Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Esas adı Batı'da Çocukluğun Tarihi.

Coğrafyanın kader olmasına değinilir başta. Çocukların yetişkinler için anlamı coğrafyaya ve ekonomiye göre değişiklik gösterir, mesela Afrika'nın belirli bölgelerinde çocuklar piyadedir, Rebelle'de yaşadıkları dehşeti görebiliriz. Polinezya'da kabilenin ortak çocukları mülkiyet konseptinin olmadığı bir ortamda büyürler. Çocukluğun kimlikleri muhtelif, biz Batı'ya bakacağız.

Giriş bölümünde yazar, çocukluğun nispeten yeni yeni anlaşılan bir dönem olduğunu belirtip tarih boyunca çocuğun/çocukluğun ele alınış biçimlerini özetler. Aziz Augustinus'un kendi çocukluğundan bahsetmesi bir istisna olarak görülür, o dönemde çocukluğa dair hiçbir şey yoktur. 18. yüzyıla kadar edebiyatta da yer almamıştır. "Çocuk, yetişkinler dünyasında olsa olsa marjinal bir figürdür." (s. 8) Odakta olmasa da çocukluğun kıyısından köşesinden irdelenmesi, çocukların "eksik yetişkinler" olarak görülmesinin yavaş yavaş terk edilmesiyle ortaya çıkar; Dante'nin yaşam çağları buna bir örnektir. Öncesinde sadece tanımlamalar yapılmıştır, Aristo'nun çocuğun kim olabileceğiyle daha çok ilgilenmesi misal. Pek çok örnek mevcut, geçtim. Çocukluğun masumiyet, zayıflık ve cinsiyetsizlikle eşleştirilmesi yeni bir olay, psikolojinin etkisi aşikar. Çocukluk, bilimsel verilerin ışığında inşa edilmiştir denebilir.

Kitap üç bölümden oluşuyor, ilk bölümde "bir kavram olarak çocuk" inceleniyor. İkinci bölümde çocukların çevreleriyle ilişkileri ve büyüme süreci var. Üçüncüde iş, sağlık ve eğitim mevzuları. Kronolojik değil, tematik bir inceleme.
Değişen Çocukluk Anlayışları'nı özetleyeceğim. Farklı kültürlerin farklı değerlendirmeleri oluyor tabii, toplumlar kendi doğalarını şekillendirebildikleri ölçüde çocukluğu da benzer bir şekilde inceliyor. Mesela önceleri çocukluk, bebeklik diye bir şey yok. Bebek ve hoop, eksik bir yetişkin. Bu noktada araştırmacı Aries'e geniş bir yer ayrılmış. Derli toplu ilk araştırmalardan birini yapan bu zat, önemli bir boşluğu doldursa da yöntemleri oldukça eleştirilmiş, yine de araştırmasından bolca yararlanılıyor. Neyse, bebek İsa'ya tapan ve çocukların masum ruhlar olduğunu söyleyen azınlığın aksine Orta Çağ'ın elit ve eğitimli tayfasına göre çocuk "iç çeken zavallı bir hayvan" ve günahkâr. Dini söylencelerden doğan bir görüş bu, Augustinus'un nesilden nesile geçen günah lekesini taşıyan çocuklara sevgiyle yaklaşmadığı söylenebilir. Vaftiz edilmeyen bebeklerin cehenneme gitmesi de bu görüşün bir yansıması. 12. yüzyılda muhalif seslerin yükselmesiyle bu görüş gücünü yitirse de asla kaybolmamış.

Aslında çocukluğun ne olduğuna pek de dikkat edilmemiş, dönemin mühim şahıslarının anılarından bunu çıkarıyoruz. Bir de şu var: "(...) Örneğin Amerika'da boy kelimesinin yetişkin bir köleyi veya Fransa'da garçon kelimesinin Fransız kafesinde çalışan servis elemanını tanımladığı gibi, 'çocuk' için kullanılan puer, kneht, fante, vaslet veya enfes gibi kelimeler de genellikle bağımlılık veya kölelik anlamı taşıyan sözcüklerdi." (s. 25) Dile bakmak gerekir, tarihte kelimeler birden fazla anlamı karşıladıkları gibi anlam değişimine uğrayarak geçmiş hakkında bilgi verebilir. Çocukların sanıldıkları gibi "kötü" olmadıkları uzgörülü bilginlerin çabalarıyla ortaya çıkıyor. Çocuk yavaş yavaş kimlik değiştiriyor ve sosyal-psikolojik yatırımların artmasıyla anlaşılabilir hale geliyor. Locke, Rousseau ve dönemin diğer bilginleri eserlerinde çocuğun neliğine dair tartışmalara giriyorlar. Tabula rasa, mesela. Emile de diğer bir kilometre taşı. Çocuğun masumiyeti ve bilgeliği resimde de kendisini gösteriyor, örneklerle anlatımı mevcut. Victor Hugo'nun şu dediği de önemli: "'Kristof Kolomb sadece Amerika'yı keşfetti. Bense çocukluğu keşfettim.'" (s. 35) Makine Çağı'yla sonlanan süreçle birlikte çocuğun dünyanın pisliğinden uzak oluşu yüceltildikçe yüceltilmiş.

