Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Mevzuya gelirsek, insanın birey ve toplum hallerini anlatan Jean Marcel Bruller, Vercors müstear ismini kullanıyor. Ben de böyle yazmayı uygun gördüm. Uygun görmeyenler varsa kı.ımı arayıp şikayet edebilirler.
Vercors, genelde fantazya ve bilimkurgu metinleriyle tanınan bir isim, 1963'te Sylva ile En İyi Roman dalında Hugo Ödülü için aday gösterilmiş. Ödülü ustamız PKD almışsa da kendisinin yeri BK için önemli.

İnsan ve İnsanlar, Vercors'un insanlığa ve uygarlığa dair birtakım fikirler paylaşıyor, biraz İnsan Nasıl İnsan Oldu? tarzı ama çok daha kısa. 60 sayfacık bir şey. Dört bölümden oluşuyor.

İnsanın Başkaldırması: Çeviren Azra Erhat. Vercors, öncelikle insan kavramını tanımlıyor ve ardından insanla hayvan arasındaki temel farkı veriyor. Soyutlama gücüne sahip olmak. Güdülere göre yaşamayı bırakıp bu açıdan doğadan bağımsız olmak, semiyolojinin doğuşu ve nesneleri isimlendirmek, insanı insan yapan ilk detaylardan birkaçı. Anlamlandırma çabası da bu detaylarla birlikte geldi; insan yaşadığı ortamı anlamlandırmaya çalıştı, başarılı olduğu ölçüde bağımsızlığına kavuştu. Vercors, bunu baş kaldırma olarak görüyor ve "Sürgün sürgününe karşı koydu." (s. 17) şeklinde özetliyor. Anlamlandırma çabasıyla birlikte bir noktada insanın tekilliği de başlamış oldu; doğayı ve insanları tanırken edinilen bilgi, insanı benzerlerinden daha farklı bir yere koydu ve onu diğerlerinden ayırdı. Şu cümle çok hoşuma gitti mesela: "Bâbil Kulesi masalı dillerin efsanesi değil aslında, yalnızlığın efsanesidir." (s. 20) Gerisi toplumsal bir eleştiri; baş kaldıran insanın doğayı aşma çabası, devletle olan ilişkisi ve daimi yenilgisi. Bu yenilgiye rağmen yine de insan olmak baş kaldırmayı gerektiriyor, Vercors bunu söylüyor. Bir de özün varoluştan önce geldiğini. Yaşamdan önce insanın doğası geliyor.

İnsan ve İnsanlar: Sabahattin Eyüboğlu-Vedat Günyol çevirisi. Adalet, hak vs. gibi kavramların fosilleştikleri zaman insanoğlunun ayvayı yemesi konulu kısacık bir metin.

İyi Niyetli İnsanlar İçin: Çeviri yine ikiliye ait. İyi niyetli insanların kötülükler karşısında bir süre sonra zıvanadan çıkması ve bilinçsizce olsa dahi kötüler kadar kargaşa çıkarabilmeleri üzerine. Cehenneme giden yolla ilgili sözü hatırlayıp devam.

Ahlak ve Eylem: İnsanın insanla, toplumla, dinle, totalitarizmle bağları. Çok kısa oldu ama böyle.

Hoş.
"Şimdi, geçmiş zaman diyebileceğimiz o zamanlarda İstanbul evleri üçe ayrılabilirdi. Bunların Boğaziçi'nde su kıyılarında ve ahşap olanlarına yalı; İstanbul'un sayfiye semtlerinde, bahçe içinde ve yine ahşap olanlarına köşk; şehirde, ayrı harem ve selamlık daireli ve çokları kâgir olanlarına konak denilirdi. Bu kaçgöç zamanlarında Beyoğlu civarının apartmanlarında ise aileler oturmazdı." (s. 7)

