mi dana yer. Öyle geniş, güçlü. Andrey de yine şahane bir savaşçı ama okumayı seviyor, biraz daha sakin bir bay. Annemiz çocuklarına sarılıyor, uzun zamandan sonra eve döndüler. Bulba Dayı kaşınıyor hemen; sefere çıkılacağını duyunca ertesi gün çocuklarını alıp Zaporojye civarındaki Kazak ordusuna katılmaya gidiyor. Bu Kazaklar Türk kökenli olan değil. Ukraynalılara da Kazak deniyormuş. Neyse, annenin iki gözü iki çeşme. Çocuklarından zorlukla ayrılıyor.

Lehlilere karşı savaşılacak. Lehliler Katolik, bizimkiler Ortodoks. Bildiğin kıyım olacak yani. Bulba, oğullarını arkadaşlarına tanıtıyor, çocuklar zaten yavaş yavaş isim yapmaya başlamış. Neyse, savaştan önce yiyorlar, içiyorlar, dövüşüyorlar, eğleniyorlar. Bu sırada Andrey arazi oluyor. Andrey, eğitimi için gittiği bir şehirde bir voyvodanın kızına vurulmuşmuş, kız da Leh şehri civarında savaşa gelen Andrey'i görmüş, şehirde kıtlık yaşanıyormuş, Andrey yardım etsinmiş. Aşık Andrey ekmek dolu çuvallarla gidiyor, ordusuna dönmüyor. Kalıyor orada.

Bulba mevzuyu öğreniyor, deli oluyor. Bir de gece baskın yiyorlar bunlar, çok içtikleri için sızıyorlar falan. Baskından sonra Tatarların bir Kazak şehrini bastıklarını öğreniyorlar. Bir sürü esir vermişler, belli bir noktaya kadar geri alamazlarsa esirler köle olarak satılacakmış, o zaman hayatta bulamazlarmış falan. Ordu ikiye bölünüyor, yarısı Lehlilerle savaşmak üzere kalıyor, diğer yarı da Tatarların peşinden.

Lehlilerle savaşta Bulba, oğlu Andrey'i bulup öldürüyor falan. Kaybediyorlar bir de savaşı, esir alınmaktan zor kurtuluyor Bulba. Oğlu Ostap esir alınıyor, Leh şehirlerinden birinde idam edilirken kalabalığa sızan Bulba, oğlunun öldüğünü görünce kafayı yiyor. Tatarların peşinden giden tayfa da cortluyor ne yazık ki.

Büyük yenilgilerden sonra yeni bir ordu toplanıyor, Bulba da katılıyor bu orduya. Savaşlar mavaşlar, bizim embesil Bulba geri çekilirlerken yere düşen çubuğunu almak için duraksıyor, o sırada ele geçiriyorlar bunu. Öldürüyorlar oracıkta.

Yani şöyle; savaş kötü bir şeydir. Kazaklar savaşçı insanlardır, Normandiyalılar gibi. Birebir. Kazak kültürü, savaştan gözü dönen bir babanın oğlunu katletmesi, insanlığın yerlerde sürünmesi, bilmem ne. Bunlar üstüne güzel bir uzun hikâye diyelim. Evet. Gogol işte.
Hesse için insanı kendinden yola çıkarak arayan bir adam diyeceğim. Bazı bazı mistik, bazı bazı çocukluğun büyüsünü arayan, umudu veya umutsuzluğu, ya da daha doğru bir deyişle insana dair her şeyi olduğu gibi ortaya koymayıp önce kendince tartan bir dayımız. Aşırı zorlarsak fütürolog bile diyebiliriz. Hayatından bahsetmiyorum, direkt geçiyorum.

Hesse'nın hikâyeleri var bunda. Otobiyografi var, otobiyografik hikâye var falan. Karışık.

