Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Bülent Somay'ın seçtiği şarkılar şiirin alımlanıp pullanıp başka başka şiirlere, şarkılara kapı açması gibi farklı istikametleri hatırlatır. Kendi de bir yerde söyler; şarkıların sözleriyle şiir arasında küçücük gibi gözükse de koca bir dünyalık fark vardır: müzik. Cohen şarkı yazmaya başlamadan önce nispeten tanınmış bir şairdi ama şiirin yetmediği noktada singer/songwriter olarak anlattı derdini. Sözler kağıt üstünde kalmadı, müziğin sözleriyle işlendi ve anlam kendini çoğalttı. Somay'ın çok yerinde bir tespitini olduğu gibi alıyorum, Cohen'ın güzelliğinin yanısıra bizim edebiyat çetelerine ve müzik endüstrisine sağlam bir giydirme içerir: "Her alan kendi kurallarını, kendi 'raconunu', kendi yeniden üretim koşullarını oluşturur, artık 'dışarıdan' gelecek müdahalelere tahammül edilemez. Böylece bir yandan dev bir müzik sanayii oluşup müzisyenleri ve müzisyen adaylarını dev değirmen taşları gibi öğütmeye, ya yok etmeye ya da budayarak ortalamaya uydurmaya, sıradanlaştırmaya başlar; bir yandan da sanayileşebilecek kadar yaygın bir tüketici kitlesi olmayan şiir, kendine jüriler, yarışmalar, özel yayın organları ve ödüllerden kurulu seçkinci bir lonca sistemi üretir. Şiirle müzik arasında duruyorsanız, tercihiniz kırk katırla kırk satır arasındadır: Ya daha popüler olduğu için sanayileşmiş, kapitalistleşmiş olan müzik alanına girip 'serbest piyasa' koşullarına kurban gideceksiniz, ya da pre-kapitalist lonca sistemi içinde kalan şiirin alanına kapanıp, bir gün seçkinlerin kaymak tabakasının gözüne gireceğiniz anı bekleyeceksiniz." (s. 12) Leonard Cohen'ın ikisinden de uzak durduğunu belirten Somay, bu yüzden bir numaralı adamının Cohen olduğunu ekler. Cohen gerçekten de hiçbir klana dahil olmamıştır, anlamı sadece kendinden menkul bir şarkı gibi.

Somay için şarkıların bir açıklaması olmamalıdır, şarkı sadece kendisi için vardır. Bu kitabın meselesi, Bülent Somay'ın şarkıları nasıl "okuduğu", bu konuda Asimov'dan verdiği örnek de oldukça yerinde. Asimov, katıldığı bir konferansta eserlerini yorumlayan birine, yorumlarına katılmadığını belirtir ama adamın cevabı ibretliktir: En doğru yorumu eserlerin yazarının yapıp yapmayacağı muammadır. Şarkı, yazarının bile farklı zamanlarda farklı şekillerde yorumlayabileceği bir üründür, sabit bir anlama sahip değildir. Yine Somay'ın deyişiyle bir şarkının 15 yıl arayla dinlendiğinde taşıyacağı anlam bir olmayacaktır, alımlama her seferinde farklı bir biçimde gerçekleşecektir. Dolayısıyla incelenen şarkıların anlamı o ana aittir, bizim için de okuduğumuz ana. Klasikleri 10 yılda bir tekrar okumamız gerektiğini söylerler, aynı mantık. Bu kitabı beş yıl sonra okursanız farklı anlamlar çıkaracaksınız yani. Biz Somay'ın "o an" neler düşündüğüne bakalım.
Tufandan Sonra Ne Olacak?: Tufan, yeryüzünde ne kadar zındıklık varsa alıp götürmüştü. Peter Gabriel şarkının üç farklı versiyonunu yarattı ve her seferinde farklı bir arınma sundu. Somay, şarkının gerçekten küresel ısınmayı anlattığını da düşündüğünü belirtiyor ama metaforik olarak tufanın daha derin bir anlamı olduğunu ekliyor.

"Yön almanın anlamı ne/Bir taraf seçemiyoruz bile"

