Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Düzen'e duyulan tiksinti, ailenin yok edilmesi gerekliliği, sefillerin çocuk yaparak sefaleti içinden çıkılmaz bir hale getirme rezilliği, Tarih'in reddedilmesi, şehirlerin cehenneme benzerliği ve ölüm; mutlak, kaçınılmaz, gerekli son.

Caraco'yu Türkçeye kazandıran Işık Ergüden, Caraco için hiçbir umuda, hiçbir pozitifliğe yer vermediğini söyler ama Caraco uygarlıktan vazgeçeli çok olmuştur, çürümenin sebeplerini açıklarken tarihi, bilimi, her şeyi yıkıp geçer ve umudun başladığı yere götürür okuru: Bildiğimiz dünyanın sonuna. Başa dönmek ister; anaerkil toplum kurallarının hüküm sürdüğü, ataerkil öfkenin bastırılmış olduğu bir dünya. Az nüfus, modernizmin sahte umutlarının kandıramadığı zihinler, her şeye yeniden başlama enerjisi başlı başına bir umuttur. Günümüzün insanının hayal edemeyeceği şeyler bunlar. Aile, toplum, kapitalizm ve onca şey, insanı zincirlere vurmuştur. "Yirminci yüzyılın son peygamberi" bu zincirlerin bir gün kırılacağını, bu olurken Ölüm'ün ayak seslerinin duyulacağını söyler. Büyük bir yok oluşun ardından yeni bir yükseliş. Bu sefer saptırılmamış bir şekilde.
Caraco 1919'da İstanbul'da doğdu, ailesiyle birlikte Avrupa'ya gitti ve II. Dünya Savaşı çıkınca Uruguay'a yerleşti. 1947'de Fransa'ya dönüp 1971'e, intihar edene kadar günde altı saat boyunca yazdı. Ardında 22 ciltlik metin ve aydınlanmanın yerine getirmediği vaatler yüzünden duyduğu derin bir öfke bıraktı. İntihar fikri çok önceden olgunlaşmışsa da ailesini üzmek istemedi; annesinin ölümünün akabinde babasının ölümünü bekledi ve birkaç saat sonra intihar etti. Kokuşmuş bir dünyaya katlanamıyordu, şehirlere katlanamıyordu, sefilliğe katlanamıyordu, dinlere ve topluma katlanamıyordu. Ergüden, "Dünyada en çok sevdiği şeyin, uygarlığın ihanetine uğramış birinin öfkesidir onunki," diyor.
Ölüm olgusuyla başlıyor mevzu, dünya bir cehennem ve ölüm insan için sıradan bir şey, her şeyin anlamı. Cehennemde kendini tanımayı reddeden insan için ölüm doğal bir sonuç olacak. Böyle düşünen insan yüceliğin bir parçası haline gelecek. Ya yok olup gitmek, ya da öldürmek. Üçüncü bir olasılık yok. Ölümle ilgili Oruç Aruoba'nın pek güzel metinleri vardı ama hangi kitaptaydı, hiç hatırlamıyorum. Tabii Caraco ölümü farklı bir şekilde anlamlandırıyor, çözümlüyor.

İçteki cehennem şehirlere de yansıyor, dünyanın koca bir şantiye haline gelmesi an meselesi. Yapılar zevksiz, işlevsiz. İnsanların güdülmesi için değişmez biçimlerde yapılıyor. Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü'sünde vardı yapılarla ilgili bir inceleme. Kutularda yaşıyor insanlar, istiflenmiş bir şekilde. Nüfus artışı artık boylamasına yerleşimi zorunlu kılıyor. Yaklaşık 100 yıldır gökdelenler dikiyoruz. Babil Kuleleri yükseliyor her yerde. "Delilik artık elli katlı konutlarımızın altında kuluçkaya yatıyor. Deliliğin kökünü kazıma yönündeki aciliyetimize rağmen, yeni tanrı odur, ona bir tür ibadette bulunsak bile yatıştıramayız onu: Ölümümüzdür o; hiç durmadan her şeyi talep eder." (s. 9) Caraco'ya göre bu dünya, ancak harabelerin ortasında yeniden düşünülecek. Yıkımdan sonra.

