Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Geçen sene Rusça aslından çevirisiyle ilk kez İthaki'den çıktı. Bende 1988 tarihli, Ayrıntı'dan çıkmış ilk baskısı da var, İngilizceden çevrilmiş.
Ütopyaları okurken hep merak etmişimdir; bir bireyin fikirlerinin, bireyin fikirlerini şekillendiren düşünce sistemlerinin koca bir topluma uygulanması hiçbir sıkıntı oluşturmaz mı, her şey yolunda gider ve bütün insanlar mutlu mu olur diye. Devlet'i düşünüyorum, sonra çeşitlemelerini düşünüyorum. Campanella'nın, Bacon'ın, More'un ütopyalarında mevzular biraz değişse de sonuç aynı. Eğitim, ekonomi, aile ilişkileri düzenli. Her şey tıkırında. Görünüşte böyle, bu sisteme ayak uydurmak istemeyenler ne olacaktı? Dönüştürülmeye mi çalışılacaklar, kovulacaklar mı? Sonuçta devlet de canlı bir varlık sayılır, her ne kadar durağan gözükse de dünyayla birlikte değişmek zorundadır, uyum sağlamak zorundadır veya başkalarını kendine uydurmak zorundadır. Ütopya da kendini yenilemeli. Bunun muhaliflere yansıması nasıl olacak?
Girişte Bülent Somay'ın on numara bir yazısı var. Önce Orwell'le Zamyatin'i ele alıyor. Aynı zamanlarda ne yaptıkları, nerelerde oldukları mesela.

"Orwell, Zamyatin'i bilirdi; Zamyatin'in ise Orwell'den söz edildiğini duyduğu bile meçhul. Zamyatin 1920'de bir roman yazdı; hâlâ ülkesinde basılmıyor. Orwell, Zamyatin'in romanını okudu (1924'te yapılan İngilizce çevirisinden), 1948'de kişileri ve konusuyla ona çok benzer bir roman yazdı: 1984." (s. 6)
Bu basım yasağı Gorbaçov'un açılımları zamanında kalktı galiba, bir yerde okudum ama hatırlamıyorum, bu kitapta olabilir. Uzun uzun yazmayacağım, kapsamlı bir 1984-Biz karşılaştırması var, benzerlikler ve farklılıklar detaylıca incelenmiş.

Bu yukarıda ütopyalar hakkında düşüncelerimi Somay'ın yazısında, daha geniş bir bakış açısıyla incelenmiş şekilde buldum, sevindim. Kitabın bir bölümünde yer alan "sayıların sonsuz olması gibi devrimlerin de sonsuz olduğu" fikrinden yola çıkarak şöyle diyor Somay:

"(...) Tarihe bir son, gelişmeye bir nihai hedef koyan düşünce tarzı, devrim sonrasını bir evrensel durağanlık hali olarak algılayacaktır. Hedefe varılmış, devrim bitmiştir. Artık sorun dönüştürmek değil, zaten dönüşmüş olanı fedakarca çalışarak güçlendirmek, takviye etmektir. Ya da böyle demektedir yeni iktidar sahipleri. Platon'dan Wells'e kadar tüm geleneksel ütopyacıların temel hatasıdır bu. Ütopya (ister hayal edilerek isterse de 'bilimsel çıkarsamalarla' kurulsun) hep böyle tasarlanageldi: Tarihin, gelişmenin sonu, insanlığın varabileceği en mükemmel toplum biçimi. Ütopyanın kendisinin de gelişmeye açık olması gerektiğine ilk işaret eden Wells oldu, ancak bu fikri geliştirip bir sanat yapıtının temeli haline getiren ilk kişi de Wells'ten büyük ölçüde etkilenmiş olan Zamyatin'dir." (s. 8)

Birilerinin ütopyası, birilerinin distopyası olur. Ütopya baskıcıdır, çelik pençeyi baktığınız her yerde hissedersiniz. Nasıl giyineceğiniz, nasıl eğitim göreceğiniz, nasıl evleneceğiniz, kısacası nasıl yaşayacağınız önceden bellidir. Somay'ın söylediği bir sözle bu kısmı bitiriyorum: "Özgürlük mü, mutluluk mu?" (s. 10) Şahsen eşimin devlet -ya da her neyse- tarafından seçilmesini istemem. "Merhaba, sizin için mü-kem-mel bir eş bulduk."
Tek Devlet var bir tane, insanların benliğini yok edip homojen bir grup oluşturmuş. Almanların toplama kamplarında olduğu gibi insanlar sayılardan ibaret, isimleri yok. Ruhsuz insanlar; duygu yok, hayal yok, hiçbir şey yok. Saydam bir dünyada yaşıyorlar, herhangi bir mahremiyet yok.
D-503'ün anı kayıtları üzerinden ilerliyor roman. Günlük olarak ifade etmek zor, herhangi bir tarih düşme, günü gününe kaydetme mevzusu yok. Tabii aylar sonra kaydedilmiş şeyler de yok, en fazla iki, üç günlük aralıklar var.
Distopyaların babası bu, diğerleriyle kıyaslandığı zaman elbette basit gelebilir ama değerinden bir şey kaybetmiyor. Yazıldığı zamanda SSCB'nin adı SSCB bile değildi, Lenin yeni yeni palazlanıyordu, gulag nam insanlık trajedileri de yeni yeni kuruluyordu. Müthiş bir öngörü denilemez belki ama olayların nereye gidebileceğini iyi tahlil etmiş Zamyatin. Tabii kendisi bayağı iyimsermiş; bu çalışma kamplarında ölen milyonlarca insan, Tek Devlet'in çatısı altında ruhsuz fakat mutlu olarak dolanıyor.