Somay, metaforun "1968 sonrası" dönemine atıfta bulunduğunu belirterek başlıyor. 47'liler'i, Bir Gün Tek Başına'yı falan okuyanlar için yabancı olmayan meseleler çıkıyor karşımıza. Devrimlerin en güzeline inandı insanlar ama o devrim çoktan satılmıştı. The Sopranos'ta söylenir, Dave Grohl Learn to Fly'da söyler, George Carlin gösterilerinde söyler. Sendikalar, hükümetler, kapitalist sistem devrimi bir güzel sindirmiş, devrimin ikonlarını kullanarak devrimcilerin çocuklarından dahi paraları cukkalamıştır. Somay'ın bu yenilgiye cevabı "ya o/ya bu" şeklinde bir çıkıştan ziyade, başkalarınca belirlenmiş yolların dışında bir üçüncü, dördüncü yol bulmanın gerekliliğidir.
Suzanne: Suzanne'in tuttuğu aynada çiçekler, çöpler, yosunlar ve sevgi peşinde çocuklar var. Kişiliğin parçaları diyebiliriz. Somay için Suzanne bir aynadır, kişiye kendini gösterir. Marx'tan Cohen'a benzer düşünceler aktarılagelir; insan kendini bir başka insanda tanır ve tanıdıkça aynayı tutana aşık olur. Tabii başka insanlara ayna olmayı öğrendikten sonra. Herkese ayna olmak söz konusu olduğu zaman insan içindeki Don Juan'ı derinlere gömmek istiyor ama onunla yüzleşmek belki de en iyisi, diyor Somay.
Niçin Şarkı Söylüyorum?: Pinochet demir yumruğunu indirdiği zaman Jara'nın parmaklarını kırdılar, sonra gitar delik deşik edildi, susturuldu. Gitar bir araçtı, insanın "iyi" yanını ortaya çıkaran, ruhu sağaltan, özgürlük şarkıları söyleten bir araç. Günlük hayatın sıradanlıklarını yaratmanın sihriyle çekilebilir hale getiriyoruz. Yok edemeyiz, ortadan kaldıramayız ama makul bir ölçüde katlanılır kılabiliriz. His ve akıl, basit bir araçla birleştirilebilir ve insanı yıldızlara çıkartabilir. Somay'ın gitarıyla ve Jara'yla kurduğu ilişki belli ki çok özel. Hatta dipnot olarak anlattığına göre el yapımı gitarı kırılıyor, Erkan Oğur tarafından tamir ediliyor ve ilk albümlerinin kaydında perdesiz hale getirilerek kullanılıyor. Ne kadar güzel.
Working Class Hero'da işçi sınıfının tanımı, yapabilecekleri ve şarkıdaki ironi ele alınıyor. Fragile'da pasifizmin işe yaramadığı anlatılıyor, gerçi 10 sene sonra eklediğine göre Somay, tetiği çekmek yerine vurulmayı tercih edermiş. Famous Blue Raincoat kitabın en ilginç bölümü olabilir, Freud üzerinden kadın-erkek ilişkileri, iktidar kavramıyla birlikte ele alınıyor ve kıskançlığın kaynakları irdeleniyor.

Düşündüklerimiz üzerinden şarkıları yorumladık, şarkılar bizi farklı yerlere götürdü ve aklımızı allak bullak etti, bu kez onlar tarafından değiştirilmeye müsamaha gösterdik, şarkılar başka şarkılara yol gösterdi, şiirlere çıkan yollardan tekrar şarkılara döndük, metinlerarasılık bir fırtına gibi esti, hemhal olabilmek için elimize gitar aldık, seslerle sözleri birbirine kattık, bitmeyen bir yolculukta seyreder dururuz. Mozaik'in has adamı Somay, seslerle olduğu kadar sözlerle de başarılı bir şekilde oynuyor ve şarkıları kendince okuyor, başka anlamların da görülebileceğini anlatıyor.
Üç mesele: Askeri disiplin, savaş ve bütün bir ırkı savaşçı yapan tarihi olaylar. Kahramanımız Rico, askere gideceğini söylediği zaman babasının tepkisi oldukça sert; savaşanlar zaten varken aile serveti bırakılıp gidilmez. Bir yıl sonra manzara şu: Buenos Aires böcekler tarafından istila edilmiş, Rico'nun annesi ölmüş ve baba askere katılmış, baba-oğul uzayda karşılaşıyorlar. Bir süre sonra da şu: Rico'nun kendi birliği var, babası müfreze çavuşu. O anti-militarist adam, emir-komuta zincirinin müstesna bir parçasına dönüştü. Bunun sebebi ne? Dünya nasıl böyle bir yer haline dönüştü ya da bu olması gereken, hayali kurulan bir ütopya mı?
Heinlein, klasik BK'nin üç atlısından biri. Askeri geçmişini kitaba şöyle bir sıvayıvermiş, düşünülecek pek çok mevzu çıkarmış ortaya. Zaten mesele yaratabildiği için iyi yazardır, uzay gemilerini çakıştırıp kofti heyecan yaratsa Marslı gibi dandik bir kitap çıkardı ortaya. Heinlein öyle değildir, gayet başarılıdır.

Öncelikle şunu söyleyeceğim ki askerliğini yapmamış arkadaşlar, metnin içerdiği bağlılığı ve psikolojik şiddeti nispeten deneyimleyemedikleri için alımlamada biraz güdük kalacaklardır, devrelerim ise bütün o saçmalıkları tekrar yaşayacaktır, hatta rüyanızda başçavuşunuzdan tokat bile yiyebilirsiniz. Askerlik, kuralları açısından değişime oldukça kapalı, mantığı her yerde aynı olan evrensel bir meslek. Uygulamada çeşitlilik var, biz zorunlu olarak gidiyoruz ama adamlarda bu iş şart değil gibi gözüküyor. Gözükmeyen kısımda diğer maddeler devreye giriyor, ben askeri disiplin maddesini açacağım şimdi. Metnin yarıya yakını bu evreden bahsettiği için bir iki şey söylemek lazım.

