Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Her kentin kendine has yalnızlığı bilinir, bilmeyenler de bunu en kısa zamanda öğrenir. Dönüştürücü yalnızlık: Günler bir insanın yokluğundaki gibi birbirine bağlanır. Her bir gün ayrı ayrı hatırlanır ama köşedeki parçalar -küçük olanlar- eksiktir, bu yüzden tamamlanmamış resimlerin boşlukları gibi, bu günlerin eksilticiliği hemen sezilir. Yerine doldurulanları boyamak için vurulan fırça darbeleri her zaman gereğinden fazla renkli olacaktır, bu durumda resimlerdeki çiğlik de hemen sezilir. Kurtuluş bazı kutsal kitaplarda, bazı denizlerde ve sıklıkla bir şey yaratma sancısındadır, insan yaratan bir varlıktır ve acısının üstesinden yaratarak gelecektir.
Ya da kafasına bir kurşun yiyerek.
Aslı Erdoğan, Boğaziçi Üniversitesi'nde süper şeyler okuduktan sonra doktora için Rio'ya gidiyor ve eğitimini tamamlamadan dönüyor. Rio güncelerinin parçalarına kentin kaosu karışınca kent kırmızı bir pelerin kuşanıyor. İsa'nın sırtına sıcak bir rüzgar, pelerin kentin üzerine. Kelimeler elinize eriyor, koca kent sıcaktan göğe yükseliyor. Bir tek Özgür kalıyor aşağıda, bilmediği türden bir yalnızlığı tek başına yaşıyor, kentlerin yalnızlığı kendine has, insanınki de öyle. Avrupa'dan gelen diğer gezginler, serüvenciler bir süre sonra vazgeçiyor, tutunamayıp memleketlerine dönüyorlar, artlarında ruhlarının bir parçasını ve enerjilerinin büyük bir bölümünü bırakıyorlar. Her şeye rağmen Özgür orada kalıyor ve mücadele ediyor ki bir süre sonra ne için mücadele ettiğini hatırlayamayacak kadar yorgun düşüyor. Sinekler, sıcak, zenofobik Riolular, çalışmayan buzdolapları ve insanı yeniden yaratacak yoğunluktan oldukça uzak cinsel deneyimler dışında yeni bir şey yok. Belki tek bir şey; ölümün her gün yenilenen sağaltıcılığı. Tekdüze zamanın biricik orijinalliği. Epigrafta bir Celan: "SEN ölümümdün/seni tutabildim,/her şeyi yitirirken."

Metin iki farklı anlatının sarmallığı üzerinden ilerliyor. İtalik bölümler için Özgür'ün günce benzeri anıları diyebiliriz. Diğeri üçüncü tekil, kahramanın roman yazma çabaları ve şehirle örülmüş. Aslında bir türlü yazılamayan bir metnin yazılmış hali diyebiliriz. Daha açık bir ifadeyle roman yazamamam romanı. Örnekleri var ama Erdoğan'ın sıkıntısı biricik, kesinlikle dikkate alınması gereken, kendine özgü bir bunaltı. Dünyanın öbür ucunda, favelalardan gelen silah sesleri eşliğinde ölümün biçimlerini düşünen aydın bir zihin.
Özgür akademiden ayrılıp İngilizce öğretmeni olarak çalışmaya başladıktan sonra maddi durumu kötüye gidiyor, annesinin baskılarına rağmen Türkiye'ye dönmeyi düşünmüyor. Hiçliğin ortasında, gidebildiği yere kadar. Alabildiğine özgür. "Bana gereksinim duyan tek bir kişiden, hatta bir gözlemciden bile yoksun olmanın mutlak, dört başı mamur, cehennemsi özgürlüğü... İstediğim yalanı savurabilir, kendime canımın çektiği geçmişi biçebilir, en günahkâr fantezilerimin peşinde koşabilirim." (s. 17) Günahkâr fantezi kısmı dikkatimi çekti. Günah, inanan insanı kısıtlayan en önemli etken, buna rağmen sınırsız bir özgürlükle birlikte üstesinden gelinebilecek bir engel. Günahla ahlakın çok yakın bir ilişkisi var, kabaca toplumun hoş görmediği davranışlar günahsa ve Özgür'ün davranışlarını yargılayacak bir toplum olmadığı müddetçe her şeyi yapabilir, tabii öz denetiminden sıyrılabildiği müddetçe. Başka bir bölümde Eski Dünya cenderelerinin özleminden bahsediyor Özgür, insanın özgürlüğü tarafından tutsak alınması ilk adım, sonrasında işin toplumsal boyutu geliyor. Cinsel deneyimlerinden bahsederken her şeyin olabildiğince uçucu ve tatminkârlıktan uzak olduğunu söylüyor, sosyal ilişkileri de bu bağlamda temelsiz. Kara bir şehir; insan ilişkileri dahil hiçbir şey sabit kalmıyor, sürekli eriyor. Tepede güneş. Kazanımlar yok değil; geç keşfedilmiş kadınlığın doyulmaz seyriyle kendine bakıyor Özgür, memlekette farkına varamadığı, belki de en çok özlediği şeylerden biri. Sonsuz bir yazın, sonsuz bir gençliğin şehri hiç tadılmamış deneyimlerin kapısını açıyor ama kim sonsuza kadar yaşamak ister ki? Bir filmden çorluyorum: Sonsuzluk ne kadar sürer? Özgür'ün tıkıldığı sonsuz bir şimdiden daha kısadır herhalde.

