Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Dün okudum sanırım, röportajında, "Uzun uzun anlatmak yasak!" diyor, öykünün özgün bir dünyanın yansısındaki gerilim olduğunu söylüyor, iyi söylüyor Onur Çalı. Kitaplarını uzun arayışlarım sonucunda yığından çekip çıkardım, okudum. Nakavt eyleyici öyküler. Okura seslenilen birkaç yer, Ömür ve Ozan -bir iki öyküde karşımıza dikilenler- gibiler, gerginliği bozmayacak ölçüde mizah, birkaç şey daha, bir araya geldiklerinde sesini karara oturtan Çalı. Okunmuş şiirlerden gelen imgelerle çatılan anlık öyküler de var sanırım, Cohen iyi şiirin başka bir şiir yoluyla cevap beklediğini söyler, bunu öyküyle yapıyor Çalı, zaten "öykünün kendini aşması" noktasında şiirin diplerde bir yerlerde gezinen ve sadece sezilebilen tepiğinden bahsediyor bence. Sıkı tepik. Anlatı yoluyla sezgiden algıya geçen, bir de benzeri yaratılsın diye durmadan dürten.

Elma Blues: Üç bölümden oluşuyor. İlkinde, kötülüğü görebilen Ozan, arkadaşı Ömer'e masadaki elmayı keserek kurtları gösterir, sessiz bir anlaşmaya yol açar. Görebiliyordur ama neyi, kurt kötü müdür? Kurtların kötülüğü insanın kalıtımsal refleksinden ötürü. Son bölümde kurtların toprağa dönmesi, insandan çok daha engin bir deniz olan doğanın zenginliğinden ötürü. Arada da Saramago'lu bir yerel-beynelmilel muhabbet vardır, keyiflidir. Ozan'ın pesimistliği Jose'ninkiyle çekişir gibidir, hangisi kazandı bilinmez ama kurtlar geldiği yere döndüğüne göre José'nin sıkıntısı kazanmıştır sanırım, sıkıntı olmadan kimse o kadar tepetaklak edemez dünyayı.

Dilemma: Hayatın ölümcül bir hastalık olduğunu söyleyen şahıs her kimse.

Zehirli lokmayı yemeden hayatı sürdürmek yok, kadının adama söylediği dilemma bu. Adamın söylediği, kadının ne kadar güzel olduğu. Oyuncul. Adam kapalı ve havasız mekanda bir diğeri, kadın lokmayı yemeli veya adama yedirmeli. Adama yedirecek muhtemelen. Adam yese? Adamlar yiyor arkadaşlar, bütün sistemin kadına dönüştüğü ve adamın kurtulamadığı. Adam ebleh. Kadın aynı.

Keyifli Hayat Kahvaltısı: Twitter, Facebook, poser kadınlar. Yanlarına gelip mutlu mutlu sıçan köpeğin boku güzel bir nokta. Öyküye.

Bisura: Orkun Kale doktora gitti. Diplomalara, yağmura, ölü balık gözleriyle. Kum döktüğü, taş dökeceği, toprağa dönüşeceği söylendi, sıvı tüketmesi de.

Orkun Kale bisura içti, köpükle alıp suyla verdi.

Orkun Kale'nin cenazesinden sonra bisura içmeye gidildi.
Bir de gömülmeme muhabbeti var, Ömür söz vermiş ama Orkun'un ailesinden izin çıkmamış. Aklıma Volkan geldi. Volkan benim liseden 16 yıllık dostumdur, şu aralar Houston'da mağaza üstüne mağaza açmakla meşgul. Öldüğümde cesedimin yakılması için -organlar yeni sahiplerine gittikten sonra- elinden geleni yapacağına dair söz vermişti. Umarım tutar. Ailemle konuşmalıyım. Yasal olarak sakat iş gerçi, kimsenin başı belaya girsin istemem. Yanmayı isterim de. Ne yapacağımı bilemiyorum. Hayat çok zor.

DBGK (Eve Dönerken 2): Dış dünya yaratılır, Dip Boyası Gelen Kadın saçlarını boyatmıştır. İç dünyada kadının içindeyizdir, düşüncelerini duyarız. Orta Dünya'da Tolkien'ın saç boyatma icazetini görürüz. Mizahtan kastım buydu, güzel bir buluş.