Çocuğun yetişmesinde kalıtım-çevre ilişkisi de incelenmiş. Rönesans sonrasına kadar çocuğun ailesinin her şeyi belirlediği fikri baskınmış, sonrasında çevre faktörü güçlenmiş. Bu konuda Golding'in Deniz Üçlemesi sağlam fikirler verebilir, Talbot biraderin gelişimi ve kişiliğini sorgulaması bu mevzuya cuk oturuyor. Ekonomik durumun bağımsızlığa pek bir katkısı olmuyor gerçi; çocuk ölümleri yüzünden Püritenlerin küçücük beyinlere İncil'i sokuşturma çabaları anlaşılabilir, çocukların özgür oldukları pek söylenemez. İşin ekonomik boyutu korkunç, sonda bahsedeceğim. Bir de mastürbasyonun ölümcül bir hastalık ve günah sayıldığı zamanlarda çok parlak fikirli bir bilim adamı, çocuklara kâfuru emdirilmiş kilotlar giydirilmesi gerektiğini söylemiş. İnsanoğlu cahillik yüzünden ortadan kalkabilirmiş, böyle kaç vaka vardır acaba? Ucuz yırtmışız.

İkinci bölüme geçiyoruz, Büyüme: Ebeveyn ve Yaşıtlarla İlişkiler. Çocuklar için şimdiden bir mum yakmalıyız, masum oldukları kadar şiddete maruz kalmaya açıktırlar ve bazı araştırmacılar ebeveynlerin gerçekten rezil insanlar olduklarını söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Doğru mu peki? Doğruluk payı var. Sömürülen çocukların varlığı bir yana, aile hem bir hediye hem de bir lanettir. Bazıları lanetle daha sık yüz yüze gelirler.

Doğum kontrolü, ciciannelik mefhumu gibi pek çok konu var, ben ilgi çeken kısımları alacağım. 18. yüzyılda tıp eğitimi almış kadınlar yerine çok sayıda doğumda bulunmuş kadınlar tercih ediliyormuş, bu makul. Geleneksel yöntemle doğum yapılması uygun görülürmüş, bu da iyi. Cerrahların, eczacıların ve ebelerin bilgisizlik ve donanımsızlık yüzünden çocukları parça parça çıkarmaları, bebeği almak için anneleri doğramaları, bu korkunç işte. Bilim mühim. Doğumdan sonra batıl inançlar geliyor tabii, bizde de Albastı/Alkarısı/Çarşamba Karısı nam doğaüstü varlık olarak kendini gösteren öcülere karşı alınan önlemler garip. "Köylü kadınlar pencereleri kapatır, rüzgarın -ve kötü ruhların- gelmesini engellemek için çatlakları onarırlardı. Bu durum, sonunda tıpta 'kapama metodu' adını aldı." (s. 61) Vaftiz meselesi buraya bağlanabilir.
Aklımda birkaç soru var, cevabını bulana kadar döndürüp dururum. Birinin cevabını buldum. Bir bebeğe bir azizin/azizenin adını verme geleneği ilk defa 12. yüzyılda Akdeniz'de ortaya çıkmış ve yavaş yavaş kuzeye yayılmış. Protestanlar ve Katolikler arasında isim mevzusundan da tartışmalar çıkmış, Ichabod ve Ebenezer gibi Eski Ahit'ten isimler kullanılmış. Kız-erkek bebek ayrımı, bebek ölümleri gibi meseleler her ne kadar cinsiyetçilikten nasibini alsa da ebeveynlerin ölümler karşısında genellikle üzgün oldukları söyleniyor. Doğal. Sütannelik bir zenginlik göstergesi olarak kullanılmış, kundaklamanın ortaya çıkardığı kamburlar ve sakatlar bu uygulamadan vazgeçilmesini sağlamış, bir sürü şey. Bebeklerin kasıtlı veya kasıtsız öldürülmesiyle alakalı anlatılanlar, değer yargılarının çok farklı olduğu bir zamanı aydınlatıyor. 10. yüzyılda İzlandalı babaların bebeklerini öldürme hakları varmış, 14. ve 15. yüzyılda Floransa'da kazara bebek öldürenler tazminat ödeyerek yırtabiliyorlarmış. Cezalar endüstri toplumunun biçimlenmesiyle birlikte zorunlu çalışmaya dönüştürülmüş. Terk edilmiş çocuklardan oluşan yetimhanelerde soyluların terk ettiği sakat çocuklar varmış falan, çocuk terki de zamanın güncel problemlerinden.