Yürüdüğüm sokaklarda 100 sene önce hangi yapıların bulunduğunu, kimlerin yürüdüğünü çok merak ediyorum. Bazen eski fotoğraflara bakıp bu merakımı gideriyorum ama yapıları geçtim, çoğu sokak bile o fotoğraflarda olmuyor bazen. Şehir çok hızlı değişiyor ve insanların duygularıyla, anılarıyla beslenmiş onca mekan ortadan kayboluveriyor. Hisar'ın çocukluğundan gelen duyarlılığı -hatta çocukken pek zeki olduğunu söylerlermiş de kendisinin diğer çocuklardan biraz farklı olduğunu o zaman anlamış- geçmişindeki onca mekanı ve insanı bütün canlılıklarıyla anılara yerleştirmiş. Kayıp zamanın diyemeyiz de, belki de yılların soluklaştırdığı zamanın izine düşmüş Hisar; mekanların ve zamanın binlerce küçük kutuya hapsettiği hatıralarının peşine düşmüş ve kişisel tarihinin en güzel bölümlerini okura sunmuş.
Yukarıdaki bölümle başlayan kitapta sadece yapılarla ilgili anılar yok, hatta denebilir ki Hisar çoğu zaman yapıların bayağı bir dışına çıkıyor. Her şey insanla ilgili olduğu için yapıları da bunun bir parçası olarak görüyor, önemli olan anılarındaki parçaları bütünleştirmek. Böylece köşklerle insanlar, zamanla mekan birbirinin içinde yer alıyor. Hisar'ın perili olduğu söylenen evlerden bahsederken bu evlerin sihrini ve musikisini hâlâ hatıralar içinde duyduğunu söylemesi de bundan. Evlerin perili olduğunu, çünkü anılarda insan-mekan-zaman üçlüsünün kaybolmadığını belirtiyor.

Hisar, çocukluk günlerinden itibaren başlıyor anlatmaya. Büyükada ilk durak. "Çocuk, hayatı bir yarım uyku içinde geçirerek dünyayı yarı bir rüya gibi görür. Fakat, bu halinde, büyüklerin huylarını ve sırlarını affetmeyen gözlerle seyrederek onların ummadıkları derinliklere iner. Çocuk her şeyi anlar. Zira bunun için çok kere sezmek yetişir ve o her şeyi sezebilir." (s. 21) Bu bilinçle yaşayan Hisar, etrafında yaşayan insanları ve gerçekleşen olayları en ince ayrıntısına kadar anlatıyor, insanların belki kendilerinin bile farkına varmadıkları huylarıyla, alışkanlıklarıyla birlikte. Hatta Geceleri Uluyan Çamlık adlı bölüm, bu çocuk duyarlılığının uç bir sınırını anlatıyor.

"Çocuk mistik ve sembolisttir." (s. 26)

Çamlığın adeta yaşadığını ve bunu büyüklere bir türlü söyleyemediğini, söylese de anlayamayacaklarını bence pek samimi olan şu sözlerle anlatıyor:

"Dünyanın şiirini kaçıran büyüklere hakikati söylemek yaramıyor. Onlar bir şey anlamıyorlar. Ruhu inkar eden bir cephe ile çok basit kalarak, esrardan ipham ile bahsetmeyi de, ruha hitap etmeyi ve cevap vermeyi de bilmiyorlar. Bundan dolayı çocukların onlara karşı susmaya hakları oluyor. Zira görüyorlar ki, ne zaman olursa olsun, onlara hakikati söylerseniz inanmazlar ve sizin için, 'Sayıklıyor!' derler." (s. 27)