Öncelikle askerliğin insanın kendi ahmaklığından doğduğunu söylemeliyim. Saldırı veya savunma, başka bir insanı öldürmek için eğitim alıyorsunuz, temelinde askerlik budur. İnsanın doyumluluğu diye bir şey olmadığı için komşunun çimleri bize her zaman daha yeşil görünür, bu yüzden komşu bahçesini çitle örer veya köpek alır. Aptallıkta bir numarayız ve bunun sebebi soyutlama yapabilen tek canlı türü olmamız değil. Askerlik hak verilemeyen fakat anlaşılabilen bir ahmaklıktır.

Kitapta askerlik gönüllülük esasına dayandığı için profesyoneller olabildiğince caydırıcıdır, aklı bir karış havada olan adamları elerler ve geriye kalanları eğitirler. Bizde böyle değildir, bir yıl veya beş ay boyunca aynı adamları eğitmek zorundasınız, bu yüzden komutanların yetmediği noktalarda diğer askerler devreye girer ve ergen/akran despotizmi denen nane devreye girer. 30 yaşında adamın ağladığını gördüm ben, yorganını düzgün katlamadığı için 20 yaşındaki çavuştan azar yemişti. Neyse, mesele askerliği kıyaslamak değil. Saatler boyunca çok zor şartlarda -kışın soğuktan donarken veya yazın güneşin alnında yanarken- eğitim alırsınız, saatlerce silah talimi, selam dur, bilmem ne yap alıştırması yaparsınız. Çok düşünmüşümdür nedenini, bunca işkence neden? Neden bir saat selamlama eğitiminden sonra dinlenmiyoruz da dört saat boyunca o cehennem sıcağında durmadan hep aynı hareketleri yapıyoruz, neden ulan? Anladım sonra, kitabı okumadan çok önce anladım. Sizden bir mantığı kavramanız isteniyor, askerliğin mantığı. Emre itaati öğrenmeden önce insanların aptal olduğunu öğrenirsiniz, onca eğitimden sonra yapması gerekeni hala öğrenemeyen insanlar vardır ve onlar yüzünden yanarsınız, yerlerde sürünürsünüz, pislik içinde kilometrelerce koşarsınız. Bu heriflerin yapmaları gereken şey çok basittir aslında, hızlıca sıraya geçmeleri gerekir, marşı yüksek sesle söylemeleri gerekir, "Beş say çök!" komutunda 245'ten sonra ne söyleyeceklerini bilmeleri gerekir ama hayır, yapamazlar. Bunu yapamayan adamların cephede çevreleri için de zayiata sebep olacakları düşünülür ve bunlar yüzündendir bütün o sıkıntılar. Bir tane ebleh varsa bir bölükte, o bölüğün tamamı ebleh kabul edilir ve ona göre eğitim uygulanır. Full Metal Jacket'ı izlemişsinizdir.

"Bütün erlerde, olan bitenin katıksız alçaklık, hesaplı sadizm ve diğerlerine eziyet eden akılsız moronların zalimane zevklerinden ibaret olduğuna dair sarsılmaz bir düşünce vardı." (s. 71)

Psikolojik olarak da eğitilirsiniz, bütün o zalimliğin sebebi budur. Küfür yersiniz, ördek yürüyüşü -lanet bir şeydir- yaparsınız, bir sürü şey. Üstlerinizin beyinsizliğiyle bu eğitim arasında çok ince bir sınır vardır, bu sınır silikleştiği zaman kalbiniz kırılır, her şey bir oyun olmaktan çıkar ve işte o an askerlik hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Oysa bunun da ötesi vardır, gerçek bir tehlike durumunda bu kızgınlık bile işe yarayabilir. Sadece savaş halinde.

"Acemi birliği gerektiğinden daha zalim ve katı mıydı?
Tek cevabım şu: Yapacağım bir sonraki muharebe atlayışında, kanatlarda Currie Kampı'ndan mezun olmuş adamların ya da onların Sibiryalı muadillerinin olmasını istiyorum. Aksi takdirde kapsüle girmeyi reddedeceğim." (s. 73)

Çavuş Zim adlı şahsın dediği bir şey var: Askerler şiddeti besler, daha yaşlı ve akıllı kafalar da kontrolü. Askerlerin beslediği şiddet ötekine değildir sadece, kendi üyelerine de uygularlar. Kırbaçlama cezası, ölüm cezası, suçlu olan cezasını çeker.