Üçüncü bölümde politik ekonominin çocuk fikrini adım adım değiştirmesi incelenmiş. Hiç bulaşmayacağım, sömürünün yüzleriyle karşılaşacaksınız. Yanında H. G. Wells'ten Kipps'i okursanız görev tamamlanmıştır.
"Bugüne dek yeryüzünde Çin kadar batıl inançları güçlü bir başka ülke daha var olmamıştır." (s. 5) Borges'in ilgisini çeken rüyalar, kabuslar ve olağanüstü varlıklar Çin'de cirit atıyor, güpegündüz ve gecenin karanlığında. Önsözde kısaca değiniyor Borges, ben daha da kısa bir biçimde aktarayım. Konfüçyüs tinsel yaratıklara saygı duyulmasını ve onlarla araya mesafe koyulmasını öğütler, iki dünyanın birliği Taoizm ve Budizm tarafından zayıflatılmışsa da inançların baskı yoluyla kaybolmayacağı malum, doğaüstünden korkuluyor ve görüldüğü üzere bu durum kolaylıkla ortadan kalkmayacak. Şaman geleneklerinin dinler tarafından asimile edilmesi tehlike ama böylece yok olmaları önlenmiş oluyor bir yandan. Bilemiyorum, farklı kültürler birbirini incelediği müddetçe hiçbir şey yok olup gitmeyecek. "Bunu bir de doğaya söyle delikanlı," dedim kendi kendime, siz zahmet etmeyin.

Çin'de doğaüstü olayların imkansız ya da gerçekdışı gibi algılanmadığını söylüyor Borges, Bir Çin Yazı Odasından Öyküler nam metni yazan P'u Sung-ling'e bakarsak bunların kurgusal olduklarını söylemek güç. Borges, cehennem tasvirini ve diğer mevzuları Poe, Hoffman ve Quevedo yazınıyla kıyasladığında paralellikler bulur ama işin ilginç yanı, yazar anlattığı harikalar karşısında büyülenmez. Cehennemin yönetiminde bürokrasinin varlığı, yöneticiler, yazıcılar, tanrılar ve başka pek çok öge günümüz dünyasına tutulan bir aynadan yansıyanlardır sanki. Devam eder Borges, Çinlilerin imgelem dünyalarının geniş olduğunu ve anlatılanlarla yaşananlar arasında pek de bir fark bulunmadığını düşündüklerini söyler. Adamların gerçeklikleriyle karşılaştığımızda uyum sağlamakta zorlanabiliriz, hatta okur olarak kültürel bir çatışma da yaşayabiliriz ve öyküler bize saçmanın saçması gelebilir, bu bizim kültürel geçişkenliğimize, aynadan yansıyanı kabullenebilmemize bağlıdır.

Çok sayıda öykü varmış, Borges birkaç öyküyü derlemiş. Cao Xueqin'in Kırmızı Köşk Düşleri nam metninden de iki fragman mevcut. Bu abimizin yazdığı metin roman kişilerinin en çok olduğu metinlerden biri olabilirmiş, tam dört yüz küsur karakter! Tamamını çevirmek zor, yayımlamak daha da zor. İki parçayla yetineceğiz.

Koruyucu Meleklik Sınavı: Çin'de her şehrin bir koruyucusu var, tanrılar tarafından seçiliyor. Olay gerçektir, anlatıcının ablasının kocasının Sung Tao adındaki dedesinin başından geçmiştir. Aynı gerçeklik oyununa Yeats'te de rastlanıyor, tanıdık birinin başından geçen mitik, doğaüstü olayların anlatımı, işi kurgunun dışına çıkarmada güzel bir yöntem.

Beyefendi mühim bir sınavdan geçer, verdiği cevap beğenilir ve ataması yapılır ama bakılması gereken bir ana vardır, Yazgı Kitabı getirilir ve tanrılar Sung Tao'nun annesinin dokuz yıl daha yaşayacağını görürler. Dokuz yıllık bir erteleme yapılır, Sung Tao evine dönerken uykudan uyanır gibi gözlerini açar. Üç gündür ölü olduğunu fark eder, tabuttan çıkar ve görevinin devredildiği diğer kişinin de öldüğünü öğrenir. Dokuz yılın ardından Bay Sung görevi için ayrılır, arkasında ölüsü kalır.
Bu öykülerde kafalar kopar, yürekler çıkarılır ve ölümle münasebet kurmalık pek çok eylem gerçekleşir ama ölüm başka bir dünyanın, daha ötelerin bir gerçeği gibidir. Bu dünyaya çok yakın ve çok uzak. Kopan kafalar yerine oturunca yaşam sürer, yüreklerin yerine başkaları konur ve kişi nefes almaya devam eder, bunlar tinsel hadiselerdir, kaba gerçekle pek alakalı değildir.

Ch'ang-ch'ingli Budist Keşiş: Seksen yaşındaki keşişle otuz yaşındaki prens arasındaki ruh göçü öyküsüdür. Keşiş düşüp ölür, oralarda avlanan prens de atı tökezleyince tepetaklak düşer, o da ölür. Keşişin ruhu prensin bedenine girer, bundan sonrası çevresinin ve kendisinin inanca dört elle sarılmasıyla her şeyin düzelmesinin anlatısıdır.

