Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Kitapta sekiz adet öykü ve bir adet çevirmenin önsözü mevcut. Dost Körpe, Lovecraft'i ve mitosunu gayet güzel anlatıyor. Öğreniyoruz ki Herbert West'in maceralarını okumamızı Giovanni Scognamillo sağlamış, ellerinden öperim.

Randolph Carter'ın Hikâyesi: Randolph Carter, bir antikacı ve Miskatonic Üniversitesi öğrencisi olarak Lovecraft'ın birkaç öyküsünde karşımıza çıkıyor. Adlandırılamayan, Bilinmeyen Kadath'a Düş Yolculuğu gibi öykülerde bu adamın maceraları akıl alır, hele Kadath'a çıkılan yolculuk bence Lovecraft'in zirve noktalarından biridir. Şahsen Celephais'e yapılan yolculuğun kahramanı da Carter'mış gibi düşünürüm, öyle olmasa bile.

Burada Carter ve arkadaşı Warren, Warren'ın okült çalışmalarının etkisiyle unutulmuş bir mezarlığa giderler. Warren muhtemelen Necronomicon'la haşır neşirdir ve arkadaşını da bu işlere teşne edip kafayı kırayazmasına yol açar. Neyse, mezarlıkta çok eski bir kapak bulurlar, bu kapağı açtıklarında cehennemin yedi kat dibinden gelen kokulara maruz kaldıkları gibi Warren adlı cesur arkadaşımız, bir tür telli telsiz aparatıyla birlikte derinlere iner. Konuşurlar, Warren gördüklerini tarif edemez, gerilim adım adım artar. En sonunda Warren kurtuluşun olmadığını haykırır ve Carter'a kaçmasını söyler. Carter feryat figan eder, telin öbür ucundan şöyle bir ses gelir: "Seni aptal, Warren öldü!" On dört yaşımın haliyle nasıl korktuğumu anlatamam, şimdi bile tüylerim ürperiyor.

Erich Zann'ın Müziği: Auseil Sokağı ortada yok, hiçbir haritada yok, sanki hiç var olmamış gibi. Peki neler oldu da sokak ortadan kalktı?

Anlatıcı, üst katında oturan Erich Zann adlı yaşlı kemancıyla arkadaş olana kadar akla karayı seçer. Üst kattan acayip sesler gelir, bizimki mevzuyu iyice merak edip adama musallat olur ve bir gün kendini adamın evinde bulur. Adamın kemanından çıkan notalar bir süre sonra deliliğe ve hiçliğe dönüşür, anlatıcı pencereden dışarı baktığı zaman kapkara bir boşluktan başka bir şey görmez. Dehşet içinde oradan kaçar, sokağı da bir daha bulamaz. Yine bir gerim gerim geren öykü.

Herbert West - Diriltici: Filmleri çok başarılı değil, B movie diyebileceğimiz tarzda. Tekrar çekileceğine dair bir şeyler okumuştum ama kesin bir bilgim yok.

Öykü olarak yine Lovecraft'in mitos dışındaki muazzam işlerinden. Birden çok parçadan oluşuyor, her birinde farklı canlandırma denemeleri var. Bazıları savaş ortamında, bazıları West ve yardımcısının kendi kurduğu laboratuvarda. Mevzu şu ki bu Herbert West, insan yaşamının bir dizi kimyasal tepkimeden ibaret olduğunu düşünür ve hazırladığı karışımlarla beyin hasarının ortaya çıkmadığı ölçüdeki taze ölüleri diriltmeye çalışır. Olayları yardımcısı anlatır, onun ağzından dinleriz. Deneyler yıllar boyunca sürer, West'in geçirdiği dönüşümü adım adım takip ederiz. Nihayetinde kaçmaz West, sonuyla yüzleşir. Yaptığı deneyler onu parça parça çürütmüştür, devam etmek istemez ve kendini bırakır.

Pickman'in Modeli: Ressam Pickman'e Cthulhu Mitosu Öyküleri'nde de rastlayabilirsiniz.

Bu adamın çizdiği resimler grotesk manzaralardan, acayip mahluklardan ibarettir ama bu mahluklardan biri son derece gerçekçidir, sanki gerçekten varmış gibi. Dehşet manzaraları da aslından kopya edilmiş gibidir ki gerçekten de öyle olduğu öykünün sonunda ortaya çıkar.

Duvarlardaki Fareler: Anaerkil dönem tanrıçasının intikamı. Dost Körpe'nin söylediğine göre Lovecraft annesinden ötürü kadın düşmanıymış ama bu öyküde Kibele'nin zaferini görebilirsiniz, tabii nasıl bir zaferse bu. Pagan inançların dehşetine çıkılan bir yolculuk bu da.

De La Poer -son kelime hariç tersten okuyun, bir şey çağrışacak- ailesinin son üyelerinden biri, atalarına ait bir evi restore eder ve buraya taşınır. Evin tarihçesini öğrendikçe, bir de duvarlarda koşuşturan fareler ortaya çıkınca mahzenden aşağılara doğru bir keşif gezisine çıkar, bir dostuyla birlikte. Aşağıda uçsuz bucaksız bir şehir bulurlar. Roma, Kelt ve daha öncesinde hüküm süren uygarlıkların izlerinin yanında kemiklerle dolu birçok çukur vardır. Tam bir ölüm şehri. Adamımız ailesinin lanetine uğrar ve en iyi dostunu yerken bulur kendini.

Adamın kedisinin adının Nigger-Man olması da Lovecraft'in ırkçılığına bir örnek.

Cthulhu'nun Çağrısı ve Innsmouth Üzerindeki Gölge'ye girmiyorum, Cthulhu Mitosu'nun temel öyküleridir. İlkinde dünyanın farklı uçlarında Cthulhu'nun etkisindeki insanların yaptıkları var, bir de tabii keşif gezisinde R'lyeh'ın yükselişi, Cthulhu'nun ortaya çıkışı, öklid dışı geometrilerin insanları yutması, neler neler. Doğa gerçekten kendine yabancı olan unsurları bir şekilde yeniyor, belki de Dünya'nın bağışıklık sistemi budur.