"Eli, eli, lama sabakhtani?" (s. 75)

Jesus Christ Superstar'da ve Chop Suey'de geçer, hatta hatıra defteriyle ünlü delimiz Poprişçin'in annesine seslenişlerinde bir parça aşırı yoruma kayarak bundan faydalandığını düşünüyorum, Mother Russia kavramı o zamanlarda var mıydı bilmem ama bir serzeniş sezmek mümkün. "Baba, beni niye terk ettin?" şeklinde çevriliyor. Rio'nun tepelerindeki dev İsa insanlarını gözetler ve geçmişi düşünür. Kolları açıktır ama iki milenyum önce ölüme öylesi yaklaştığında ağzından sitem sözcükleri dökülür. Anlatının leitmotifidir bu cümle, Özgür'ü bu bağlamda değerlendirirsek daha iyi bir şey uğruna kendini feda etmektedir, sonuç hiç istemediği bir şekilde ortaya çıksa da. Yalvaç, kendi kitabını kendi yazarken babası tarafından bir kez daha terk edilir ve kafasına sıkılan tek bir kurşunla öldürülür. Acısız son ama bu kez gerçekten son.

Aslı Erdoğan çok iyi bir yazar.
Poe büyük usta, Verne'den Baudelaire'e kadar birçok farklı adamı etkilemesinin yanında türlerin ilk derli toplu örneklerini vermesiyle de önemli. Hans Pfaall olsun, katil maymun olsun, türevleri hala ve hala yaratılıyorsa diyecek bir şey yok. Ahmet Cemal'in güzel bir saptaması var; klasik, çağın meselelerini irdeleyebiliyorsa moderndir der. Moderndir Poe, öyle kalmaya da devam edecektir.

Ackroyd, Poe'nun yaşamını anlatıyor. Spleen'in ilk şubesi olarak Poe, dert dolu yaşamında parasızlık, sevgisizlik gibi pek mühim şeylerin sıkıntısını çekmiş bir adam. İdeal güzelin peşinde geçen kısacık bir ömür, bütün kırıklarıyla birlikte 131 sayfalık konsantre haliyle el altında. Beş aydır yazılmayı bekliyordu, bugüne kısmetmiş.
Yine tematik bölümlemeler: Her bir bölümde Poe'nun farklı bir yüzü.

Kurban: Ölmeden önceki bir haftalık süreç bile gizemli. Olması gereken yerde değil, her zamanki gibi sarhoş. Şans eseri bulunduğu meyhaneye gelen kuzenlerden biri, kişisel olarak ilgilenmek istemiyor ve Poe'yu Washington Üniversitesi Hastanesi'ne yatırıyor. Son sözler: "Tanrım, zavallı ruhuma yardım et!" (s. 9) Bir seçim sahtekarlığı için farklı bir isimle orada bulunduğu söyleniyor, günümüze kadar gelen bir gizem.

Yetim: "Lanetli ruh, gezgin, katlanılamaz bir kadere sahip," diyor Ackroyd. Annesi daha Poe doğmadan tüberküloza yakalanmış, rahimdeki bebeğin yeterince beslenemediği ve narkolepsiyle kapalı alan korkusunun bu yüzden ortaya çıktığı söyleniyor. Kuyulu öykü, kedili öykü ve diğerlerinin kaynağı. Poe için durum: "Tanrı'nın bana bir deha kıvılcımı verdiğine inanıyorum ama onu kederle boğdu." (s. 11)

Anne Eliza Poe, tiyatrocu. Baba David Poe, o da tiyatrocu. Ortadan kaybolduğu zaman annenin tüberkülozu oldukça ilerlemiş durumda, ardında iki çocuk bırakarak ölüyor ve Poe'nun dramatikliğe son derece açık doğası için büyük bir acının temeli atılıyor. Öykülerdeki sağlıksız, kırılgan kadınların çoğu anneden miras.

Allanlar Poe'ya evlerini açıyor ve Poe için belirsizliklerle dolu bir gelecek başlıyor. Yeni ailesinin sevgisini hissetse de mezarlıkların yanından geçerken aşağı çekilmekten korkuyor. Ölüler -geçmiş- onu aşağı çekecek ve karanlık, havasız bir ortama hapsedecek. Yazarın üretme süreci için sınırsız bir kaynak.