Ustalarımız, dinler, iktidar sahipleri en büyük düşmanlar. Yıkılmaları lazım, yeni düzen için feda edilmesi gereken çok şey var. Putları yıkıyoruz olayı. Yeni bir vahye, yeni bir ahlaka ihtiyaç var. İmanın yitik kitle karşısında hiçbir etkisi yok. "Yitik kitle kaosun eseridir, o kaostur ve kaosa geri döner." (s. 19)

The Matrix Trilogy'de Neo kaçıncı kurtarıcıydı, altı mıydı neydi. The Architect'le olan diyaloğunu hatırlatmak istiyorum. Bayağı bir şeyler diyorlardı ya, o işte. Bir de son zamanların efsane filmlerinden Snowpiercer var, orada metaforik pek çok mevzu var, özellikle kahramanla ilgili. Kahramanlar ne işe yarar, hı? Toplumu nereye sürüklerler? The Matrix Trilogy ile ilgili makalelerin toplandığı bir kitap vardı Kırmızı Hapı Yutmak diye, orada sistemin bu tür kahramanlara, filmlere, herhangi bir başkaldırıya ihtiyacı olduğunu söylüyordu bir akademisyen. Hava sibobu gibi düşünebilirsiniz. Fazla gerilimi alırlar. Sistemin yıkıldığı her türlü film, insanların öfkesini dindirir, bir yanılsama sunar onlara.
Ne diyeyim, kaosu iliklerinizde hissedin, çünkü bu kitap da bir hava sibobu. Yitik kuşaktan olmayanlar için.
Bir kenti anlatabilmek kolay değil, eksik kalacak pek çok şey var. Doğa, insan, zaman, bir yerden açık veriliyor. Kent imgeleri olduğu gibi aktarılamıyor veya anlatılan şey göstergelerden ibaret kalıyor veya geçmişin şimdiye bağlı olan kesiminden başka anlatılacak bir şey bulunamıyor veya karmakarışık sokakların, birbirini ölçüsüzce kesen caddelerin kaosundan yeni bir düzen çıkartılamıyor veya veya veya. Her şehrin bir öyküsü var, ne kadar o öykü görmezden gelinmeye çalışılsa da bu öykünün etkisinde kalmadan kente dair başka bir şey anlatabilmek mümkün değil bana göre; ben ona ne kadar farklı anlam, farklı çıkış yolu sunacak olsam da onun kimliği çoktan belirlenmiştir, yıkılmaz bir kesinlik içindeki yapılar yerine oturmuştur ve beni, hayal gücümü ezip geçer o şehir. Kim olduğumu yitirmemek için geriden bir şeyler getiririm, geçmişi şimdiye taşımaya çalışırım ve geçip gittiğim şehirleri ister istemez şimdikine taşırım.
Kişisel bir şey tabii ama aynı düşünceleri Calvino'dan okuyunca aklımdaki kent imgesi çokyüzlü bir kristale genişleyiverdi. Calvino, Görünmez Kentler'in yazım serüvenini anlatıyor başta. Fikirlerini koyduğu dosyalar var mesela, eşyalara dair, hayvanlara dair, tarihi kahramanlara dair falan. Bir kentler kitabı düşüncesi ortaya çıkınca bu fikirlerden yararlanmış, sonra biçime gelmiş sıra. Birçok gruplama ve alt gruplama düşünmüş Calvino, kentler ve anı, kentler ve göstergeler gibi. Bunları tam olarak oluşturduktan sonra kentleri nasıl inceleyeceğini düşünüyor. Önceden yazılmış metinlerden bir ölçüde esinlendiğini, kentlerin de birbirinden esinlendiğini, böylece "başka yer" diye bir şeyin olmadığını, bütün bir dünyanın tek bir şekle bürünmeye başladığını düşündüğünü belirtiyor ve metinlerarasılık işin içine giriyor; birbirinin üzerine inşa edilen metinler, birbirine dönüşen kitaplar. Kent imgelerinin birbirinin üzerine inşası gibi.Calvino, "Benim Marco Polomun kalbinde yatan, insanları kentlerde yaşatan gizli nedenleri, krizlerin ötesinde değerleri olan nedenleri keşfetmek." (s. 13) dedikten sonra okuru bir labirente yerleştirip çıkışı okura bırakıyor. Bir kentin diğerine sızdığına sıklıkla rastlanıyor; astronomiye göre kurulan şehirlerin yıkıldığı ölçüde başka bir şehir ayak uydurabiliyor buna. Calvino'ya göre rasyonel zihinsellikle bunun sözcüklerle anlatımında ikilik olması, kent düşüncesinin kendi içinde sıkı bağlar kurmuş zıtlıklar bulunmasını olanaklı kılıyor. Bu, anlatıcıya göre, okura göre, kentin kimliğine göre değişebiliyor, yine de bir duvarla karşılaşırsanız bu bir sonu değil, yön değişikliğini ifade ediyor. Bir şehrin çıkışını başka bir şehirde bulabilirsiniz, ne de olsa dünya birbirine benziyor, öyle ya.Işıl Saatçıoğlu, doktorasını Calvino üzerine yapmış bir çevirmen. Sunuş yazısında Calvino edebiyatını öncesiyle birlikte inceliyor. Oulipo tayfası, özne-okur ilişkisi, dil-edebiyat ilişkisi, edebiyat-felsefe ilişkisi, Borges'in labirentine yaklaşım, bir sürü şey. Calvino için kentin "dev bir kolektif anı, başvurulacak bir ansiklopedi" olduğunu söylerken Perec'in apartmanı geldi aklıma, yapbozun bir parçasının eksik olmasıyla kentlerin görünmemesi birbiriyle ne kadar ilişkilidir, düşündürücü. Düşündüm yani. Nadiren yaptığım bir şey. Neyse, bu faslı da Saatçıoğlu'ndan bir alıntı yaparak kapıyorum: "Görünmez Kentler sonsuzlukta, çoğullukta ve tarihsiz bir zamanda yaşanan bir kimlik krizidir." (s. 37) Arkadaş gayet nefis anlatmış, Queneau'nun veya Oulipo'nun oyunculluğunu Calvino'da görmek mümkün.