İkinci öyküde Marshlar, yaptıkları şeytani anlaşma ve ailesinin köklerini araştıran bir adamın dehşet dolu kaçış hikâyesi var, bu kaçış gerçekten gerilim açısından takdire şayan, unutulmayacak bir kaçıştır, efsanedir. Gerçi adam ne kadar kaçarsa kaçsın, aile mirasını üstleniyor, yapacak pek de bir şey yok. Mitos öykülerinin bulunduğu kitapta Lovecraft'in Long Island'ta yaptığı gezilerde bu şehri ziyaret ettiği, hatta yaşlı bir Marsh'la gerçekten konuştuğu ve öyküyü bu araştırmalar sonucu yazdığı söylenir.

Yabancı: Bombayı sona bıraktım. Mitosu, diğer öyküleri geçtim, benim için Lovecraft'in en muazzam öyküsü budur. 8-10 sayfacık. Nerede doğduğunu, kim olduğunu bilmeyen bir çocuk, yalnız yaşadığı şatoyla sınırlı dünyasını korku ve acı dışında bir duyguyla anlamlandıramaz. Şatodan uzaklaşmaya çalıştığında karanlık ormanların bilinmeyen dünyasıyla karşılaşır, öteye gidemez. Okuduğu kitaplardan başka bir avuntusu yokken bir gün her şeye rağmen bu dünyadan kurtulmaya karar verir ve şatonun çatısındaki kapakları kaldırmaya çalışır, başarılı olur ve bildiği küçük dünyaya şatonun tepesinden bakmak için döndüğünde toprak zeminden başka bir şey göremez. Yeryüzüne çıkar, yürür, penceresinden sarı sıcak ışıkların yayıldığı bir hana girer, handaki herkesi korkudan altına işetir ne olduğunu anlamaya çalışırken odanın öbür ucunda korkunç bir yaratık görür. İnceler, yaklaşır ve yaratığın aynadan yansıyan kendi olduğunu anlar. En sonunda şatoya geri döner.

Lovecraft'in çocukluğu, evet. Bariz bir şekilde ortada.

Beni etkileyen kısmı, belki de ilk kez kim olduğumu düşünmeye başlamamı sağlamış olmasıdır. Topluma göre ben kimim, kendime göre kimim, nerelerden kurtulamıyorum, nerede saklanıyorum. Kimim ulan ben? Evet.

Ne desem, ne anlatsam yetmez. Başucu kitabım; başka hiçbir kitabı ikinci kez okumamışken bunu belki yirmi defa okumuşumdur. 28 yaşındayım, ömrümün yarısında hep yanımdaydı. Alın arkadaşım.
PKD, BK'yi BK yapan "yeni fikirler, yeni olasılıklar" diyordu. Sunuş kısmında astroloji profesörü ve BK yazarı Fred Hoyle da aynı noktaya dikkat çekip BK'nin edebiyat potansiyeli açısından büyük önem taşıdığını söylüyor. Duyguların permütasyonu sınırlı, o halde farklı mevzular için katalizör bulunmalı ve bu katalizör BK. Kanonlaşmaya doğru giden klasik ve modern edebiyat bir noktada tıkanacak, oysa BK her daim güneş gibi parlayacak!

Pek katılmadım buna. Hoyle yardırmaya devam edip insanın çevresine karşı olan sorumluluğunun pek ele alınmadığını -BK dışında- söylüyor. Buna hiç katılmadım. Ele alınmıştır, terra-kurma olarak zuhur etmesine gerek yok. Bu romandaki Mars ve Dünya, iki komşu ülke olarak ele alınabilirdi. İki komşu şehir. İki komşu mahalle. İrlanda'da Katolik ve Protestan mahalleleri, neden olmasın? Boer ve yerliler. Kısmen de olsa bu gerçekleşebilirdi, "mavi ışıklı uçan varlıklar" temalı öyküde dini inanışların biçim değiştirmesiyle birlikte pederlerin tutumuyla paralel olarak Doris Lessing'in Siyah Madonna gibi müthiş bir örneği duruyor.
Hoyle da şunu diyor: "Şu anda değindiğim, dinin biçimsel olmayan yönleridir. Bana göre biçimsel olmayan bağlamda din, bir insanın gökyüzünü huşu içinde bakması, eğer aklı varsa kâinatın görkemli oyununun bir amacı olduğunu ve insanın kendi küçük rolünün de bir anlamı olduğunu hissetmesidir. Din ve bilim arasındaki çatışma, din ile biçimsel din arasındaki çatışmadır ve bunun da açık bir nedeni vardır. Tüm biçimsel dinler, fiziksel dünya anlayışımızın bugünküne göre çok daha az gelişmiş olduğu, eski zamanlarda ortaya çıkmıştır." (s. 10) O halde bilimsel anlamda sürekli gelişen dünyamıza göre dinin farklı yorumları ister istemez ortaya çıkacaktır, dini semboller yerini yeni sembollere bırakabilir. Çok basit bir örnek olarak klonlanmış İsa'yı örnek göstermek mümkün, adam dünyaya tekrar geleceğine göre neden bu yolla gelmesin? BK'nin asıl rolü tam da bu: Olasılıkları kullanarak farklı düşüncelere kapı açması. Bilimsel ilerlemeyle birlikte yeni fikirler ortaya çıkacak, sonra daha yenileri. Yanlışsam dürtün, Arthur C. Clarke dört ciltlik efsane eserinin giriş bölümlerinde metinleri Voyager yolculukları sonucu elde edilen bilgilerle yazdığını söylüyordu.

