Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Bir röportajda Keret, kendi karakterlerinin El-Youssef'in karakterleriyle iyi arkadaş olabileceklerini belirtmiş. Uçuk karakterlerle kara mizahın orta yerinde halay çeken adamlar nasıl iyi arkadaş olurlar? Aynı topraklarda, kafalarına aynı bombaları yiyerek.
Nimrod Çıldırışları ve Wristcutters: A Love Story ile sevdiğim adamla Filistinli arkadaşı El-Youssef, bir bomba saldırısından sonra bir şeyler yapmaları gerektiğini düşünüyorlar ve birlikte bir kitap çıkarma fikriyle Gazze Blues'u yaratıyorlar. Keret'in bazıları Nimrod Çıldırışları'nda da yer alan öyküleriyle El-Youssef'in Canavarın Susadığı Gün öyküsü var.

Âdet Sancısı: Rüya içinde rüya, albay kocasının yetersiz insanlığından bunalıp çıldıracak noktaya gelen kadının rüyasında patlayan tüfeklerle tatmin olması derken anlatıcının kim olduğunu kaybetmemiz. Nerede?

Müthiş Yapıştırıcı: Aykırılık bir ilişkinin sürmesi için yeterli mi? Bir insanı olduğu gibi sevebilmenin hikâyesi bana göre. Hiçbir şey paylaşmayan evli bir çift, yapıştırıcıyla kendini tavana yapıştıran bir kadın, eve gelen eşin bütün eşyaları yapışık halde bulması ve gülüp karısını öperken dudaklardan asılı kalması. İki sayfalık bir sevgi durumu.

Sadece 9.90'a (Vergi ve Posta Ücreti İçinde): Stop-motion bir filmi de var bu öykünün. Dünyanın daha iyi bir yer olması için süpermarketlerde satılan kitaplar yeterli olabilir. Mesih, parlak kapaklı kitaplardan çıkıp gelecektir belki. Hiçbir eşyayı küçümsememeliyiz. Necefli maşrapamız bir gün hayatımızı kurtarabilir, dandik bir kitabın bütün dünyayı kurtarabileceği gibi.

Gazze Blues: Bir blues grubunda çalmak, zenci olarak ABD'de doğmak, El-Youssef'in karakterlerinin de yapmak isteyeceği türden bir şey. Arapça-İbranice arasında atılmış köprülerden bir tek blues doğar, ne olacaktı?
Kissinger'ı Özlemek: Sevgilim benden annemin kalbini çıkarmamı istedi, sevgi adına yapacaktım bunu. Bıçağı aldım, anneme gittim ve ona sevgilimin kalbini verdim. Annemin kalbiyle sevgilime dönmek kolay olmayacak, bir de evi bomboş bulmak var. Eski sevgilisine dönmüşse?

Erkekleri sınamayın arkadaşım.

Borular: Bence en bomba öykü bu. The Imıtation Game'i izledim bugün, orada bir söz vardı. Onu yazıp geçiyorum: "Sometimes it is the very people who no one imagines anything of who do the things that no one can imagine."

Bir bu kadar öykü daha var, bırakıyorum. El-Youssef'in öyküsü savaş ortamından bir türlü kurtulamayıp çıldıracak hale gelen insanlar... Arada bir yerde de Oscar Wilde'ı büyülü gerçekçi olarak gören bir adama edilen beddualar var, Allah ve bela yönünden ilginç bir kısım.

Böyle. Süper.
1993'te İstanbul konulu dört panel düzenlenmiş, 1996'da konuşmalar kitaplaştırılmış. Zamanında YKY'nin salı toplantıları oluyormuş, her toplantıda ayrı bir konu üzerine alanında uzman kişiler gelip konuşuyorlarmış falan, güzel işler yapılmış.
"Bizans" kelimesinin 19. yy. sonlarında ortaya çıktığını öğreniyoruz. Bizans araştırmaları konusunda birden çok dergi çıkıyormuş, özellikle Almanlar ilgileniyormuş mevzuyla. Bizans araştırmalarıyla ilgili yayınlar hakkında şöyle bir bilgi veriliyor, Salvador Miranda adlı İspanyol bir zatın araştırması en ilginç olanı. "Siz yanlış biliyorsunuz lan, en doğrusunu ben biliyorum," diyerek çıkıp bir kitap yazmış, sınırlı sayıda bastırmış falan.