Güzel bayağı, gönül rahatlığıyla alınabilir.

Uzun mesafe ilişkileri, bağımlılık, aşk, geçmişe bağlılık, bu tarz şeyler üzerine bir roman.
Roman iki bölüm. İlk bölümde anlatıcımız Cem Soner'in birkaç gününe odaklanıyor. Cem 50'li yaşlarının sonunda bir gazeteci. Eşi Elif ölmüş, Elif'le olan ilişkisi üzerinden geçmişini ve yaşadığı günü sorguluyor.

Eski günlerde Elif Paris'te yaşıyor, ara ara İstanbul'a geliyor. İlişkileri bir garip. Karısını sürekli aldatan, kendini dev aynasında gören bir adam var ve karısı olmadan yaşayamayacağını düşünüyor ama kendini beğenmişliği, egosu son derece tavan. Sözde eski solculardan. Yıllardır çalıştığı gazetenin yeni müdürüyle takıştıktan sonra başka bir gazeteye geçmek için hazırlanıyor ama yeni müdürle yapacağı maaş pazarlığını düşünerek rahatsız oluyor. Oysa paraya ihtiyacı yok, eşi Elif öldükten sonra Elif'in sahibi olduğu Feneryolu'ndaki köşkü yıktırıp apartman diktiriyor oraya. Bunun getirdiği bir vicdan azabı da var, Elif için o köşk çok önemliydi, Elif'in hayatıydı orası. Böyle azaplar, yaşlılık falan, bol viskiyle, votkayla beraber Cem'in evin içinde oradan oraya gezinmesiyle birlikte ortaya çıkıyor. Cem böyle bir adam. Kadınlara düşkün, hatta Elif'in kuzeni, aile dostu olan Sibel'e bile yükselmeye kalkıyor adam. Elif'in kadınlardan haberinin olmadığını düşünüyor, sonra kendisinin de aldatıldığını düşünüyor. Tatminsiz bir adam. Yakışıklı. Rezil. Boş teneke, çağının çok uzağında.

İkinci bölümde anlatıcı direkt Elif. Roman bambaşka bir boyut kazanıyor burada, Cem'in basın dünyasında, kadınlar dünyasında tutunabilmesinden çok daha derinlikli bir mücadele var.

Elif'in babasıyla olan ilişkisi. Adam büyükelçi, Elif'in annesi ölünce Fransız bir kadınla evleniyor. Bu yüzden Elif, babasını affetmiyor, adamı yaşlılık günlerinde yalnız bırakıyor. Çok sonra pişman oluyor ama işte, çok sonra.

Elif'in İstanbul'la olan ilişkisi. Feneryolu'ndaki köşk. Bildiğimiz konaklardan, nesiller beraber yaşamış burada. Halalar, teyzeler, bir adet candan babaanne. Elif çok düşkün babaannesine, konakla ilgili bütün güzel anılarında babaannesi var. Zamanında şiir de yazarmış Elif, yaşama sevinciyle dolu bir kızmış. Cem'le tanışınca her şeyi bırakıyor. Neyse, ailenin üyeleri öldükten sonra Sibel, Sibel'in eşi Mustafa ve Cem, konağı sattırıp apartman diktirmek istiyorlar. Elif kabul etmiyor, bütün geçmişi o konak. Bu konak mevzusu bir yana, İstanbul Elif için kaos şehri. Çirkinleşmiş bir şehir. Burjuvayla varoş yan yana. Bu burjuva muhabbeti de ayrı bir olay; Elif burjuvaziden nefret etmesine rağmen kendi de bir burjuva. Gerçi Elif karakteri tamamen zıtlıklar üzerine kurulu; bir yandan sevip bir yandan nefret ediyor. Bu İstanbul için öyle, Cem için de öyle. Deli aşk buradan geliyor.

