Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Bu kitapta Sina Silah adlı karakterimiz, renkli bir ailenin üyesi. Osmanlı'nın sonlarından itibaren belini doğrultup paranın dibine vurmuş bir ailenin en küçük üyesi. Annesiyle babası ölünce dayısının güdümünde yetişiyor. Deli zengin oldukları için yurtdışında okuyor, bu sırada edebiyat ve müziğe sığınıyor, yapmak istemediği şeyleri yapan çoğu insan gibi.
"Nitelikli bir insanın kendinden iyi dosta gereksinimi olabilir mi? Sonra kitaplar. Kıskanç değil midir onlar? Çok insan dostu olan bir gerçek kitap dostu tanıdınız mı?" (s. 77)

Favori yazarlarından ölen olmayınca, bir de tanıştığı insanlardan veritabanına yeni yazarlar ekleyince Sina Silah için büyük paralar kazanmanın, dayısının gölgesinde yaşamanın bir önemi kalmıyor. Adamın hayatı karnaval gibi zaten, ABD'de değişik çevrelerden değişik insanlar tanıyor, dünyanın üst sınıf ailelerinin çocuklarıyla birlikte okuyor, takılıyor falan. Değişik ortamlar. Neyse, aşık oluncaya kadar bir sorun yok. Thomas Jefferson hayranı olan dayı, kendi ülkesinin yönetimi için yetiştiriyor yeğenini ve bir Yahudi kızıyla -yanlış hatırlamıyorsam- evlenmesini istemiyor. Sina isyan ediyor ve dayısı üzüntüden felç geçiriyor falan. Bir de dünyanın en iyi yazarı meselesi var, Sina Silah bir şekilde izini bulduğu bu adamı arıyor. Bu sırada Selçuk Altun'la karşılaşıyor, ikisi de aynı liseden mezun olmuş ve mezunlar gününde bir araya geliyorlar. Sonra Selçuk Altun ekonomi eğitimi alıyor ve kendini Sina Silah'a dönüştürüyor, o sırada Pat Metheny'nin yamuk gitarından dökülen nağmeleri dinliyordur muhtemelen.

Arıyor yani Sina, sevmediği sürece sahip olmadığı şeyi keşfedince uydurukçuluğa kaptırıyor kendini ve onu o zamana kadar var etmiş her şeyi elinin tersiyle itebilecek raddeye geliyor arayışı. Karnaval yaşam dedik, anlatı Murat Menteş'i bayağı bir etkilemiş olabilir diye düşünüyorum. Beni etkiledi, Oktay Rifat'ın tüm şiirlerini bulmalıyım, Sezinciğim'de var ve Selçuk Altun'un listesini çıkardığı, benim dinlemediğim gruplarla okumadığım kitapları edinmeliyim. Şu da Nick Hornby'nin futbollu kitabında ucundan incelediği bir mevzu: "Ülkenin ağır sosyoekonomik sorunları karşısında oldukça duyarsız kalan genç nüfusun zamanında çalınmayan basit bir faul düdüğü için çılgına dönebilmesini müthiş çarpıcı bulmuşumdur." (s. 172)
Radyo hiç dinlemiyorum. Ortaokuldayken kasetlere şarkı çekerdim, okula giderken Limp Bizkit falan dinlemek güzel oluyordu, onun dışında bir ilgim olmasa da radyoyla ilgili filmleri, kitapları sevdim. Elektronik sosyalleşme hadisesi hayretimi uyandırdı. Bauman'ın teknolojiyle ilgili fikirlerini hatırlıyorum, insanlar artık daha yakın. Daha da uzak, aynı şekilde. Nicelik ve nitelik ters orantılı. Sese, görüntüye indirgenmiş bir sosyal yaşam. Daha distopik bir dünya düşünemiyorum.