Öğrenci: Aile Londra'ya taşınıyor ve Poe, kusursuz bir kasvetin çöktüğü şehirde son derece mutsuz ve yalnız bir çocuk olarak okula başlıyor. O dönemlerden aklında kalan tek güzel şey, Robinson Crusoe. Cicero ve Virgil okuyor, şiir yazıyor, boks yapıyor, öğretmenleri son derece memnun. 1820'de Richmond'a taşınıp tiyatroyla ilgileniyor, sosyal çevresini genişletirken Jane Stanard'a aşık oluyor ve zincire bir halka daha ekleniyor: Stanard akli dengesini yitirerek ölüyor.

Virginia Üniversitesi -Selçuk Altun'un bir iki romanında önemli bir yeri vardır bu okulun- üstün bir nesil yetiştirmek amacıyla Thomas Jefferson tarafından kurulan, Poe'nun parasızlıktan süründüğü bir okul. Baba, çocuğun aylaklıktan başka bir şey yapmadığı gerekçesiyle para yollamamaya başlıyor, yolladıkları da yeterli değil. Poe kumara sarıyor, askeri okula kaydolmasından hemen öncesi.

Asker: 1827, Timurlenk ve Başka Şiirler basılıyor. Poe'nun ilk eseri.

Orduya katılıyor, West Point'e gidiyor ve babasıyla arasını biraz olsun düzeltiyor ama askeri okulda okumak istemediğine karar veriyor, böylece babasıyla ilişkisini tamamen koparıyor. İçki batağına saplanması da bu zamanlara denk geliyor.

Gazeteci: New York'a geliyor. 1831, EDGAR A. POE'DAN ŞİİRLER kitabı çıkıyor.

New York'ta barınamayıp Baltimore'a, akrabalarının arasına dönüyor ve abisinin veremden ölümüne şahit olup bir kez daha dağılıyor.

Sanatla ilgili fikirleri bu dönemde olgunlaşmaya başlıyor. "'Fikrimce şiir, birincil nesnesi hakikat değil haz olduğundan bilimsel bir eserden; nesnesi belirli değil belirsiz bir hal aldığı için de romanstan ayrılır,' diyordu. Şiirin belirsiz duygularla ilgilendiğini iddia ederek devam ediyordu; bu nedenle müzik elzemdi, çünkü güzel sesleri ayırt etmek en belirsiz algımızdı. Poe'nun vasıtasıyla bu görüşün on dokuzuncu yüzyıl Fransız şiiri üzerinde büyük bir etkisi olacaktı. Walter Pater'ın benzer fikirlerinden kırk altı yıl önce şiirle müziği ilişkilendirmişti." (s. 43)

1832'de ilk kez bir öyküsü yayımlandı: Metzengerstein. Kendine bir hami buldu ve öyküleriyle adını yavaş yavaş duyurmaya başladı. Bürlesk denemelere girişti, iğnelemelerinin haddi hesabı yoktu. Acısından, insanlardan intikam alır gibi yazdı. Korkutuculukla, çılgınlıkla suçlandı ama bunlar zaten öykülerinin, dehasının temeliydi. Edebiyattaki var olma çabasının yanında sevdiği kızın başkasıyla evleneceğini duyup melankolilerden melankoli beğendi. Kadınlar Poe'nun hayatından hiç eksik olmadığı için mevzunun bu kısmını ele almıyorum.

Öykülerinin yardımıyla gazeteciliğe başladı ve eleştiride ipin ucunu kaçırarak herkesin korkulu rüyası oldu. Bierce benzeri bir konumdaydı anladığım kadarıyla; yerdikleri bir daha iflah olmuyordu. Jung'tan alıntılayarak yorumluyor Ackroyd, şöhret istediği için herkese saldıran bir Poe var bu aşamada. Sanatında giderek yetkinleşmesi de bu dönemdedir; hikâyelerinin etkisini titizlikle hesaplar, kaligrafi modelleriyle yazar, ölümle güzelliği kimsenin yapamadığı bir şekilde işler.
Öyküden romanlaştırılmış bir eser, Clarke ön sözde mevzunun gelişmesini ve konuyu tekrar işlerken bilimsel olarak isimlendiremediği kavramların gelişen teknolojiyle birlikte bilimin çözülmüş dosyalarına yerleştiğini anlatıyor. "Kara güneş" olarak adlandırdığı kozmik olayın Hawking tarafından teoride çözüldüğünü, günümüzde "karadelik" olarak bilindiğini söylüyor mesela, sonrasında Merkez Bilgisayar tarafından yaratılan, hipnotik projektör ürünü sagaların "simülasyon" olarak literatüre geçtiğini görüyoruz. Kendisi iyi bir bilim adamı, buluşlarının yanında hayal ettiklerinin de önemi büyük. Rama ve diğer uzay serüveninde Voyager'ların buluşlarını kullandığını biliyoruz. Bildiği kadarını kullanıyor, yeni bir buluş ortaya çıktığında aynı şekilde sonraki kitaplarında yenileri kullanıyor, bu böyle gidiyor. Günceli takip etmesi açısından fark yaratan bir adam Clarke.