Ölüler Ülkesi'nde: Akutagava'nın benzer bir öyküsü vardı, acının sonu selamet konulu, bol cehennemli, bol bürokratlı bir eziyet öyküsüdür. Babasının iblisler tarafından işkence gördüğünü düşünen hayırlı evlat, kendi dünyasından ayrılıp ölülerinkine geçtiğinde seksen çeşit eziyet görür ama davasından vazgeçmez, tanrılarla karşılaşınca muradına erer.

Bu minvalde işler. Çin kültürü zaten olabildiğince ortada, detayları ilginç. Bizdeki leb değmezin mantığına benzer bir mücadelenin varlığından haberdar oldum, sevindim, farklı kültürlerde sanatsal atışmaların nasıl yapıldığını hep merak etmişimdir. Gerçi çevirmen C. Hakan Arslan, fonetik bir yapı üzerinden yürüyen atışmanın o kültürle ilgili bilgisi olmayan okurlar tarafından pek anlaşılamayacağını söylüyor. İşin inceliği anlaşılmıyor gerçekten, Çince bilmek lazım. Hayvanların kutsallığından bahsetmeye lüzum yok. Bilgelik her öyküden çıkarılabilir, öğretici öykülerdir bunlar. Mesela şu: "Doğan yuvarlak olsun, eylemin köşeli." Düşün dur.
Umut İşkencesi: Aragon Yahudisi haham Aser Abarbanel, İspanyalı engizisyoncular tarafından idam edilmeden önce teselli edilir; sevinmesi gerekmektedir zira dünyadaki sınanışı sona ermek üzeredir. Rakip(!) dinin sayı kazanması da işin içindedir ama çok ulu din kisvesinin altında lafı bile edilmez. Neyse, günahlardan arınma zamanı gelmiştir, sıralamada sonuncudur Abarbanel, en son o yakılacaktır. Kendisini karanlığa terk ettikleri hücrenin kapısının kilitli olmadığını fark etmesiyle birlikte ateşten kurtulabileceğini düşünür, umudu doğurur. Umut acıyı uzatır ama öncesinde erteler, dehlizlerde oradan oraya koşturan ve askerlerle göz göze gelmesine rağmen görülmeyen haham, tanrısının yol gösterdiğine inanır ve çayıra çimene çıkar, koşmaya başlar. Özgürdür, Büyük Engizisyoncu karşısına çıkana kadar. "'N'oldu, evladım? Tam kurtuluşun eşiğindeyken... bizi terk etmek mi istediniz?'" (s. 22) Babasının kendisini neden terk ettiğini sorması amaçlanmışsa eğer, kurtuluş gerçekleşmiş demektir, ateşten önce gelmiştir. Kaçış sırasında adamın umudunun kademe kademe artması ve tanrının işiymiş gibi gözüken şansının yardımıyla birçok kez yırtması, acıyı öz yıkıma, inancın yitirilmesine yol açacak kadar çoğaltır.
Ortam fena gotik, Borges'in belirttiği gibi Poe'nun Kuyu ve Sarkaç nam öyküsündeki mekanın bir benzeri var. İşkencenin türü farklı; burada psikolojik bir işkence var, Poe fiziksel bir açmaz sunuyor. Sanıyorum buradaki daha ağır. Poe'nun çizdiği duvarlar bellidir ve deus ex machina sayesinde mevzu çözülür. Buradaysa daha şeytani bir iş vardır; duvarların varlığı unutturulur.

Tse-i-la'nın Serüveni: Çin'in sihirli dünyasına bir yolculuk. Konuk Kaplan'da Çinlilerin doğaüstünü aynadan yansıyanlar olarak gördüğünü söylüyor Borges, burada da Pussahlar varlıklarıyla bu durumu perçinliyor. Tanrıların ülke sorunlarına doğrudan müdahale edebilmeleri, Buda rahipleri tarafından hurafelerin sürmesi gibi pek çok etkenin arka planını oluşturduğu bu öykü, bir nevi "kral çıplak" durumunun anlatısıdır. Villiers de l'Isle-Adam, öykülerinde sıkı bir uzam yaratmadan olaya girmiyor.

Kafası çalışan bir adam gelir, adamlarının önünde imparatora bir teklifte bulunur. Güruhun içinde kendisini kimlerin öldürmek istediğini söyleyecektir, karşılığında imparatorun kızını ve okkalı bir hazineyi alıp uzayacaktır. Olayın aslı da şu; imparator bu berduşu öldürse kimlerin kendisini öldürmek istediğini bilmediğini gösterecek ve kendisini savunmasız bırakacaktır. Tam tersi blöftür ama sağlam blöftür, imparator şartları kabul eder ve hiçliğin üzerine kurulmuş bir güvene ve var olmayan bir bilgiye sahip olur.