Filmler geliyor aklıma. Bizde Günaydın İstanbul Kardeş vardı, televizyon için çekilen bir film. Tek boyuttan -radyo- çok boyuta -yaşam- geçen bir ilişkinin izlediği yol anlatılıyordu. Kaybedenler Kulübü, fenomen. Woody Allen'ın müthiş filmi Radio Days var ama bağlamı değişik, radyo üzerinden Amerikan yaşamı var orada. Benim üstünde durmak istediklerim Good Morning Vietnam, Talk to Me ve en başta Talk Radio. İlkinde Vietnam'da terör estiren ABD askerlerinin moralini tavan yapan bir Robin Williams vardı, inceden inceden giydirirdi mevzuya. İkincisi, Don Cheadle'ın müthiş oyunculuğuyla bezeli. Radyocuların dünyası zor, özellikle şöhrete doğru uzananları için.
Mark Watson'ın kitabını askerden gelir gelmez aldım, Domingo'yu uzunca bir süredir takip ediyorum. İçerdiği Magnolia kurgusu bir yana, radyocu Xavier Ireland'ın (XI) kendi hikâyesiyle de iki farklı olay dizimini birleştiriyor anlatı. Her şeyin bir sebebi var mantığı, bir nevi kelebek etkisi romanın ana konusu. Xavier kardeşimiz, Melbourne'da doğuyor, o zamanlar adı Chris. Tek haneli yaşlarının ortasında tanıştığı üç arkadaşıyla birlikte dörtlü çeteyi oluşturuyorlar, iki kız ve iki erkek. Trikotajla alakası olan kader -ulan Ruhsar'ı özledim- ağlarını örüyor ve bunları sevgili yapıyor, sonra diğer ikilinin çocuğu oluyor, Chris bir talihsizlik yaşıyor ve üç arkadaşını, ailesini, Avustralya'yı bırakıp İngiltere'ye taşınıyor, adını değiştiriyor. Geçmişe küsüyor bir anlamda. Radyo programı yapmaya başlıyor, sıkıntılı insanlara yardım ediyor falan. Ayvayı yemiş durumda, kendiyle bir türlü barışamıyor ve sağlıklı ilişkiler kuramıyor falan.
Yine bildiğimiz olay; iki alakasız insanın birbirini bulup hayatlarını toparlamaları. Çın Sabahta, bir Nezihe Meriç oyunudur ve bu mevzuyu süper anlatır. Nispeten Good Will Hunting var, Finding Forrester yine mevzuyla alakalı bomba bir film. Ensemble, c'est tout var yine, bir de Intouchables nam çok tatlı bir diğer filmde olay işleniyor. Neyse, burada da Pippa adlı bir temizlikçi kız var ki şeker bir şey, Xavier'ın aklını alıyor ve adamı düştüğü boşluktan çekip çıkarıyor diyebiliriz. Kaba özet bu, aradaki komik diyaloglar, olaylar falan işin çerezi.

İç içe geçmiş kurgu dedik, o da şu ki Xavier pısırığı sokakta dayak yiyen bir çocuğu kabadayı veletlerin elinden kurtaramıyor. 11 kişilik bir zincirleme reaksiyon başlatıyor bu olay, çemberin son adamı yine Xavier ve sürpriz son.

Xavier'ın acısı ve determinizm üstüne birkaç şey: Laplace, "Herhangi bir anda tabiatta bulunan kuvvetlerin tümünü, kainatı oluşturan nesnelerin pozisyonları ile birlikte bilen bir akıl, kainatın geleceğini de bilir," buyurmuş. Ne hikmettir ki bizim kibrimiz sağ olsun, her şeyin elimizde olduğunu düşünmemize yol açıyor. Gelin bunu bir de Anadolu'nun köylerinden birinde, kahvede pişpirik atarken kafalarına inek düşen -gerçek olay, isteyen araştırabilir- köylü dayılara soralım. Hayır duaları edeceklerdir. Anlaşılamamış bir düzen içinde sebep-sonuç ilişkisi kurmak zor, bu yüzden Xavier'ın acısı kalıcı. Başına gelene bir sebep bulamadığı için acısı hep çözülmemiş, donuk olarak kalacak. Bu acıdan kurtulmanın tek yolu gezegen değiştirmeye beş kala bir kaçış değil, kendini affetmesi, değerlerine sadık kalması falan. Yıldırım Keskin'in bir sözü bu, yaşamın anlamsızlığı karşısında kendimizden başka sarılacak hiçbir şeyimiz yok. Ne yazık ki/tanrıya şükür.