Çakıltaşının Ömrü: Halim Yazıcı'nın iki dizesinden mülhem. Taşın anlattığı. Başlangıcı yok, sonu belirsiz, Nuh'tan şimdiye bir sabitlik.

Anlatıya daha yatkın olan birkaçını, şiire yakın olanlarından da eser miktarını bıraktım. Onlar da iyi öyküler.

Onur Çalı'yı beğenirsiniz. Okur musunuz?
Bizimkine benzeyen bir dünyadan düştüğü için aslında kendi dünyasının henüz ayvayı yememiş versiyonuna düşen adam olarak değerlendirebiliriz kendisini. Bildiklerimiz şunlar ki onun dünyası yer çekimi bizimkinin üçte biri kadar bir dünya. Adamımız, insana çok benzeyen uzaylı yaşam formumuz bizden üç kat daha hafif. Boyu nasıl oluyor da bizimkine yakın oluyor, kütle çekimi biyomorfolojiyi bizimkinden nasıl farklılaştırmıyor, orasını anlamış değilim. En azından boy olarak, çünkü fark var. Adamımızın memeleri yok, kemiklerinin içi boş, omurgasında birkaç disk eksik falan. David Bowie'nin oynadığı filmini izlediyseniz görmüşsünüzdür bunları. Gözler kedi gözü gibi, demek ki ışığa duyarlılık var ki adamımızın Erhan Güleryüz gibi gezmesinin sebebi bu.

Thomas J. Newton, 1980'lerde Anthea'dan yola çıkıp Dünya'ya geliyor. Gemisini bir çiftçi birkaç papele sergi malzemesi olarak kullanıyor, şehir efsanelerinin etkisiyle çarpıtılmış gerçeklik yavaş yavaş siliniyor. Newton 1.90 boyunda, bembeyaz saçlı, albino benzeri bir dış görünüşü var ve gözleri masmavi. İnsan benzeri bir insan. Genetik uyum, bizim hayvanlarla olan uyumumuzdan çok daha kadim ve benzer. Panspermia dalgası sanırım. Şunu da biliyoruz, Newton'ın gezegeni bizimkine yakın, en fazla elli ışık yılı uzaklıkta. Bizim TV yayınlarımızdan uzaya salınan sinyalleri alıp kendi evlerinde televizyon seyrettiklerine, bu yayınlar da 1930'larda başladığına göre, yıl da 1980 civarı... Eh, pek uzaktan gelmeyen meteor parçaları yaşamı bu iki gezegene taşımış olabilir. Ancak tahminlerde bulunabiliyoruz, Tevis işin bilimsel kısmı hakkında neredeyse hiçbir şey söylemiyor ve anlatıyı öteki/beriki ilişkisine indirgenmiş bir biçimde veriyor. Neyse, adamımız başlarda yüzük satarak para kazanıyor ve bu işte başarılı, insanların hissettiği her duygunun karşılığı kendisinde var ve "biraz garip biri" izlenimi bırakması dışında son derece sıcak, içten, tatmin edici olabiliyor. İnsana dair olmasına rağmen nadiren karşılaşılan bir yetenek aslında; mizaca ve ruh haline göre kurabileceğimiz ilişkileri kuramayız ve kuramayacağımız ilişkileri kurabiliriz, sosyalliğin kaosu her şeye açıktır ama Newton'ın böyle bir olayı yok, o her koşulda bağlantı kurabiliyor. İnsan olmamasından kaynaklı bir kaos yönetimi. En sonda kendisini yıkan da bu olacak, insanlık dışı bir bürokrasinin kurbanı olarak.
Oliver Farnsworth'e ulaşır Newton, patent uzmanı olan bu adamın dikkatini çeker. Newton'ın elindeki birçok icadın potansiyelini gören Farnsworth, Newton'ın dudak uçuklatıcı teklifini duyunca bu garip adam için çalışmaya başlar. Kodak'ı yıkacak bir fotoğraf teknolojisi, GE'yi tahtından edecek buluşlar derken Newton kendi şirketini kurar ve para kazanmaya başlar. Bu sırada Profesör Nathan Bryce'ı da yanına alır. Bryce'ı odasında tek başına otururken görürüz önce, önünde hiçbir zaman bitirilmeyecek bir makale ve darmadağın bir masa vardır, karşısındaki İkarusun Düşüşü'ne diker gözlerini. Bu bir metafor tabii, şiirle birlikte metnin çoğu yerinde geçiyor ama ben doğuracağı imgeleri okuyacaklara bırakıyorum. Neyse, bu Bryce, Newton'daki başka alemlerden bilim getirme olayını sezer ve birlikte çalışma fırsatı belirince kuşkularını sınayacak bir şansı da olur. Dünyayı değiştirecek bir şirket, başında pek kimseyle görüşmeyen gizemli bir adam. Newton, insanlardan çok hoşlandığını ama onların şempanzelerden daha tehlikeli olduklarını unutmaması gerektiğini hatırlatır kendine. Anthea'nın yok olmasına çok az bir süre kalmışken, geride kalan ailesinin ve diğer üç yüz kişinin kurtuluşu, icatlarından elde ettiği parayla inşasına giriştiği uzay gemisinin tamamlanmasına bağlıyken dünyalılarla girdiği etkileşimin kendisini değiştirmesinden korkar. Buradaki ince nokta şu; Newton bilimsel üstünlüğüne rağmen düşünce yapısının hemen hemen aynı olması yüzünden zaten "Dünya'nın rengine kanacak" bir halde gelir buraya. Atomik silahların kullanılacağı savaşın hazırlık haberleri televizyonlarda gösterilmektedir, insanoğlunun at koşturduğu zamanlar geride kalmak üzeredir ve kimse bunun farkında değildir. Newton, ölen gezegenindeki üç yüz benzerini bu dünyaya getirecek ve Dünya'yı yaşanılır kılacaktır.