Koz: Yazarın sözcükleri incelikli yaratıcılardır, en ince detaylara kadar kurulan karakterler ve mekanlar basit fikirler üzerine kurulmuş öyküleri katman katman derinleştirir. Bu öykü güzel bir örnek. Tussert nam rahip, kumar oynarken bitirdiği parasına karşılık ortaya kiliseyle ilgili bir sırrı koymayı teklif eder. Teklifi kabul edilir ve rahip kaybeder. Kilisenin sırrını söyleyip mekandan çıkmasıyla öykü biter: Araf diye bir şey yoktur.

Borges'e göre bu öyküyü muazzam kılan şey rahibin ruhunu çoktan kaybettiğini itiraf ediş biçimidir. Rahibin betimi küfre varan hareketlerini önceler. Mekanda rahiple gönül ilişkisi olan bir kadın da vardır, Tussert'nin şeytanı anımsattığını söyler. Tussert karşısında herkes biraz huzursuzdur, sırrın açıklanmasından az önce herkes bir boşluğu hisseder, ümitsizlik mekanı doldurmuştur, gelecek itirafın korkusu herkesi sarar. Bir din adamından duyulan sır, adamın kişiliği göz önüne alınarak gözardı edilir, unutulur. Burada mitle gerçek arasındaki çatışmanın insanda başlayıp yine insanda bittiğini görüp geçiyorum.

Kraliçe Ysabeau: Güzel bir intikam öyküsüdür. Kraliçe, aşığının başkalarıyla yattığını öğrenir ve adamla seviştikten sonra onu yaktıracağını anlatır, sevgiyle ve yavaş yavaş.

Kitaba adını veren öyküyle bir diğer güzel öyküyü geçip Vera'ya geliyorum. Son Şenliklerin Davetlisi, atmosfer değişiminin ne kadar kusursuz olabileceğiyle ilgili bir meydan okuma gibi geliyor bana. Bir grup uçarı gencin eğlencesi, aralarına yeni katılan bir adamla birlikte yavaş yavaş renklerini yitirmeye ve korkutucu olmaya başlar. Yeni katılanın oluşumu yavaştır, gençlerin diyalogları sayesinde gerçekleşir ve korkunç bir öyküyü açığa çıkarır.

Vera'ya geldim bu kez. Borges, bu öykünün Poe'nun dünyasına en yakın öykü olduğunu söyler, gerçekten de Lady Ligeia'daki ölümsüzlüğe yakın bir durum vardır ama inancın getirdiği somut gerçeklerin anlatımı belirgindir bunda.

Aşk ölümden daha güçlüdür fikri üzerine kurulmuştur. Athol Kontu'nun pek sevgili eşi öldükten sonra çekilecek acının tarifi yoktur, şuradan çıkarılabilir belki: "Birbirlerinin kalp vuruşlarıydılar." (s. 101) Bundan daha güzel bir aşk tarifi duymamış olabilirim. Neyse, bu çift karanlık bir konağa kapanıp dış dünyadan yıllar boyunca korunarak yaşıyorlar ve kadın ölüyor, kont bütün hizmetçileri gönderip bir tanesini yanında tutuyor ve günden güne erimeye başlıyor, eridikçe kadın canlanıyor ve bir gün gerçekten de karşısında beliriyor ama adam kadının öldüğünü kendine hatırlatır hatırlatmaz her şey karanlığa gömülüyor. Mezarın anahtarı hariç kadından geriye hiçbir şey kalmıyor. Anahtar, birlikte olmaları için son bir hediye.