Bir de çocukluğundan beri duyduğu ruhunun şarkısını böyle dile getiriyor: "Çocuk tabiatlı kaldığımdan büyüklerle aram hâlâ bir türlü düzelmiyorsa içimde bir âlem saklayarak onun solmadığını ve susmadığını görmekle ne kolay teselli buluyorum!" (s. 26) Fenomenoloji böyle bir şey açıkçası, Bachelard'ın mekânla ilgili fikirleri Hisar'ı incelemede pek faydalı olabilir. Ben kafama göre okuma yaptığım için böyle bir işe girişemiyorum. Çünkü kafama göre. Evet. Bir de aynı dalgada şu mevzu var ki Hisar bunları anlatırken çocuklukta yaşadıklarını ne kadar o yaşının bilinciyle anlatıyor? Bunu başka bir kitapta düşünüp yazdım diye hatırlıyorum ama bulamam şimdi. Derken hatırladım; Michel Butor'nun Roman Üstüne Denemeler'inde vardı. Bir "ben", başka bir "ben"i anlatırsa mevzu ne olur, ne kadarı o ana aittir, ne kadarı geçmişteki düşüncelere aittir, iki "ben" farklı olduğuna göre, yani nasıl oluyor lan bu işler? Bunları düşünürken iki sayfa sonra Hisar kendi açıkladı olayı. O zamanlar kelimeleri yeni öğrenmiş, istediği "vokabüleri" hazırlamamış daha. Duyduğu şeyleri anlatmak için iki şey lazımmış: sanatın itinası ve hislerin müphemden uzak olması.

Hisar'ın anılara ait bir iki görüşü dışında özet geçeceğim. İlerleyen bölümlerde bu köşklerdeki eşyalar var, Hisar ve ailesinin Çamlıca'daki bir köşkü kiralaması var. Çamlıca'daki Eniştemiz'de Hisar'ın kaldığı köşk budur muhtemelen. Abdülhak Hamit'in Köşkü başlıklı bir bölüm var, burada Sami Paşa'nın oğlu Sezai'yle Abdülhak Hamit'in birlikte zaman geçirdikleri bilgisi var. Samipaşazade Sezai'yle ikisi pek yakınmış yani. Bunun dışında mahalleler, oyuncaklar, bir sürü anı.

Hisar'ın kişisel tarihçiliğinin belki de temel taşını vererek bitiriyorum: "Şimdi ancak benim hafızamda yaşayan, son yâdları dünya yüzünde ancak benim başımda kalan böyle bazı insanlar bulunduğunu görüyorum. Ben de gözlerimi kapayınca belki benden de başka bir iki zihnin kıvrımları arasında saklanan ve bazen hayata gelen bir hatıra kalabilecektir. Ancak ben bu izimle başkalarının bendeki hatıralarını da yaşatamam. Bunun için benimle birlikte büsbütün sönecek olan insanların hatıralarına acıyorum. Onların iyilikleri ve zavallılıkları hakkında biraz şahadette bulunmak, onların ömürlerinde kendilerine verilmemiş haklarını başka bir maneviyat yani sırf hatırlayış âleminde imkan nispetinde ve mümkün mertebe, yani bir parçacık olsun kurtarmak sevdasına düşüyorum." (s. 34)

Ölünce insanların hatıraları nereye gider? Hep bunu düşünürüm, ruhtan bağımsız gibi gelirler bana. İşte, bir bölümü Hisar'ın titizlikle, hatta hesap defteri tutar gibi tuttuğu hatıralarında, hatıralarının yer aldığı kitaplarda. Ben pek severim Hisar'ı, başkaları da sevse süper olur.
Tahsin Yücel'in sunuş yazısında resimlerden, görüntülerden oluşmuş bir metnin temel görüntüsü veriliyor; Uzakdoğu'da Mékong'u geçen bir vapurdaki on beş buçuk yaşındaki kız. Başında bir erkek şapkası, ayağında garip pabuçlar, inceliğini ve yabancılığını iliklerine kadar hisseden bir ruh. Metni oluşturan resimlerin doğduğu yer bu imaj, her şey bunun etrafına örülüyor. Zamanın bir önemi yok, anlatıcı bir an için yaşlı bir kadın, sonra kızın kendisi, olayları dışarıdan gözleyen biri derken bu görüntülerin arasına karışıp odaksızlığın bir parçası haline geliyor. Bilinç akışıyla destekli bu anlatım biçimi geştalta benzer biraz; bütünün parçalardan bambaşka bir şey olması. Bu yüzden parçalar kendi anlamlarının yanında bir araya geldikleri zaman tek bir izlek haline geliyor. Bir kelimede harflerin yerinin önemli olmaması gibi.