Paris'te küçük bir arkadaş grubu var Elif'in, onlarla takılıyor. Paris'teki dünyası çok küçük, varoluşsal acılar falan. Cem'e duyulan özlem, nefret, şehir, hepsi birbirine karışmış. Ne yapacağını bilemiyor Elif, Cem'in kadınlarından haberdar. Kristof'a kaçıyor bu yüzden. Kristof, Elif'ten on yaş küçük, doğu felsefesiyle kafayı yarmış bir arkadaşımız. Çok olgun bir insan, Elif için acil çıkış. Bunca nefretin içinde Elif'in mutluluk duyabileceği tek insan. Bir iki çekinceli andan sonra sevgili de oluyorlar, fakat Tibet'e yolculuğa çıkıyor Kristof, himayesine aldığı Jean var bir tane, Elif'e diyor ki ona göz kulak ol, iyi bir çocuktur falan. Oysa Jean ne yapıyor, Kristof'la çektirdikleri, çıplak oldukları bir fotoğrafı gösteriyor. Diyor ki Kristof herkese karşı içtendir, sadece sana karşı değil. Çıldırıyor Elif, sonrası biraz kapalı olarak anlatılsa da intihar.

Romanın olayı şu: Elif'in çıkmazları, uzak bir memlekette ne orayı, ne de burayı ev olarak benimseyememesi, babasal mevzular, Cem'e duyduğu aşk. Bu aşk çok garip. Yani hepimiz aşık olmuşuzdur veya aşka benzer şeyler duymuşuzdur, lakin hiçbir zaman tam olarak aptala bağlamamışızdır. Kendisi yerine tercih edilen onca kadına rağmen hâlâ aynı insana bağlı kalmak nedir? Okur odaklı bir incelemede bunu sormak bana kalırsa doğal, lakin yersiz. Yazara bağlı kalmak istiyorum.

Burada aşk değil de takıntı var bana göre. Elif geçmişine öylesine bağlı ki en küçük bir şeyi bile hayatından çıkarmak istemiyor. Mesela küçük dolap gibi bir şey var, Cem ondan bir an önce kurtulmak istiyor ama Elif İstanbul'dayken onu kimselere vermek istemiyor. Zeigarnik etkisi, yani yarım kalan şeyler daha iyi hatırlanıyor. Elif'in hayatı hiçbir zaman, hiçbir açıdan tamamlanmış değil. Tam bir şeyleri yoluna koyarken, Kristof'la yeni bir başlangıç yaparken ve Cem'e ayrılmak istediğini söylerken bir zırtapozun lafıyla hayatı yine alt üst oluyor. Psikolojik olarak çabuk çöküyor, kolay kolay da toparlanamıyor.

Böyle bir roman. Selim İleri falan övmüş, tam onun kalemi de, eh işte... Hastalıklı aşka meşke düşkünseniz on numara gider, öbür türlü sıkıntılı. Bir de Atatürk'ün muhabbeti pek geçiyor, Elif Atatürk'ün İstanbul'unu bulamıyormuş artık falan. Mümkündür, roman yazıldığında o zamanların üstünden 60 yıl geçmişti çünkü. Zaman hızla ilerliyor dayılar, herkes kendi şehrini kendi yapmak zorunda. Şahıslara bağlı kalırsak yerimizde sayıyoruz. Melahat Hanım'ın Düzenli Yaşamı'nda da benzer mevzular vardı. Peride Celal'i anlayabiliyorum, tam bir cumhuriyet kadını. Lakin kendisine katılmıyorum.

Bu kadar. İyi geceler, bu sıcaklarda ne kadar mümkünse artık. Yanıyoruz.
Yaşlı Adam ve Deniz olarak biliniyor şimdi, zamanında İhtiyar Balıkçı olarak çevrilmiş. Yaşlı bir balıkçımız var, bir de işi öğrettiği bir çocuk. Balıkçı 85 gündür hiçbir şey yakalayamıyor, çocuk kendisiyle ava çıkmak istiyor eski günlerdeki gibi ama başkalarıyla takılıyor artık, işi kapınca daha büyük oynamaya başlamış. Yine de aralarındaki dostluk bozulmamış, çok yakınlar. Çok odunlamasına anlatıyorum tabii, aralarındaki dostluğun derinliğini beyzbol maçı muhabbetlerinden, birlikte yaptıkları şeylerden anlıyorsunuz.

Adam eli boş döndüğü bir avın ardından uzaklara açılmayı düşünüyor, çocuk onunla gelmek istiyor ama izin vermiyor adam, çalıştığı gemide kalmasını söylüyor, açılıyor denize. Asıl olay denize açıldıktan sonra başlıyor.