Çok çok başarılı değil, zaman kaybı hiç değil. Kuramsci falan okumaktan sıkılan varsa edinebilir.
Tuncer Erdem, birçok yayın organında birçok eseriyle yer almış çok yönlü bir kişi. Mesela Gırgır'dan ayrılıp Limon'u kuranlar arasında. Mesela ressam, çizer, karikatürist, yazar. Bu üçüncü öykü kitabı. Günümüzde neler oluyor, neler yazılıyor diye merak ediyorum ama dergileri takip edemiyorum. Aslında bunu yapmak gerekir, asıl güncel mevzular orada ama kitaplardan olmuyor. Öyküleri kitaplaşanları ancak. Eh. Tuncer Erdem'i de takibe alıyorum.
Bir Geri Dönüşüm Hikâyesi: Poşete tutulan kamera. Neydi o filmin adı, American Beauty'de miydi şu oradan oraya süzülen poşet? Evet, bir dönüşüm hikâyesi; kameranın arkasında görülenler lüks raflar, orta sınıf bir ailenin direği, yoksulluk, kent ve yalnız insanlar. Bir poşet bu kadar acı çekebilirdi.

Denizlerimizde Rüzgâr: Kıble, keşişleme, rüzgârlı deniz kıyısında -dedim ve bu yazının şarkısını bulmuş oldum- yaşlıca bir adamın rüzgâr haberlerini dinleyip karısından, evinden saklanması bilmem ne anlatır? Denize birkaç adım, karısıyla polisler hemen yanından geçiyor, kadın ağlıyor. Misafirleri vardı, gelemeyecekler. Yemek yapılmayacak. Ortalık dağınık kalacak, ev işleri aksıyor. İşe uykusuz gidecek çünkü geciken işler geriye kalan günün büyük bir bölümünü çalacak. Adam... O sadece rüzgârın peşinde. Rüzgârın ve kaybolmanın.

Yol Kenarı: Kameralar kargada bu kez. Arkada yine şehir, insanlar, bilmem ne. Karganın bir yamuğunu göremesek de her şey gördüğümüzden ibaret değil, spot ışıklarını üzerinde hisseden çocuk, balıklarını bıraktığı yerde bulamadığında karganın katakullisini anlarız. Her şey görünmediği gibidir. Biraz.

Koku: Merhaba Keret.

Adamımız memur, yorulu zamanını geride bırakmak üzere minibüse biniyor ama çantası mantası, günü atlatmayı engelleyen her şey yanında. Duvardaki deliği görene dek. Dolmuştan iniyor, delikten geçiyor ve manzarada kaybolmak için deliği kapıyor. Bu adamın kaybolduğunu söyleyemeyiz, yaşamadığını söyleyemeyiz, bir manzarada yitip gidenler için zaferdir bu öykü.

Dünyanın Muhteviyatı: İçinde bir parçacık incelik kalan herkesin öyküsü bu, incelikler yabancı dünyaları birleştirdiği ölçüde büyüyor ve dünya kocaman bir orman. Umarım.

Yorgun bir işçi sınıfı neferi, eve döndüğünde karısını ve çocuklarını beklerken kestirmeye karar veriyor ama o da ne, kapı çalıyor. Yan komşu mu, alt komşu mu, şimdi hatırlamıyorum, ressam bir kardeşimiz geliyor ve işçi sınıfı neferinden kendisine modellik etmesini istiyor. Adamımız da gidiyor, modellik yapıyor, konuşuyorlar, normalde hiç söylenmeyecek sözcükler söyleniyor, cümleler kuruluyor ve iki ağaç orada sarmaş dolaş. Belki orman çoktan kesili ama ağaçların soyu tükenmeyecek.

Bir bu kadar daha öykü var, benden tavsiye. Tek beğenmediğim şey aşırı hesaplılık oldu. Erdem, öykülerini düşünerek yazıyor sanırım, her şey yerli yerinde çünkü. Ev olduğu gibi, sokaklar olduğu gibi, insanlar hep oldukları gibi. Belli bir zamanda başlayıp biten öyküler, durumlar üzerinden giden bir anlatı. Daha çok renk daha güzel bir şey çıkartırdı ortaya sanıyorum. Her neyse, hoşunuza gidecek.
Şiir okuyorum bolca, mesela Akgün Akova, mesela Veysel Çolak, mesela Eugene Guillevic. Bir de öksürük, şehir hasta oluyor. Ciğerleri patladığı için olabilir, sokaklar bomboş. İnsanlar sağa sola fırlamak istemiyor, parça parça.
Onu öncelikle Küçük Paris yapsın, denizin ılımanlaştırıcı/masallaştırıcı etkisi oralarda daha belirgin. Hele kışın. Metnin bir yerinde -sayfaların da bir önemi yok, isimlerin önemsizliği gibi- delikanlı/anlatıcının personası, yaşlı kadının yüzüne bakar, okur tam o satırı okurken ve hâlâ okurken ve mevsim yazken. Metnin yazı mı, okurun kışı mı? Üşüyorsam ve elimdeki kitap mevsimin yaz olduğunu söylüyorsa bir yerlerde bir terslik var demektir ya da bir oyuna dahil edilmişizdir.