Edirnekapı civarında hayvan pazarı kurulurmuş, yemek alışkanlıkları bizden pek farklı değilmiş. Evler ferahsa da sokaklar darmış ve pismiş, bu olay nedense adamların imzası adeta. Şimdi bir şey okuyorum da, orada yazdığına göre Atina'nın ve Roma'nın altın çağlarında ortalığı b.k götürürmüş çok affedersiniz. Camdan sokağa dışkı atmalar, dışkılarla insan cesetlerini bir çukurda toplayıp çukuru kapatmadan öylece bırakmalar, bilmem ne. Geyiği bilirsiniz, Fransız soyluları falan donu indirip yol kenarına yükü bırakırlarmış. İnanırım. Sonuçta Sokrates'in güzelim Akropolis'te pırtlatmış olması mümkün. Bu konuda kaynak önerebileceklere teşekkür ederim.

Roma mimarisindeki dikey yapı saplantısı sürüyor, su kanalları açılıyor, birçok kilise ve manastır inşa ediliyor. Haçlılar şehri yağmaladıktan sonra nüfusun çoğu şehri terk ediyor, kıyı kesimler dışında yerleşim yeri pek kalmıyor.

Şehrin antik kimliği bin yıla yakın bir süre varlığını sürdürüyor. I. Constantinus döneminde Hıristiyanlık yayılmaya başlıyor, yine de pagan tapınaklar yıktırılmıyor. Şehrin kimliği yavaş yavaş değişiyor, bir ortaçağ şehri çıkıyor ortaya. Kiliseler, hamamlar, araba yarışları falan. Bizans ustaları pek meşhur, Türkler civarda dolanmaya başlayınca bu ustalar bayındırlık işlerinde kullanılıyor. Konuşmacılar Ali Fuat Köprülü'ye sitem ediyorlar bu hususta. Köprülü, bu ustaların varlığını yadsımış ve mevzu hakkında yapılacak çalışmalara set vurmuş ama adamlara göre mimari farklılıklar ortada.

Bir de Konstantiniye olayı var. Osmanlı padişahları sallamamışlar bu ismi, hatta sikkelerin vs. üstünde bile Konstantiniye yazarmış. III. Mustafa bunu yasaklamak istemiş ama sallamamış kimse.

İlber Ortaylı Osmanlı zamanlarını anlatmaya başlayınca kopup gidiyor. Bizans'ta Müslüman mahallesi varmış, kentleşme kapsamında ihtiyar heyetine benzer kurumlar yerini güçlü, dinamik bir yapıya bırakmış. Nüfus hakkındaki söylentileri de cevaplıyor Ortaylı, milyona ulaşan bir nüfus ancak XX. yüzyılda görülüyormuş, öncesinde hiçbir ortaçağ kenti böyle bir nüfusu kaldıramazmış, örneğin Pisa XIII. yüzyılda 300 bini gördüğü anda bir salgın sonucu zortlamış. Çünkü yukarıda bahsettiğim o kakalı haller. Fatih, Vefa gibi yerlerde ilmiye sınıfı otururmuş, İstanbul'a yeni kimliğini Fatih Sultan Mehmet kazandırmış. Bu mevzu ilginç, sarayın yenilikler konusunda pilot bölge olduğu belirtiliyor. Ülkeye getirilecek her yenilik önce sarayda deneniyor, inceleniyor, sonra memleketin dört bir yanında uygulamaya sokuluyor falan. Böyle şeyler.