Diyorlar ki her şey bir sembol. Deniz, balıkçının avlanması, tuttuğu dev balık, saldıran köpek balıkları... Hayat, mücadele, yenilgi... Doğrudur, basit bir avlanma hikâyesinin ardında yaşam var, tam olması gerektiği şekilde. Balıkçımızın aslanlı düşleri, evindeki boş kutular, yalnızlık ve her şeye rağmen yaşamak. Şiir gibi konuştum...

Olay kabaca şu: Dayımız balığa çıktı. Kıyıdan uzaklaşıyor, açılıyor, sabah oluyor, akşam oluyor. Tabii bu arada adamın hayatına dair geri dönüşler, denize dair, yaşamaya dair basit fakat olabildiğince gerçek ayrıntılar... Bir iki küçük av, bu sırada dayımızın ellerini yaralaması. Sonra büyük avın oltaya vurması. Dayımızın bu büyük avla mücadelesi, bir veya iki gün sürüyor. Sabrına ve gücüne rağmen tükenmek üzereyken avına üstünlük kurması, balığı tekneye bağlaması. Sonra köpek balıkları. Kıyıya döndüğünde adam yarı ölü, tuttuğu balığın sadece kafası kalmış.

Özellikle büyük avı yakalarken ve köpek balıklarıyla mücadele ederken korkularına rağmen kendinden emin bir şekilde savaşması çok etkileyici. Ortam şu:

"Okyanus böylesine vahşi ve acıması olurken zavallı kuşlar niye böyle narin ve güzel yaratılmış acaba. Deniz çok güzel, çok merhametlidir. Fakat birden öyle değişiverir, öyle zalimleşir ki; başımızın üstünde fırıl fırıl dönen bu ufacık ötüşleri hüzünlü kuşlar için dayanılmaz olur." (s. 26)

Deniz değişken, hele açık deniz daha fena. Life of Pi'den hatırlayalım. Burada yaşlıyı ayakta tutan şey mücadele üstüne kurulu bir hayatının olması. Günler boyunca tek başına denizde durması, avıyla savaşı hep bu mücadele üstüne kurulu. Adam mücadele etmeden yaşadığını anlayamıyor çünkü. Zafer kazanmadan yaşadığını anlayamıyor, bu yüzden de avsız 85 günün ardından okyanusa açılıyor. Daha büyük bir mücadele, daha derin bir yaşama hazzı.

Doğayla mücadele sırasında anılarına kapılan balıkçının adını da öğreniyoruz: Santiago El Campeon. Gençliğinde öylesine güçlüymüş ki günlerce süren bir bilek güreşi mücadelesinde zebellah gibi bir zenciyi yenmiş, kimse bileğini bükemezmiş. Adam fiziken de sağlam. Yaşlılığına bu sağlamlıktan çok şey kalmış belli ki.
Böyle. Tadı kaçmasın diye onlarca küçük detayı anlatmadım, kısa olmasına rağmen büyük bir roman bu. Doğaya karşı yaşlı bir balıkçı. Mis.

Görüldüğü yerde alınabilir. Pişman olmazsınız.
Anadolu insanının kendince bir kurtuluş çabasının anlatımı bir yana, Anadolu'ya bir bahçe üzerinden gösterilen bağlılığı bu kadar güzel anlatan bir hikâye okumamıştım. Kaçırmayın, o kadar güzel.
Anlatıcı, aile babası bir dayımız. Bundan sonra kendisini dayı olarak anacağım.

Tarlada ekin biçerken ara veriyor, bir cıgara yakıyor. Oğlunu, mahsulü, o dağ başını mamur eden beyi düşünüyor, sonra gözü ıslak kayaya takılıyor. Kayanın dibinde bitmiş otlar var, ulan buradan su çıkar diye düşünüyor anlatıcı. Toprakla ve insanla mücadele buradan itibaren başlıyor.

Dayının kayınbaba, köyle oğullarının yaşadığı şehir arasında gidip gelen, karısını hizmetçi olarak kullanan, huysuz bir adam. Arada kalmışlar için güzel bir sembol; ne tam şehirli, ne tam köylü. Dayıya da şehre gitmelerini söylüyor, köyde hiçbir şey kalmamış. Buradaki "hiçbir şey", dayının hayatı aslında. Toprak, ekin, sakin bir yaşam, cennet bir bahçe... Azla yetinmek, istenilen şekilde yaşayabilmek en önemlisi. Kaynata için şehir yepyeni bir dünya. Şehirden başka yerde yaşam yok. Şehir yaşamını böylesi cazip kılan ne var onlar için, merak ederim. Cevabı bilmiyorum, Kutlu da pek girmemiş buralara. Ya da ben okuyup da unuttum. Kutlu'nun karakterleri öyle derinden derine incelemek gibi bir huyu, üslubu yok zaten. Kısa cümleler, olaylar, bir iki düşünce. Bir paragrafı beş dakika düşünür oldum metinlerini okurken.