Peki bütün bu eğitim, askerlik ne için? Adamımız Rico, arkadaşı Carl'la birlikte orduya yazılmak ister, aşık olduğu kız da orduya yazılacağı için. Babasına karşı çıkar ve gerçekten de yazılır, eğitimini alır, uzay üslerine doğru yolculuğa çıkar. Piyadedir, bizdeki özel timin muadili bir sınıf. Özel kıyafetleriyle savaşırlar, kapsüller içinde gemiden fırlatılırlar ve sakat kalmazlarsa, ölmezlerse böcekler tarafından yok edilmemeye çalışırlar. Böcekler Terra için büyük tehlikedir, yıkıcı saldırılar düzenlerler ve gezegenleri kolonileştirmek için uğraşırlar. Rico kardeşimiz iyi bir askerdir, komutanlarının komuta yetkinliği konusunda attığı şamarlardan ders çıkarır, hiçbir zaman vazgeçmez ve subaylık okuluna da bu motivasyonla girer. Son operasyonunu başarıyla tamamlar, yaralanır ve kendi birliğinin başına geçer, metin böylece sonlanır. Büyük bir macera yok, en azından tipik kreşendoyla sonuçlanan cinsten yok. Bu açıdan da tuttum ben romanı, bütün dikkat aksiyon sahnelerinde toplanmıyor, adamın anlatmak istediği başka şeyler var.

Üçüncü madde Heinlein'ın foşik olarak suçlanmasını mazur kılar mı bilmem ama adam kendi yönetim biçimini oluşturmuş, saygı duyulası bir olay.

Ordu ve Donanma şeklinde iki askeri oluşum var ve Donanma daha çok iş yaptığını düşünüp böbürleniyor, oysa bu ikisinin işbirliği kaçınılmaz ve birbirlerini pek sevmeseler de birlikte çalışmak zorundalar. En üst tabakadan başlayıp aşağılara inen bu yin-yang mevzusu, toplumun ahlaki temellerinden doğan bir çıkmazın sonucu. Yirminci yüzyılın demokrasileri bir bir pörtlemiş, Rus-Anglo-Amerikan İttifakı ve Çin Hegemonyası arasındaki savaş dünya nüfusunu iyice azaltmış ve ideal yönetim şeklinin oluşması için zemin hazırlamış. İskoçya'da yaşanan ilk olayla düzenin temeli atılmış, vandallıklara karşı çıkan iki gazi, birkaç kelleyi koparmış ve yerel polisliği üstlenmişler. Sonra bu sistem büyümüş ve dünyanın her yerine yayılmış. İzlenen yol güzel; nüfus kontrolü olarak savaş ve tek bir hegemonya. Sonrasında sadece askerlik hizmetini yerine getirenlere vatandaşlık/oy verme hakkı verilmesi de işin tuzu biberi olmuş. Peki neden böyle bir sistem var? Sebepler birbirine bağlı. Rico'nun Albay Dubois adlı bir hocası var lisede, adam askerliğin ve düzenin temel mantığının tohumlarını o yaşlarda çocukların zihnine atmış. Dubois, her şey çökmeden önce gençlerin şiddet eylemleri arttığında toplumun onları kazanmak için rehabilitasyon merkezleri vs. kurduğunu, bu yüzden yetersiz uygulamalarla her şeyin daha kötüye gitmesine sebep olduğunu söylüyor ve köpek eğitimiyle eş tutuyor mevzuyu. Tamamen askeri bir mantık, davranışçı psikolojinin göklere çıkarıldığı bir fikir. Telkin yoluyla köpeğin halıya işememesini sağlayamazsınız, onun anladığı dilden konuşmanız gerekir; kötekle. Kısasa kısas, herkese anladığı dil. Ahlâk, diyor Dubois, insanın hayatta kalma çabasından ibarettir ve bu çaba en kutsal çabadır. Hayatta kalmanın yüceliğini daha iyi hissetmek isteyen varsa askere gidiyor zaten, birey olmayı ve sonrasında takımın bir parçası haline gelmeyi öğreniyor, bunlar hayatta kalmak için şart. Organize yaşamı ve savaşı anlayan insan, ahlâklı hale geliyor ve oy verme hakkı kazanıyor, vatandaşlığa kabul ediliyor. Ergenlik ayininin daha karmaşık bir hali diyebiliriz buna, topluluğa kabul edilmek isteyenler kaplan vs. öldürür ya da doğada bir hafta canlı kalmaya çalışır, onun gibi. Bu iş Spartalılarda da var, Afrika kabilelerinde de var, hatta bizde de var. Ad koymak eski bir adettir ve çok önemlidir aslında, kişinin varlığını betimleyen ve tamamlayan en önemli öğelerden biridir. "Yiğidim, adını bağışlar mısın?" dendiğinde olay ad söylemekten çok öte bir şeydir, bir sır vermek gibidir aslında. Boğaç Han'ın ad konmasını hatırlayın, ulular belirler adları. Neyse, işin toplumsal boyutunda Heinlein, eski uygarlıkların -şimdi de kimi topluluklarda tahminimce devam ediyordur- ritüellerinden yepyeni bir uygarlık yaratmış, hayırlı olsun.

Özet geççiler için: Ahlak hayatta kalma çabasıdır. Hayatta kalma çabası askere gitmek ve orada takımla birlikte savaşmaktır. Bu deneyimi yaşayanlar sisteme iyi entegre olur, zira fedakarlığın, ölümün ve yaşamın ne olduğunu anlamışlardır.