Bunca görüntünün arasında bir başlangıç noktası var, anlatıcının yaşlılığını incelediği bölüm. "Çabucak iş işten geçiverdi yaşamımda. Daha on sekiz yaşımda iş işten geçmişti. On sekizle yirmi beş arasında beklenmedik bir yöne gitti yüzüm." (s. 9) On sekiz yaş, anlatıcının kurgu-zamanında ileri geri gidişlerinin arasındaki asıl mevzunun bittiği yaş. Küçük kızla yirmili yaşlarının sonunda Çinli bir gencin deli tutkulu ilişkisi. Bence metinde iki mevzu var; biri kızın ailesiyle, yaşamıyla ilgili git gelleri, diğeri de bu ilişki. İkisi de birbirini etkiliyor, kızın hayatı sonuçta.

Kızın ailesi oldukça fakir, çıkış yolu için anne bir tek kızını görüyor ve matematik öğretmeni olmasını istiyor. Baskıcı bir kadın. Duras'ın kitaplarında aynı ailenin geçmişi de mevcutmuş, bu benim okuduğum ilk Duras kitabı olduğu için bilemiyorum. Neyse, kız başarılı bir öğrenci. Fransızca notları süper, öğretmenlerinin dediğine göre matematikte de iyi bir yere gelecek ama zamanı var. Yurtta geçen günlerden bir yabancılık hissinin doğduğunu anlıyoruz; ailecek Vietnam'da yaşamalarına rağmen kız yurtta kalıyor ve yurttaki nadir beyazlardan biri. Annesinin beklentisi büyük. Amaç bir şeylere erişmek değil, bulunduğu yerden kurtulmak. Annenin bu iteleyişi karşılıklı kin gütmeye kadar varıyor. Sevgiyle kin iç içe geçmiş.

Bu ilişki olayına üşengeçlikten giremiyorum, paragraflarca anlatılabilir, yine de bitirilemez. Özet geçiyorum; genç Çinli için kendi kızı gibi oluyor bizimki, öylesi bir sahiplenme ve kaybetme korkusu gelişiyor. Bizimki içinse yoğun olsa da geçici demeye dilim varmıyor, pek kalıcı olmayan bir durum. Ailelerin ilişkiyi desteklememesi, zorunlu ayrılık ve kızın bedeninin herhangi bir bedenden ayırt edilemeyeceğini kavraması. Kayıtsızlık hakim.
Tosuner'in tamamen kapalı metinlerinden, hikâyelerinden erken dönem diyebileceklerimiz. Tosuner'in anlatısı topluma yabancılaşan herkese bir yüzleşme şansı sunuyor. Herkesin kamburu kendine, illa fiziksel bir durum olmasına gerek yok. Sırtınızda, göğsünüzde, içinizde bir yerlerde bir kambur mu hissediyorsunuz, o zaman yeraltının gerçek kahramanlarından Tosuner'in kalemisiniz.
Kambur'un bunaltısıyla Sancı.. Sancı...'nınki bir değil, bir bakış açısı farkı var, ilkinde tamamen içe dönük ve umutsuz bir yaklaşım varken ikincisinde değerinin farkına varmış bir karakter görüyoruz diyecektim ki röportajı okurken Tosuner'in bundan bahsettiğini fark ettim. Gerçekten öyleymiş.

Asım Bezirci'nin neden hep kendini yazdığı sorusuna Tosuner'in cevabına link vasıtasıyla ulaşabilirsiniz, ben küçük bir bölümünü alacağım: "Öncesinde bir şeyler yazıyordum ama derdim neydi, kimse anlamıyordu. Toplumcular yeteri kadar solcu bulmuyordu beni, varoluşçular da altyapı olarak yetersiz buluyordu. Ben bireyciydim, ama benim bireyci olmak için Sartre falan okumama gerek yoktu. Yeteri kadar bireyci olmaya hakkım vardı benim zaten, bu toplumda yaşıyor olmaktan dolayı."