Dayı, kayadan su çıkarma ve toprağı çevreleme konusunda kasabadaki Hacı Abi'ye gidiyor. Dayının babasıyla Hacı Abi yakın arkadaş, define tutkuları var. Arıyorlar da arıyorlar ama bir şey çıkmıyor. Baba ölüyor, Hacı Abi dayıya kol kanat geriyor. Çok yakınlar yani.

Neyse, akıllar alınıp veriliyor, dayı girişiyor kayaya. Kazıyor ediyor, dinamit falan patlatıyor yarmak için. Burada Muhtar Halil giriyor devreye. Muhtar Halil'le dayının babası vukuatlı, düşmanlıkları var. Muhtar, bahçe konusunda dayıya zorluk çıkarıyor bir sürü. Dedikodu yayıyor, dövdürtüyor falan. Bir sürü olay, fena.

Bahçenin kurulmasından sonra ikinci bölüm; dayının oğluyla çekişmesi. Oğul da şehre gitmek istiyor, kavga ediyorlar bu yüzden. Dayının eşi ölüyor, köy-şehir arasında, oğluna gidip geliyor adamcağız. Yaşlılık. Köy boşalıyor, kasaba kuruyor. İnsanla birlikte toprak da yalnızlaşıyor.

Son bölümü alıp bitiriyorum, nefis bir son:

"Pembe-beyaz şeftali çiçekleri, süt köpüğü gibi kabarmış erik, kaysı, vişne, kiraz çiçekleri; sarışın kızılcık çiçekleri yağıyor üstüme, serpiliyor gökten.
Aman Allahım, ne güzel, ne güzel.
Yağsın durmadan, yağsın ve örtsün üstümü bu çiçek kokuları, nerdeyim ben?
Gözlerimde yaş, dilimde dua.
Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm." (s. 211)

Derviş, Muhtar, Emrullah Hoca, bir dünya karakter var, hiçbirini almadım buraya. Okusanız uzaklarda bir yerlerde gerçekten yaşadıklarını anlayacaksınız. Başka da bir şey diyemiyorum, ben anlatamıyorum en azından. Lütfen okuyun. On numara.
Freud'un öğrencisi Fromm, sonradan kendi yolunu bulmuş, almış yürümüş bir filozof. Birey-toplum ilişkileri üzerine çalışmış daha çok. Ben bilmiyorum tabii, meraklı bir okurum, o kadar. Kendimce üç beş bir şey anlatacağım işte.

6 yıllık bir araştırmanın ürünü bu. Nöropsikolojiden antropolojiye, geniş bir çerçevede birçok disiplin ele alınarak çalışılmış. Gayet kapsamlı, öküz gibi bir çalışma. İki cilt, bu birincisi.

Saldırganlığın terimsel olarak anlamı üzerinde duruluyor ilk olarak. Saldırganlık salt yıkıcılık anlamına gelmiyor, savunucu saldırganlık gibi olaylar var, Fromm bunları ayrı ayrı incelemiş. Gelecek oralar.

İçgüdüler ve İnsan Tutkuları
Giriş bölümünde saldırganlığın terimsel boyutları incelendikten sonra psikolojik yaklaşımların konuya açıklık getirme denemeleri ele alınıyor. Bu bölüme Fromm'un bazı şahıslara ve deneylere giydirme bölümü diyebiliriz, ayarlar verilmiş. En başta Fromm, içgüdücülükten veya davranışçılıktan birinin seçilip diğerinin yanlışlanması fikrini doğru bulmuyor. İkisini de içeren, doğacak bir sentezle kendi açıklamasını getirmeye çalışacağını söylüyor, sonra ayarlara geçiyor. Ardı arkası yok, ben bir örnekle geçiştireceğim. Konrad Lorenz, uzmanı olmadığı bir alan olan psikoloji üstünde çalışmış, hayvanları inceleyerek vardığı sonuçları olduğu gibi insanlara mal etmiş bir araştırmacı. Saldırganlığın ve yıkımın insanın biyolojik kodunda bulunduğunu belirtiyor. Fromm da adeta "yav hee he" çekerek ayarlara girişiyor.