Clarke'tan tarih anlayışının çarpıtılması üzerine kurulu toplumların evveli ve ahiriyle alakalı güzel bir roman. Pinhan'dan yeni çıktı; Ernest Renan'un milliyetçilik anlayışıyla alakalı bir kitabı var ve orada bir milletin tarihini çarpıtmadan, yorumlamadan millet bilincine sahip olamayacağı belirtiliyor. Eh, 1 milyar yıl sonra bu çarpıtmayı insanlarla birlikte makineler yapıyor ve bir topluluğun dağılmasını toplumu dizginleyerek engelliyor. Ortada Matrix benzeri bir dünya var ve tamamen gerçek, Equilibrium'daki mevzuya daha çok benziyor. Alvin adlı gencimiz hapını almayı falan unutmuyor tabii, tezcanlı bir genç ve seri üretim insanlardan biri değil. Kahramanımız tek başına büyük bir yolculuğa çıkacak ve evrenin gizemlerini çözmek için elinden geleni ardına koymayacak.
Diaspar, 1 milyar yıldır aynı döngünün içinde. İnsanlar 1000 yıl kadar yaşıyor, sonra sıralarını bekleyip tekrar dünyaya geliyor. Üst üste yığılan zihinlerin yanında Merkez Bilgisayar'ın hafızasında olanlar da tarihsel birikimin geleceğe aktarılmasında etkililer, yine de milyar yıl öncesi efsanelerden ibaret. İnsanların neden Diaspar'a sıkışıp kaldıklarının açıklaması, galaktik bir imparatorluk kuran insanların bilinen evrenin sonunda İşgalciler'le karşılaşıp Dünya'ya geri dönmelerine dayanan söylencelerden ibaret. Diaspar kurulduğu sırada şehirler ve okyanuslar ortadan kalkmış, yüzeyi çöller kaplamış halde ve insanların doğal yaşam alanları tahrip edildiği için yaşayacakları yapay bir alana ihtiyaçları var. Yarlan Zey adlı bilgin şehri ve bilgisayarı yaratıyor, sağ kalanlar şehre toplanıyor ve bütün girişlerle çıkışlar kapatılıyor. Bir fanusun içinde 1 milyar yıl boyunca yaşayan onca insanın dış dünya hakkında hiçbir fikri yok. Dışarıda çölden başka bir şey olmadığına inanılıyor, daha da önemlisi; İşgalciler'in geride kalanların yaşamalarına tek bir şartla izin veriyor: Hiçbir zaman uzay yolculuğuna çıkılmayacak. Efsaneler iyi örülmüş, insanlara uzunca bir süre korkuyla hükmedilebilmiş böylece.

İnsanlar laboratuvar ortamında evrim geçiriyor ve biçimlendiriliyor. Tırnaklar ve tüyler yok, saçlar dışında bütün fazlalıklar atılmış. Duyguların ketlenmesi dışında aile yaşantısı da düzenlenmiş; tekrar doğanlara anne-baba atanıyor. Kişisel eğitmenler Diaspar'daki yaşamı son derece normalleştirerek yetişkin halde doğanlara dünyayı öğretiyor, yenilerin dışarı çıkmaması sağlanıyor.

Alvin bu çömezlerden değil, sagalardaki yapaylığı çözdüğü gibi dışarısı hakkında bilmek istediği çok şey var. Hocası Jeserac'ın anlattıkları kadarıyla biliyor ki önceden bir başka hayatı yaşamamış nadir insanlardan biri. İlişkileri doğal olanın aksine çok kısa sürüyor falan, bir sürü uyumsuz yanı var. Diaspar'ın çatı bölgesine yakın alanlarında gezinirken karşılaştığı aynalar bu uyumsuzluğunu gösteren güzel bir metafor. Diyalekti çözüyor Alvin; hareketle hareketsizliğin ilişkisini anlıyor ve yapması gerekeni kafada kurmaya başlıyor. Burada Neo kompleksi ortaya çıkıyor biraz. Jeserac gerçeği anlatan ve seçimler konusunda Alvin'i serbest bırakan akıl hocası, Oracle'ı andırıyor. Bu kusursuz dünyayı biraz kusurla yaşanılır hale getiren Khedron -Soytarı- Morpheus'ı andırıyor ama sistemden kurtulmak gibi bir isteği yok, sadece kendi gençliğini hatırlıyor ve dışarıyı keşfetmek isteyen Alvin'e Merkez Bilgisayar'ın kurcalanabilirliği sayesinde bir çıkış yolu açıyor. Alvin için ilk yolculuk.