Vurgun adlı hikâyede anlatıcının benzer bir soruya cevabı: "'Bu herkesin öyle kolay kolay yapamadığı bir bencilliktir,' diyorum. 'İçtenlikle sergilersin her şeyini. Sonra bunları sana karşı kullanırlar. Acı veren bir bencilliktir, bencillikse...'" (s. 186)
On dört hikâye var, çoğunun mevzusu benzer. Topluma, insanlara ve kadınlara duyulan güvensizlik, korku. Bir de sosyalliğin azaldığı yerde iç monolog coşması. Aileyle kurulan ilişki, memurluktan dolayı devletle kurulan ilişki, birçok cephede savaşan bir ruhun yalnızlığı. Buna benzer işler.

İki Gün: Görüldüğü üzere ödüllü. Karşı komşunun besleme kızını isteyip istememekle ilgili durumlar var. Anlatıcı için sıkıntı, çaresizlik, insanların değişmezliği kişisel bir felaket, bu yüzden hiçbir şeyden emin olamayan, şüphecilikte adeta çığır açan bir kahraman mevcut. "Kaçmak... Gizlenmek... Sığıntı... Ben işte... Yaşamak!" (s. 21) Zaten tedirginliklerle dolu düşler kuran, bir bacağı diğerinden birkaç santim daha kısa olan bir adam için umutlanmamak olmuyor yine de. Belki de bir arkadaşıyla konuşurken Sait Faik için söylediği insanı her yönüyle ele alması olayında bir Sait Faik karakteri olarak görmüştür, görüyordur kendini; onca yabancılaşmaya rağmen hâlâ tam olarak kopamaması ve hayal etmekten vazgeçememesi.

Hayallerinin yıkılması pek uzun sürmüyor. Akşam oluyor ve her şey, olanca haliyle devam ediyor.

Pastırmalı Yumurtanın Çokça Dokunduğu Gecenin Hikâyesi: Bir kodaman taşlaması, kolsuzlukla beraber. Bireycilikle birlikte sistem eleştirisi.

Kambur: Tosuner'in kamburuna söz hakkı tanıdığı bir hikâye. Anlatıcı herkesin dilinde, Meliha'yı seviyor. Meliha terslerse? Ah ulan şu kambur. Derken konuşma başlıyor. Kambur itilmiş hep, hor görülmüş. Oysa biri koymuş onu oraya, kendisinin de haberi yok. Genelevde kendisine dokunan bir kadının taşıyıcısınca azarlanmasına çok üzülüyor. Yapacak bir şey yok.

Pencereler: Belki de kadın-kambur ilişkisinin en yoğun olduğu hikâye bu. Kambur şehri gezerken, düşünürken, yerken, uyurken aklında hep o kadın var. Bu birinci pencere. İkinci pencerede kadın var ve kamburun kendisini sevmesini, hatta birini sevebilme yetisini aşağılıyor. Kambur eksik, kambur yarım, kambur gözden uzakta olmalı.

Tosuner'in kamburuyla konuştuğu, Sait Faik'liğe öykündüğü ve daha birçok mevzunun geçtiği on bir hikâye daha var. Pek güzel, pek hoş.
İnsan çok acayip bir şey, biliyorsunuz. Onca hormon, güdü, duygu falan derken oho, şamata gırla. Buradaki mevzular teknoloji, iktidar ve başka bir sürü şey. İnsan bir curcunadır.