Bu anlatıyı klasik edebiyatın -bence- bir tık üzerine koyan nedir? Birinci olarak çok başarılı, gerçekten başarılı bir yabancılaştırma duygusu. Bir mahalle ötede ne kadar farklı olursa olsun sizin gibi insanlara rastlarsınız, bildiğiniz form. Mars Yıllıkları'ndaysa uzak bir gezegenin varlığı bile bu yabancılaştırma için yeterli, işin içinde Ray Bradbury olduğunu hep aklımda tutuyorum bunu söylerken. Bu anlatının BK olup olmadığıyla ilgili tartışmalar dönmüş, dalga falan geçilmiş hatta, bakış açısına göre bir parça doğruluk payı olabilir ama Hoyle'a göre Odysseia da zamanının bir bilimkurgusu. Türün de belli bir formülü olmadığına göre -içinde iki gram konjürasyon akımülatörü olmayan BK, BK değildir, gibi- mevzuyu fantazyadan pek de ayırmamak gerek. Bir BK'de uçuk icatlar olması gerekmiyor, bir fantazyada illa Elfler olacak diye bir kural yok. Bu geniş perspektiften yaklaşırsak, mesela Mars'ıın terk edilişinden sonra gezegende kalan sayılı insanlardan ikisinin birbiriyle olan ilişkisini işleyen öykünün BK'yle uzaktan yakından alakası olmazdı, lakin aynı mevzu bir Marslıyla bir Dünyalının karşılaştığı öykünün bağlamıyla ele alındığında, o zaman sınırlar çiziliyor. İki şehrin hikâyesi tekrar yazılabilirdi, tehlike çok yakın ama Ray Bradbury farklı dünyaları kullanarak bu tehlikeyi bertaraf edip okura hayal gücünün saf parıltılarını gösteriyor. BK bu yahu.
Ocak 1999'dan Ekim 2026'ya, Mars'a yollanan ilk roketle başlayıp Mars'ın yüzeyinde kalan son insanlara kadar anlatılan 27 yıllık süreçte insanı bulacağız, başka bir gezegende veya kendi gezegenimizde. Ne kadar kolay aldanabildiğimiz, korkabildiğimiz, sevinebildiğimiz ve kaçabildiğimiz her zaman aklımızda olacak. Ben burada kısa bir tarihçe tutmakla yetineceğim. Bazı karakterler birkaç öyküde birden görünüyor. 27 yıldan bahsediyoruz, normal.

Şubat 1999: Marslı kadın hayatından pek sıkılmış, eşi de bildiğimiz hödük. Mars'a gelen ilk araştırma ekibini rüyasında gören kadın, özellikle beğendiği bir astronottan bahseder eşine. Büyük hata. Adam kadından ekibin ne zaman ve nereye ineceğini öğrenir, silahını alıp dışarı çıkar ve iki kişilik ekibi yok eder. Mars'ta her şey normale dönmüştür. Kısa bir süre için.

Ağustos 1999: Delilik. İkinci ekip kapı kapı dolaşır ve Dünya'dan geldiklerini söyler, kimse sallamaz bunları. Koca gezegen devlet dairesine dönmüştür sanki, oradan oraya yollanırlar ve seyyar satıcı muamelesi görürler. En sonunda kapalı bir ortama alınırlar, anlaşılır ki orası tımarhane. Ekibin kaptanı, tımarhanenin doktoruyla görüşür ve doktoru Dünya'dan geldiğine bir türlü inandıramaz. Doktora göre muhteşem bir yaratıyla şizofreninin dibine vurmuş bir adamdır. Söyledikleri o kadar inandırıcıdır ki doktor kendi akıl sağlığından şüphe etmeye başlar, sanrıyı yok etmek için ekibi ve kaptanı öldürür, ortadan kaybolmadıklarını görünce kendi kafasına sıkar bu kez.

Nisan 2000: Üçüncü sefer. İnsan inanmak istiyor ve sorgulamıyor, özleminin büyüklüğü ölçüsünde. Astronotları çok önceden ölmüş aile üyeleri karşılar, evlere dağılırlar. Ekibin kaptanı bir işler döndüğünü düşünür. Küçük bir paranoyayla başlar, gerçeğin dehşetiyle sona erer. Marslılar, telepati yeteneğiyle insanların çok özlediği diğer insanları kullanır ve savunmasız hale getirdikleri ekip üyelerini öldürür. Güzel bir savunma mekanizması. Filmlerde de olur ya, kahramanın sevdiği kişi zombi olur, vampir olur da öldürülemez bir türlü.

Haziran 2001: Spender insanlığın kanonuna karşı. Ekip kaptanıyla Spender'ın diyaloğu, insanoğlunun kültürünü ve yıkıcılığını inceleyen en önemli bölümlerden biri. Adamımız Mars medeniyetini tanıdıkça atom bombalarından, çoğunluktan, Dünya'dan kaçmak istediğini fark eder ve ekibe geri dönmez.

Bu seferden sonra yerleşimciler gelmeye başlıyor; önce birkaçı, sonra yüzlercesi, binlercesi. Tabii oksijen yetersiz, bir terra-kurma projesi lazım. O konuda Benjamin kardeşimiz devreye giriyor, ciğerlerinin kaldıramayacağı oksijensizlikte bir havayı doğanın da izin vermesiyle değiştiriyor, solunabilir bir hale getiriyor. Ağaçlar.

Ağustos 2002: Şu öyküyü okuduğum diğer hiçbir öyküye değişmem. Dünyam aydınlanıyor böyle güzel şeyler okuyunca, günüm muhteşem geçiyor, musmutlu bir insan oluyorum.

Tomas yaşlı bir adam, değişimlere açık. Gezegen değiştirecek kadar. Mars'ın renklerini, kokusunu, her şeyini seviyor. Geçmişinden kurtulmaya çalışmıyor, sadece daha yeni bir geçmiş istiyor.