Bu bölümlerin arasında yer alan Marco Polo'yla Kubilay Han'ın diyalogları, kentlerin bir olmasına sağlayan bir çatı. Satranç metaforu bu açıdan incelenebilir; Han'ın fethettiği şehirler satranç tahtasıdır, taşlar da ordular, insanlar falan. Tahtayı oluşturan lifler çözülebilir, öyle olursa bütün tahta etkilenir. Bir de fetih amacı var. Taşlar orada olsa da, ortadan kalksa da kent imgesi daima orada kalacaktır. Kent çok şeye karşı koyabilir, ne kadar değişirse değişsin zamansızdır, sabittir, düşünülmediği zaman bile varlığını sürdürebilir. Han bunun farkına varır, Polo'ya tek bir kenti anlattığını söyler. Polo bunu kabul eder, aklındaki kent Venedik'tir ve her kente Venedik'ten bir şeyler taşır. Aslında kendinden bir şeyler taşır, insan uzunca bir süre bir yerde yaşarsa orası haline gelir. Oranın göstergelerini taşır. Han'ın göstergeler hakkında söylediği de bununla ilgilidir; bir kent anlatıldığında belirli şeyler üzerinde durulur. "Yüce Han göstergelerin anlamını çözüyordu ama göstergelerle görülen yerler arasındaki ilişki belirsiz kalıyordu." (s. 71) Han, Polo'ya bütün amblemleri tanıdığı zaman imparatorluğuna sahip olup olamayacağını sorar. Polo'nun cevabı bir kentin sahibi olunamayacağını belirtir: "Hiç heveslenme Hünkârım: o gün sen kendin amblemler arasında bir amblem olacaksın." (s. 72) Kent sahipliği, orayı anlama çabasını da içeriyor. Bir başkasıdır kenti anlayan, en azından anlamaya çabalayan kişi. Sürekli bir dönüşümdür bu, kişi de aynı kalamaz.
Kentler ve anı, kentler ve arzu, kentler ve göstergeler, diğerleri, bir zaman, mekan, kişilik olayıdır. Anılarda kentler durağandır, çözülürler. Sünger gibi emerler anıları, şişerler, buna rağmen değişmezler. Göstergeler kenti etiketler. Belli bir kimlik kazandırmada göstergeler işe yarasa da sınırlıdır bu kazanım, dille sınırlanmıştır. Yanıltıcıdır, çünkü kenti kapsamaz. Kişileri kapsar. "Yalan, sözlerde değil şeylerdedir." (s. 106) Dilin yetersizliği, yanıltıcılığı bir kenti kopyalayabilir, baştan yaratabilir, yok edebilir.
Kentlerde mutlak bir şimdi yaşanır, geçmiş biçim değiştirip şimdiye katılır. Zamanın tek bir noktada toplanması gibi mekan da tek bir noktada toplanmıştır; kentlerin sürekliliğinde bir kentin çıkışı yoktur, her kent başka bir kente açılır. Gökyüzü de kente hapsolmuştur, biçim değiştirir ve kentin bir parçası haline gelir. Tersi olduğunda, bir kent gökyüzüne benzemeye çalıştığında yok olur, yıkılır. Kent neyse odur; bir şeye benzemez, suretleri de kendidir. İnsanlar göğe taşındığında bile, aşağı bakıldığında oradadır. Kaybolmaz, görünmez bir imgedir. İki yol vardır acı çekmeden yaşamak için; ya kentle bir olmak ki cehenneme ayak uydurmak demek bu, diğer yol da cehennemde cehenneme dair kim, ne varsa onu bulmak. Polo'nun son sözleri bunlar.
Önsözde Dick'in BK'nin ne olup olmadığıyla ilgili görüşleri var, bu görüşler hikâyeler için bir perspektif oluşturabilir, daha da ötesinde türe burun kıvıranlar için ağza vurmalık terlik vazifesi görebilir. BK iyidir, iyi bir şiir kadar iyidir, bazen daha da iyidir. Dick ne güzel anlatıyor mevzuyu aslında: "Biz bilimkurgu okur yazarları (şu anda bir yazar olarak değil okur olarak konuşuyorum) bilimkurgu okuyoruz, çünkü okuduğumuz bir şeyin, içinde yeni bir fikir olan bir şeyin zihnimizde harekete geçirdiği zincirleme tepkiyi seviyoruz." (s. 8) Neyse, Dick der ki her uzay macerası BK değildir, ileri teknolojinin yer aldığı her metin BK değildir, bir metnin BK sayılabilmesi için temel malzeme olan ayırt edici yeni bir fikir lazımdır. Ayırt edici ve tutarlı bir fikir. Olmuş veya olabilecek olaylara karşı insanın konumu bellidir; bir yabancı. Geçmiş hatırlanamayacak, bilinemeyecek kadar geride, gelecek yok veya öngörülemez, öyleyse toplumu bu bilinmeyene itmek gerekir. "Bilimkurgunun özü budur, toplum içindeki kavramsal bir yerinden oynatma. Böylece yazarın zihninde yeni bir toplum üretilir, kağıda aktarılır ve kağıttan da okurun zihninde sarsıcı bir şok oluşturur, tanıyamamanın şokunu. Okur okuduğunun gerçek dünyası olmadığını bilir." (s. 7)