Pek naif. Burada işlerin iyilik ve doğrulukla toparlanacağını düşünmenin anlık tatmini. Sadece anlık.

İnsanlar gibi olmamaya çalıştıkça insanlar gibi olur Newton, bütün farklara rağmen. Televizyona gömülür, durmadan cin içer, bindiği bir asansördeki momentten ötürü kemiklerini kırdığında kendisine bakan Betty Jo'nun işsizlik yardımıyla geçinmesini anlamaya çalışır ve meşhur rüyayı çözümlerken kendisi de onun içine batar. Birileri çalışır, diğerleri sosyal yardım alır ve bu düzen böylece sürer. Tevis, tüketim toplumunun heyecanını yitirmemesi için çıkarılan son modaların eleştirisini yapar böylece; giyim, eğitim, duygusal ilişkiler, hep daha iyisinin aranması, sonsuz bir arayış ve arayış süresince harcanan zaman, enerji, topluluğa uymanın getirdiği rahatlık hissi, hepsi "kentsel ve sefil bir lüks". Newton, bütün bunların arasında ilkelerine sadık kalmayı başaramayacak bir hale geliyor, insanların "imandan ve duygulardan kurdukları sallantılı yapı" aklını karıştırıyor, aklı karıştıkça cinin uyuşturuculuğuna sığınıyor. Bryce, Newton'ın misyonunu sürdürmesine yardımcı olacak yegane insan olarak beliriyor bir süre sonra; Thoreau'nun, "İnsanların çoğu sessiz bir umutsuzluk içinde yaşar," sözünü hatırlıyor ve mutsuzluğundan sıyrılmak için Newton'ın yitirmek üzere olduğu amaca sarılıyor, böylece kendi karanlık çukurundan çıkıyor ve yaşamı bir anlam kazanıyor, Betty Jo'yla sürdürdüğü ilişki de bütün çarpıklığın ortasında tutunacak bir şeyler veriyor kendisine. Buraya hemen Foucault'yla Chomsky'nin tartışmasını alıyorum; Foucault'ya göre sevgi, ahlak gibi kavramlar içinde yaşadığımız toplumun, ürettiğimiz bilimin ve medeniyetin bir parçası olarak görülmeli ama Chomsky için bunun pek önemi yok, bunlara sahip olmak yeterli ki bu bile başlı başına bir devrim, mücadele demek. Bryce kendi devrimini yapıyor, yırttığını söyleyebiliriz. Newton batıyor, CIA tarafından yakalandıktan sonra özellikle.