Paris öksürdüğü zaman Simon-Crubellier Sokağı peyda oluyor ve bu sokaktaki binalardan biri 99 bölümlük bir tamamsıza malzeme ediliyor. Bütün katları, bütün çöpleri, bütün eşyaları, otuz iki kısım tekmili birden tuğla ebatında bir kitabın içinde. Hastalık sezonu kapanıyor, insanlar sokağı arıyor ama pek bir şey bulamıyorlar. Parisliler, hayali de olsa şehrinizdeki sokağı nasıl bilmezsiniz?
Samatya gerçekten var olan bir yerdir, bir ucundan bir ucuna ortadan kaybolmadan, bug olarak damgalanıp cızırtılarla silinmeden yürüyebilirsiniz ama Demir'in anlattığı başka bir yer, orayı sadece Demir biliyor ve küçük bir kroki çizerek yerini bildirmeye dahi çalışıyor. Bulamayız ama olsun. Küçük Paris'in öksürüğünü yakalarsanız... Belki.
Dört bölümlü bir anlatı, kuşlardan vakit kalırsa. "O kadar yalnızım ki kumruya dönüşen hikâyeleri merhem diye göğsüme sürerim." (s. 10) Kuşlardan Samatya'ya yumuşak bir iniş, ortalıkta dolaşan bir triportör, batanların bir daha onmadığı şirin bir bataklık, balkon, Sadberk, Mevlüt, türkü diye az daha kandırılacağımız bir Müslüm Gürses şarkısı, şarkı söyleyebilse hiçbir şey anlatmayacak bir anlatıcı -ki yalnızlığı 110 sayfa civarındadır. Sayfa sayısının önemsiz olması, anlatıcı yalnızlığı mevzu bahis olduğunda geçersizdir- içeren bu müstesna eserde metin kendi varlığının farkındadır, sıkıcı noktalama işaretlerinden şöyle bir silkinip kurtulmak istediği gibi dipnotlarla okuruna göz kırpabilecek bir erginliğe ulaşmıştır. Kendini tanımak isteyip istemediği meçhul, o yüzden okura güvenmediği bir noktada kalp kırıcı olduğunu söylemekte fayda var; -dukş!- bir ara başlık başka bir yerde ikinci kez kullanıldıysa bunu hatırlarız. Ona göre. Aynı zaman kiplerinden şikayet edip yirmilerinden sonra ve dahi ölümüne kadar onlardan kurtulamaman senin suçun değil, o tamam. Kuşlarına da tamam.

Bir iki bölümde Samatya'nın bileşenlerini -bolca kanatla- inceledikten sonra hikâye faslı. Gölgenin kadınları ki en acılı hikâyeler onlardadır, istediğiniz kadarını burada bulursunuz. Bir tanesi başkalarının dayattığı hayatı yaşayıp filmlerde teselli bulur, bulmaz, orası hikâyenin başında çatıya teşne olup sonunda pır giden anlatıcıya kalmış. Bir diğerinin kalbi beş bin yerinden kırık. Acısız olmuyor bu işler herhalde. Bir yerde geçer: "Televizyondaki yerli dizilerle şekillendirirdim olup biteni hemen (...)" (s. 70) Butor'nun yapabildiğini istiyorum, kuşların duygusuz uçuşlarını. Burada duygulular. Trenlerin hissiz geçişlerini, buradan tren geçmiyor. Yanlış metinden yanlış şeyi istiyorum ve Sedat Demir daha çok yazsın istiyorum. Belkıs, Şifahi Efendi, belki birkaç karakter daha. Metin fazla karakter istemese de belki işler karışırsa daha şen bir mevzu doğar. Nasip.