Alvin sonunda geri dönmek istediği bir yolculuğa çıkıyor ve raylı bir araçla Lys'e ulaşıyor. Lys'in insanları, fanusta yaşayan kuzenlerinden farklı bir şekilde evrimleşmiş, telepatik yetenekleri tavan yapmış bir durumda ve teknolojiden tamamen uzaklar. İşgalciler, insanlara farklı türden korkular vermiş ve başarılı da olmuş; dış dünya tamamen tekinsiz, keşfedilmeye değer bir şey yok ve verilenlerle mutlu olup çok düşünmemek en iyisi.

Lysliler, Alvin'in gelmesini bekliyorlar aslında, çağlar boyunca birkaç gezgin şehirden kaçıp Lys'e gelmeyi başarmış. Geri dönmedikleri için Diasparlılar, Lys hakkında pek bir şey bilmiyor. Alvin hakkında bir karar alınması lazım elbette, muhtemelen aklındakileri sildikten sonra çocuğu geri yollayacaklar.

Alvin, Lys'te tanışıp arkadaş olduğu Hilvar'la birlikte dikkatlerini çeken bir ışık olayını araştırmak üzere Shalmirane'e gidiyorlar. Büyük, kara bir krater var ve bu kraterin düşen Ay'ı yok etme işinde, daha da önemlisi İşgalcilere karşı verilen savaşta kullanılan silahın ürünü olduğu yönünde anlatılan hikâyeler var. Yalan tabii, kraterin dibindeki sudan bir robot ve ilginç bir varlık ortaya çıkıyor.

Efendi için Yüce Eskiler'i bekliyorlar.

Efendi, şehir kurulmadan önce Dünya'ya gelmiş bir yalvaç, Yedi Güneş'ten geldiği sırada etrafına birçok mürit toplamış ve Yüce Eskiler'in gelip insanlığı kurtaracağını söyleye söyleye ölmüş. Robotuna da babalar gelene kadar bilgi vermeyi yasaklamış ama Alvin katakulliyle gizemi çözüp asıl yolculuğa çıkıyor. Lysliler hafızasını silip çocuğu Diaspar'a yollamak üzereyken robot Alvin'i kaçırıp Diaspar'a getiriyor.

Diasparlılar da Lys'i biliyor artık, tabii çoğu bilginin başına geldiği gibi bu da önceden bilinip ortadan kaldırılmadıysa.

Merkez Bilgisayar, robotun inadını kırıp her şeyi öğreniyor, Alvin de. Kraterde Efendi'nin geldiği gemi var, Hilvar'la birlikte gemiye atlayıp her şeyin başladığı yere, Yedi Güneş'e gidiyorlar.

Işık hızı problemini bu tür romanlarda dikkatle okumuşumdur, hız arttıkça enerjiye dönüştüğümüz için insanın moleküler yapısı nasıl korunacak falan. Clarke, karakterlerini uzayın bükülmesi vasıtasıyla bir nevi portal yoluyla seyahat ettiriyor.

Gezegenleri keşfediyorlar, insanoğlunun çağlar önce galaktik imparatorluğu genişlettikleri zamanlardan kalma ölü dünyalarda bulunacak çok şey var. Biri atmosferini yitirdiği için ölü, diğeri doğanın dopinglenmesiyle birlikte canlanmış. Koca bir gezegen, dev bir organik yaşamın yuvası olmuş. Bir diğerinde insanlığa dair kalıntılar var ama terk edileli çok olmuş. Umutsuzluk içinde oradan oraya sürükleniyorlar ve Vanamonde ortaya çıkana kadar gizemin çözümüne dair hiçbir bilgiye ulaşamıyoruz.

Vanamonde, insanoğlunun varabileceği son teknolojik noktayı temsil ediyor. Bir enerji, mutlak akıl, Tanrı'nın pek çok özelliğini barındıran bir varlık. Vanamonde bizim çocukları bulduğu an Lys ve Diaspar'la iletişim kuruyor ve bütün her şey açığa kavuşuyor.

Frankenstein Sendromu. İnsan uzayın derinliklerine yolculuk eder, diğer canlı türleriyle iletişim kurar ve kendine bir Tanrı yaratmaya koyulur. Bir şeyler ters gider, Vanamonde'un hırçın abisi yaratılır ve saf kötülükle her şeyi yıkmaya başlar. İnsanların elinde hala güç vardır, Vanamonde'u yaratırlar ve karanlık varlık bir karadeliğin içine hapsedilir. Vanamonde, karadelik ölünce zincirlerinden kurtulacak kara varlık için evrenin derinliklerinde beklemektedir. Son bir savaş, iyiyle kötünün arasında.

İnsanlar yarattıklarından ve yıkımdan kurtulmak için gezegenleri terk eder ve Dünya'ya sığınır, her şeyin başladığı yere. İşgalciler efsanesi yaratılır, Diaspar dışındaki yerleşimlerde teknolojik hiçbir şey üretilmez, telepati gibi öz yetenekler geliştirilir. Kabaca mevzu bu. Her şey açığa çıkınca şehirler tecridi kaldırır ve o güne kadar düşünülmeyen felsefi problemler ortaya çıkar.