Wagner'in dostu, Anatole France'ın hayranlık duyduğu Villiers de l'Isle-Adam, "retorik bir romantik" olarak küstahlığı ve inceliği birlikte taşır. Kısa boyludur, yoksuldur ve aristokrattır. Yapıtlarında olduğu kadar yaşamında da oyunculdur, Borges bunları söyledikten sonra kendisinin Buenos Aires'ten başka bir yerde şiir yazıp yazamayacağını merak etmesi gibi Villiers de l'Isle-Adam'ın da kendini İspanya'dan ayrı düşünüp düşünemediğini sorgular. "İmgelem gücü ne denli zengin olursa olsun, bir şair nereye kadar zaman ve uzamdaki yerinden kaçabilir?" (s. 10) Borges'e göre yazar bunu yapabilmiştir, öykülerde İspanya yeni Fransa'dır.
Betonun orta yerinde başka bir aleme geçiş kapısı fikri ilgimi çekiyor, sanki etrafımızı yaşam alanı yaratmak için duvarlarla kuşatmamıza rağmen başka dünyalar mümkünmüş gibi. Çıkış yolu hâlâ var ama görebilen için. Seçilmişliğin neye göre belirlendiği de ilginç; büyücülerle dolu bir aileden gelmek bu dünyada uzantısı bulunan ötenin marifeti olabilir, bu iyice fantastik. Aşırı duyarlı bir ruha sahip olmak, buradan kurtulmak istemek, öteyi düşlemek vs. gibi sebeplerden kapıyla karşılaşılır. Düşlemenin ötesinde kırmızı veya mavi hap gerekir, seçmek ve seçimin ihtimallerine açık olmak, sorumluluğu kabullenmek... Buradan vazgeçiş gerekir ve hiçbir zaman tam olarak vazgeçemeyenler ötenin çekiciliğini bütünüyle duyumsayamaz. Araf, seçemeyenler için güzel bir kavram. Öncelikle zihinde var olur, arada kalmışlık duygusu. Kapı oradadır, önünden geçilip gidilir. O an öbür türlü davranmak istenir, kapının hep orada olacağı düşünülür ama öncelikler yanlış belirlenmişse, kapıyı görme koşulları sağlandığı halde yarım bırakılacak işler durduğu müddetçe kapıdan geçilemez, hatta kapının varlığı son bulabilir. Six Feet Under'da Brenda zamanlamadan bahseder, bir eylem için her koşul müsaitse, sadece o an mutlu olur insan. Bu durumda kapının da bir önemi kalmayabilir, diğer alemin sunabilecekleri anlamını yitirir, betonlar arasında bilmem kaç fersah yaşanır ve biter. Kapı, seçim yaptırabildiği ve seçmeye açık olduğumuz kadar önemlidir, fazlası değildir.
Wells'in öykülerinde anlatıcı gerçekten bir anlatıcıdır, daha doğrusu aktarıcıdır. Halk söylencelerinin modern topluma uyarlanmış halleri birileri tarafından yaşanır, anlatıcının bu şahitlerle bağı vardır ve ya sözlü bir aktarım sağlar ya da olağanüstü hadiseleri deneyimleyen kişilerin yazılı ifadelerinden bir öykü doğurur. Gerçekliği kurmada anlatıcıya güvenilmezse kaynaklara yönlendiriliriz, anlatıcı, "Bana inanmıyorsanız tanıklara, kanıtlara bakın arkadaşım," diyerek bir manada kurguyu gerçek olmaya zorlar. O dönemde okült gruplar, medyum tayfa, doğaüstünü kovalayan niceleri varken başka türlü bir anlatım düşünemiyorum, Wells yaşamın olağanlığını olabildiğince kırmaya çalışır, bunu hikâyenin kendi yaşantısındaki etkileriyle kuvvetlendirir.

Duvardaki Kapı: Anlatıcı, Lionel Wallace'tan dinlediği hikâyeye o an inanır ve ertesi gün anlatılanların mümkün olamayacağını düşünür. Evinde eşyaları yerli yerindedir, anlatılanla eşyaların gerçekliği birbirini tutmadığı için hikâyenin uydurulduğunu düşünür. Wallace'ın ölümüyle birlikte başka bir duyarlılığa kavuşur, ölünün yaşamını baştan sona düşünme olanağı bulur ve hikâyenin gerçekliğinden ne kadar kuşku duysa da inanmaya yakındır. Okura kendi inancını dayatmayacak kadar zariftir de, inanıp inanmamayı okura bırakır.

Wallace bembeyaz bir duvar ve duvarın orta yerinde de öte diyara açılan bir kapı görür. Kapıdan geçer, yaşayacağını yaşayıp geri döner ve sonrasında anlatıcıyla tanışır, devamı arkadaşlıklarının bilinmeyen yönlerine de bir yolculuk gibidir, anlatıcının fark edip anlam veremediği ruh halleri ve davranışlar bu kapıyla ilgilidir. Wallace zaman içinde hedeflerine yönelir ve kapıyı umursamamaya başlar, çocukluğun sonu gibi bir durum var. Bu sırada dalgınlaşır, yaşama tutkusunu yitirmiş gibidir. "Önümde açılan başka bir kapı görüyordum — kariyerimin kapısını." (s. 33)

Adamımızın ölümü de belirsizliklerle doludur, anlatıcı ölümün ardındaki gizemle ilgilenmek yerine kapının varlığını düşünür. Wallace doğru seçimi yapmış olabilir, istediğinden fazlasını sunan öte tarafa geçmiş olabilir, karanlıkta bir son.

Plattner Hikâyesi: Benzer bir inandırıcılık çabasıyla başlarız, anlatıcı yetkin çevrelerin Plattner'in hikâyesine inandıklarını söyler ve okuru hikâyeyle baş başa bırakır.

Bir diğer hadise, Wells hikâyeyle doğrudan ilgisi olmayan, gereksiz görülebilecek karakterler yaratır ama işi kurgu olmaktan çıkarabilecek ayrıntılardır bunlar, lüzumludur.

Plattner çalıştığı okulda ilginç tozları karıştırdığı bir deney sırasında havaya uçar ve ortadan kaybolur. Öteki-Dünya'ya geçmiştir, iki dünya arasında kısıtlı iletişim vardır, buradaki olaylar sis perdesi ardındaymış gibi görülür. Her neyse, gidilen dünya aynı güneş sistemi içinde farklı bir gezegendir, Wells bu dünyayı ve canlılarını anlatır, sonra adamımızı geri getirir. Öncesinde Gölge'yi görürüz, canlıların yaşamını alan yüce varlık. Plattner bu varlığa bakmaya cüret edemez, anlattıkları sınırlıdır. Ölümün biçim kazandığı bir dünyada geçirilen dokuz gün, bu dünyada dokuz gün boyunca ortadan kaybolan Plattner'ın kanıtı gibidir.