Bizde salt anlatan, oynayan pek yok, o yüzden Küçük Paris'in bu zamanı işinize yarar, bir şey yaparsınız.
Damnation'ı da açtım, on beş yıl öncesine dönebilirim artık. Opeth, Küçükyalı, Cthulhu, her şey yerli yerinde. Lovecraft'e sarmıştım, Cthulhu'nun Çağrısı'nı ve Deliliğin Dağlarında'yı belki onar defa okumuşumdur. Bir gün bu mitos öykülerine rastladım, ikisini de aldım, yer gibi okudum. Tekrar tekrar.
Evet, mitos adım adım yayılıyordu ve Lovecraft yazmaya devam ediyordu, sayısız mektubunun işaret ettiği üzere sonradan yakın dostları olacak başka yazarlarla da iletişim halindeydi ve kurmacaya, mitolojiye, kozmogoniye ve daha pek çok şeye dair düşüncelerini sporlarını saçan bir bitki gibi saçıyordu. Frank Belknap Long'la fotoğrafı vardır örneğin, buluşmuşlar zamanında birinde. Sonuçta çömezleri demeyelim de, takipçileri haline gelen birkaç adamla birlikte yavan bilimkurgu ve korku öykülerinin köküne kibrit suyu döktüler. Okurlar böyle bir yeniliğe hazır olmadıkları için kıyameti koparmışlar, alışık oldukları tipteki öykülerin basılmasını desteklemişler ama kozmik korkunun yükselişi önlenememiş sonuçta, adamlar yazmaya devam etmişler. Weird Tales'ın üç atlısının öyküleri bu derlemede yer alıyor, Clark Ashton Smith'le Robert E. Howard'ın mitosa yaptıkları katkı muazzam. Howard'ın Kara Taş nam öyküsünü değerlendirmeyeceğim, Laputa'dan çıkan Howard'ın bir kitabını incelerken oraya yazmıştım. Cthulhu'nun Çağrısı'nı da incelemeyeceğim, çünkü zaten, yani. Diğerlerine bir bakayım ama önce önsöz. James Turner öykülerle bilimsel gelişmeler arasındaki bağlantıya dikkat çekiyor, tamamlanması gereken bir çaba. R'lyeh'da yer alan açılardan, derinliklerden ve bükeyliklerden bahsetmek gerekirse bilimsel konseptlerin ilk olarak sanattan doğduklarını söyleyemez miyiz? Uzak zamanlardan, zamanın aslında var olmadığı, öldüğü zamanlardan, farklı boyutlardan gelen varlıkların dünya üzerindeki evlerinin Calabi-Yau uzayından izler taşıdığını söyleyebiliriz bence, "aslında orada olmaması gereken bir açıdan" kaynaklanan ölümlere, "geniş gibi gözüken ama aslında dar olan" açılara baktığımız zaman kuantum fiziğine açılabiliriz, Yüce Eskiler'i böyle bir bağlama oturttuğumuzda karşımıza boyutlar arasında geçiş yapabilen, zamanı algıladıkları onca boyuttan sadece biriymiş gibi görüp kullanabilen varlıklara ulaşırız. Korku, insanın henüz bu varlıklar kadar gelişmemiş, bilimsel olarak gerekli cevapları bulamamış olmasından kaynaklanır. En azından korkunun bir kaynağı budur, diğer kaynaklar arasında tekinsiz mekanlar olsun, garip insanlar olsun, son derece dünyevi şeyler var. Lovecraft'in uğraşını şöyle özetliyor Turner: "Bir bakıma, Lovecraft'in olgunluk çağı külliyatının neredeyse tümü harikalarla ilgilidir; ama yaşamının son on yılı süresinde, Dunsany egzotizminden ve New England kara büyücülüğünden sıyrıldıkça, konu malzemesini dış uzayın gizemli boşluğunda bulmuş ve ölümünden sonra Cthulhu Mitosu başlığı altında toplanan yapıtlarını vermiştir. Bir başka deyişle bu Mitos, Lovecraft'in ilgisini çağdaş, bilimsel evrene yöneltmeye başladığı yıllarda verdiği yapıtlarını kapsar; dolayısıyla Mitos tanrıları amaçsız, kayıtsız ve ağza alınamayacak kadar yabancı bir evrenin niteliklerini yansıtırlar." (s. 12) Bingo. Şöyle de düşünüyorum, Black Mirror mesela, bilimkurgu dizisi olmaktan çok korku dizisi olmaya meyilli değil midir? Öngörebildiğimiz bir teknolojinin yol açtığı dehşetler şu an için korku öğesini baltalıyor ama bir adım ötesini merak ediyorum, yeni mitler ve söylenceler türüyor, klasik biçimde olmasa da türüyor ve günümüz dünyasında yeri sağlamlaşıyor, dijital ortamın katkısıyla. Bu mitlerin üzerine inşa edilecek bir korku öyküsünü merak ediyorum açıkçası, yazılana kadar çoktan ölmüş olurum ama yarının insanını neyin korkutacağını bilmek isterdim kısacası.
Cthulhu'nun Çağrısı'nı es geçemiyorum, bir iki şey yazayım. Öykünün başlangıcında yeryüzündeki en merhametli şeyin insan zihninin çevresindeki her şeyle bağlantı kurma konusundaki yetersizliği olduğu söyleniyor. Anlatıcı bunu ortaya çıkardığı gerçekler için söylüyor olsa da Her Şeyin Teorisi için de benzer bir şekilde düşünebiliriz. İnsanoğlunun yıldızlara adım atmasından çekinen, bulacağımız şeylerden ötürü kafayı yiyeceğimizi veya sonumuzu hazırlayacağımızı söyleyen insanlar var, Ray Kurzweil bu insanları İnsanlık 2.0'da ele alıyor. Kısaca şunu diyor Kurzweil, ilerleyeceğiz ve bunu durdurmak mümkün olmuyor, olmayacak. Kötü bir senaryoyu yaşayacağız o zaman; yer altına çekilmiş laboratuvarlar ortaya çıkacak, bazı güçler bu laboratuvarlardaki buluşlarla insanlığı kaosa sürükleyebilecek. O zaman bilim devlet kontrolünde ilerlemeli ve uluslararası anlaşmalar yoluyla denetlenmeli. Eh, en demokratik yol buymuş gibi görünüyor ama hukukun bilime yetişemeyeceğini gördük ve bana kalırsa tekrar göreceğiz, ne yazık ki. Neyse, kanımca Lovecraft tanrıların doğasını insanlaştırarak anlatısını güdükleştiriyor. Yüce Eskiler tekrar yükselecek ve dünya bir özgürlük ateşiyle yanacak, insanlar zevk almanın -öldürmek, haykırmak, eğlenmek vs.- sınırlarını zorlayacak falan. Neden? Yüce Eskiler zamanında insanlık -bildiğimiz kadarıyla- yoktu, insanlar sonradan ve tanrılardan bağımsız olarak türediler, düşlerine giren tanrılarca bir araya getirildiler ve kültü yaşattılar, kadim varlıklar uyanana kadar böyle gidiyor bu. Lovecraft gibi bir münzevi için Cehennem'in bütün katları bundan mı ibaret, yoksa dinlerin öte dünya tasvirlerini kendince türetip kolaya mı kaçtı, ya da okurların tepkisinden çekindiği için kendi düşlemini mi baltaladı? Çok daha derinlikli bir uyanış-sonrası dünyasını tasvir edebilirmiş gibi geliyor bana, zaten kendisinden başka hiçbir mitos yazarı bu "kıyamet" için pek bir şey yazmamış. En iyisini yapmışlar, şimdinin dehşetini sonranınkiyle karıştırmak işi bir nevi dini anlatıya çeviriyor, araya serpiştirilmiş mitolojik öğeleri -Cyclops var, bir iki tane daha var- çorba haline getiriyor. Bunun haricinde öykünün bir yamuğu yoktur, otuzuna gelmiş bir adamı ergene çevirip ödünü koparabilmektedir. Helal Lovecraft.