Charles Edward Prendick, kimi coğrafyalarda anlatıcı da denebilir, amcasının başından geçen bir mevzuyu anlatıyor. Bir gemi kazasında ortadan kaybolan Edward Prendick'in kayboluşu ve ortaya çıkışı arasındaki zamanda geçen serüven, insan olmanın nasıl sıkıntılı bir şey olduğunu anlatacak okura. Olay örgüsü tipik Wells anlatısı aslında; orada olmaması gereken bir adam, gizemlerin açığa çıkması/çıkarılması ve kurtuluş. Bir de hafiften tezli bir roman. Wells, hayvanların kesilip biçilmesine karşıymış, bilimsel amaçlar güdülse bile. Metinde bunun biraz geliştirilmiş haline cephe aldığı açık.
Neyse, amca Edward anlatıcı rolüne bürünüyor ve başından geçen olaylara girişiyor. Bindiği gemi battıktan sonra Moreau'nun adamı olan ayyaş Montgomery'nin bulunduğu başka bir gemi tarafından kurtarılıyor. Bu geminin kaptanıyla Montgomery arasında büyük bir nefret var. Kaptan, Montgomery'nin yardımcısını sevmiyor, korkuyor hatta. Belki de insan gibi davranmasına rağmen pek başarılı olamadığını fark edip tiksinti duymaya başlamıştır, öyle bir şey olsa gerek. Replikalarına karşı insanın bir nefret duyması ilginç bir şey aslında. Bize özgü bir bencillik olsa gerek. Biz insanız ve bizi ne kadar başarıyla taklit ederseniz edin, bizden biri olamayacaksınız. Gibi.

Neyse, Moreau ve Montgomery'nin yaşadıkları adaya geliyorlar. Montgomery Edward'ı istemiyor. Kaptan da Edward'ı istemiyor. Edward kendi çabalarıyla yola devam etmeye çalışırken geberecek gibi oluyordu galiba, Montgomery alıyor bunu yanına. Zorunluluktan.

Moreau ve Montgomery doktor, Moreau'nun bazı çalışmaları yüzünden kötü bir şöhreti var, inzivaya çekilip araştırmalarını Pasifik'teki bir adada sürdürmeye karar vermiş. Montgomery ayyaşı da bunun peşinden. Adadaki 10. yılı. Edward'la kıyıya çıkarken yanında bir sürü tavşan var, adanın doğal ortamına salıp çoğalmalarını ve besin kaynağı olmalarını sağlayacak. Adada başka hayvanlar da var, ne kadar hayvan denebilirse onlara.

Edward bir zaman parçalanmış bir tavşan görüyor, ardından takip edildiği hissine kapılıyor. Gerçekten de bir şey kovalıyor onu, zorlukla kaçıyor. Sonra iki çatlak profesörün hayvanlarla yaptıkları deneylere şahit oluyor, hayvan-insanların çığlıklarını falan duyuyor ve bir odaya kapatıldığı için kobay gibi hissediyor ve uzuyor oradan. Eh, mevzu bundan sonra başlıyor.

Moreau, Edward'ı geri dönmesi konusunda ikna etmek için konuşurken mevzuları anlatıyor. Şöyle; acıyı yok edip yapay bir insanilik yaratmak. Hayvanları açıkçası kesip biçerek insanlaştırma çabası. Elbette isyan çıkıyor ve iki doktorumuz insanlaştırılmaya çalışılan hayvanlarca öldürülüyor. Wells'e göre "ayağına insanlık prangası takılmış hayvanlar" (s. 162) öze dönüyor ve Moreau'nun koyduğu Kanun'a, Acılar Evi gibi soyut cezai engellere rağmen, eh, hayvan hayvandır arkadaş. Moreau, yapabildiği için tanrılığa soyunur bir bakıma. Kendi yarattığını düşündüğü kullarına ödül ve ceza sunar, onlara karşı müşfik ve zalimdir. Olay hayvanlar için daha zor aslında, yaratıcısını sezen insanın zaman zaman hissedebileceği korkunç yalnızlık belki üstesinden gelinebilir bir şey, ama yaratıcısı somut bir şekilde karşısında duran insanlaşmış hayvanların daha ne olduklarını bile bilmemesi, yani insanın kendini arayışından -bence- daha derin bir mevzu olan biçimsizlik diyeceğim, gerilemeye yol açmayacak da ne olacaktı? Biz cenin pozisyonunda uyuruz, insanlaşmış hayvanlar kendi doğalarını hatırlayıp eski tanrılarını parçalar. Özgürlüğün yolu parçalanabilecek bir tanrıdan geçiyordur belki.

Böyle. İktidarla, babalıkla belki, çoğunlukla toplumla ve en önemlisi insan olmayla ilgili güzel bir mevzu. Tavsiye ederim.