Cumhuriyet dönemi için dönemin mentalitesini incelemek gerekiyor. "Köye dönüş" temalı bir perspektif doğrultusunda kent üzerine pek bir araştırma yapılmamış, köy üzerineyse birçok çalışma var. Atatürk'ün 1927'ye kadar İstanbul'a küs kaldığı da söyleniyor. İttihatçılar, Osmanlı derken şehirle pek ilgilenilmemiş kısaca. Bir de şehir planlamacılığı mevzusu var. Bu çaba ilk olarak 1838'de ortaya çıkmış, şehir parsellere ayrılıyordu galiba, küçük parçalar üzerinde çalışılsa da bağlantı noktaları biraz doğaçlama gelişmiş. Sık kullanılan yollar kendi varlıklarını dayatmış, planla doğal düzen arasında pek bir bağ kurulamamış. Mimaride de bu uyumsuzluk var. Deprem oluyor, tahta evler çıkıyor ortaya. Bu sefer de şehir yanıyor. XIX. yüzyılda yangınsız gün olmazmış. Tanpınar anlatıyor ya Beş Şehir'inde, çekirdek çitlerlermiş yangının karşısında, sandalye falan atarlarmış izlemek için. İnsanlık namına bir kova su al da döküver be. Çok sinirleniyorum böyle olaylara.

Konuşmacılardan birinin laf arasında söylediği bir şey var ki kara kara güldüm. Katastrofik bir deprem olacağı söylentileri varmış yakın bir tarihte. Sene 1993. Biraz alaycı bir şekilde yaklaşıyor olaya konuşmacı, bu depremi bekleyenlere "şeamet tellâlları" diyor. Ulan ya.

Son bölüm İstanbul'un geleceğiyle ilgili. İstanbul kapitalin merkezi haline gelirse süper olurmuş falan. Geçelim.

Böyle. Güzel bir kitap. Evet.
Terry Pratchett'tan simülasyonu bol, sağa sola batıracak onlarca iğnesi olan nefis bir macera. Johnny Maxwell üçlemesinin ilk kitabı. Çok eğlenceli! Tamam, biraz da iç burkucu. Çocukların kimlik karmaşaları, evdeki anne-baba terörü, anlaşılamama kaygısı... Bu durumda her şeyden uzaklaştıran bir serüvene çıkmak en güzeli olurdu, onlar da bunu yapıyorlar. Savaş elbette, savaşı da her şeyin orta yerine koyun.
Johnny, annesiyle babası hemen her gün kavga eden, mutsuz bir ailede büyüyen çocuklardandır. Babasının diyalog kurma çabalarının başarısızlığı can sıkıcıdır, her şey için çok geç olduğunu düşünür ve evdeki gerginliğe karşı hissizleşir. Hayatına renk katan bir tek arkadaşları ve bilgisayar oyunları vardır. Oyunları Titrek'ten alır, koca bir bilgisayar endüstrisine karşı hacker Titrek. Derslerinde pek başarılı değildir, ödevlerini Johnny yapar. İngiliz İç Savaşı örneğin; Johnny Bolivyalı yerlilerin sosyal yaşamlarını alır, lamaları çıkarır ve yerine kesik başlı kralları koyar. Pratchett'ın nereden çıkacağı belli olmayan esprilerine karşı her daim uyanık olun, arada şöyle şeyler çıkabiliyor: "Bir dönem, Baş Belası Bilgisayar Hackerları Tehdit Topluluğu ile ilgili hikâyeler anlatılmıştı ve Titrek bir hafta boyunca okula kendi yaptığı siyah gözlüklerle gelmek zorunda kalmıştı." (s. 31) Yani şimdi böyle okuyunca komik gelmeyebilir ama baştan okumaya başlayınca... Komik lan işte.
Bigmac, Titrek, Yo-yok ve Johnny, bu dörtlü çok iyi arkadaş olmasa da birlikte takılır. Tayfa böyle.