Clark Ashton Smith'e gelelim, Büyücünün Dönüşü. Çoğu öykünün izleklerinden biri var burada, bilen adam ve bilmeyen adam. Bilen adam zengin, bilmeyen adamı iş vererek yanında tutuyor. Bilmeyen adam Arapça metinlerin tercümelerini yapıyor ve bilen adamın araştırmasına yardımcı oluyor. Bilmeyenin meseleyi öğrenmesi ve evdeki dehşetle yüzleşmesi finalde gerçekleşiyor. Son. Burada ne var, Necronomicon'un Arapça nüshasından okunması, Olaus Wormius'un Latince çevirisinin eksik olduğu bilgisi, mitosa ait bu tür şeyler. Ubbo-Sathla nam öykü çok daha iyi. Paul Tregardis gittiği bir antikacıda eski bir kristal buluyor, Grönland'ın ılıman ve verimli olduğu zamanlarda toprağa gömülmüş ve bir jeolog tarafından bulunmuş. Anlatıcı, kristalin kadim bir büyücü olan Zon Mezzamalech'e ait olabileceğini düşünüp satın alıyor. Eibon Kitabı'ndan ilgili bölümü okuyor üstüne, Mezzamalech'le ilgili olan. Sonra kristale bakarak zamanda geriye gitmeye başlıyor. Çağlar, kayıp kıtalar, kayıp varlıklar, her şey gözlerinin önünden geçip gidiyor. En sonunda dünyanın sonsuz bir çamur deryası olduğu zamanlara, Ubbo-Sathla'nın -Cthulhu'dan da önce var olan yaratıcı- hüküm sürdüğü çağa dönüyor, Zon Mezzamalech'le bütünleşiyor ve onun gibi ortadan kayboluyor.