"Bu gece havada zamanın kokusu vardı. Tomas gülümsedi ve hayal gücünü işe koştu. Bir düşünce vardı. Zaman nasıl kokardı? Toz, saatler ve insanlar gibi. Zamanın sesi nasıldır diye merak ederseniz, karanlık bir mağarada akan su, ağlama sesleri boş tabutların kapağına vuran toprak ve yağmur gibidir bu ses. Daha da ileri gidecek olursak, zaman neye benzer? Zaman, kapkara bir odaya usul usul yağan kara, ya da eski bir sinemadaki sessiz filme, Ya da yeni yıl balonları gibi aşağıya ve hiçliğe doğru düşen yüz milyar surata benzer. işte böyle kokar, görünür ve ses verirdi zaman. Ve bu gece -Tomas bir elini kamyonetin dışında esen rüzgâra uzattı- zamana neredeyse dokunabilirdiniz." (s. 156)

Yolda bir Marslıyla karşılaşıp konuşuyorlar, ötekinin böyle güzel bir anlatımını bilmiyorum. Gerçeklikleri farklıdır, dilleri farklıdır, her şeyleri farklıdır ve orta bir noktada buluşulamayacağı konusunda anlaşıp yollarına devam ederler. Anlamak için baskı, şiddet vs. yoktur, sömürü niyeti yoktur. İki akıllı varlığın ilk ve son kez karşılaşıp yaşamlarına devam etmeleri, bu kadar basit.

"Kim geleceği görmek ister ve kim görebilmiş ki?" (s. 166)

Kasım 2002: Ateş Balonları da kafa açıcı bir öykü. Misyonerler dinin farklı biçimlerine rastlayabileceklerini düşünüyorlar, ortalıkta parıltılar saçarak uçan nesnelerin varlığına dair söylentiler duyulmuş. Misyonerlerden biri, diğerlerini bu varlıkları bulmak için ikna ediyor, diğerlerinin amacıysa bildikleri formuyla dini yaşamak ve yaymak. Her neyse, bu varlıkları buluyorlar ve bedenden, kötülükten arınmış olduklarını görüyorlar. Büyük bir huşu işte, insanın ilk zamanlarında gökyüzüne bakması gibi.

İtfaiyeciler kitapları yakıp söndürüyor. Fahrenayt 812. Usherların Konağı ikinci versiyonuyla karşınıza çıkacak; Dünya'dan kaçıp kendi konağını yaptıran bir Poe hayranı, Mars'ta dahi konağını yıkmak isteyen kitapyakar zihniyete kök söktürecek. Siyahiler yeni gezegene doğru yola çıkacak, ırkçılığın yarı parodik bir eleştirisini okuyacaksınız. Bir de tam PKD öyküsü diyebileceğiniz öyküler var, kimlik sorununa robotik yaklaşımlar. Sanal olan, gerçek olan birbirine karışacak.

Dünya'nın havaya uçması ve bunun Mars'tan bir pırıltı halinde görülmesi büyük sıkıntı. Ev neresiydi, anlamı neydi, insanoğlu yaban mı, bunlar hep düşünülecek. Nihayet ortalıkta pek insan kalmayınca milyon yıl süren bir piknik başlayacak. Çocuklarına suda yansımalarını gösteren baba, Marslılara baktıklarını söyleyecek. Neler de neler. İyi BK iyi edebiyattır, Ray Bradbury şahane bir yazardır. Burun kıvıranlar Mars'a gidemesin, ne diyeyim.
Kral Alan Clay olabilir, Amerikan Rüyası hologram olabilir, rüya için ABD'nin el attığı memleketlerde girişimlerde bulunulabilir ki hologramın adresi İngiltere'den yetkili bir abidir, Suudi Arabistan'da belirip teknolojisini, medeniyetini pazarlayacaktır. Pazarlayamaz, Çinliler çok daha ucuza benzer bir teknolojiyi geliştirmişlerdir, Alan'ın hayali hayal olarak kalır, çölün ortasında. Her şey bittiği zaman memleketine dönmek istemez bile, orada kalmanın yolunu arar. Kralın düşüşü oldukça ihtişamsız, satılık parlak rüyaların arkasındaki gerçek.
Alan Clay'in mütevazı serüvenlerinin gerisinde başarısız bir evlilik, başarısız iş girişimleri ve okul taksidinin ödenmesini bekleyen kızı var. Babayı unutmamak lazım; Çinlilerin oyunun kurallarını bozmasıyla birlikte ABD'nin ekonomik açıdan sendelemeye başlamasının sembolü haline gelen yaşlı dostumuz, oğlunun hayallerindeki girişimlerin çuvallayacağını daha en başından bilir. Rüyadan erken uyanan bir adam bu, onca savaş gördükten sonra işlerin nasıl yürüdüğünü iyi çözüyor ve baby boomer Alan'ı uyandırmak için dobra dobra konuşuyor, yine de denemek istiyor Alan ve tepetaklak yuvarlanıyor. Büyük şirketlerden çarkı zar zor döndüren daha küçüklerine... Zamanında bisiklet sektöründe çalışan Alan, ucuz üretim için fabrikayı başka ülkeye taşıyor ama babasının dediği gibi, alanda artık başka oyuncular da var. Alan'ın şirketinin sattığı patenti kullanarak daha ucuza üretim yapıyorlar ve zamanının dev şirketleri tökezlemeye başlıyor. Eskiden işe yarayan taktikler artık işlemez oluyor. Adım adım gerçekleşen büyük bir yıkım, Alan da bu yıkımın ortasında.

Kral Abdullah'ın çölün ortasına kuracağı dev bir kent, şirketinin bilişim teknolojileri alanındaki ürünlerini satmak için Arabistan'da yalnız bir adam. Arapların dünyası da Batı kültürünün bombardımanından nasibini almış; kendi yaşam biçimleri "modern" yaşama son derece güzel bir şekilde uydurulmuş. Kral'ın adamları isim yapmış üniversitelerden mezun, işte mesela MIT, mesela Cambridge, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi? Yetkili bir abinin sorgulaması çok şey anlatıyor aslında; Alan'ın batırdığı bisiklet işi üzerine bir muhabbet açılıyor ve adam başarısızlığın sebebini analiz ederken bizim ellilik ihtiyar adama bir tane patlatmamak için zor tutuyor kendini. Analiz, bir önceki kuşağın rüya yüzünden unuttuğu en önemli gerçek. Rüya satışı sona erdi, Çinliler çok daha ucuzunu üretiyor artık.