Uzaydan aynı şekilde çekinen ve bir milyar yıl boyunca kendi evrim çizgilerinde ilerleyen topluluklar arasında büyük farklar var, Clarke bu farkları belirtse de lüzum görmediği için pek eşelememiş. İnsan ömrü problem mesela; Diasparlılar bin yıl falan yaşıyor ama Lys'te yaşam süresi çok daha kısa, normal insanlar gibi. Genleriyle oynanmamış, organik beslenen adamlar bunlar, kaya gibiler. Eh, iki medeniyet birleştiği zaman sonuçları ne olur, bunun üzerine ayrı bir roman yazılabilir ki Ursula ablamız ucundan kıyısından bu işe bulaşan eserler yazdı.

Her şey önceki nesiller tarafından ayarlanmış. Alvin gibi dışarıyı merak eden kaşif ruhlu gençlerden o amana kadar altı, yedi tane gelmiş ama sonuna kadar gidememişler. Neo'nun başarısız versiyonları gibi düşünebiliriz. En başından beri bir temizlik işi aslında, tehlikenin geçip geçmediğini anlamak için programlı olarak bir kaşif yaratılıyor.

Medeniyetler çatışması, kuşak çatışması, teknoloji-ahlak ikilemi derken güzel bir BK çıkmış ortaya. Bulursanız kaçırmayın diyeyim.
Beynin hikâyesi en iyi fantazyaları çöpe atacak kadar heyecan verici ve fantastik. "İnsan Beyninin Gizemi, binlerce benzeri arasından seçilmiş, modern sinirbilimin kurulmasını mümkün kılan kral, yamyam, cüce ve kaşiflerin yaşamlarını yeniden canlandıran, insan beynine dair en iyi hikâyelerin bir derlemesidir." (s. 19) Her bölüm, insan beyninin en iyi anlayabildiği form olan öykü şeklinde kurgulanmış, beyinle alakalı farklı olayların çözümünü okumadan önce geride yatan olağanüstü hikâyeleri öğreneceğiz, sonrasında başa gelenlerin sinirbilimde açtığı çığırı inceleyeceğiz. Kean'in seçtiği örnekler gerçekten akla zarar ölçüde etkileyici. Fiziksel beyinden bilinçli bir zihnin ortaya çıkmasının hâlâ sinirbilimin temel paradoksu olduğunu söyleyen Kean, hikâyelerin beynin yapabilecekleri konusunda fikir vereceğini belirtiyor.

Deli deli işler var, ben üçün beşin lafını yapmam ama çok hadise anlatmayacağım. Beş diyelim, lafını yapalım. Önce mevzuyu anlatayım. Beyin hakkında kesme biçme işlemleriyle başlayan bilgi edinme sürecinin kısa bir tarihçesi bu kitap. Eklemlenen araştırmaların beyin hakkında çok şey söylemeleri bir yana, takip eden bir diğer araştırma tamamen farklı bir telden çalınca önceden bilinenler de tekrar düzenlemeye ihtiyaç duyuyor tabii. Dolayısıyla beyin hakkında her an yeni bir şey bilinebilir, mesela beynin çalışmayan bir bölümü, görevlerini başka bölümlere aktarabiliyor, algılananlar beynin farklı bölümlerinde işlenebiliyor, bir sürü şey. Görseller de hoş; beynin neresi ne iş yapar, beyin çizimleriyle anlaşılabiliyor.

Vaka vaka ilerliyoruz, her bir vakada beynin farklı bir özelliğini ve olguların bilimsel açıklamalarını da öğreniyoruz. Ne güzel. Söylemek gerekir ki çoğu buluş, sezileri ve öngörüleri kuvvetli birkaç bilim insanının omuzlarında yükseliyor. Yaratıcı düşünce, sanatla bilimi bir noktada birleştiriyor.

Paré ve Vesalius'la tanışıyoruz; beyin cerrahisinin önemini dünyaya tanıtan ilk cerrahlar. Tıbbın hurafeden çok daha fazlası olduğunu gösteren bu adamlar, görünenler kadar görünmeyenlerin de mühim olduğunu söylüyorlar. Kafaya alınan darbe, görünür yaralanmalara yol açmasa da ölümcül olabilir, bu bile tıpta başlı başına bir devrimdir kanımca.
İkinci aşamada, görülebilen davranış bozukluklarının temelinde yatan rahatsızlığın beynin kimyasını darmaduman etmesi var. ABD başkanlarından birini katleden şizofren kardeşimizin frengisinin beynin yapısını nasıl cortlattığı anlatılıyor. Güzel.