Newton'ın yanına aldığı adamlardan biri CIA'in bir casusu, uzay gemisinin inşasının tamamlanması yaklaşınca Newton'ı köşeye çekip olayını soruyorlar. Bürokrasinin insanlık dışılığı burada devreye giriyor; insanlar arasında bürokratik bir kişilik olarak Newton'la CIA çatışıyor ve üstün gelen CIA oluyor, adamımızın beceriksizliği sonucu gözlerindeki lensi çıkaramamasıyla -anlatıda birçok çatlak var, bence bu da onlardan biri- uzaylı olduğuna inanmayan görevliler, göz muayenesinde Newton'ı kör ediyorlar. Nadiren insancıl tepkiler veren Newton'ın muayene öncesi bağırıp çağırması, insan benzeri davranışları için artık çok geç. Şirket varlığını sürdürüyor ama Newton yok artık, amacından vazgeçmiş durumda ve kendi dünyasının yok olmasına benzer bir şekilde bu dünyanın da yok olacağını biliyor. Her şey olduğu gibi olur düşüncesiyle hiçbir şey yapmıyor, hele kör olduktan sonra.

Bryce, adamımızı aylar sonra, onca sorgulamanın yıkımını takiben bir barda buluyor. Newton kendi gezegenindekiler için soyut şiirler yazıyor, Dünya için edebi bir yenilik olan metinler kendi gezegenindekilere bir veda niteliği taşıyor. Yıkılmış biri Newton, Dünya gibi. Dünya biridir, bilirsiniz. Bence altmış yaşlarında, kel, göbekli ve yorgun. Ölmeyi bekliyor ama bir yanı da bir şeylere tutunmak istiyor. Bryce ve Newton'ın on konuşması, bu adamın iki yönünü ortaya koyuyor. Ötekine nasıl dönüşürüz, ideallerimizden nasıl vazgeçeriz, aslında çok da farklı olmadığımızı anlamak için illa birbirimize benzememiz mi gerekir, böyle bir ton kimlik problemiyle dolu güzel bir metin. Filmi de kült, izlemenizi tavsiye ederim.
Japon geleneğini, kültürünü Nazlı Kar'da detaylı olarak gördük. Soylu aileler, kızları veya oğulları evlenecekse derin bir araştırmaya girişir, dedektifler tutulur, aileye girecek olan insanın yamuğunun olup olmadığı kontrol edilir. Yerel kıyafetlerle Avrupa stili elbiseler bile bir uçurumun bir araya gelmeyen iki yakasını oluşturur. Günümüzde durum nedir, bilmiyorum ama Batılı tarzda giyinen kadınlar biraz uçarı olarak görülüyor o zamanlar, 1930'lardan sonrası. Bu metni oluşturan iki günlükten birinin yazarı olan İkuko, eşinin gözünde kıyafetleriyle de bir kimlik oluşturuyor. Kocanın adına bir yerlerde denk geldiğimi sanıyordum ama bulamadım, profesör olduğu için Hoca diyeceğim, Hoca'nın İkuko'yu tek bir parça halinde görememesinin sayısız sebebi var, bireysel ve kültürel. Sınıfsal farklar, kültürel farklar, ahlâk anlayışı, pek çok kod var. Hepsini birbirine ekleyeceğim.