Avrupalı: Tanrı dünyanın sarpa sardığını gördü ve ikinci tufanını gönderdi. Bütün dünya sular altında kaldı, Avrupa dışında. Avrupalılar dev bir set ördü, başlarda her şey yolunda gitti ama durmadan yükselen su Avrupa'nın da sonunu getirdi. İmdada Nuh yetişti ve her kıtadan bir adam aldı, bir de bütün hayvanları. Hayvanlar ve insanlar gemide iş yapıyordu, bir işe yaramak iyi hissettirir. Neyse, Avrupalı camış gibi yatınca bununla konuştular. Avrupalı şöyle dedi: "Benim yeteneklerim sizinkilerden fazladır. Ben her şeyi görürüm, kendimce yorumlarım ve geleceğe yön veririm." Bütün karşı çıkmalara sadece bununla yanıt verdi, tam bir aptal gibi. Söyleyecek başka bir sözü yoktu.

Nuh'u hakem yaptılar ve Nuh şöyle dedi: "Sevgili çocuklar! Söylediklerinizde hem haklısınız, hem haksız. Ama siz daha sormadan, Tanrı sorunuzun yanıtını vermiş bulunuyor. Sizi haksız görmem elde değil, savaş ülkesinden gelen bu adam pek hoş bir konuk sayılmaz kuşkusuz. Bu gibi antikaların yeryüzünde ne işi var, bilmem. Ama bu tür insanları bir kez yaratan Tanrı neden böyle davrandığını biliyordur elbet. Hepimizin de bu beyaz adamların pek çok suçunu bağışlaması gerekir, zavallı dünyamızı bir kez daha mahvedip cezalandırılmasına yol açan bunlardır." (s. 15)

Çok kaderci, Nuh'tan fazlasını beklemek de olmaz. Neyse, sonuçta herkesin eşi var. Soylar devam edecek. Avrupalının eşi yok. Hikâye böyle bitse de ben gerisini getireyim; Avrupalı birinin eşine göz diker, hatta belki bütün eşleri alır. Çünkü bir Avrupalı, her zaman Avrupalıdır. Metaforik bir hikâyede mevzu böyle.

Kral Yu: Oğlum bu Çinli prensesler sadece Türkleri b*k etmemişler.

Kral Yu'nun imparatorluğu şahane. Zenginlik, işte efendime söyleyeyim, bolluk. Böyle şeyler. Lakin akınlara açık bir bölgede. Önlem olarak bir yarışma düzenliyor kral, en iyi projeyi seçiyor: gözetleme kuleleri. Belli aralıklarla yapılan kulelerdeki çanlar çalınacak, teey uzaklardaki kulelere kadar haber gidecek ve kısa bir süre içinde bütün ordu merkezde toplanacak. Olay bu.

Prensesin olayı batırmasına geldi sıra. Prenses, en büyük çanı imparatora bir kere çaldırıyor. Binlerce asker geliyor şehre falan, sistem süper işliyor. Lakin düşman müşman yok. Askerler kıl oluyorlar. Düşmanlar harbiden gelince yine katakulli yapılıyor diye gitmiyorlar merkeze. İmparatorluk cort. Yalancı çoban olayı yani.

Kent: Mü-kem-mel bir hikâye, anlatmakla olmaz bu. Şehirlerin doğada beliren urlar olduğunu düşündünüz mü hiç? Bir şehrin hikâyesi bu. İki alıntı ve geçiyorum.

"Bir gün önce döşenen demiryolu hattı üzerinde insanla, kömürler, araç ve gereçle, yiyecekle dolup taşan ikinci trenin gelmesi üzerine: 'İşler iyi gidiyor!' diye sesini yükseltti mühendis." (s. 24)

"Tek bir taşının bile artık ortada görülmediği, yıkık saraylardan birinin üzerinde genç bir çam duruyordu, daha bir yıl önce dağdan aşağılara doğru büyüyen ormanın ilk habercisi ve öncüsü olmuştu. Ama onun da şimdiden genç ağaçlardan bir orman sarmıştı çevresini. 'İşler iyi gidiyor!' diye sesini yükseltti bir ağaçkakan gagasıyla bir ağacın gövdesini döverek ve büyüyen ormanı, yeryüzünde o canım yeşilin ilerlemesini memnun memnun izledi." (s. 30)

Ya söylemeden edemeyeceğim; tipik Şipal çevirisi. Son alıntının son cümlesine bakın; devriklik takıntısı, bitmeyen cümleler ve bu alıntıda olmasa da ta-daa: Devcileyin! Devcileyin bir big boss, bir bölüm sonu canavarı. Her okuduğunuzda aklınız metinden uzaklaşacak, Şipal adını iliklerinizde hissedeceksiniz. Öff.