Unuttum, asıl mevzu Plattner'ın organlarının yer değiştirmiş olması. Sağ el sol el olmuştur, kalp sağ göğse geçmiştir, bir sürü ucubeliğe sahip olur Plattner. Zor bir yaşam onu bekliyor diyeyim.

Son Mr. Elvesham'ın Hikâyesi: Yaşamın çalınması mitik olay. Vampirler dahil pek çok varlığın ekmeğini bundan çıkardığını biliyoruz. Get Out gibi, The Skeleton Key gibi filmlerin özü. Yaşamımıza dikkat edelim.

Yaşlı bir zenginle genç ve kafası çalışan bir adamın münasebeti, gencimizin bedenini yitirmesine yol açar. Bunun bilincine varma aşaması müthiştir, gencin tepkileri ve kavrama süreci oldukça gerici. Bir de şu ki gerçeği destekleyen hiçbir kanıt yoksa o şey gerçek değildir. Aşağı yukarı bu.

Kristal Yumurta ve Sihirli Dükkan da şahane iki öykü, özellikle ikincisi sınırları incelen dünyaların geçişmesini eğlenceli olaylarla anlatıyor ama ben pek eğlendiğimi söyleyemem, böyle bir şeyin mümkün olabileceğini düşünmek mantığa hakaret gibi bir şey. O yüzden mümkün olsun.

Borges'in yorumlarına geliyorum. Borges, Aleph'i Kristal Yumurta'ya borçlu olduğunu söyler. Dünyaların yapaylığı kadar devletler ve milletler de yapaydır, Wells bütün bunların ortadan kalkması için devrime gerek olmadığını, insan aklının bu yapaylıktan kurtulabileceğini söyler. Öyküleri belki de oyundur, inanılmaması için gerçeğe olabildiğince yakındır, senteze ulaşılmasını ister.
Yayıma hazırlayan Orhan Kahyaoğlu'nu pek güzel olan Bülent Ortaçgil incelemesinden biliyorum. Dizinin diğer kitaplarını denk geldikçe alacağım. Çiviyazıları özel bir yayınevi, çok özel kitapları basıyorlar. Mesela Lessing'in Argostaki Kanopus Arşivleri'ni bastılar, zamanında. Sade bastılar. Ne güzel.

Editörden bölümünde McGregor hakkında kısa bir tanıtım yazısı var, pop müzik kuramcısı Simon Frith'in McGregor hakkındaki değerlendirmesi bir de. McGregor, kapitalist ideolojiyi Gramsci'nin kavramlarıyla değerlendiriyor ve bunu amatör bir heyecanla yapıyor, ideolojik makalelerinin yanında popun ortaya çıkışını ve kültür haline gelmesindeki mekanizmaları irdeleyen makaleleri de iyi. Blues, caz, Louis Armstrong, kapitalist dünya, alayı McGregor'ın perspektifinden daha berrak.
Frith'e göre McGregor'ın takdir edilecek pek çok yönü var. Bir, eleştiriyi kategoriler bağlamında bir kalıba oturtup işin kolayına kaçmaması. Orwell gibi kendi kavramlarını yaratıyor, konuyu derinlemesine inceliyor, bağlıyor, çözüyor, yenilikçi bir bakışla kuruyor. Pop bir tüketim kültürü haline gelir gelmez edilgen tüketici rolüne bürünen dinleyicilerin eleştirmenleri tüketici rehberi gibi görmeye başladığını, eleştirmenlerin kendilerinden istenenden başka bir şey vermediklerini ve bu durumun hegemonyayı doğurduğunu söyler McGregor, iktidar bu karşılıklı sömürülmeyi oluşturur oluşturmaz zafer kazanır, buna karşı çıkılması gerekir. Bilmiyorum, çok çok sevdiği Armstrong'a cephe alması bu düşüncenin sonucu olabilir. Armstrong, aşırı yenilikçi olduğu zamanların ardından hiçbir şey üretmeyerek var olan standartlar üzerinden verdiği konserlerde şarkılarını tüketilecek bir meta haline getiriyor ve McGregor bu durumdan duyduğu rahatsızlığı Armstrong'a anlatıyor. Armstrong omuz silkiyor, "Şov dünyası birader," gibi bir şey zırvalayıp odasına dönüyor, yorgun argın. Açık bir şekilde tüketilme, yıldızın ve yeteneğin sönmesi, çok üzücü. Birkaç eleştirmen dışında Armstrong'u kamçılayacak kimse yok ama adam kulaklarını tıkamış durumda.