İstikrar: Robert Benton, insanların birbirini yok etmeyi bırakması için onaylanmış İstikrar'ın sürmesini engeller, zaman yolculuğu ve lanetli şehir küresini bulup hiçbir şey bilmemesine rağmen. Kendi tercihi olmamasına rağmen küreyi bulur, yolculuk yapar falan, sonra tanrının küreye hapsettiği, efsanelerdeki şehri serbest bırakır. Kendine geldiğinde makinelerin dünyasındadır, tanıdık simalarla birlikte bir distopyadan başka bir distopyaya uyanır.

Roog: Hikâye için Dick'in notu: "Yirmi yedi yıllık profesyonel yazma yaşamımın temeli, ilkel biçimiyle işte burada: Bir başka insanın, bir başka varlığın zihnine girme ve onun gözünden ya da gözlerinden görme çabası, bu kişi geri kalanımızdan ne kadar farklı olursa o kadar iyidir." (s. 628) Roog, Dick'in sattığı, yazarlıkla geçinilebileceği hayallerini kurduran ilk hikâye olması açısından önemli. Bir de o dönemdeki editörlerin BK'ye bakış açısını hikâye üzerinden anlatıyor Dick, dünya daha kendisine hazır değilmiş o zamanlar, bunu anlıyoruz.

Roog bir varlık, Borris bir köpek ve insanlar kör, her zamanki gibi. Borris, varlıkları evden uzak tutmaya çalışıyor ama pek kalabalıklar, başarılı olduğu söylenemez. Onlara karşı pek büyük ve kuvvetli olmasına rağmen kalabalığa karşı siniyor, ortadan kaldırılması uzak bir zamanda gerçekleşmeyecek ama onların isimlendirmesiyle "Bekçi" olarak görevini yapmaya devam edecek.

Küçük Hareket: Nightmares & Dreamscapes bölümü müydü o, hani oyuncak askerlerin bir adama savaş açtıkları? Burada bir benzeri var, fikrin orijinali bu olabilir.

Bir oyuncak fabrikasında üretilen oyuncak askerler, çocukların yardımıyla farklı evlere dağılırlar. Bu son denemedir, her şey ele geçirilecektir artık. Askerlerden biri, evin çocuğuyla konuşur ve fabrikaya gidip bir paket almasını söyler. Pakette tanklar, helikopterler falan vardır. Aslında ikinci aşamadır bu, çocukla sıkı bir bağ kurduktan sonra bu işe girmesi gerekirken diğer evlerdeki askerlerin teker teker yok edildiğini öğrenir ve zaman kaybetmeden planı devreye sokar. Bilmediği bir şey: Evdeki diğer oyuncakların -ayıların, kedilerin vs.- başka bir örgütün, insanoğlunu koruyan bir örgütün elemanı olması.