Bir iki detay. Böceklerin komünal yapısı, bireysel mücadeleyle darmaduman edilebilir. Mesajı kes. Bilim adamlarının yöneteceği bir toplum manipüle edilebilir. Olağanüstü şartlar olağanüstü yönetimler doğurur. Savaşlar olmadığı müddetçe böyle ütopik/distopik mevzulara gerek kalmaz, savaş olursa Heinlein'ın yarattığı sistem iyi bir alternatiftir. Eğer yayılmacı bir politika izliyorsanız, başka yaşam formları umrunuzda değilse katledicilerin rüyasıdır bu. Kitap oldukça iyi.
Zamanın nadir kitaplarından. April güzel bir çeviriyle bastı, büyük bir amme hizmeti yapıldı, çok teşekkür.
Vonnegut'ın adını hatırlayamadığım bir kitabında, galiba anı kitabıydı, Böll ve Vonnegut otobüste sohbet ederlerken o an donduruluyor. Almanya gezisi, savaşın tozu dumanında hayal gibi geçen günleri tekrar yaşanıyor, bu kez tamamen bilinçli bir şekilde. Fotoğrafta ikisi de gülüyor. Acılarını canlandırıp bu kez onlardan kurtulacakları ümidiyle gülüyorlar diye düşünmek istiyor insan, öyle değil. Askerlikten yırtmak için kendi bacağına sıkanların barut yanığından yakayı ele vermemek için namluyla bacak arasına somun ekmek koymaları üzerine bir muhabbet. Savaşın saçmalıklarından, travmalarından sadece biri. Askerlikte dahi milyon tane saçmalığı mantığa bürümeye çalışan zavallı beynimize büyük bir yük; bombalar, kan, kopuk uzuvlar, ölüler. Koca bir neslin akıl hastalıklarının türemesi için çok uygun bir konak olduğunu düşünmemek mümkün değil.

Vonnegut, olayların gerçekten yaşandığını -Tralfamador adlı hayali gezegende geçen bölümler için de aynı açıklamanın geçerli olabileceğini düşünüyorum- söylüyor, en azından çoğunun. İsimler değiştirilmiş olsa da napalm vasıtasıyla yüz bin küsur insanın öldürüldüğü Dresden değiştirilemiyor, değiştirilme ihtimaline karşı sesini çıkaracak herkes kemiklerine dek yanmış olsa da. Anlatı, savaşın anlamsızlığını Dresden'in kavrulmuş yüzeyinin çok altında, rehin alınan müttefik ülkelerin askerleriyle birlikte noktalamıyor belki ama koca bir ünlemle, ünlemelerin en kocasıyla, sonsuz kin ve öfkeyle birlikte ele alıyor. İnsanlık suçuna karşı insanlık suçu: Almanya'nın ipi çekilmiş durumda, tam gaz gelen Ruslara karşı bir gözdağı verilecek. O zaman yangın bombaları iş görecektir, zira bombalar üretilmiştir ve Tanrı israfı sevmez, üretilen şey kullanılmalıdır. Şehir İngiltere ve ABD tarafından bombalanır, çıkan yangın oksijeni öyle bir sömürür ki şehrin öbür ucunda korkuyla sokaklara, açık havaya çıkan insanlar oksijensizlikten boğularak ölür.
Bombalanma esnasında saklanan askerlerin arasına gizlenmiş bir de Vonnegut görürüz, kendisi hikâyenin esas adamı Billy Pilgrim'le birlikte oradan oraya sürüklenir ve üstünden kanlar damlayan etlerin çengellere asıldığı mezbahada, bombaların devlerin ayak sesleri olarak oradan oraya gezindiği toprağın altında aklını kaçırmamaya çalışır. Savaş biter, Vonnegut memleketine döner ve Dresden hakkında bir kitap yazmaya çalışır. Metni kolayca tamamlayabileceğini düşünür ama süreç yıllara yayılır, yazmak hala zordur. Sanıyorum ki Vonnegut kitabı tamamladığı zaman bile bir şeylerin eksik olduğunu düşünmüştür, o günleri/yaşamı çepeçevre kuşatacak bir anlatının hiçbir zaman yazılamayacağını düşünmüştür. Lukács hesabı. Sonuçta ortaya çıkan malzeme bu. Olabileceklerin en iyisi. Malzeme toparlanırken yaşam devam etti, Vonnegut da. Evlendi, çocukları oldu. "Artık hepsi büyüdü ve ben, hatıraları ve Pall Mall sigaralarıyla baş başa bir moruğum. Adım, Yan Yansın. Memleketim Wiconsin. Çalışırım kerestecide." (s. 18) So it goes, falan filan.

"Eheu, fugaces labuntur anni." Horatius demiş, Vonnegut almış. "Heyhat, akıp gitti yıllar."