Kuş: "Ne bir çakır kuşu, ne bir tavuk denebilirdi; ne baştankara, ne ağaçkakan, ne ispinozdu. Montagsdorf kuşuydu, o kadar. Başka hiçbir yerde benzeri de yoktu, bir kezliğine bir kuştu işte." (s. 31)

Naifliği, güzelliği kes. O kadar laf ettik ama genele bakınca Şipal güzel bir çevirmen amcamız.

Bu yarı efsanevi kuşumuzun vasıtasıyla acayip politikalarla ve değişen toplumla karşılaşıyoruz. Güzel.

Hasır Sepetin Masalı: Hesse'nın hayatından bir bölüm. Genç, tanınmamış bir heveslinin resim yapma çabası. Ünlü bir ressamın hayatını okuyor, bir sandalyenin resmini yapmaya çalışıyor. Sandalyeyle tartışıyorlar, adam yazar olma hayalleri kuruyor bu sefer. Sandalyeyse adama resimle ilgili bazı derin bilgileri veremediği için üzülüyor. Yanlış başlamış bir ilişki. Bu kadar.

Özyaşam Öyküsü: Heh, Hesse'nin çocukluğundan giriyoruz.

"(...) Yaradılıştan uysal, kuzu gibi istenilen yöne yöneltilecek biri olan ben, her türlü buyruğa karşı hele çocukluk yıllarında baş kaldırdım. 'Mecbursun' sözünü işitmeye göreyim, çileden çıkıyor, yapmam istenilen şeyi yapmamakta diretiyordum. Bu özelliğimin de okul yaşamımı hayli olumsuz yönde etkilediğini bilmem söylememe gerek var mı. Gerçi dünya tarihi denen o eğlenceli derste öğretmenlerimizin söylediklerine bakılırsa, her zaman dünyayı, geçmişten aktarılagelen yasalarla bağlarını koparıp kendi içlerindeki yasalara uygun davranan insanlar yönetip değiştirmişti ve bu insanların önünde saygıyla eğilmek gerekiyordu. Ancak, derste anlatılan öbür şeyler gibi bu da yalandan başka bir şey değildi; çünkü biz çocukların arasından biri çıkıp da ister iyi, ister kötü niyetle gözünü karartarak verilen bir buyruğa ya da sadece aptalca bir alışkanlığa yahut moda bir davranışa karşı başkaldırayım dese, ne kimse saygıyla önünde eğiliyor, ne de böyle biri başkalarına örnek diye gösteriliyordu; cezalandırılıp alay konusu yapılıyor yalnızca ve öğretmenlerin ödleklik taşan o üstün güçlerinin altında ezilip çiğneniyordu." (s. 54-55)

Şu alıntıda Vasconcelos'u da, Ambjörnsen'ı da, Pink Floyd'u da bulursunuz, akla gelmeyen daha çoklarını da. Devamında bunlardan kurtulmanın, en azından katlanabilmenin yolunu söylüyor Hesse.

"Allahtan ki yaşam için değerine paha biçilmez bu önemli dersi henüz okula başlamadan öğrenmiştim. Uyanık, keskin ve ince duygularla donatılmıştım; bu duyulara bel bağlayabiliyor, onlar sayesinde haz dolu pek çok saat yaşayabiliyordum; sonradan her ne kadar metafizik ayartılara bir daha yakamı kurtaramayacak gibi kendimi kaptırmış, hatta duyularımı bazen perhize çekmiş, gereken ilgiyi kendilerinden esirgemişsem de, özellikle görme ve işitme bakımından ince bir duyarlık hep sadakatle eşlik etti bana, soyut bir görünüm taşıdığı zamanlar bile düşünce dünyam üzerinde etkin rol oynadı." (s. 55)

Eh, hayatı katlanılır kılan bu farkındalık olmasa mutlu insanlardan başka bir şey görmezdik. Düşünebilmek mutsuzluğu da beraberinde getiriyor ama bence değer. Sıkıntı şurada; çocuk sayılabilecek bir yaşta düşünmeye başlayan bir çocuk için hayatın kafesten farksız olması.