Tanizaki'nin Tokyo'da yazdığı metinlerle tutucu bir yer olan Osaka'da yazdığı metinler, yazarın iki farklı dönemini kesin bir şekilde ayırt etmemizi sağlıyor. İlk dönemde Batı etkisiyle yazdığı metinler Japon kültüründen pek esinlenmediği zamanlara denk düşüyor, ikinci dönemdeyse Japonya'nın modernleştiği ve dünya savaşlarının en büyüğünden sağlam bir sopa yiyerek çıktığı zamanlarla iki farklı Batı'nın sentezi mevcut. Tanizaki'nin Tokyo'dayken etkilendiği Batı'yla Osaka'ya gelişinden sonraki Batı arasında muazzam bir fark var; bu farkın sebebi Tanizaki'nin kendisi tabii. Dünya birikimi arttıkça Batı'nın da farklı parçalardan oluştuğunu görüyor ve ikinci döneminde bu parçalarla kendi toprağının parçalarını bir araya getirmeye çalışıyor, böylece aynı evde yaşayıp birbirine yıldızlar kadar uzak olan insanların hikâyelerini okuyabiliyoruz. Okuyabiliyoruz, kendi ağızlarından. İki günlük; Hoca'nın ve İkuko'nun. Şöyle hayal ettim, belki de İkuko'yu Tokyo'daki Tanizaki olarak, Hoca'yı da Osaka'daki Tanizaki olarak görebiliriz. Aşırı bir yorum olabilir, belki de değildir. Kendisini karakterize etmeyi seven bir yazar Tanizaki, bu durumda cinsiyetlerin yaratacağı farkların üstesinden gelebilecek kadar da iyi bir kurgucu.
Hoca, yeni yılın ilk gününden itibaren İkuko'yla olan ilişkisini yazmaya başladığı günlüğünün anahtarını ortalık bir yerde bırakıyor ki İkuko günlüğü okusun. Aslında günlük olmaktan çıkıldığını gösterir bu; günlükle mektup karışımı bir metin yazıyor Hoca. Kitap hakkında şöyle bir bakınırken Yekta Kopan'ın bir değerlendirmesine denk geldim, günlüğün yazımında "Hikâyesinin olay örgüsünü okura net geçirebilmek kaygısı" yüzünden bir üst-anlatıcının varlığının sezildiğini, bunun da metni sakatladığını söylüyor. Ben buna pek katılmadım. Üst-anlatıcı ister istemez oluşur, zira her ikisi de kendi yazdıklarının diğeri tarafından okunabileceği ihtimalini düşünerek yazıyor. Günlükler okunsun istiyorlar hatta. Naipaul'un Taklitçiler'inde enfes bir örneği vardı bunun; zamanında çok mühim olan iki kişi arasındaki mektuplaşma sürerken esas oğlan mektuplaştığı kişinin üslubunu yapmacık buluyor, sanki o mektuplar kitleler tarafından okunacağı için o parıltılı, şaşalı dil kullanılmış. Okur bir üst-okur haline geliyor bu durumda, benzeri naneyi Tanizaki de yapıyor kısacası. Neyse, günlüklerdeki kodları belirlemeden ilerlemek dertli olacağı için önce çerçeveyi çiziyorum.

İkuko, Kyoto'nun geleneklere bağlı ailelerinden birinin kızı. "Öyle bir kadın tutup da kocasının günlüğünü gizlice okumaya kalkmaz." (s. 9) Burada durmak gerekiyor, günlüğünü çarpık gerçeklikle kurmacaya çeviren adamımızın -haliyle artık anlatıcı olarak da isimlendirilebilir- pek de güvenilir olmadığını düşünmeye başlamak için iyi bir nokta, çünkü birkaç sayfa sonra anahtarı ortalık yere "düşürdüğünü" göreceğiz. Okurun temkinli olması gerekiyor, bu insanlar başkalarına yalan söylemek pahasına kendilerine de yalan söylüyorlar. Kodlar gerçek ama. Adam elli altı, İkuko kırk beş yaşında. Kadının "iyi" bir evlilik yapmak için ailesinin dürtmesiyle evlendirildiğini öğreniyoruz, kocasını sevdiğini ama aslında sevmediğini öğreniyoruz, zira görev bilinciyle sevmek diye bir şey yoktur. Hoca'ya göre İkuko, eğlence mekânına satılmış olsa oradaki herkesi çalkalayacak bir kadın. Erkeğin güç istencini darmadağın eden bir kadın İkuko, hele Hoca'nın. Bu yüzden yetersizlik duygusuyla korkunç bir şekilde çarpıtılabilir. En azından Hoca'nın sözcüklerinden anladığımız bunlar.