"Kitap çok kısa ve karışık ve dağınık, Sam. Bir katliama dair aklı başında laf etmek mümkün değil çünkü." (s. 27)

Billy Pilgrim, savaş neslinin çoğu gibi 1920'lerde doğdu, optometri okulu mezunu. Savaşa gitmeden önce alık, kendi dünyasında yaşayan uzun bir adamdı. Bu terelelliliği savaşta başına iş açtı, gerçi hayatını kurtarmış da olabilir. Bilemeyiz. Savaştan sağ döndü ve muhtemelen bir beyin hasarı sonucu zaman mefhumu bir garipleşti, kişisel tarihi içinde oradan oraya savruldu ve bütün olayları birbirine bağladı. Aralarında yıllar olan mevzular, kişiler bir araya geldi ve seyyahımızın aklını ele geçirdi. Savaş sonrasında uzaylılar tarafından kaçırıldığını anlattı. Tralfamadorlular pek hoş yaşam formları değildi ve Pilgrim'le birlikte bir film yıldızını yaşam simülasyonuna oturttular. İnceleniyorlardı, BBG evi gibi düşünün. Tralar oldukça deterministti, Vonnegut'ın bir başka tezahürü. Savaşların daima olacağını ve engellenemeyeceğini, bunun her şey için geçerli olduğunu söylediler. Pek mühim bir olay değildi savaş. Varlıkla birlikte paket halinde geliyordu. "Falan filan" lafı onlara aittir, ölülerin arkasından söylenir.

Beri yandan adamımız, savaşta birliğini yitirir ve diğer dört kaçıkla birlikte kurtulmaya çalışır ama Almanlar tarafından ele geçirilirler. İkisi vurulur, üçü kalır. İngilizlerin yaşadığı bir kampa getirilirler, İngilizler bu adamları hiç sevmez ve onları yalıtırlar. Sonrası Vonnegut mizahı, bolca saçmalık, biraz kül, biraz duman.

Kitapta elbette bir adet Kilgore Trout vardır, bir adet Eliot Rosewater'la birlikte. Bu ikisinin tanıştığı parti Pilgrim'le alakalıdır. Vonnegut evreninde saçmalıkların kaynağı birdir, birbirlerini bulurlar.

Muhteşem. Bu kitabın hatırına savaşlar durabilirdi, dünya nüfusunun daha büyük bir bölümü kitap okusaydı.
Zeyyat Selimoğlu çevirisi. Belgesel öykü diyorlar, belki kurguyu yıkmaya çalışacak kadar gerçeklikle dolu olduğu için. Borowski'nin dediği: "Evet, edebiyata tanınmış çok eski bir çareye başvurulabilir. Gerçeği söylüyorum görünümü içinde yalan da söyleyebilirdim, ne var ki buna yetecek düş gücünden yoksunum." (s. 6) Savaşın başında kamplara sürüklenmiş bir ari o, yine de işgal edilen bir ülkenin vatandaşı ve katliamın her bir aşamasını görmeye lanetli. Sanatçı duyarlılığı, dehşet dolu yılları olanca gerçekliğiyle canlandırıyor. Borowski öykülerin çoğunu yirmilerine gelmeden yazmış, sıcağı sıcağına. Vonnegut savaş anılarını yazmak için yıllar boyunca beklemişti, Borowski'nin öyle bir şansı yok. Kamptan kampa sürükleniyor, her an kafasına bir kurşun yiyebilir, böyle bir hiçliğin ortasında var olmak için yazmaktan başka şansı yok. Kuru bir anlatı da değil onunki, zengin çağrışımlı imgelerle süslü. Misal: "Geceden incecik bir perdeyle ayrılmış pencerenin dibinde, çenesinin altında kemanıyla kederli, gençten bir adam duruyor." (s. 13) Geceden incecik bir perdeyle ayrılmış pencere, müthiş. Herta Müller'in vardır buna benzer cümleleri, keyif verir.
Maria'dan Ayrılış: Kronolojik öyküler, Polonya'nın işgalinin ilk günleriyle başlıyor. Tadek nam sanatçı kahramanımız, batmaktan beter olmuş ülke ekonomisi can çekişirken arkadaşlarıyla birlikte ipe sapa gelmez işler yaparak hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Umutsuzluk, gri üniformalı askerlerin sokaklarda boy göstermesiyle tavan yapıyor. "'Bizlere yardımcı olacak şey, sadece kendi şaşırtıcı deneyimlerimiz, düş kırıklığına uğratan, kendi serüvenlerimiz. Hiç de elverişli olmayan bir ölçü!'" (s. 12) İnsanların ortadan kaybolmaya başlamasıyla birlikte şehir huzursuzluğun başkenti oluyor, Tadek'i de yakalıyorlar. Öğreniyor ki Maria melez olduğu için gazlanmış. Sabun olmuştur çoktan, kim bilir? Ortadan kaybolanlardan bir daha haber alınamıyor, ölüm kamplarının kurulmaya başlamasına biraz daha var.