Tatar Çölü'nü bildiniz, adamlar bir türlü gelmez. Godot gelmez ki zaten sahnede olduğunu söyler Selçuk Altun, o başka bir şey. Kral Abdullah'ın bir türlü gelmemesi de Alan ve satış ekibini durağan bir sıkıntının içine sokar. Bugün, yarın, sonraki gün... Yeni kentin parlak binalarından biri değil, koca bir çadır tahsis edilir ekibe, içerisi yaklaşık 100 derecedir, internet bağlantısı oldukça zayıftır, yiyecek bir şey yoktur. Günümüzün Kafkavari sıkıntıları. Alan'ın böyle bir ortamda, Danimarkalı bir kadınla kurduğu dostluk oldukça temelsizdir, yorgunluklarından ve sıkıntılarından ne yapacaklarını bilemezler, Alan'ın ur sandığı bir yağ bezesinin alınması için Dr. Zehra Hakem'le kurduğu ilişki daha derindir, yine beceriksizliklerle dolu olsa da o yaşta ve o coğrafyada bulunmak bunun hafifletici bir sebebidir sanki. Köksüzlüğün o topraklara yerleştirdiği insanlar, hiçbir şeyin ortasında birbirlerine tutunur. Dr. Zehra'nın birkaç hafta sürecek yolculuğu tipik bir bilinmeze yol açar, dönüşte Alan orada olmayabilir ya da Zehra dönmeyebilir, ikinci ihtimal dillendirilmese de bunu sadece bir dönüşsüzlük olarak değerlendirmemek gerek, belki başka bir sıkıntı bu ikisinin ayrılmasına yol açacaktır. Hakkında hiçbir şeyin bilinmediği, sezilmediği yabancı bir gelecek.

Alan'ın sorumluluğu oldukça ağır bir yük; zamanında pazarlama işini temelden kapıp hızlı bir yükseliş yaşasa da değişen şartların acımasız rekabetiyle başa çıkamadığından hızlı bir düşüş yaşadığını söylemiştim. Bu düşüşün etkileyeceği en önemli insan, Alan'ın kızı Kit. Kendisi tahminimce Harvard gibi bir Ivy Leauge üniversitesinde okuyor. Burssuz, yine bir tahmin. Alan sıfırı tüketmeye çok yakın olduğu için evini satılığa çıkarıyor ve kızına bir türlü yazamadığı mektupta okula ara verebileceğinden bahsediyor. Bu mektup hiçbir zaman yazılmaz, o da başka bir tamamlanmamış tasarı.

Arabistan. Petrolden akan paranın nereye harcanacağı bilinmezdi, oysa ekonomik sıkıntılar Arapları da etkiliyor. ABD yerine Çin tercih ediliyor. Siyasi ilişkilerin ekonomik çıkarlara karşı koyamadığı zamanlarda Alan'ın Kral'ın yeğeniyle yirmi yıl önce kurduğu samimiyete güvenmesi de incelenebilir, komik bir olay. Bu tür ilişkilerin bir önemi kalmadı, dünya Alan'ın eskiden bildiği dünya değil, adamın trajedisi bunu bir türlü kabullenmemesinden kaynaklanıyor. En sonunda kabulleniyor tabii; Kral'ın -nihayet- gelmesiyle birlikte çadırda yapılan sunumun ardından Çinli beyefendilerin aydınlatma, havalandırma vs. şaheseri muhteşem bir binada sunum yapması ve Alan'ın buna şahit olması, işi kaptırdıktan sonra her şeyi kabullenip Kral'ın adamlarından birine bir iş bulup bulamayacağını sormasıyla son buluyor. Rüya bitti, bilinen dünya değişti ve yeni dünyaya ayak uyduramayanlar sahneden yavaş yavaş çekiliyor.

Araplarla ilişkiler pek başarılı olmayan bir günah çıkarma olarak okunabilir. Alan'ın otelden çadıra gitmek için ulaştığı taksi şoförü Yusuf'la ilişkisi ayrı bir başlıkta incelenebilir. Bunaltının tavan yaptığı zamanlardan birinde Alan, Yusuf'u tehdit eden bir grup adamla savaşmak için arkadaşıyla birlikte bir dağ köyüne gider ve orada atış talimi yapar, Yusuf'un arkadaşlarıyla tanışır, Araplarla yakınlık kurar. Özellikle Yusuf'un demokrasi için yapılabilecek bir savaş ve ABD'nin mücadeleye katkı yapıp yapmayacağı hakkındaki soruları ilginç. Alan, bireysel olarak Yusuf'un yanında olacağını söylüyor, aynı şeyin ABD için de geçerli olduğunu söylüyor ama aradaki ince nokta unutulmamalı; ABD'nin ve Alan'ın yardımı tamamen farklı niyetler için aynı sonuca ulaşacak. Sonuç olarak Alan kendi teknolojisini Araplara satmak için orada, büyük çerçevede ABD'nin yapacağı bundan farklı bir şey değil. Aynı noktaya ulaşıldığını görmek Alan için oldukça şaşırtıcı, bizim için değil. Bir de domuz avına çıkıldığı zaman Alan'ın bir Arap çocuğunu vurayazması var, iki dünya arasındaki mücadelenin görmezden gelinen yanını anlatmak için güzel bir fikirdi. İyi niyet taşlarını döşememek lazımdır belki, o zaman da yol oluşmayacaktır. İyi veya kötü, yolun olması lazım. Öyle mi?
Siren bu modern yazarları edebiyatımıza kazandırıyor, çok güzel bir olay. Dedalus başka bir yönden güzel işler yapıyor, Pinhan, Doruk derken maaşın yarısını kitaplara gömüyoruz. Bence bu yayınevlerini takip edin, çok önemli işler yapıyorlar ve desteklenmeleri gerek. Büyükler zaten çarkı döndürüyor, küçükleri sevin, koruyun ve kollayın.