Yumuşak-savunucu saldırganlıkla kırıcı-yıkıcı saldırganlığın sadece insanda bulunduğunu söyleyen Fromm, bunu da içgüdü ile kişiliğe bağlıyor, kişilik yerine "organik dürtüler" kavramını kullanıyor. Lorenz'e giydirmesinin temeli de bu; Lorenz'in kişiliğe yer vermemesi. Fromm'a göre içgüdüler ve kişilikle ilgili tutkular, varoluşsal farkındalığa yol açıyor. İnsanı yönlendiren şey de bu. Hangi tutkular ağır basıyorsa oraya yönelim oluyor. Eğer bu tutkulara dış bir etken yüzünden ulaşılamazsa Freud'un "engellenme" hadisesi ortaya çıkıyor, engellenmiş insanın öfkesi de fena olur tabii. Allah esirgeye. Freud'un cinsellik ve şiddet üzerine fikirleri de inceleniyor. Ayrıntılara inemiyorum, inersem bu yazı bitmeyecek. Freud'un içgüdü ve şiddet fikirlerinin incelenmesinden sonra şu var: "Bu inceleme, sevme, özgür olma uğraşları olarak ve yıkma, işkence etme, denetim altına alma ve boyun eğme dürtüsü olarak bu tutkuları içgüdülerle olan zoraki evliliklerinden boşamaktadır. İçgüdüler katıksız bir doğal sınıflamadır; oysa kişilik-kökenli tutkular sosyobiyolojik, tarihsel bir sınıflamadır. Bu tutkular,her ne kadar doğrudan doğruya fiziki varoluşun hizmetinde değilseler de, içgüdüler kadar -hatta sık sık onlardan daha çok- güçlüdürler. İnsanın yaşama duyduğu ilginin, onun coşkusunun, heyecanının temelini bu tutkular oluşturur. Yalnızca insanın düşleri değil, sanat, efsane, tiyatro -yaşamı yaşanmaya değer kılan her şey- bile bu kaynaktan doğar. İnsan, fincanla atılan zar gibi, salt bir nesneymişçesine yaşayamaz. Yiyip içen ya da üreyip çoğalan bir makine düzeyine indirgendiğinde, gereksinme duyduğu bütün güvenceye kavuşmuş olsa bile, çok acı çeker." (s. 31-32) Akla direkt Amerikan Sapığı ve Biz geliyor. Birinde seçim özgürlüğü kisvesi altında sunulan standart bir yaşam var, diğerinde erkin topluma dayattığı bir yaşam stili. İkisinde de fizyolojik ihtiyaçlar, hatta kimi toplumsal ihtiyaçlar karşılanır, fakat sürekli bir huzursuzluk içinde arayışa yönelmiş bir insan için bunlar yeterli değildir. Şurası Amerikan Sapığı'nın çıkış noktasıymış gibi gözüküyor: "İnsan canlı, hareketli bir yaşam ve heyecan arar; daha üst düzeyde bir doyuma ulaşamadığında da yıkmaya dayalı canlı, hareketli yaşamı kendisi için kendi yaratır." (s. 32) Bundan sonrası insanın tutkuları yüzünden intihar edebildiğine, fakat cinsel doyum yoksunluğu yüzünden böyle bir yolu seçmediğine dair birtakım fikirler. Tutkular insanlar için çok önemlidir. Böyle şeyler.


İçgüdücülük, Davranışçılık, Ruhçözümleme
Anladığım kadarıyla -dsfd- Fromm şunu diyor: Cinsel arzu kuramının bir üst modeli olan yaşam-ölüm içgüdüsü konusunda yer alan saldırganlıkla ilgili mevzular kanıtlarla desteklenememiştir, bu yüzden Freud cortlamıştır. Bu mevzular fizyolojik-mekanik olmaktan ziyade biyolojiktir, Freud katı bir mekanizmden biyolojik bir incelemeye geçmiştir ama ölüm içgüdüsünün getirdiği saldırganlığı insanlarda başarıyla incelemesine rağmen bu olay hayvanlarda yer almamaktadır. Yer almamaktadır değil de, bunu gösteren bir veri yoktur. Ayrıca Freud, saldırganlık terimini bütün saldırganlık çeşitleri için kullanıp mevzuyu bulandırmış. Falan.

Lorenz, şiddetin falan insanın hep içinde olduğunu söylüyor. Ortaya çıkabildiği zaman çıkıyormuş. Bu bölümde Fromm'un Lorenz'dan yaptığı alıntılara ayarlar vermesi var. Bir de Freud ve Lorenz'in karşılaştırılması: "Freud, yıkıcı bir içgüdünün varlığını savunuyordu; Lorenz'e göre bu varsayım, biyoloji bilimi açısından savunulamaz nitelikteydi. Onun savunduğu saldırganlık dürtüsü, yaşama hizmet eder; Freud'un ölüm içgüdüsü ise ölümün hizmetçisidir." (s. 49) Bununla birlikte saldırganlığın insanı yönlendirdiği ve ortaya konulmamasının psikolojik hasara yol açacağı fikri ortak.


Çevreciler ve Davranışçılar
Aydınlanma Çağı düşünürleriyle giriyoruz. İyi toplumun iyi insanı yaratacağını, böylece insanın doğal iyiliğinin açığa çıkmasının kolaylaşacağını söylemişler.