Hoca'nın günlüğündeki kayıttan sonra İkuko'nun günlüğüne geçiyoruz, metin bu şekilde ilerliyor. Güç istenci dedim, İkuko'nun günlük yazmasındaki amaç, kocasından gizlediği şeyin ona üstünlük duygusu vermesi. Aralarında sağlıklı bir ilişki yok, sağlıklı bir iletişim yok, konuşmalarından anladığımız kadarıyla yaşamlarını sürdürebilecek kadar iletişiyorlar, bu kadar. Sevişmeleri kısa sürüyor, bu iletişim kanalı da kapalı. Adam, kadını tatmin edemiyor, kadın daha fazlasını istiyor ama geleneklerine bağlı, kocasını aşağılamıyor ve olduğu gibi seviyor. İkuko'nun da güvenilmez olduğunu belirteyim. Aslında metin Arthur Schnitzler'ın Ölmek'inin egzotik versiyonu sayılabilir bu açıdan; bir diğerini asla bilemeyeceğimiz için boşlukları kendimiz tamamlarız, bilinçli veya bilinç dışının yardımıyla. Sonra dünya başımıza yıkıldığı zaman doluluk yanılsaması ortaya çıkar, tanıdığımız kişiyi aslında tanımadığımızı, aslında kimsenin birbirini tanıyamayacağını anlarız. Tanıyamadığımızı ardımızda bırakır, başka bir tanıyamama vakasına yöneliriz. Tanıma gereksiniminden vazgeçildiğinde ve bir ihtimal her şey iyi gittiğinde kötü olan ne varsa unuturuz. Aşağı yukarı böyle işliyor süreç, bu iki insan doğal yollardan bunu anlayamadıkları için günlüklere, mektuplara, imalara, Kimura'ya, ortada kalan kızlarına başvurup içinden çıkılmaz durumlarını iyice düğümlüyorlar.

Kimura? Hoca'nın öğrencisi, o da hoca. İkuko'ya ilgi duyup duymadığını bilmiyoruz ama İkuko, James Stewart'a benzettiği Kimura'ya korkunç bir şekilde çekiliyor. Hoca da bu ikisini bir araya getirip kıskançlığı, nefreti ve sevgiyi bir araya getirmeye çalışıyor. Afrodizyak olarak Kimura işe yarıyor gerçekten, Hoca İkuko'yla çok sağlam sevişiyor, İkuko Kimura'yla sevişiyor ve birbirlerini günlükleri üzerinden yormaya, kandırmaya çalışmaya devam ediyorlar. İkisi de birbirinin günlüğünü okuyor ama okumamış gibi davranıyor. Korkunç bir uzaklık. Hoca bu stresi kaldıramıyor, şehvet dalgaları da sağdan soldan vuruyor ve ölüyor. İkuko'nun günlüğüne düştüğü son notlardan eşinin günlüğünü ne zaman okumaya başladığı, söylediği yalanları, her şeyi öğreniyoruz. Kimura'nın ikisinin kızı olan Toşiko'yla evleneceğini, İkuko'nun da yanlarında yaşayacağını gördükten sonra arka kapağa geçiyoruz, bitiriyoruz. O kadar kod dedim, pek bir şey de söylemedim ama anladınız.

Karanlık ve gizli duyguların olduğu söyleniyor ama ben bunlara pek rastlamadım. Boşlukta sallanan insanlar var, birbirleriyle konuşmuyorlar. Birbirlerini önemsemiyorlar, sevmiyorlar, zorla bir araya gelmişler, yeni bir hayat için gereken cesaretleri yokmuş, birbirlerini yavaş yavaş tüketmişler. Hoca'nın ölümü tamamen İkuko'nun yediği haltlar yüzünden gerçekleşiyor olsa da böyle bir sorumluluğu yaratacak herhangi bir derinlik yok. Birbirlerini tanımama ihtimalleri onları hiç mutsuz etmezdi. Kimi mutsuz ederdi, bir taraf gerçekten sevmişse onu. Doğal ve istenen bir ilişkiye başlayan herkes müthiş bir enerjiyle dolar, yeniden doğmuş gibi. Bu insanlar doğmamış bile. Pü Allah sizi be. Birbirlerinden o kadar farksızlar ki bir müddet sonra hepsi birbirini kendisiymiş gibi duyumsuyor. Kimura aslında Hoca, İkuko da Hoca, böylece Kimura yaşlı adamdan alabileceği bir intikam varsa alabilir. İkuko, kendisini bu yaşlı osuruğa hapseden geleneklerden intikam alabilir, Hoca fahişe olarak görmeye meyilli olduğu karısının ahlâksızlığından mutlu olabilir. Sevgisizlik pek çok kötülük doğuruyor.
Yeterince zevzekleştiysek eğer, son söz: "Pek olur Japon kurmacası," derler. Bir bakın.
Needful Things açılmış ama eşyalar direkt ölümcül, lanetle falan uğraşmaya gerek yok. İpler, zehirli şekerler, tüfekler, intiharın muhtelif gereçleri raflarda hazır duruyor, yaşamdan bezmiş olan gelip alıyor, gidiyor. Müşteri memnuniyeti müthiş, şikayet için dönen olmuyor. Olmuyor mu? Dükkânı işleten ailenin en küçüğü, optimist evlat Alan'ın ipleri kemirdiği, zehirli şekerleri yok ettiği sonradan anlaşılıyor ama ölmeyenler paralarını geri almak için gelmiyor, belki herkes ikinci bir şansı hak ettiğini düşündüğü için. Yaşamın güzelliğini hatırlamak için başarısız bir intihar girişiminde bulunmak gerekir. Gerekmez, yavan bir şey bu. Herkes ikinci bir şansı da hak etmez. Şans hak edilmez. Su içmek için şansa ihtiyaç olduğunu sanmıyorum.