Alan'dan yav he he inceliğinde bir alıntıyla bitiriyorum. Okumak için güzel bir gün, hele bu kitabı. "(...) Bazı günler bütün dünyayı kucaklayabiliyordu. Bazı günler ufuklara uzanabiliyordu. Bazı günler umarsızlık dağlarını tırmanıp hayatını önüne seriyor, geleceğini tasarlayabiliyordu: her noktayı görebilirmiş, her açıyı hesaplayabilirmiş ve her şeyi başarabilirmiş gibi hissediyordu. Daha önce yapmak istediği her şeyi yapmıştı, öyleyse neden tekrar yapmasındı ki? Yapabilirdi. Devamlılık arz edecek bir şekilde uğraşsaydı yapabilirdi. Bir plan yapıp uygulayabilseydi yapabilirdi. Yapabileceğine inanması lazımdı. Tabii ki yapabilirdi." (s. 22)

Yapamadı.
"Gelin kuzucuklarım," diyor King, ısırmayacak gibi gözüküyor. Adile Teyze'ye bağlamasının sebebi belli, iyice yaşlandı. Ciddi bir kaza atlattı, zar zor iyileşti ve yazmaya devam etti, hala yazıyor. Eski performansının çok uzağında olduğunu söyleyenler var, yazdığı yeni şeylerin de pek güzel olduğunu söyleyenler var. Sadece şunu söyleyeceğim, bu adam bu yaşında yazmaya devam ediyorsa, okutmaya devam ediyorsa daha yapacağı çok iş var demektir. Yeni bir seri beklememek lazım, adam bir şiirden koca bir saga yarattı, yeter. Öyküden ve romandan yürümeye devam ediyor. İkisinin yazım aşamasını kıyaslıyor ve öykünün yazımının daha zor olduğunu söylüyor. Öykü bir esin anında fikir olarak belirebilir, hatta nasıl başlayıp nasıl biteceği bir anda şekillenebilir ama roman öyle değildir, tekrar tekrar denenen, yazılan bir şeydir. King, öykülerin hikâyesini anlatırken bu durum daha iyi anlaşılıyor.

Öyküler ısırabilir, uyarı bu yönde. Uyumadan önce kapının neden aralık olduğunu düşündüren türden öyküler bu huzursuzluğu yaratıyor King. Kısaca şu: Kapıya asılı gömleğinizin bir an için bir varlığın üzerinde olduğunu, yatağınızın altında bir varlığın nefes alıp verdiğini, dolabın kapağının yavaş yavaş aralandığını düşünenlerdenseniz bu kitap uykuyu getirmek için iyi bir tercih değil. Küçük korkuların sürekli huzursuz ettiği ruhlar için çok sıkıntılı bir kitap.
Mile 81: Yılın belli zamanlarında kullanılan bir yol üzerinde terk edilmiş sosyal bir tesis var, Peter adlı çocuğumuz burayı keşfe geliyor ve uykuya dalıyor. Peter ve abisi arasındaki ilişki birkaç sayfa boyunca anlatılıyor, işler acayipleşmeden önce normal dünyaya bir pencere açıyor King, böylece yabancılaşma ve korku hissi artacak.

Buick 8, Christine, içine ecinni girmiş pres makinesi, maymun oyuncağı, King'in tipik mahluğu yine ortada ama bu kez uzaydan geliyor. Uzaylılar pek çok King eserinde ortaya çıkar, burada araba biçiminde beliriyor. Clive Barker'ın Rawhead Rex'iyle paralel bir çizgide ilerliyor öykü; yabancı bir varlığın bir anda peydah olması ve önüne geleni yemesi.

Oradan geçen bir kadın, satın aldığı atıyla birlikte yolculuk ederken camları çamurla kaplı, kapısı aralık bir araç görüyor ve kenara park edip aracın yanına gidiyor. Araba, kendisine dokunanı çatır çutur yemeye başlıyor. Önce bu kadın, sonra başka bir araçla seyahat eden ailenin babası, sonra oraya gelen bir polis memuru teker teker yem oluyorlar. Sonunda Peter uyanıyor, aracın yanına gidiyor ve çocuk aklıyla inandığı şekilde araçla savaşıyor, yanında taşıdığı mercekle arabanın bir noktasına güneş ışınlarını yoğunlaştırıyor ve araç geldiği yere dönüyor. "Pete'in aklına dünyayı saran atmosferin üstündeki soğuk karanlık geldi; o sonsuz boşluk içinde kim bilir neler yaşıyor ve pusuda bekliyordu." (s. 65)

Öyküdeki karakterlerden biri, aracı gördüğü zaman Christine'i hatırlıyor. Güzel bir gönderme, kendine referans.

Premium Harmony: King'e göre Lovecraft okurken Lovecraft gibi yazılır, Carver okurken Carver gibi. Öykü Carver'a ithaf edilmiş, King'in biraz geç keşfedip çok sevdiği bir yazar, bizde şiir ve öyküleri Can'dan çıkıyor, şiirlerinin çevirmeni Cevat Çapan. Neyse, King için Carver: "Evet, adam sarhoşun tekiydi ama kocaman bir yüreği vardı." (s. 68)

Kısacık bir öykü: Yıllanmış evliliklerinin durgunluğunu kıramayan bir çift, bir köpek, seyahat esnasında mola verirler ve kadın tesise girer. Bir an sonra arabanın yanına biri gelir, adama karısının düştüğünü ve hareket etmediğini söyler. Kadın ölür, civardaki insanlar adama acır, adam ne olduğunu anlar ama körelmiş duygularıyla pek bir şeyin farkına varmaz. Aslında kimse varmaz. Su içmek gibi bir şeydir ölüm, nefes almak gibi. Hayatın doğal bir süreci. O kadar.