Hesse, dedesinin kütüphanesine gömülüyor, Latince ve Yunanca öğreniyor. Şiir yazıyor, hikâye yazıyor ve kitaplarla daha yakın bir ilişki kurmak için kitapçıda, sahafta çalışıyor. Hikâyelerinin tutulmasıyla birlikte Avrupa'yı, Hindistan'ı geziyor. I. Dünya Savaşı çıkana kadar. Savaşın bütün vahşetiyle yüz yüze geliyor. Hassas bir genç ve savaş. Hesse acılarla büyümüş bir adam ama acılarla yaşamış biri değil, gördüğü bütün faciaları taraf tutmadan inceleyebilecek kadar kendine hakim. Tabii duygusuz olduğu anlamına gelmiyor bu.

"1915 yılıydı, bir gün dayanamayarak kaleme aldığım bir yazıda korkunç bir felaketin yaşanmakta olduğu görüşünü dile getirdim, aydın geçinen kişilerin kin ve nefretin sözcülüğünü yapmalarından, yalanlar atıp büyük felakete övgüler döşenmelerinden duyduğum üzüntüyü belirten bir iki laf ettim. Hayli ihtiyatla açığa vurduğum bu yakınmam da, kendi ülkemin basınında adımın bir vatan hainine çıkmasına yol açtı. Benim için doğrusu yeni bir yaşantıydı bu; çünkü basınla o zamana kadar pek çok ilişkim olmuş, ama çoğunluk tarafından dışlanıp yüzüme tükürülen bir kimse durumuna asla düşmemiştim." (s. 61)

Hesse, dünyanın nasıl o hâle geldiğini düşünürken suçu önce kendinde, sonra bütün insanlarda buluyor. Yine de içinde bir umut yok değil. Fikirlerinden ötürü çıkarılan tantana da onca dostunun selamı sabahı kesmiş olmasına rağmen.

Bunların arasında dinin yeri de şu: "(...) 1919 baharında İsviçre'nin ücra bir köşesine çekilip münzevi bir hayat sürmeye başladım. Öteden beri (anne ve babamla dedelerimden devraldığım bir mirastı bu da) Hint ve Çin bilgeliğiyle haşır neşir oluşum ve yeni yaşantılarımı Doğu'nun simge diliyle açığa vuruşum, bana sık sık 'budist' isminin yakıştırılmasına neden oldu, bense buna gülüp geçtim, çünkü benim doğrusu Budizm kadar kendime uzak gördüğüm bir başka din yoktu. Ama yine de doğru bir yanı vardı beni böyle nitelemelerinin, bir nebze de olsa gerçeği içeriyordu, ama bunu ancak biraz ilerde anladım. Mümkün olsa da bir insan özgür olarak kendine bir din seçebilseydi, ruhumun en derin köşesinde saklı yatan özleme uyarak diyelim ki Konfüçyüs, Brahmanizm ya da Katoliklik gibi tutucu bir din seçerdim. Ne var ki, buna karşı kutba duyduğum özlemden yapar, söz konusu dinlere doğuştan yakınlık hissettiğim için böyle bir şeye kalkışmazdım; çünkü sadece bir rastlantı sonucu dindar Protestan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmekle kalmayıp mizaç ve yaradılış bakımından da bir Protestanım, şimdilerde var olan Protestan mezheplerine karşı beslediğim şiddetli antipati hiç de benim Protestanlığımla çelişki oluşturmuyor. Karşı kutba duyduğum özlemin nedeni de şu: Gerçek anlamda bir Protestan hem kendi kilisesinin, hem de başka kiliselerin karşısındadır her zaman, çünkü yaradılış onun olmuşa değil, olmakta olanın yanında yer almaya zorlar. Bu bakımdan Buda'nın da bir Protestan sayılacağı söylenebilir kuşkusuz." (s. 67)

İnançları konusunda bir kaya gibi sert, düşünceleri dağ gibi sağlam, böyle bir adama inanç değil, düşünce sistemi lazım. Katoliklik veya Budizm, ne olursa olsun, kendisi için bu yüzden ilgi çekici. Son cümleleri de bunu gösteriyor.