Ötedeki Vub: Düşünebilen bir canlı, insan değil. İnsanın kendinden uzaklaşması, belki de düşünebilen bir yaşam formuyla karşı karşıya gelmesiyle kendine yaklaşması, ne olursa olsun kendine benzemeyene duyulan bir şiddet var ortada.

Bir gezegende düşünebilen bir canlı vardır, miskin bir hayvan. Gezegene inenlerden biri bu hayvanı satın alır, gemide barındırır. Bu hayvan düşünmekle kalmaz, insanoğluyla kendi ırkı arasında Odysseus vb. ortak mitik öğeleri de inceler, sahibi olan tayfayla birlikte. Ne ki geminin komutanı, hayvanı kesip yemeye niyetlidir, zira o bir hayvandır, düşünüp konuşabilmesi önemli değildir. Vub son tartışmada, kendisine silah doğrultulduğunda şöyle der: "'Gözüme bakarak yapabilir misin? Bunu yapabilir misin?'" (s. 61) Derin mevzu. Ötekileştirilenlere uygulanan şiddet yüzyıllardır devam ediyor ve gelecekte de edecek gibi gözüküyor, gözünün içine baka baka öldürülen insanların olduğu bir dünyada bunun pek bir önemi yok sanırım. Yine de nefis bir şekilde bitiyor hikâye, vub yendikten sonra: "'Kaldığımız yerden devam edersek' dedi Kaptan. 'Bana kalırsa Odysseus...'" (s. 62) Belki böylesi somut olmayacak ama bir şekilde kırdığımız, üzdüğümüz insanlar bizimle birlikte yaşamaya devam edecek.

Silah: Kendi mekanlarından pek uzaklara giden bir gemi, yaşam belirtisinin görülmediği bir gezegene yaklaşır, o sırada bir atom bombasıyla vurulur ve gezegene acil iniş yapar. Bombanın nereden geldiği tespit edilemez, gezegende bir keşif turuna çıkılır ve silah bulunur, tabii silahın koruduğu hazineyle birlikte. İnsanoğlunun mirası dev bir depoya tıkılmıştır; onca sanat eseri, kitaplar falan. Silahı etkisiz hale getirip oradan ayrılırlar, bir zaman sonra tekrar dönmek üzere. O sırada gezegenin bir yerinde kırmızı ışıklar yanar, başka bir depodan yedek parçalar çıkar ve silah tamir edilir. İnsanoğlunun en değerli varlıkları ürettikleri olsa gerek.

Kafatası: Atom savaşlarından sonra bir dayı ortaya çıkıp savaşı bitiren bir inanç yayar, uzun bir süre boyunca dünya barış içinde yaşar ama devlet büyüklerimiz savaşın doğal seleksiyon için, teknolojinin ilerlemesi için pek faydalı bir şey olduğunu düşünerek bir adamı geçmişe yollarlar. Amaç, bu inancı yayan zırtapozu öldürmektir. Dick'in zaman yolculuğu mevzusunda sıklıkla başvurduğu bir sonla biter hikâye.

Savunmacılar: Bu süperdi ya. Yine savaşlar falan, dünya ayvayı yer. Yer altında güneşli müneşli yapay bir dünya yaratılır, bu sırada yüzeyde savaş tüm hızıyla sürmektedir. İnsanların görevlendirdiği "kurşunumsu" adı verilen robotlar yüzeydeki tüm çatışmaları yönetmektedir. Yüzey tabii ayvayı yemiştir; radyasyon, korkunç bir iklim falan.

Yetkili abilerimiz bir şeylerin döndüğünü anlayıp uzun bir tünel sisteminden geçerek yüzeye çıkarlar, olayların aslında kurşunumsuların dediği şekilde gerçekleşmediği görülür. Yüzeyde ormanlar vardır, yaşam vardır, gayet süper bir yer olmuştur yüzey. Kurşunumsular, insanları yüzeyden uzak tutmak için dezenformasyona başvurur, sekiz yıl boyunca insanlar aşağıda tutulur. Meğer bu herifler savaşı durdurmuş, ekolojik sistemi süper hale getirmiş falan. Sonuçta tüneller patlatılır, bizimkiler bir daha geri dönemez ve dünyanın öbür ucundan getirilen Ruslarla bir köyde yaşamaya başlayıp barışı öğrenirler. Böyle bir şey. Kurşunumsular erdemli insanlardır yani. İnsanın olamadığı kadar insandır.