Batman ve Robin Tartışıyorlar: Bu öykünün bir kısmını anlayabiliriz, bizi ısıracak olan kısmı değil. Minibüs terörünü düşünün, şoför aşağı indi ve elinde sopayla küfrederek geliyor. Süper. Dayak yiyeceğiz. Yanımızda babamız var, aklı gidip geliyor. Adamı haftada bir kez huzurevinde ziyaret ediyoruz, eski günleri anıyoruz falan. Sonra biz dayak yerken baba arabadan çıkıyor, şoförün gırtlağına bıçağı geçiriveriyor. Minik oğlunun dayak yediğini izleyecek değil ya.

Olabilir, bu ihtimal King'in sanatını dehşet verici kılıyor.

Kum Tepesi: Yaşlı bir yargıç, ölümü yakın. Avukatını çağırıyor ve vasiyetnamesini yazdırıyor, bu arada yıllardan beri yaşadığı bir olayı anlatıyor. Evinin yakınındaki bir adada, kum tepesinin üzerinde isimler beliriyor ve beliren isimler kısa bir süre sonra ölüyor. Yargıç, son bir isim gördüğünü ve ondan sonra söylüyor. Avukata göre bu isim yargıcın ismi ama gerçek bambaşka. Anladınız.

Kötü Çocuk: "Başaramayacaksın," diyen ses her zaman orada, beyni bir yerinden kemiriyor. Her zaman. Kaygılardan kurtulamayan insanın kabusu. Başka bir hayatı muhteşem bir şekilde yaşamakta insanların üstüne yok, neyi başarıp başaramayacağınızı söylerler, kendilerinden oldukça eminler. Bu kötü çocuk, toplumun sesi olarak değerlendirilebilir ama öyküdeki mevzu biraz daha korkunç. Bir adama musallat olan şişko, kötü bir çocuk var ve her kritik anda ortaya çıkıp adamın hayatını mahvediyor. Adamın arkadaşları birer birer ölürken delirmemek işten değil, adam da delirip çocuğa kurşun yağdırıyor. Tabii ki çocuk bir başka çocuk, o değil. Avukat, idam edilen müvekkilinin hikâyesine inanmasa da arabasına binmek üzereyken çocuğun şapkasını ön koltukta gördüğü zaman inanacak. Lanet artık bir başkasının üzerinde.

Öbür Dünya: Nispeten zayıf bir öykü, ölümden sonrası için bir ihtimal. Hayatınızı yeniden yaşarsınız, hiçbir şeyi hatırlamadan. Tek bir pişmanlığı tekrar yaşamamak için akılda tutulması gereken ince bir ayrıntı acaba hatırlanabilir mi?

Ur: Kindle için yazılan bir öykü, 11/22/63 havasında. Kindle aldınız ve olası tüm evrenlere ulaşabildiğinizi gördünüz, gelecekteki evrenler dahil. Çok sevdiğiniz bir insanın ölümünü engellemeye çalışır mıydınız? Anlatıcı bunu başarıyor ve paralel evrenler polisine yakalanıyor, yırtıyor bir şekilde. Kabaca olay bu.

Kötü Hissetmek: Saki'nin Lady Anne Susuyor öyküsü, biraz daha günümüz versiyonu. Hasta karısının iyileşmesini bekleyen, kadının moralini yüksek tutmaya çalışan adam, üst kattan gelen kötü kokudan şikayet eden apartman sakinleriyle birlikte aynı kaygıyı taşır; evde ölü fareler mi var? Komşuların şüpheleri yön değiştirir, adam evine kimsenin girmesini istemez. Yine anladınız. Birini yeterince seversek ölmemesini sağlayamayız ama o kişinin yaşamayacağı anlamına gelmez bu.

Bir adet post-apokaliptik öykü, bir adet polisiye öykü, birkaç garip öykü daha. Belki eski öykülerini aratıyor ama King hala çok iyi.
"Son olarak ve en garibi de bu olacak, uzun yıllar önce bu kitabı yazmaya başlamış olan -sürekli yolunu şaşıran, şüpheye düşen, kendinden tiksinen, utanan ve yapmak istediklerinin peşinden gitmeyi reddeden o genç adama teşekkür etmek istiyorum. Sana bunu bir daha yapmayacağıma söz veriyorum." (s. 9)
Onca kahve olmadan metnin bitemeyeceği aşikar, kahvecilerden sıklıkla bahsedilmesi ve anlatıcının kahve dükkanında çalışmasıyla bu kutsal içeceğe hakkı veriliyor. Kupamı bu güzel gönüllü, aklı beş karış havada olan adama kaldırıyorum. Kaldırdım. Peygamberimizin on numara kahvesini de hatırlatıyorum, müritleri çeken önemli bir etken. İyi kahve olmadan iyi bir din olamaz.

"Hakikate giden tek yol küfürden geçer." Epigraf bu, küfürden kastın blasphemy denen nane olduğu bariz. Söylenenden farklı türlü düşünmek. Jesus Christ Superstar'ı hatırlıyorum, Yahuda'nın derdi insanlarını korumak mıydı neydi? İsa'nın çok ileri gittiğini söylüyordu, oysa İsa güzel ahlakı savunurken ne kadar da süper bir insandı. Mesih muhabbetlerine girmeye başlayınca bozdu, etrafındakiler için tehlike arz etmeye başladı ve çevresindeki çatlak sesler çoğaldı, en sonunda gammazlandı falan. Belki Yahuda'nın yolu yoldu, binlerce insanın hayatı Yahuda sayesinde kurtuldu. Adam hain olarak anılma pahasına doğru bildiği şeyi yaptı. Bu bir fikir, öbür tarafta adamın cukkaladığı para var. Dünyanın en meşhur hainidir, Romalılara avuç açarken tarihin en büyük satışını gerçekleştirmiştir.
İsa'nın sözlerinin çarpıtılması, kalınından mitik perdenin gerçekleri örtmesi, hepsi söylendi, filmlerde ve kitaplarda. Bu metinin özünü oluşturan mevzu temelde budur. Cüce peygamber Booker, şanına yaraşacak bir dönüşüm geçirir ve yolculuğu esnasında aydınlanır, kahramanın sonsuz yolculuğunda bir peygambere dönüşür ve kilisesini kurarak Dağdaki Vaaz'ın bir benzerini süt kasalarının üzerine çıkarak verir. Ne vaaz!