Öyle Bir Gün: Çalışma kampı, Almanların estirdiği terör son derece yalın. Kiev'in alındığı sıralar, 1941. Ruslar geri gelecek ama daha zaman var, yapılması gereken ölmemeye çalışmak. Enternasyonal'i ıslıkla çalan Tadek, ölümün eşiğinden dönüyor, babasından yadigar kalan saati almak isteyen komutana karşı çıkıyor ve saatinin parçalarını yerden toplamak zorunda kalıyor. Kampta her gün eleme yapılıyor, çalışamayacak durumda olanlar bir mermiyle bu durumlarını garantiliyorlar. Sonraları mermi zayiatı olmaması için büyük, geniş odalarda gaz banyoları yapılıyor, malum. Neyse, esir Yunanlar için üzülmemek elde değil; kampın en açları. Yemek paylaşımı esas, esirler birbirlerine yardım ediyorlar ama gözlerden uzak olmaları lazım, yoksa elenebilirler, en hafif ceza olarak tekmelenmekten kendilerinden geçerler.

"Yaşlı, saçı başı ağarmış Yunanlı, iki kolunu göğe doğru kaldırıyor: 'Ey Tanrım, ne sefil insanlarız!'
Mavi, soluk gözler göğe dikilmiş. Gök de öyle, mavi ve soluk." (s. 83)

İncil Okuyan Çocuk: Yahudilerin toplanmasına dair. Devlet kademesindeki çoğu insan hapis, kart oynuyorlar. Koğuşa küçük bir çocuk getiriliyor. Durmadan okuyor, kimseyle konuşmuyor. Kitabını ödünç vermiyor da. Kurşuna diziliyor. Sessizliği sürüyor.

Bayanlar Baylar, Buyurun Gaz Odasına!: Remarque'ın adını hatırlayamadığım bir romanı var, isimlerini yitirip numaralara dönüştürülmüş insanların gaz odalarına alınmalarından önceki süreci anlatır. Bir de neydi, bakıp geleyim, İnsanın Anlam Arayışı. Bu kitapta da gaz odalarından kurtulan Victor E. Frankl'ın yaşadıklarını görürüz. Varlığın anlamını yitirdiği noktada kendi anlamını yaratmış bir adamdır Frankl, saygı duyulasıdır ama sanıyorum en, en, en çarpıcı gaz odası maceraları bu öyküdedir. Sağlam sinir gerektiren bir öyküdür, saf kötülüğün eline düşmüş insanların yaşadıklarını anlatır.

Ulan yine kalbim sıkıştı, özet geçip bitireyim. Vagonlara ziplenmiş insanlardan boğulmayanları ve açlıktan/susuzluktan ölmeyenleri indirilir, odalara alınır. Yürüyemeyen çocukların kafaları patlatılır, ölü çocuklar annelerine fırlatılır. Odalarda öldürülen insanlar altın dişlerine kadar soyulur ve yakılır. Böylesi bir acıya karşı kurgu dinamiklerini kaybeder, anlamsızlığın içinde okur kör topal ilerlemeye çalışır. Korkunç.

Birçok öykünün yanında fragmanlar da mevcut; kısa öyküler farklı saçmaları, acıları anlatır.

II. Dünya Savaşı'na dair yazılmış en sert metinlerden biri.
Öngörülebilirseniz Sabretooth abinizden sopayı yersiniz, bahisleri arka arkaya kaybedebilirsiniz, taş kağıt makas oynarken hacamat olursunuz, borsada dalgaya kapılıp beş parasız kalırsınız, neler neler. Bu kitap kadere madik attırmaz belki ama diğer bahisçilere karşı bir adım önde olmanızı sağlar.

Bilinebilecek Kadarını Bilme Sanatı alt başlıklı kitapta sadece şansa güvenilmemesi gerektiğinden, mevzuyu her yönüyle anlayarak ona göre strateji kurmanın öneminden bahsediyor. Bu stratejileri sihirbazlardan tutun borsa simsarlarına kadar çoğu insan uyguluyor ve görülüyor ki piyasadaki çoğu vurgunun çıkış yeri psikolojik manipülasyon, kısacası basit oyunlar. Çocukken oynadığımız oyunların küresel çapta nasıl kullanıldığını örnekleriyle görüyoruz.

Rassallık mevzusunun ne olduğuna dair çok akıllı adamların yaptıkları deneylerle açılıyor mevzu. Caltech, MIT gibi yerlerde çalışan bilim insanları, 1950'li yıllarda sadece artı ve eksi butonundan ibaret bir elektronik zımbırtı tasarlıyorlar. Bu alet, oyuncu tercihi yapılmadan önce tahmin etmeye çalışıyor ve yüzdeye vurulduğunda her seferinde kazanıyor. Olayı şu; tercihlerde belli bir örüntü bulmaya çalışıyor ve bulduğunda bunun üzerinden yürüyor. Bulamazsa hepimizin yaptığı şeye dönüyor ve rassal tahminlerde bulunuyor. Bu aleti yenmek için alet gibi düşünmek lazım, dolayısıyla sadece mucitleri kazanabiliyor.