Bay Uzay Gemisi: İnsanlar, uzaylılarla yaptıkları savaşlarda tokat üstüne tokat yedikten sonra sezgilerle hareket edebilecek bir gemi tasarlarlar. Bir beyin gerekir, bu beyin de bir matematik profesöründen sağlanır. Hızlı tepki, bilinçsiz. Amaç bu, Robocop gibi yani. Profesör, esas oğlanla kızı kaçırır, kimselerin bilmediği bir gezegene bırakır. Her şeye yeniden başlamak için. Bu sefer temiz bir başlangıç olacak. Ulan bu da şeyde vardı, Knowing miydi neydi. Bir de Poe göndermesi var hikâyede.

Ormandaki Kavalcı: Asteroid galiba, bizimkiler koloni kurmuş asteroid üstüne. Bir de orman var, ormana giren sevgi kelebeği olarak çıkıyor. Ağaç olduğunu düşünüyor kim oraya girerse, savaşmıyor, hiçbir şey yapmıyor, güneşin altında dikiliyor öylece. Bunun üstünden gelişen bir şey. En iyisi hiçbir şey yapmamak, evet.

Saklama Makinesi: Müziği koruyabilmek için Beethoven'ın eserlerini böceklere dönüştüren Doktor Labyrinth, süreci tersine çevirince kakofoniyle karşılaşır. Yaşama uğraşı, çoğu şeyi bozduğu gibi müziği de bozar. En sonunda kendisini dönüştürür, ancak öyle korur müziği.

Harcanabilir: Örümcekler bir adamı uyarır, böylece adam eve gelince karıncalardan oluşmuş bir halıya düşmekten kurtulur. Buraya kadar anormal, sonrası daha da ilginç. İnsanlar istilacı olarak geldiklerinde böceklerin atalarıyla çatışmışlar ve kesin çizgiler çizilmiş. Örümcekler, böceklere karşı yaratılmış ve çağlardan beri insanoğlunu korumuş, korumaya devam edecek. Lakin eve doğru yaklaşan böcek ordusuna karşı adamı korumaya çalışmayacak. Bir doğa-insan çatışması daha.

Değişen Adam: Uzun hikâye cinsinden bir metin bu. Devlet organlarının iç çatışması, sezgi yoluyla teknolojiyi teoriden pratiğe dökebilen, geçmişten yanlışlıkla getirilen bir adam ve eski teknoloji/yeni teknoloji çatışması içeren bir mevzu.

Yorulmaz Kurbağa: Felsefe/fizik çatışması içeren güzel bir hikâye. İki profesör bir iddiaya girer, Zenon'un kurbağa ve kuyu paradoksunu çözme konusunda bir deney düzeneği hazırlarlar. Paradoksa göre kurbağa, kuyudan çıkmak için zıpladığında enerjisi hep yarı yarıya düşecek ve sona gelmeden önünde bir boşluk daima kalacaktır. Felsefeci önünde sonunda yolun biteceğini söylerken fizikçi tam tersini iddia eder, bir şekilde felsefeciyi düzeneğin içinde yakalar ve düğmeye basar. Verilen ani sıcaklığın etkisiyle felsefeci hareket eder ve boyutu geometrik olarak düşmeye başlar. Bu düşüş sırasında zemin engebeli hale gelir, etrafında dağlar belirir falan. En sonunda moleküllerin arasından geçebilecek küçüklüğe erişir ve düzenekten çıkarak eski haline döner, kızgın bir şekilde fizikçiyi bulur. Deney başarısız olmuştur, başka bir düzeneğin kurulmasını ister, hiçbir şey söylemeden oradan uzaklaşır.

İşgüzar, Bahçede, Maaş Çeki gibi çok güzel hikâyelerle devam ediyor, ben buraya kadar sabredebildim. Bir iki şey daha söyleyeyim, Dadı kapitalizmin insanın kanına nasıl girdiğini anlatan güzel bir hikâye. Koloni'de eşyaların insanlara düşman olabileceğine kesin olarak inandım. Eşyalar düşmanımız.

Birkaç madde halinde Dick'in değindiği konuları çıkardım ama son kitapla birlikte toplu bir değerlendirme yaparım herhalde. Tanrı kompleksi, insan-doğa çatışması, zaman yolculuğu paradoksları, bir sürü mevzu var. En sona. Bu kadar yeterli.
Sabahlara kadar Fante okuyabilirim.