Buradan davranışçılara geçiyoruz. Pavlov'un köpekleriyle yaptığı deneyler var, klasik koşullanma diye geçiyor. Zil çalarsınız bir tane, sonra et gösterirsiniz ve köpek salya üretir. Sonraları zili çaldığınız an köpek salya üretir, et aradan çıkmış olur. Tabii eti vermediğiniz sürece zille birlikte salya üretme olayı sönecektir. Neyse, kabaca olay bu. Uyarıcı-tepki bağı.

Skinner'ın edimsel koşullanması da şu: bir davranış ortaya koyarsınız ve sonuç olumluysa davranışınız pekiştirilir, siz de bu davranışı tekrar göstermeye meyilli olursunuz. Mesela odanızı topladınız ve anneniz size pasta yaptı. Odanızı pasta için toplamadınız ama ödül aldınız. Odanızı tekrar, hatta daha sık toplarsınız. Bu. Fromm bu mevzuları anlatıyor önce, sonra ereklere ve değerlere geçip Skinner'ı eleştiriyor. Skinner, kültürel mevzularda konuşurken hala laboratuvardan bahseder gibidir, oysa kültür özgür bir irade sonucu, deneysiz oluşur. Çıkış noktası bu. Bu konuda atom bombasının yapılmasının kültürel değerlerle ilgili olup olmadığı konusunda bir tartışma var, güzel. Skinner'a göre gelişmiş toplumların efendi-köle ilişkisini kullanması düşünülemez bile. Oysa Fromm, gelişmiş toplumların tam da bu düzen üstüne kurulacağını söylüyor. Sonraki bölümlerde avcı-toplayıcı toplumlardan günümüzün üretim toplumlarına kadarki süreci değerlendirirken mevzuyu iyice açacak. Bunun dışında tüm olumlu pekiştirmelere rağmen kafayı yiyen insanlara bir açıklama getirilemediği söyleniyor. Mutsuzluk, huzursuzluk ve tamamlanamamışlık hissi. Fromm için yeni-davranışçılık -Skinner'ın görüşleri- bencilliğin ve öz çıkarın öncelik taşıması üzerine kurulmuş. Skinner'ın çok tutulmasının sebebi de bu; herkesin çıkarı uğruna yapılması gerekeni yapmak, pekiştirece ulaşmak.

Fromm'un Skinner eleştirisi: "Sibernetik çağda birey gitgide yönetilmeye açık hale gelmektedir. Onun çalışması tüketimi ve boş zamanı reklamlar, ideolojiler, Skinner'ın 'olumlu pekiştirmeler' olarak adlandırdığı şeyler tarafından yönetilmektedir. Birey, toplumsal süreçteki etkin, sorumlu rolünü yitirmektedir; bütünüyle 'uyarlanmış' hale gelmekte ve genel düzene uymayan herhangi bir davranış, hareket, düşünce ya da duygunun çıkarlarını fena halde zedeleyeceğini öğrenmektedir; gerçekte o, kendisinden nasıl olması bekleniyorsa öyledir. Eğer kendisi olmakta diretirse, polis devletlerinde özgürlüğünü, hatta yaşamını tehlikeye atar; bazı demokrasilerde işinde ilerleyememe ya da daha seyrek olarak, işini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve belki de en önemlisi, hiç kimseyle iletişimde bulunamama, kendini soyutlanmış hissetme tehlikesine girer." (s. 81)

Okurken şöyle bir ürperdim açıkçası, aklıma, "Yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi" geldi, "Ne çok acı var" geldi. Birazcık olsun böyle hissetmişseniz ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Son nokta da şu: "Skinner, sibernetik çayın soyutlanmış, yönetilen insanının cehennemini, ilerleme cenneti olarak salık vermektedir." (s. 82) İnsanoğlunun ilerleyebilmesi için insanlığın katledilmesi, süper. Josef Mengele geliyor akla. Deneyleriyle genetiğin babası olarak kabul edilir, tabii deneyler sırasında yaptığı inanılmaz işkenceler olmasa iyiymiş.

Davranışçıların şiddetin kaynağını araştırmalarındaki çıkmazı, bilişsel disipline kapalı olmaları. Fromm'un verdiği örnek şu: İki baba var, ikisi de kendi oğlunu aynı şekilde cezalandırıyor, kıça şaplak atarak ama bir tanesi cezanın haklılığını çocuğa sezdiriyor, çocuk durumu anlıyor. Diğeri anlamıyor, babanın sadistik karakterli olduğunu düşünüyor. İşte davranışçılık için ikisi de aynıdır, çocuklar babalara aynı şekilde tepki gösterecektir. Lakin ki öyle değildir; cezasını kabullenen çocuk için uyarı alınmıştır, herhangi bir kin güdülmeyecektir. Diğeri için öyle değil.