Ya bu orta karar hikâyeyi bırakıp dünkü Camel konserinden bahsetmek istiyor deli gönül ama yapamam. Yaparım be. Çok güzeldi arkadaşlar, Song Within a Song öldürdü, Ice süründürdü, Latimer'ın karşısında gözümden iki damla yaş geldi valla. Bugün kuş gibi gezdim, oradan oraya sektim, öğrencilerin yanaklarını sıktım, idarecilerime ne kadar şeker olduklarını söyledim, aklımda sürekli Long Goodbyes döndü durdu. Çok iyiydi çok. Rush'ı da gördükten sonra gönül rahatlığıyla ölebilirim artık.
Herkes ölmek istiyor ama neden ölmek istiyor, fragmanlar halindeki olaylardan sonra ortaya çıkıyor bu. Olay kurgusu kabaca ikiye ayrılmış; başta aileyi ve müşterileri tanıyoruz. Tuvache ailesinden Lucréce ve Mishima evli, evlatları Alan, Vincent ve Marilyn. İntihar etmiş meşhurların isimlerini taşıyorlar, intihara bir adım kadar yakınlar, böyle pesimist bir ailenin neden varlığını sürdürdüğünü, dükkân işlettiğini bilemiyoruz. Diyaloglarda intihara meyilli olduklarını görebiliyoruz ama intihar eden yok. Henüz. Bir önceki nesli de bilmiyoruz, çocuklarına müntehirlerin isimlerini veren anneyle babaya isimlerini ne amaçla koymuşlar, bu bir aile işi mi, neler oluyor, bunlar gizli. Gündelik yaşamlarıysa ortada; küçük bölümler halinde düzenlenmiş anlatının ilk bölümünde müşterinin depresyonunu azdıracak konuşmalar yapmanın öneminden bahsedilirken gelen bir müşterinin bebeğinin gülüp gülmediği tartışılıyor, sonra müşteri bir anda kendini asmak için bir ip istediğini söylüyor. Şaşırıyoruz ve okumayı sürdürüyoruz, nelerin döndüğü yavaş yavaş anlaşılıyor.