İşin mistisizm boyutu Zen ve I Ching'ten doğuyor. Her şeyin içindeki güç dile gelmese de hissedilebilir ve kendini çeşitli alet edevatla gösterebilir. Burada rassallığın aynası durumundaki zarlar, bozuk paralar önem kazanıyor. Rassallıkla alakalı John Cage'in deneysel işleri meşhur, I Ching'le ortaya çıkardığı işler var.
Örüntüsüz bir seri oluşturmakla alakalı, işin babası olan J. J. Coupling'in söylediği: "Bir yöne ağırlığı olmayan ya da birbiriyle bağlantısı olmayan bir sayı dizisi meydana getirmek insan gücünün ötesindedir." (s. 5) Bu, borsadan çocuk oyunlarına geniş bir yelpazeyi içeren büyük bir olay. Rastgeleliğimizde bizi ele veren takıntılarımız, kültürel izlerimiz var ve bunlardan kurtulmak için makine gibi düşünmek gerekiyor, insanın kendinden kurtulması gerekiyor bir anlamda. Poe'nun çalınan mektupla alakalı öyküsünü hatırlayın; cevap olabildiğince ortadadır ama en gizli köşelerde aranır. Bir tane de benden: 2001, 2002 civarlarında ben ortaokul çocuğuyken abim modemi saklardı, aileyi iflasa sürükleyecek faturalardan bıkmıştı artık. Adamın kafasının nasıl çalıştığını bildiğim için en olmayacak yerlere bakardım, kafayı çalıştırmam ve abim gibi düşünmem gerekirdi. Her neyse, bulurdum çok vakit geçmeden. Oysa o kadar uğraşmasa, mesela üstünü bir gazeteyle örtse veya apartmana saklasa bulmamın imkanı yok. İnsanların nasıl düşüneceğini bilirsek ne düşündüklerini de bilebiliriz, kitabın özeti bu. Laplace'ın olasılıklar ve evrenle ilgili fikirleri birey bazında hayata geçiyor. Trajik örnekler var; ABD'de bir adamın bilgisayarında kondom reklamları belirir, adam firmaya telefon eder, "Bu ne saçmalık kardeşim, siz takın kondom," der. Sonradan kızının hamile olduğu ortaya çıkar falan, meğer kız hamilelikle alakalı mevzulara bakmış falan. Günümüzün reklam stratejisi. Kitabın son bölümleri bu olaya ayrılmış, size özel indirimler, uygulamalar, neye para harcayacağınız önceden kestirilebiliyor. Daha da korkuncu tüketime yönlendirilmeniz. İhtiyaçlarınız yaratılıyor. Nasıl bir hayat yaşamanız gerektiği sanal zeka tarafından belirleniyor. Tatilleriniz, arabanız, çocuğunuzun gideceği okul, tercih hakkınız kısıtlanıyor. Her yönden kuşatma altındasınız.
Taş Kağıt Makas için kısayol: Taş erkekliği simgeler, erkeklerin çoğu taşla başlar. Kadınlar makasçıymış ama oyuncular genelde erkek olduğu için stratejinizi bu yönde geliştirmeniz gerekiyor. Buradan rassal dizilere ulaşıyoruz, üç seçenekli bir oyun yerine sıfırdan dokuza kadar olan rakamlarla bir rassal dizi üretmeniz istenirse muhtemelen öngörülebilir bir seri ortaya koyacaksınız. İlk ve son sayıların kullanımı oldukça az, diğer sayılar da çift ve tek sayılara yaklaşımınız gibi pek çok etkene bağlı olarak belirli bir örüntü oluşturacaktır. Kısa serilerde bunun ortaya çıkması zor, yüz rakam yazdığınızda kişiliğinizin bir parçasını ortaya çıkarmış oluyorsunuz.

İlk ve son rakamlar pek kullanılmıyor, tekrar da pek size göre olmadığı için rakamları arka arkaya yazmayacaksınız. Mesleğiniz sayılarla ilgiliyse ve sizden uydurma veriler isteniyorsa yandınız, zira uydurma verileri gerçek verilerden ayıran bir formül var, her türlü hesap kitap işlerinde kullanılabiliyor. Rakamların kullanılma sıklığı üzerinden iş gören bir şey bu, oynadığınız veriler şak diye ortaya çıkarılabiliyor. Bizimki gibi tırışkadan memleketlerde istediğiniz gibi vergi kaçırabiliyorsunuz ama başka ülkelerde iş ciddiye alınıyor, şak diye ışıklar altında bulabilirsiniz kendinizi.

Çoktan seçmeli testler, sıcak el fenomeni, piyango, teniste servis yönü seçimi gibi mevzular etraflıca incelenmiş. Kısaca şunu diyor Poundstone, öngörülebilirliğinizi azaltmak için başka bir nesneden yardım alın, aklınızı kullanmayın. Saate bakın, saniye çift rakamsa sağa, tek rakamsa sola vurun. Penaltıcılar, işinize yarar bu.

Determinizm soslu güzel bir kitap, alınır.