Metnin sonraki bölümü de ilginç; yaşadığı ana kadar yazan Hesse, geleceği kurgulayarak yaşanması mümkün olayları inceliyor. Tabii hapsedildiği odanın duvarına çizdiği resmin içine girerek kaybolmak bunlardan biri değil.

Kardeş Antonio'nun Ölümü: Bir rahibin ölümü ve yitip giden hayata son bir güzelleme. Tanrıyla uzlaşma demeyelim de, kaçınılmaz sonu kabullenme de var. Mistik biraz.

Büyücünün Çocukluğu: Kitabın ağır toplarından. Hesse'nin büyülü çocukluğu. Büyülü Gerçekçilik, çocukluktan doğmuş olabilir. Neyse, Sihirli bir dünyada yaşayan küçük bir çocuğun büyüdükçe hayali arkadaşlarını kaybetmesi, dünyanın değişmesi. Böyle şeyler. Hesse, bir zamanlar olduğu çocuğun bakış açısıyla yazıyor, yaşlı adamın sesini satırlarda duymak zor, son cümlelere kadar.

Ermiş Franz von Assisi'nin Çocukluğundan: Bir çocuğun kötülük ve iyilikle tanışması, şövalyelik hayalleri ve azize bir anne. Ne tatlı yav.

Chagrin D'Amour: Başarısız bir şövalye, başarılı bir ozan. Kralın kızıyla evlenmek isteyenler için düzenlenen bir yarışmada iki defa yenilen Marcel namlı kardeşimiz pes eder ve yarışmanın sonunda verilen ziyafette kraliçenin karşısına geçip çok hisli bir aşk şarkısı, ayrılık şarkısı söyler, sonra uzak diyarlara gider.

Ne prensesin, ne evlendiği adamın adı kalır geriye, bir tek Marcel'in şarkısı hatırlanır yüzyıllar sonra bile.

Orman Adamı: İşte bir kahramanın sonsuz yolculuğu daha. Çağlar önce ormanda yaşayan genç Kubu, kabilenin yaşlısı tarafından şutlanır ve lanetli olduğuna inanılan orman sınırına doğru gider. Söylenenlere göre ormanın dışına çıkanlar kör olmuştur, acılar içinde ölmüştür, kıça tekmeyi pat pat yemiştir, gözlerine parmak sokulmuştur. Yalnızlığın acısı, aydınlanma, şu bu derken Kubu kardeşimiz çıkar bakar ki bir şey yok, bir de yepyeni bir dünya var önünde. Helal lan Kubu.

İçte ve Dışta: Mistikli. Bilime çok deli inanan, safsatalardan uzak duran robot gibi bir kardeşimiz var. Bir de bunun mistikli bir dostu var. Kardeş, dostuna sezgi mezgi din min ne ayak çekiyor, dost da buna bir heykel veriyor, "Zamanı gelince gel, konuşalım," diye havalı bir çıkışla ortadan kayboluyor.

Bizim kardeş heykelle geçirdiği günlerden sonra, tabii nefret dolu günler bunlar, heykelin kaybolduğunu görüyor. Temizlikçi kırmış meğerse. Sonra heykelin düşüncesinden kurtulamadığını görüyor ve kafayı yiyor yavaş yavaş. Dostuna gidiyor, dost da, "İşte şimdi için dışın oldu, dışın için oldu," falan diyor. Böyle bir şeyler.

Çok Kitaplı Adam: Özdeşleştirme falan yapmadım, hayatımı gayet dolu dolu yaşıyorum ama bu hikâye benim için çok özel bir durumda. İlk beşe aldım.