Ruhbilimsel deneyler bölümü var, buradaki deneylerin incelenmesi ve neden geçerli olmadıklarına dair görüşler var. Alamayacağım, çok uzun. Bir deney direkt Das Experiment zaten, izlediyseniz mevzuya vakıfsınızdır. İşte bu tür deneylerin oluşturulmasında ve sürdürülmesinde çok fazla değişken bulunduğu üzerine fikirler öne sürüyor Fromm, bu değişkenler deneylerin geçerliğini düşürüyormuş. Gibi şeyler.


Saldırganlık Anlayışı Konusundaki Ruhçözümsel Yaklaşım
Fromm'un tuttuğu kuram da bu. "Ruhçözümlemeci kuram, hem genel kuramsal kavramları yönünden içgüdücü, hem de tedavi yönelimi açısından çevrecidir." (s. 132) Bu kuramın öncekilerle karşılaştırılması var, sıkıldığım için yazmıyorum dsfd. Ulan daha bayağı da var be. Neyse.

İkinci bölüm nörofizyolojik yaklaşımla başlıyor. Nörofizyolojinin eleştirildiği nokta, saldırgan davranışın sinirsel merkezi bulunurken hayvanların temel alınmış olması. İnsanlarda mevzu biraz daha farklı. Bundan sonra psikolojiyle nörofizyoloji arasındaki ilişkiler, daha çok nörofizyolojinin saldırganlığın incelenmesinde daha yetkin bir şekilde kullanılabileceği görüşü var. Mesela beyindeki değişik sinir bölgelerinin duyguların yaratımında etkin rol oynamaları var, kitap 50 sene önce yazıldığı için bunların incelenmesine büyük bir olasılık gözüyle bakılıyor ama şimdiye kadar çoktan incelenmiştir sanıyorum. Fromm'un anlattığı şu: Savunucu saldırganlığın izleri beyinde bulunabilir. Savunucu saldırganlık, türün devam etmesi için tehlikelere karşı koymada kullanılan bir silahtır. Nefsi müdafaa kabaca. Kaçış içgüdüsü de savunucu saldırganlığın bir önceki aşaması ve Fromm'a göre tarih, saldırganlıktan çok kaçış içgüdüsüne dayalı olarak belirleniyor.

Hayvan saldırganlığının incelendiği bir bölümde şu var: "Bir kitle katliamcısı ve sadist olan tek memeli hayvan insandır." (s. 168) Bu bir yana, hapsedilmiş hayvanların özgür olanlardan farklı olmadığı fikri var. Yanlış. Elbette bir kavram olarak özgürlüğü anlamaları beklenemez ama hayvanat bahçesindeki primatlar, doğal ortamlarında takılan kuzenlerine göre daha saldırgan oluyormuş. İlginç. Bir de dar alana konmuş çok sayıda maymunun yer aldığı bir deney var, bu deney çok farklı olaylara bağlanacak sonra. Yer yetmezliği yüzünden sadistik hareketler görülür olmuş. Tabii yer yetmezliğine besin, su vs. yetmezliği anlamı da verebilirsiniz. Fromm'un primat saldırganlığı konusunda söyledikleri: "Bu ayırım (yaban ortam-hayvanat bahçesi) insan saldırganlığının anlaşılması açısından temel önem taşır; çünkü insan, bu zamana kadarki tarihinde, İ. Ö. 5000 yılına kadar olan avcılarla yiyecek toplayıcılar ve ilk tarımcılar hariç, kendi doğal yaşam çevresi içinde pek yaşamamıştır. 'Uygarlaşmış' insan her zaman 'hayvanat bahçesinde' -yani çeşitli düzeylerde tutsaklık ve özgürlükten yoksunluk altında- yaşamıştır ve bu, en ileri toplumlarda bile hala doğrudur." (s. 169)

Üç gündür yazmaya uğraşıyorum, harbi sıkıldım, Fromm'un gidişatını söyleyip burayı kapıyorum. Bu fikir üzerinden toplayıcı-avcı insanı inceliyor, avcılığın sadistik kökenlerinin olmadığını, tarihin o döneminde insanların mülkiyet kavramı olmadan mutluluk içinde yaşadığını, "uygarlaşmamış" toplumların pek savaş da yapmadığını söylüyor. Teknolojik ilerlemeler, medeniyet kurma çabaları biriktirmeciliğe, güce, yani korkuya dayalı. Bu yüzden sonuç şu: Günümüzün insanı, atalarımızdan çok daha vahşidir ve günümüzün medeniyetleri geçmişteki medeniyetlere göre çok daha yıkıcıdır. Bu görüşte toplumların izlediği kişilerden tutun, dünya nüfusuna kadar pek çok şey bir arada inceleniyor.

Üçüncü bölümde işin pratik yönüne doğru ilerliyoruz, saldırganlık çeşitleri inceleniyor. Falan. Bir bu kadar daha şey yazılır. Süper kitap.