Üçüncü bölümde beynin yeniden yapılanması, James Holman'ın olağanüstü yaşamında vücut buluyor. Teğmen Holman, İngiliz Donanması bünyesinde çalışırken bütün dünyayı geziyor. Homurtuların sebebi, Holman'ın görme özürlü olması. Görmeyen bir insanın dünyayı gezmesindeki amaç nedir, anlaşılmadığı için adamın anıları görmezden geliniyor, birçok tantana... Olay şu; nöronlar algıları derleyip toparlayarak kendi arzularımızı da katar ve ortaya yeniden yorumlanmış, yaratılmış bilgiler ortaya çıkar. Geçmişi yeniden yaratırız, algıladıklarımızı yeniden yaratırız ve bunu yaparken algı çeşitlerini olabildiğince değerlendiririz, bir kanal hepten kapalı olsa bile. Birçok ses görsel olarak beynimizde yankı bulabilir, bir nevi sinestezi. Bir de ekolokasyon denen nane var, Daniel Kish bu işin üstadı. Daredevil dostumuz ve yarasalarda gördüğümüz ses dalgalarıyla görsel harita çıkarma olayı. Çok az insanın böyle bir yeteneği var. Gözlerinizi kapayın ve dilinizi şaklatarak önünüzdeki manzaranın görselini oluşturmaya çalışın. Ses dalgaları geri gelecek ama algılamada problem yaşayacaksınız, hiçbir şey olmayacak. Görme yetisini kaybeden insanlar zamanla bu kartografi işinde kendilerini geliştirip bir ölçüde görebiliyorlar.

İşin bilimsel açıklamasını geçip garip hadiselere değineyim, merak eden kitabı alsın. Virüsler yüzünden canlı varlıkları tanıyıp cansız varlıklara hiçbir tepki vermeyen insanların hikâyesi ürkünç. Renk hafızasının yitirilmesi, yuvarlak şekillerin algılanamaması, çeşit çeşit rahatsızlık...

Kayıp organ ve organ nakilleri başlı başına bir araştırma konusu. Hayalet (fantom) uzuv sendromunun sebebini az çok biliyoruz; yitirilen bir uzvun kaşınması, acıya yol açması gibi olaylar, beyindeki nöronların o kayıp uzvun hala var olduğunu hissettirmesi sonucu gerçekleşiyor. Organ nakillerinde yeni organın beyin tarafından kabul edilmesi, beynin yapısıyla alakalı. Kısaca, yeni bir organ ne kadar çok kullanılırsa o kadar çok benimseniyor. Tırnak yeme alışkanlığı olan bir insan yeni elinin tırnaklarını yerse bu iyi, zira insan başkasının elinin tırnaklarını yemez. Freud sürçmeleri de engellenmeye çalışılıyor söz gelimi; "bu el" değil de "elim" denmeli falan, bir sürü şey.

Burada işin farklı bir boyutu var. Kişi yeni organına tamamen kendi özünü döküyor, duygularının yol açtığı kimyasal değişikliklerle yeni organın uyum sağlaması çok önemli. Gerçi burada organların maddesi farklı ama mantık aynı. Kısacası yüz nakli mi yaptırdınız, hemen tıraş olun, gülümseyin, öpün, öpülün, en küçük kasınızı bile çalıştırın. Beynin yeni yüzü kabul etmesi kolaylaşır.

Fantom uzva ek: Ön kolu olmadan doğan bir kız çocuğunun okulda olmayan parmaklarıyla parmak hesabı yapmasına ne dersiniz? Tüm bedenin beyinde zihinsel bir temsili var ve bunun bozulması kolay değil.
Bedenin zihinsel temsili beyinde olduğu gibi var, peki beyindeki yüz bölgesinin ayak ve el bölgesine komşu olduğunu biliyor muydunuz? İşte şimdi ayak ve el fetişleri daha anlamlı hale geldi.

Son olarak korku hissetmeyen kadını anlatıp bitiriyorum. Bir bombaya kafa atabilir ya da üstüne benzin döküp kendini yakabilir. Bunları yapmamasının sebebi can acısından, ölmekten korkması değil, sadece yaşamanın dikkate değer olduğunu düşünmesi.

Hikâyeler alıp yürüyor, size de okuması kalıyor.
Dokunma Dersleri insanlarda bırakılan izleri tertipliyor. Ten konuşur, söz söylenir, gözler ayrılır ve hikâyeler belirir, hatta geriye kalanlar sadece bu hikâyelerdir. İnsanların gizlemek istediği yaralara dair, ulu orta kanayarak yaşayanlara dair öyküleriyle Yalçın Tosun'un anlattıkları queer'i, toplumun dışladığı insanları da içeriyor. Yazarın bir gediği doldurduğu söylenebilir; cinselliğin kolaylıkla etiketlenip rafa kaldırıldığı bir kültürde yaftalardan kurtulmanın gerekliliği, Carver'ınkilere benzer bir griliğe sahip karakterlerin bilinmeyen, dışarıdan görülmeyen, durmadan ağrıyan ötekiliklerinde kendini gösteriyor. Öykülerdekiler tanımlanmadan muaf, incelikleriyle bağlantılı bir kırılganlığı taşıyan insanlar. Her şey bir yana, Tosun'u özellikle bu açıdan, büyük yaraları belli belirsiz sezdiren anlatısı bakımından oldukça başarılı buluyorum.