Hayatını kitaplara adamış bir adam var, yaşlı. Okumuş da okumuş, öyle böyle değil. Bir gün bir de bakmış ki hayatlardaki olayların, insanların, kentlerin alayı dışarıda, pencerenin önünde uzanıyor ama göremiyor bizimki. En sonunda gerçeği fark ediyor, atıyor kendini dışarı. Sabahlara kadar dolanıyor, sonra yorgun düşüyor ve yere çöküyor. Bir kız geliyor adamın yanına, onu kendi evine götürüyor. Adam, "Bırakma beni, bir tek seni biliyorum," diyor. Kız da adam gibi aslında, daha yolun başında olması dışında. "Bırakmayacağım seni," diyor. Ne kadar güzel ya.
Üç beş tane hikâyeyi atladım, onlar da çok güzel. Ya bir şey diyeyim, gidip alın bunu. Emin olun pişman olmayacaksınız, değecek.
Bachelard namlı bilgin bayımız der ki... Yani aşağı yukarı şöyle bir şey diyor, bakmaya üşendim şimdi: "Çok sevdiğimiz bir kitabı okumayı bitirir bitirmez tekrar okumalıyız. Böylece çeşitli ayrıntıları falan fişman görürüz." Ben tekrar okumadım ama kafayı kurcalayan bir tanesi görülüyor mesela. Çabuk unutan, dikkatsiz okurun gözden kaçıracağı bir hadisenin gelişi en baştan belli: "(...) Fakat hikâyemi anlatırken tuhaf bir şey oldu. Gerçeği titizlikle hesaba katarak deneyimlerimi kağıda dökerken bir de baktım ki, farkında olmadan, bizzat şahit olmamın ya da ikinci bir şahıstan duymamın mümkün olmadığı kimi olayları ayrıntılarıyla anlatmışım. Patera'nın varlığının, bir topluluğun bütün bireylerinin hayal gücünde yarattığı tuhaf etkileri daha sonra göreceksiniz, dolayısıyla sözünü ettiğim gizemli kahinlik gücünün de Patera'nın işi olduğundan hiç şüphem yok." (s. 11)

Yazım aşamasında aşırı bir planlamanın olup olmadığını bilmiyoruz, sonradan eklenmiş gibi duruyor. "Ben bir şeyler yazacağım ama sanki ben yazmamışım gibi olacak, ambiyansın sihrine verin," diyor okuyucuya. Yönlendiriliyoruz, yiyen yesin.

Anlatıcıyla Claus Patera liseden arkadaş. Beraber takılıyorlar, sonra yollar ayrılıyor. Yıllar geçiyor, Patera'nın bir yardımcısı çıkıyor ortaya. Patera'nın deli zengin olduğunu, Orta Asya'da kallavi bir arazi aldığını, bu arazide bir ülke kurduğunu söylüyor. Amaç bir ütopya yaratmak değil, bir distopyaya doğru evrilen dünyadan soyutlanmak. Bu sebeple Patera her türlü bilimsel ilerlemeye karşı, ülkesi duvarlarla çevrili ve tek bir giriş kapısı var. Tamamen yalıtılmış bir coğrafya.

"Rüya Ülkesi çağdaş uygarlığın mutsuz ettiği herkes için bir sığınak, onların her türlü günlük ihtiyacını sağlayan bir barınaktır." (s. 13)

Buna bağlı bir olay daha var. Franz adlı yardımcıya göre "olağanüstü insanlar için var olan olağanüstü durumlar" Rüya Ülkesi için en önemli yapı taşı. Rüya Halkı'nın değer yargıları da farklı haliyle. Bayımızın söylediğine göre bir anti-dünya burası. Rüyalar, bütün bir halkın inandığı tek şey falan. Böyle ilginç bir yer. Franz'ın geliş amacı, anlatıcıyı Rüya Ülkesi'ne davet etmek. İlgi çekici olsun diye üzerinde muazzam bir miktar olan bir çek de yazıyor. Öncesinde Patera'nın hikâyesi var. Dayımız ava mı ne gidiyor Orta Asya'ya, orada yaralanıyor ve bir kabile tarafından tedavi ediliyor. Bu kabiledekiler beyaz tenli, mavi gözlü. O topraklar için garip tipler. Pek kimseyle ilişkileri yok, altı üstü 100 kişiler zaten. Kendi yağlarında kavrulan, modernlikten zerrece nasiplenmeyip mutluluk içinde yaşayan şeker insanlar. Şehir inşa edilince mekanlarında yaşamaya devam ediyorlar. Mistik tayfa diyelim bunlara.