İlk bölümde Booker'ın sonu anlatılır, Irak'taki savaşı bitirmek için Ortadoğu'ya gider ve kafası kesilerek öldürülür. "Cüce'yi öldürün!" Bazen insanın makinelere benzemesini çok isterim, Asimov'un kanunları On Emir olarak insanlara yüklenebilirdi. O noktada da makineleri yönetmeye çalışan bir güç ortaya çıkar mutlaka, seyreyle cümbüşü. İktidar hırsı güzel olan her şeyi bozuyor. Neyse, devam eden bölümlerde Bartholomew Flynn nam anlatıcının ilk mürit olma hikâyesini okuruz. Flynn, üniversitede İngiliz Edebiyatı -karakterlerden birine göre kahve bölümü- okur ve mezun olduktan sonra ne yapacağını bilemeyerek kahvecide çalışmaya başlar. Her yere bisikletiyle gider, iki tekerin özgürleştirici etkisi Booker'la tanışmasını sağlar. Bisikleti garip bir kilisenin önünde bozulunca yardım istemek üzere içeri girer ve Booker oradadır; geleceğin dev adamı. Duvarlardaki yazılar dikkat çekicidir, Bush'un ne kadar tırt bir adam olduğuna dair bir şeyler karalanmıştır mesela, buna benzer mevzular her yerdedir.

Booker, Darwin'den girip İsa'dan çıkar ve aslında din için yapılan işlerin ne kadar dinden uzak, daha doğrusu dini oluşturan temel fikirlerden ayrık olduğunu anlatır, temelde. "Hristiyanların büyük çoğunluğunun aslında hiç mi hiç Hristiyan olmadığı gerçeğinden bahsediyorum. Yani, İsa kapitalist miydi? Tanrım hayır! Tarih sayfalarında daha büyük beleşçi yoktur." (s. 34) Hangi kitap olduğunu hatırlamıyorum, birinde önce yoksulluğu yücelten, sonra zenginliği göklerde bir yere çıkartan Hristiyanlık yorumundan bahsedilir, metnin son halinden itibaren aslında insanın değiştiği, metnin aynı kaldığı söylenir. "Kitabına uydurmak" deyimi herhalde daha yerinde kullanılamaz. "Tek ihtiyacın olan sağduyudur," der Booker, neyin gerçek neyin saçmalık olduğunu anlamak için kutsal kitapları okumuş olmak, hayatı gerçeği bulmak uğruna harcamak gerekmez.

"Fikir Booker'ı bir fanzine dönüştürmekti: Yazıp çizilecek, kesip yapıştırılacak, zımbalanacak ve sayfaları sıraya sokulacak bir fanzine ama en önemlisi bir fanzine." (s. 40)

İlk Vaaz bittikten sonra Flynn bisikletini Mekke'ye -kafenin adı, haha!" sürer. Ta taa, bu metnin özü fanzindir, kolajdır. Anlatım tekniği yeni değil, bizde de Ahmet Sipahioğlu'nun bu türde çok başarılı metinleri vardır mesela ama kutsal bir kitabın yazılışında kolaj gerçekten ilginç bir tercih ve cuk oturuyor. Görsel zenginlik harflerin taşıdığından çok daha fazla anlam taşıyor, sağduyu ve sezgi sayesinde anlayabilirsiniz. Anlayamazsanız yeterli miktarda kahve içmemişsiniz demektir, adamakıllı için şunu.

Flynn fanzini çıkartır ve önce küçük çapta, sonra hayal bile edemeyeceği ölçüde meşhur olur, tabii çok naif bir kardeşimiz olduğu için kandırılır, eseri elinden alınır, sevdiği kız Booker'la sevişir, bilmem ne. İşin bu boyutu, 22 yaşında bir gencin yaptığı muhteşem hataları içerir ve oldukça keyiflidir. Bir yerde David Bowie'nin tarz değiştirip hâlâ güzel müzik yapabilmesinden bahseder ki kitabı okumadan birkaç gün önce konserine gittiğim Steven Wilson birebir aynı şeyleri söylemişti, dünya çok küçük. Aklın yolu bir? Sendromlardan bahsedilir, 30 yaş olsun, 27 yaş olsun, çeşit çeşit. Flynn komradımız kendini şöyle anlatıyor: "Eğer birisi yirmi ikinci yaş hakkında şarkılar söylemiş olsaydı bu Nick Drake, Kurt Cobain ya da Elliott Smith gibi depresif ve nihayetinde intihara meyilli bir tip olurdu." (s. 41) Bizde üniversitenin aşağı yukarı bu yaşta bittiği malum, sıkıntının farkında mısınız? Belki o yaşı çoktan geçtiniz ve hataları ipe bir bir dizdiniz, ziyade olsun. En azından bisiklet çetesinden dayak yemediniz, dansöz kıyafeti giymediniz, sevdiğiniz kız başkasıyla yatmadı. Umarım. Flynn için hayat beş kat daha zor.

Fanzinle birlikte Daha Yeni Ahit elden ele yayılır, müritlerin sayısı artar ve Oregon çapında gerçekleşen bombasyon işler bütün ülkeye yayılır. Çeşit çeşit olay.

Ezber bozan bir metin, ufuk açmak için okunur. Yazar Palahniuk'a teşekkür etmiş, adamın eli bir noktadan bu metne de değmiş, onun için de okunur.