Fante'nin anlatıları olduğu gibi yaşamın içinden. Saçmalık yok, süsleme yok, neyse o. Çocukluğundan gençliğine iz bırakmış birçok olay ve kişi var.
Ailede Bir Hırsız: Annenin gçençlik fotoğrafı, Jimmy için ailenin geçmişine açılan bir kapıdır. Çocuk sınırlarını denemek ister, fotoğrafı sandığın dibinden çıkarır ve babasına gösterir. Baba sallamaz. Anneye gösterince tanışma hikâyelerini öğrenir. Anne rahibe olmak ister, talipleri olmasına rağmen hiçbirine yüz vermez. Duvar ustası ayyaş genç ortaya çıkana kadar. Babanın umursamadığı hikâye, annenin sözlerinin yardımıyla çocuğun gözünde canlanır: Genç, güzel bir kadın ve berduş kılıklı, alkolik bir duvar ustası. Anneyi ikna edebilmiştir, gözlerden akan acı yaşlar belki kaybolan bir geçmişe ait, belki pişmanlıklara.

Karda Bir Duvarcı: Karda duvar örmeyi denediniz mi? Örülmez. Örülemediği için babanın evdeki can sıkıntısı başlı başına bir sorun, geçim sıkıntısının yanında bayağı büyük bir sorun. Yoksulluğa alışabilir insan fakat babaya alışamıyorlar. Can sıkıntısından anneye, çocuklara sarıyor adam. Kendisi de çocuk gibi bir şey zaten. İtalyan ailelerinde aile babası, eşinin yanında birazcık çocuk kalıyor.

Süper Topçu: İlkokula giden bir çocuğun rahibelerle, futbolla ve tekrar sınırlarını tanımaya çalışmasıyla ilgili bir hikâye. Oğlum bu rahibelerin pedagoji diye bir şeyden haberleri yok ha.

Dino Rossi'ye Bir Eş: Dino Rossi zamanında anneye talipmiş, derinden derine bir sevgiyi sürdürdüğü belli oluyor. Aile dostu haline gelmiş, belli zamanlarda yemeğe çağırıyorlar. Baba her seferinde anneyi kaptığını söyleyip eğleniyor, Dino'ya karşı bir üstünlük olarak görüyor bunu ama Dino'nun umrunda değil; hiç evlenmemiş ve kendi dükkanında yaşayıp gidiyor. Mülayim bir adam. Neyse, bir eş bulmaya çalışıyorlar Dino için, baba buluyor da. Lakin kadın deli gibi bir şey, anne kadını hiç sevmiyor. Sevmemesinin bir diğer sebebi de babanın Dino'yu iptal edip kadınla ilgilenmesi. Aile faciasıyla sonuçlanabilecek bir durum, aile yapılarının izin verdiğince çözümleniyor.

Cehenneme Giden Yol: Rahibe, çocuklara Taş Olan Çocuk'un hikâyesini anlatır ve onlardan günah çıkarırken dahi doğruluktan ayrılmamalarını ister. Görünürde bu. İşin arka planında ödü kopmuş çocuklar var, din eğitiminin bu şekilde verilmesi evrensel bir kanunla belirlenmiş falan herhalde. Korkunç.

Bunların dışında İtalyan kökenli olmakla, futbol oynamak, kazanmak ve kaybetmekle ilgili hikâyeler var. Bir çocuğun hayatı tanıması, küçük bir muhitte. Çok hoş!

Üşenip bitirecektim ama iki şey gördüm, demesem olmaz. Birinde Bandini'yi hatırlayalım, başına nahoş bir şey geldiğinde mektup yazar, "Sayın Bay X, şunu şöyle yapın yoksa kafanızı kıracağım," tarzı şeyler derdi. Fante'nin çocukluğundan geliyormuş bu stili, aynı şeyi yapıyor çocukken de. Bir diğer mevzu da savaş, milliyet gibi kavramların futbolla öğrenilmesi. II. Dünya Savaşı sırasında mahallenin çocukları futbol oynarken siyasi gelişmelerle birlikte takım dağılmaya başlıyor, çocuklar ayrı milletlerden olduğu için babalarıyla anneleri koparıyor çocukları birbirinden. Biri Japon, biri Polonyalı, biri Alman. Falan. Ne olursa olsun tekrar bir araya geliyorlar ve çok önemli bir maçı pestilleri çıkması pahasına kazanıyorlar.

Almalısınız, Fante'nin dünyası çok güzel!
Dick'in öyküleriyle Terra'ya, Proxima Centauri'ye, düzeni bozmaya, yeni düzen kurmaya, yabancılaşmaya, Soğuk Savaş'ın ötekileştirici etkisine, insanın kimlik karmaşasına muazzam bir yolculuk.