Evler, binalar getirilmiş Avrupa'dan. Parça parça. Hepsi eski, duvarları kararmış. Birleştiriyorlar ve şehri oluşturuyorlar. Tamamen yapay bir dünyada, yapboz gibi parçalardan oluşan bir ülkede teknolojiden kaçmak biraz zor olsa gerek, zira teknoloji de haliyle yapaylıktan geçiyor ve görünüşü değil, özü bildiği için rahat bir yaşam süremeyecek insanlar. Şehirde orta sınıf var, ordu var, gecekonducular var. Son derece başarılı bir yapay dünya. Yapay. Rüyaları bu yapaylıkta değerlendirecekler ve bu yüzden her şey tepetaklak olacak. Bütün bunları anlatıcının asla bitmeyen melankolikliği arasında göreceğiz. Anlatıcı kendisi söylüyor bunu, böylece mekan atmosferi için koşullanıyor okur. Özgür olmak isteriz ama merakımız cezbedildiği için devam ediyoruz.

Anlatıcı, eşini yolculuk konusunda ikna ediyor ve ver elini Orta Asya. Trenle gidiyorlar, haliyle oldukça fantastik ortamlarla karşılaşıyorlar. Kendilerine göre böyle, yoksa anlatıcının söylediği bir şey var, iyi güldüm: "Sanırım doğuya özgü şehirlerin nasıl olduğunu biliyorsunuzdur. Tıpkı vatanınıza benzerler, sadece doğudadırlar." (s. 36) Böyle dediğine kanmayın, Binbir Gece Masalları'yla karşılaştırıyor yolculuğu. Neyse, şehre yaklaşıyorlar ve eşyaları alınıyor. Yeni olanlar sadece, eskilerine müsaade var.

Şehir haliyle garip. Güneş hiç görülmüyor, hava hep bulutlu. Ve en önemlisi, insanların hepsi biraz rahatsız. Alfa Ayının Kabileleri'ndeki gibi, her çeşit. Nevrotikler ve bu nevrozlar rüyaların zenginleşmesi için önemli. Sanki bir rüya fabrikası kurulmuş gibi düşünebiliriz. Almanlar için, Fransızlar için mahalleler var. İnsanlar dediğim gibi garip; çocuk yapmıyorlar ve geleceği düşünmeden yaşıyorlar. Gelecek bir tuzak, kaygılarla dolu bir zaman. Bu insanlar uyuşmuş gibiler.

Anlatıcımız ressam, iş falan buluyor ve arkadaşlar ediniyor. Mesela filozof bir berber. Sınıfsal bir ayrım sezinlense de insanları tanıdıkça kesin çizgilerle bir ayrım olmadığını görüyoruz. Ayrım oluşturacak bir bilinç de yok aslında, bütün şehir bir büyünün etkisinde sanki. Mesela bir saat kulesi var, insanlar bu kuleye girip çıkınca arınmış gibi hissediyorlar. Din, felsefe, sosyal hayat, her şey görünürde var, fakat ölü bir şekilde. Anlatıcı, bunu her yerde kokusu alınan bir maddeye bağlıyor. Ülkenin ruhu da diyebiliriz buna. Patera'nın hiçbir zaman ortaya çıkmayışı da buna bağlanabilir elbet, anlatıcının durmadan aramasına rağmen. Bir iki kez görülüyor, onda da yüzünden sayısız yüz geçiyor, sisli misli. Bir haller olmuş yani. Adamın kendisi rüya olmuş. Anlatıcı, özünün sonsuz öze dönüştüğünü söyleyerek her şeyin bir olmaya doğru gittiğini söylüyor falan. Böyle işler.

Bizimkinin karısı ölüyor, ondan sonra şehir yavaş yavaş çözülmeye başlıyor. Bu çözülmede ülkeyi yıkmak için yollanan Amerikalı bir ajanımızın da katkısı oluyor. Amerika-teknoloji-gelecek. Çıkarın bir şeyler işte. Her neyse, hayvanlar ve böcekler şehri ele geçiriyor, insanlar delirip birbirini öldürüyor, böyle şeyler. Sonuçta hiçbir şey olduğu gibi kalmıyor, en baştaki o mavi gözlü falan kabilemiz hariç. Onlar bir ideal, varlıklarını sürdürecekler. Ne olursa olsun.

Böyle ilginç bir roman. Pek hoş.