Bir gün Johnny İnsanlığı Ancak Sen Kurtarabilirsin diye bir oyun oynarken düşman uzay gemisinden bir mesaj alır. Sürüngene benzeyen uzaylılar konuşmak istediklerini söylerler, artık daha fazla savaşmak istemezler. Jo düş gördüğünü sanır önce, umursamaz. Sonra mesajlar sıklaşır, anlatıcı uzaylıların tarafından bakmamızı sağlar ve saldırıyı durduran Jo'yu bir umut ışığı olarak gördüklerini anlarız. İlk defa bir insan kendilerini dinlemiştir, belki de kurtuluş bu insanın yardımıyla gelecektir. ScreeWee nam gemi ve şürekasının ortadan kaybolmasıyla birlikte Johnny'nin arayışı başlar. Uzaylılar ölmek istemez, bu yüzden gizlenirler. Nasıl olur ki, sonuçta bu bir oyundur ve her oyunun amacı daha çok öldürüp daha yüksek seviyelerde oynamaktır. "Belki başka bir gezegende de amonyaklı Tahıl Kristalleri'nin her paketinden bedava bir insan çıkıyordu." (s. 36) Perspektif değişince her şey inkar edilebilir hale geliyor ama Johnny için uzaylılar kurtarılması gereken canlılar haline gelir, hele hele boşlukta Space Invaders'ın küçük canlılarının parçaları yüzerken.

Kitabın politik altyapısı, Johnny'nin algı değişimiyle beraber yüzeye çıkar. Öncesinde çocukların televizyonda her gün gördükleri Körfez Savaşı'nın dehşet ortamı -patlayan bombalar, havaya uçan insanlar ve diğerleri- oyunun ta kendisi gibi gelir. "'I-ıh. Gerçek savaş gibi değil,' dedi Titrek. 'Televizyon savaşı yalnızca.'" (s. 39) Baudrillard deyip geçtim. Yukarıda bahsettiğim iç savaş da bir ödevden ibarettir, gerçekliği anlaşılamayacak kadar siliktir. Biz savaş görmemiş insanlar için bu böyle. Sonrasında Kirsty girer devreye, çok akıllı bir kız. Duygu yoksunu. Jo uzaylıları kurtarmaya çalışırken Kirsty onları yok etmek için uğraşır. Çok da iyi oynar oyunu, programın oyuncuya vereceği her türlü tepkiyi bilerek stratejilerini ona göre kurar. Bir yanda uzaylıları dinleyen tek çocuk, diğer yanda buz gibi mantığıyla katliama çıkan bir diğeri. İşbirliği yapmalarıyla uzaylılar kurtulur sonunda, o tarafta da bir oyunbozan olmasına rağmen. İnsanlara asla güvenilmeyeceğini söyleyen uzaylıya rağmen iki taraf da sağduyulu bir şekilde hareket eder ve uzaylılar havaya uçmadan kaçarlar, oyun evreninin ötesine. Kaçmadan da bir kurtuluş olmaz mıydı acaba, diğer oyunculara karşı cephe alan oyuncular olmadan? Bu oyuncuların özellikle Jo'un belki on defa ölmesine gerek kalmadan? Pek mümkün değil, oyunlar öldürmek içindir. Hayatınızda bir şeyler ters gidiyorsa öldürerek neşelenebilirsiniz.

Kabaca böyle, şimdi tatlı gevezeliklere geçiyorum. Oyuncular uyuyor ve uyandıkları vakit kendilerini oyunun içinde bulmaya başlıyorlar bir süre sonra. Öldüklerinde de uyanıyorlar. Sonra tekrar geri dönüyorlar falan. Jo bir süre sonra neyin gerçek olduğunu sorgulamaya başlıyor. "'Söylesene, neyin gerçek (olduğunu), neyin gerçek olmadığını hiç düşündün mü?'" (s. 87) Neo'nun sorduğunu hatırlayın: "You ever have that feeling where you're not sure if you're awake or still dreaming?" Bir de insanlığa güvenmeyen uzaylının söylediklerine bakalım. Eve gitme zamanının yaklaştığı söylenince verdiği tepki: "Ev mi? Evimiz burası! Başka evimiz yok! Sınır ve kendimize ait bir gezegenle ilgili bütün konuşmalar bir safsata... Göreniniz var mı? Hayır. Bir söylence bu. Umut yalnızca. Bir düş. Kendimize yalan söylüyoruz. Öyküler uyduruyoruz. Seçilmiş Kişi. Bin Canlı Kahraman! Hepsi düş! Gemilerimizde yaşıyor, ürüyor ve ölüyoruz. Yazgımız bu. Başka seçenek yok!" (s. 94) İki mevzu benzer, belki aynı kaynaklardan besleniyor. Ender's Game de öyle. Burada da sanal-gerçek operasyonlar var, dört veya beş kişinin birlikte hareket edebildiği.