Tosun, derslerini kendine has anlatım tekniği olarak gruplara ayırmış. Dört grup altında beşer öykü.
Arzuyu Örtüsünden başlıklı bölümden:

Damdaki: Damda birlikte uyunan arkadaşa güzellemedir. Bir umutla davet edilen arkadaş atlayıp gelir, gökte yıldızlar sayılır, ayran aşı dolapta beklemektedir. Annenin şahit olduğu uykudan hışımla uzaklaşması, karakterlerin cinsiyetsizliği -yahut sevdanın ayrımsız, her şeyi kapsayıcı özelliği- öykünün çatısıdır.

Yaralı Bir Kaplan: İki ötekinin birbirini bulmasıdır, açılan ve kapatılan yaralardır. Albinoyla kız-erkeğin yakın arkadaşlığı, kişiliklerini oluşturan ayrıntılarla biçimlendirilir ve çocukluğun yalın sevgisi kadar öfkesi de kendini ortaya koyar. Orasının gerçekten beyaz olup olmadığını soran çocukların ardından kız-erkek de aynı soruyu sorar. Kırılma anıdır bu; albinonun tek dostuyla arasına bir duvar örüp örmeyeceği belli olur. Albino kalbini soğutmaz, kendini tamamen açabileceği tek insana güvenir ve pantolonunu indiriverir. Gözyaşları kırılganlığıdır, ruhunun bir parçası kırılmıştır ve arkadaşından da geçemediği için kırığının arasından görülenleri gösterir. Özüdür bu.

Bir Kocanın Gizli Defterinden: Tosun'un en Carver öyküsü bu olabilir. Eşinin aldatmasını bekleyen bir adamın kendini tanıyamaması üzerinedir. Televizyonda o sarı oğlanın çıktığı her gece kadının tırnakları adamın sırtında gezinir. Adam kendini sarı oğlanın yerine konmuş olarak duyumsayınca seviştikleri sırada aynada devinimlerini izlediği adamın kendisi olduğunu da anlayamaz bir süre. Varlığını duyumsayamayandır o artık, sevginin eş öznesi olarak göremez kendini.
Bir iki şey daha yazacağım, not almışım. Eve gelen telefonlar adamı işkillendirir ve Calvino'nun pek sevdiği aşırı yorumlamalara kapı aralar; adam kadının nihayet aldattığını düşünür ve kadına kimin telefon ettiğini sormak ister ama kadının da bunu beklediğini düşündüğünden böyle bir şey yapmaz. Kadın öylesi başkasıdır ki adam bir replikasını kadının yerine geçirmiştir. Nihayet kadın eski sevgilisinin aradığını, ona evlendiğini söylediğini anlatır. Küçük bir zaferdir bu, hiçbir yere götürmeyen ama ilişkinin devamını sağlayan zaferlerden biri.

Kendini yitirmeyi Will Self'in kitaplarından birindeki bir öyküyle benzeştirdim. Adamın saplantısı kandır, marketten aldığı etlerin kanlarını emmeye ve canlılara kan bankası gözüyle bakmaya başlar. Bu sırada karısına yalan üstüne yalan söyler, ta ki bir gün yakalanana kadar. Sonrasını bilmiyoruz, yakalanma anında kadının özdeşim kurma yeteneği her şeyi belirlemiştir sanırım. Böylesi bir şeyle özdeşim kurabilmek yaşama dahil, her şey mümkün. Bir de Kundera'nın muhteşem öyküsü Otostop Oyunu'nu anmamak olmaz.

Homoeroticus: İki anlatıcı; genç ve yaşlı adam üzerinedir. Karşılaşmalar, erotizm ve birinin bıraktığı sıcaklığın diğerinde sürmesi üzerine güzel bir öykü.

Sıcak Sandalye: Tiyatro kursundaki hayalet öğrencilerden birinin yaşamının en güzel anını ortaya koyması ve yitirdiğinin acısıyla ağlayarak mekanı terk etmesi üzerinedir. Mekan her hafta düzenli olarak görülür, kişiler her hafta sadece o mekanda var olur ve ilgiyle izlenen sessiz bir yaşamın sahneye çıkıp kolaylıkla yok olabileceği, acılarının bir insanı ortadan kaldırabileceği anlatılır.

Bu kadar, geri kalan üç gruptan okur sorumludur. Drama Queen'i okurken Sylvia Plath'i hatırlarsanız bir yorum bırakırsınız.