Frank Belknap Long mitosa katkı açısından en verimli yazar olabilir. Tindalos'un Tazıları nam öyküsünün başlangıcında bilen ve bilmeyen ikilisinin konuşmalarına bakarsak Einstein'ın ve Darwin'in "gerçeğe" katkısının çok az olduğunu, en azından bilimin gerçekliği yakalamasının çok zaman alacağını söyleyen adam algılanan dünyanın ötesindekileri görmek istediğini söylüyor, Lao Tse'nin kullanıp Tao'yu anlamasını sağlayan bir uyuşturucu madde alıyor ve öte tarafa geçiyor. Yine bir akış, bilinen uzayın ötesine bir yolculuk ve karşılaşılan tazılar. Tindalos'un ne olduğuna dair bir fikrimiz yok, sanırım yazarın başka bir öyküde incelemek istediği -belki de ele almıştır, diğer öykülerine bakmak lazım- veya başka yazarlara açılmış bir orta. Sonuçta eleman kan ter içinde geri dönüyor ve kafayı yiyor, tazıların peşine düştüğünü söyleyerek odasının köşelerini alçıyla ovalleştiriyor ki açıları kullanarak iz süren tazılar dünyamıza geçemesin. Öngöremediği doğa olaylarından biri sonunu getiriyor; deprem olunca alçılar iniyor aşağı. Bu. Fırtınalar, depremler, doğal afetler tanrıların bir aracı haline gelip duyarlı insanların ortadan kaldırılmasında kullanılıyor, çoğu öyküde bu var, hoş. Ağaç, yılan, tufan gibi dini mevzuların asıl dehşetin üzerinin örtülmesinde kullanıldığı fikri de yeni olmamasına rağmen belki o zaman için yeniydi, bu da hoş. Tazılara satirlerin yardımcı olması, Einstein'ın formülünün bir tılsımmış gibi defalarca söylenmesi de ilginçti. Uzay Yiyenler'e gelelim, Long'un mekanı Partridgeville'de geçiyor yine. Korku öyküleri yazan bir adam, adamın arkadaşı olan anlatıcı ve sahneye girip çıkan diğerleri için korkunç bir gece başlıyor. Yazarın korkuyu yakalamakla, saçma sapan kurgulardan çok bilinmeyenin, yüce varlıkların korkusunu yeğ tutmasını bir ders olarak okumasaydık en başta, kurgu açısından daha başarılı bir öykü okuyabilirdik ama bu hali de iyi.

Robert Bloch'la Lovecraft'in paslaştıkları öyküler de son derece başarılı. Lovecraft'i bir öykü kahramanı olarak görüyoruz hatta, ölümünden sonra kendisi için yapılmış bir jest. Bloch biraz bilinen bir adam, Psycho'nun yazarı ve sağlam bir öykücü. Seçkideki diğer öyküler de çok başarılı, onlara hiç elleşmiyorum. Pagan inanışlar, Kelt ritüelleri, hemen her şey mitosa bağlanabiliyor, muazzam bir şey.