Mesaj kafaya çakılmıyor, gülmece var. Süper!
Perec okumayalı pek çok zaman geçti, şimdi yine Perec'teyiz. Uyuyan insandan zarar gelmeyeceği, uyuyan insanın en erdemli insan olduğu Gecekuşu Kornelius'ta var, onu da yazarız bugün yarın dün. Perec, sen oyuncusun. Edebiyat ciddi iştir. Birtakım büyük büyük adamların sözleriyle, beğenileriyle biçimlenir.
Perec, seni nereye koyayım? Bu adamların arasında bir yere koyamam. Kal öyle iyisi mi.
O gidonları kromajlı pırpır neyin nesi, kimin fesi, ney? Sahibi Henri Pollak'ı çavuşluktan insanlığa getirip götüren bir alet. Pollak gündüzleri askeriyede çavuş, askerliğin son derece gerekli vazifelerini yerine getirip akşamları Montparnasse'a, arkadaşlarının, sevgilisinin, kitaplarının yanına uçuruyor. Bu arkadaşlar son derece bilgili, görgülü, efendi tiplerdir. Akılları çalışan kimselerdir.
Bir de herkes gibi bir adam vardır, arkadaş grubundan bir Karamanlis. Karamazov. Yaramaz. Ramizov. O Memov. Orası Montparnasse, Fransa. Sokaklar savaş ve Cezaaayir. Bu adamın askere gitmesini kim engelleyecek.
Bu Karakoncolos'un Cezayir'e yollanması vardır, bayağı savaşın ortasına gidecektir ve sıyrılamaz. O zaman arkadaşları bir el atar mevzuya. Düşünmenin hayatın ta kendisi olduğunu söyleyen Bergson, çocuklara bu ilhamı verdikten sonra yıllardır yattığı mezara geri döner. Olayların bundan sonrası Bergson üzerine değil. O bir parantezde kaldı, metne şöyle bir girip çıktı ve olacaklara şahit oldu. Siz de bir gün bir parantez içinde dahi bulunursanız metinlerden birinde, oradan çıkamayıp olayları izlemek zorunda olduğunuz anlayınız. Çok tuzlu patlamış bombanızdan avuç avuç yiyiniz. Savaşa gitmeyiniz.

İşte kolu mu kırılacakmış Kelaynak'ın neymiş, delirtilecek miymiş, bir doktor varmış arkadaş çevresinde. Bir şey yapılacakmış da denizin öbür tarafına hareket vakti gelmiş. Herkes olduğu gibi kalmış. Katastrof, Kadastro için üzülmüşler ama pek öyle olmamış. Onun için aldıkları çikolataları falan hep yemişler. Perde yanmış bir kere, siz onca oyunun ortasında kaladurun. Karaburun'a ne olmasıymış derken askerlik, savaş, kimliksiz adamlar, saçma arasında durakalın. Hoşça kalın.

Calvino'nun öykülerinde ikiliği hissedersiniz; karakterlerinin iletişimle ilgili problemlerinin yanında dünyayı ve diğerini/diğerlerini anlamlandırma çabası arasındaki çıkmaz son kertededir. Her bir insan ayrı bir dünyadır, kısıtlı iletişim yollarıyla onları gözlemleriz, dinleriz, anlamaya çalışırız. Olabildiğince. Katmanlar arasında bir yol açmak pek kolay olmaz. Psikoloji başlı başına bir derttir, statü öyle, can sıkıcı pek çok şeyle birlikte.

Bunlar başarı veya başarısızlık değil, insana bir diğerinin ne kadar uzağında kalabileceğini gösteriyor bu öyküler. Sosyal bir varlığız, bunun ödülüyle birlikte laneti de bizimle birliktedir. Şimdi aklıma mevzuyla alakalı bir kulüp geldi, ben kurmuştum. Fikir düzeyinde benzer sıkıntıları ben de düşünmüştüm. Takıntılı bir insanım. Calvino ne güzel öyküleştirmiş!
Özellikle Bir Otomobil Sürücüsünün Serüveni çok hoş. Tavsiye ederim, alın bunu.