Norman Spinrad'a göre 1950'lerin başlarında yazılan öyküler belli bir tema etrafında döndüğü için okurda tekrar tekrar aynı şeyi okuyormuş hissi yaratıyor. PKD'nin BK dergileri için kısa bir sürede yazdığı bu öykülerin birbiriyle olan minik bağlantıları, distopik dünyalarda geçen yıkım hikâyeleri belli bir döngü oluştursa da PKD'nin okura verdiği anahtar fikirlerin farklılığı bu açıdan tekrara düşülmesini engelliyor. Bu ilk dönem öykülerinde bir olgunluk, düşünen bir adamın paranoyayla paralel giden fikirleri var. İlk kitabın girişini hatırlarsak diğer ihtimalleri düşündürüyor PKD; başka türlü bir dünyayı anlamlandırma çabası, olasılıkların arasında okurun kafa yoran bir adam olarak yalnızlığı, çok keyifli.
Kurabiye Hanım: Fantastik bir hikâye. Küçük bir çocuk, kurabiyeleriyle aklını çelen yaşlı bir kadının yanına gidiyor ve ailesi bu durumdan rahatsız. Kadın, çocuğun enerjisini emiyor, gençleşiyor ve çocuğu yavaş yavaş eritiyor. Son gidişinden sonra çocuk eve dönüyor ama 80 yaşında bir insan gibi. Eve ulaşamıyor da zaten, kapıyı çaldıktan sonra rüzgara karışıyor. Annesi kapıyı açıp bakıyor ki kimse yok. Of, biraz korkutucu.

Kapının Arkasında: Bu da ilk hikâye gibi. Eski bir guguklu saat ve bir adamın mücadelesi. Adam, kuşta bir terslik olduğunu fark ediyor ve eşiyle arası bozuluyor galiba, saat takıntısı yüzünden. Bir gün saatle uğraştığı sırada -kuşa saydırıyor falan- kuş fırlayıp bunu hacamat ediyor. Ölüm nedeni anlaşılamıyor bir türlü. Böyle bir şey.

İkinci Tür: Heh, PKD işi bu. Tipik post-apokaliptik zamanlarından birinde yüzey yaşanmaz hale gelmiş, insanlar yer altında hayatını sürdürüyor. Ruslar ABD'yi basınca bir süre kazanacaklarını düşünmüşler ama ABD "pençe"diye bir alet geliştirmiş; her yere girip çıkabilen bir alet. Minik bıçaklarıyla kese kese ilerliyor falan, bir sığınağa girdiğinde katliam var demektir. Bu alet sayesinde Ruslar cortlatılıyor ve ABD savaşı kazanacak gibi oluyor. Neyse, bir Rus askeri ABD topraklarına girip karargaha doğru ilerlerken pençeler tarafından öldürülüyor. Mevzu ABD askerlerini alarma geçiriyor, Rus askerinin ölüm yolculuğunu anlamaya çalışıyorlar. Rus'u incelediklerinde mesajı buluyorlar; barış için bir mesaj. Rütbeli bir asker olan Hendricks -rütbesini unuttum ve bakmaya üşendim dsf- mevzuyu anlamak için Rus karargahına doğru yola çıkar ve yıkık bir şehirden geçerken küçük bir çocuğa rastlar. Çocuk, radyasyondan vs. zerrece etkilenmemiştir, ayıcığıyla birlikte kurtarılmayı beklemektedir. Hendricks çocuğu yanına alır, gideceği mekana yaklaşır. Birden ateş açılır, çocuk parçalara ayrılır. Metal ve elektronik aksam. Pençeler başka bir tür ortaya çıkarmıştır; insan replikası.

Karargahta üç Rus asker vardır, mevzuyu anlatırlar. Bu replikalar sığınaklara, karargahlara girdikçe Ruslar yok edilmiştir. Mevzuya çok geç uyanmışlar, geride pek kimse kalmamış. Sonrası tamamen kim dost, kim düşman olayı. İki düşman yakınlaşır, ABD'ye savaşı kazandıracak olan pençeler düşmandır bu kez. Rus askerlerden birinin replikalar hakkındaki yorumu: "'Kusursuz sosyalizm' dedi Tasso, 'Komünist devletin ideali. Her yurttaşın birbirinin yerine koyulabilmesi.'" (s. 65) İdeolojilerin sorgulanması gerekir, dünya durmadan değişiyor.

Bu üç asker ve Hendricks arasındaki paranoya birbirlerini öldürmeye kadar gidecek, sonra Hendricks sağ kalan son Rus askere güvenip onun Ay üssüne gitmesini sağlayan kodları verecek. Beklenen son; bir diğer türe güvenmiş olacak. Truva Atı, insanoğlunun son kalesine doğru yola çıkmış olacak.

Geri kalan hikâyeler de pek hoş. Çok güzel ama, alın bence.