Kategorileştirmenin tamamen sınıf sorunuyla ilgili olduğunu söyleyen McGregor, popüler kültürün bundan çok daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ve herhangi bir kalıba sokulamayacağını söylüyor. Yanlış bir bakış açısı olarak sanat/pop farklılıkları, burjuva ve proleter kesimin farklılıkları haline getiriliyor, bu kodları kullanarak yığınları yönlendirmek çok kolay. Bir ret de buraya. "Kültürel yorumlamanın amacı metaların bizlerden gizlediği sorunlara işaret etmektir. Amaç 'müzik doğru dürüst proleter müziği değilse beş para etmez' yargısını ortaya koymak değildir." (s. 17) Frith'in yorumu bu, ona göre McGregor bu sorunlara işaret ediyor ve entelektüel dürüstlüğün sorumluluğunu üstleniyor.

Bir iki makaleyi inceleyeyim.

Popüler Kültür: Temelde Dave Grohl'un söylediği: Televizyondaki şarkı yarışmalarının aptallığına kapılmayın, elinize bir enstrüman alın, birkaç arkadaş bulun, tellere veya zillere vurun! Kameralar, makyaj, jüri, seyirci, hiçbiri şart değil. Sanki bundan başka bir yol yokmuş gibi düşünülüyor, başkasından icazet almak için kendisini hiçe sayıp yarışmalara koşturuyor insanlar. Kolay yoldan bir şeyleri başarmak, böyle bir ülkede cazip hale geliyor. Televizyonda görünmeyeceksen var olmayacaksın. Bu mu?

Kültürün eylem demek olduğunu söylüyor McGregor, müzelerdeki ölü eserler değil, kütüphaneye sıra sıra dizilmiş kitaplar değil, eylem. Toplum güdülüyor, toplum bireyi de güdüyor ve bunlar, bunların yanında televizyondaki kültür soslu şaklabanlıklar kültürün tek ürünü olarak görülüyor, doğru değil bu. Müzik sokakta, edebiyat da sokakta, kar yağdığı zaman heykeltıraşlar da.

Eleştirmenler bunu göstermeli. "Eleştiri, esas yaratma sürecine yardımcı bir perspektifle ele alınırsa yararlıdır." (s. 24) Ele alınması, yazar ve okur tarafından. Yazar bu döngünün farkındaysa farkındalık yaratmaya çalışacaktır, bilinmeyene doğru bir bakış attırabilirse yeterli. Okurun görevi biraz daha emek isteyen türden; sanat anlayışını baştan kurmak zorunda kalabilir. Bunu yaptığı an hangi zincirlerden kurtulduğunu anlar, bilinmeyenin cazibesine kapılır ve keşfeder, keşfettikçe açılır, medyanın güdümünden kurtulur, özgürleşir. Umarım. Popun bu kısıtlamadan kurtulmasıyla birlikte kaliteye kapı aralayabildiği görülür, Dylan ve The Beatles mesela. Sonrasında var olan türlere muhalif olanlar çıkıyor ve bazıları hegemonyanın bir parçası haline gelirken azınlık yeniliği sürdürmeye çalışıyor.

Bireysel mücadele, kitle iletişim araçlarının kitle tarafından yönetilmesi, bu tür işlerin gerçekleşmesi gerektiğini söylüyor McGregor. Biraz ütopik. Belki bir gün.

Pop Kültür Oluyor: En baba makale bu sanırım. Popun kültür haline gelmesinde toplumsal dinamiklerin etkisi müzik türleriyle açıklanıyor. Bir esrime halinde. McGregor arabasıyla uçar gibi gidiyor, sağır edici bir müzik çalıyor ve şoför kendini bırakıyor, düşünceler nehir.

Pop enerji. Rock enerji. Akış dendiyse Herakleitos anılacaktır, anılır. Caz üzerinden yürüyoruz, caz kölelerin yarattığı müziktir, ezilmişlerin ve horlanmışların özgürlüğü. Kaynağını yitirmiş olsa da varlığını sürdürür, farklı formlarda. Caz o kadar sofistike hale geldi ki tabandaki desteğini yitirdi, azenginlik belirten mekanların müziği haline geldikten sonra doğuşunu unutmuş gibi gözüküyor. Öyle mi acaba? Caz kültürün bir parçası haline geldiyse ve popüler kültür de toplumun o andaki egemen kültürüyse, o zaman cazın iki türünü de görebiliriz demektir. Caz sokakta ve bilet fiyatlarının uçtuğu konserlerde, haliyle salonlarda. Biri ücretsiz, diğeri bir statü göstergesi olduğu için ücretli. Hangisini seçmek isterseniz. Sokak mı, televizyon mu? Benzer şeyler. "Yüksek sanatlar" daha rafine olabilir; düşsellik, karmaşıklık -olumlu anlamda- ve derinlik gibi özellikler taşır ama "sevgi eksikliği" taşıyabilirler. Böyle buyurdu McGregor.

Gramsci hakkında ideolojik bir makale, Armstrong'la alakalı bir makale daha, bir iki tane de sonlarda, tamam. McGregor tüketim, sanat ve pop hakkında, kavramsal derinliklere dalmadan ufuk açıcı incelemelere girişiyor, çok iyi ediyor.