İkinci bölüm. Marilyn "ölüm öpücüğü" yöntemiyle insanları öldürmeye başlıyor, dükkânın yeni kampanyası.. Başlardaki absürt aile yapısı ortadan kayboluyor, karakterler kendilerini yaşama sürükleyen insanlar olarak ortaya çıkıyor bu kez. Hikâyeyi orta karar yapan bu.
Animasyon filmi de varmış bunun, boş bir zamanda izlenebilir. Onun dışında ilginç bir metin olduğunu söyleyebilirim, fikir iyi ama kurgusu çok iyi değil. Yine de orijinal fikirler var bir yerlerde, onlar için okunabilir.
James Westerhoven'ın önsözünü okursak Dazai'nin bir insan olarak yenilgilerini ve bir sanatçı olarak yükselişini daha en baştan anlayabiliriz ama metnin kodlarını peşinen almış oluruz. Bu iyi bir şey değil, en azından benim için. Çözümlemeyi kendim yapmalıyım, sözcüklerin gerginliğini sezerek söylenen üzerinden söylenmeyeni bulmalıyım. Özellikle Dazai'nin metinlerinde bunu yapmayı çok isterim, kendisinin yaşamı son derece fırtınalı ve hüzünlüdür. İdolü Akutagava gibi intihar etmiştir, kırklı yaşlarına kadar iyi dayandığı söylenebilir. Bol inişli ve az çıkışlı yaşamını çocukluğundan itibaren bir yük gibi taşımıştır, bıraktığı noktayı kendi belirlemiştir. En iyi iki eserinin bu bırakış döneminde yazıldığı söylenir: Batan Güneş ve İnsanlığımı Yitirirken. Mor serseri haliyle yaptığı yolculuğun kayıtlarını son döneminin başlarında kaleme alıyor. Çocukluğun soğuğuna yolculuk; o kadar çok karanlık var ki bu yolculuğun bir nevi yuva olmayan yuvaya dönüş, erginlenme ayininin son adımı olduğunu düşünebiliriz. Çözülmeyi bekleyen meseleler var ama artık çok geç, bir anlamı olmayacak. Sebep olduğumuz kırık bir kalp için onca zaman sonra özür dilemek gibi. Özür dilenen kişi kalbi kırılan kişi değildir artık, dolayısıyla özrü kabul edecek kişi de değildir, o kişi bir daha bulunamayacaktır, kaybolmuştur. Dazai de bir yerlerde kayıp, kendini arıyor.
Önsözde Dazai'nin izlediği güzergâhın işlendiği bir harita var, oradan şehirler, dağlar, tepeler, kiraz ağaçları ve acının coğrafyası takip edilebilir. Dazai bu gezisini kaleme alırken edebi bir metin ortaya koymaya çalışmıyor gibi görünüyor, başlarda. Sonrasında monoloğuna öznellik karışıyor ve aralara sokuşturduğu tarihi olaylara, efsanevi kişilere, Japon kültürünü oluşturan parçalara rağmen gezinin esas amacı olan bu dökümlerin ötesinde, belki de nerede yittiğini çıkarsamaya çalışıyor. Teyzesinin, akrabalarının, tanıdıklarının yanında tren yolculukları, yürüyüşler ve kiraz ağaçlarının manzaraları da var. Kitabi bilgilerle başlayan metnin raydan nasıl çıktığını ilgiyle, yavaş yavaş izliyoruz. Daha en başta doğduğu yarımadayla ilgili bilgiler verdikten sonra kendi metinlerine döner, çocukluğunu bu metinlerden alıntılarla ele almaya başlar. Bahsi geçen metinler Türkçeye henüz çevrilmedi ne yazık ki, beklemedeyiz. Neyse, öğretmenlerinden yediği dayakları anlatır ve o günlerde yüzünü tarlaya çeviren sivilcelerini cinsel düşkünlüğe bağlayarak utançla hatırlar. Mahrem anılardır bunlar, trenden izlediği manzarada çocukluğunu görür. "Evet, gençliğimin bir gelgit dalgasına kapılıp denize açıldığı türünden bir latife yapmak geliyor içimden." (s. 37) Okuyucuya doğrudan da seslenir ve gezi yazısının güvenilmez bir otobiyografiye doğru kaydığını söyler. Bazı durumları abarttığını dile getirir, okuyucunun kendisine hiç inanmaması gerektiğini söyler. "Meteliğe kurşun sıkan ve hırçın bir edebiyatçının gezi yazısı" olarak niteler metni, hemen ardından bölgedeki kalelere, eski yapılara, Ainuların uğradığı katliamlara dalar, tarihin bir parçası gibi hisseder kendini. Kendi ayrıksılığının temelleri yüzyıllar öncesinden atılmıştır ona göre, geçmişin unutulmaya yüz tutmuş olaylarını anlatır. Seçici davranır, kendi ailesiyle olan sağlıksız ilişkilerini simgeleyecek olayları seçer anlatmak için.

Yazmaya başladığı zamanların izlerini de bulmak mümkün. Fransız edebiyatı okumak için Tokyo'ya gelmeden önce şarkılar söylemeye başlar, şiir okumak en büyük zevki haline gelir. Sevdiği yazarlardan bazıları hakkında gevezelik yapar, özellikle Başo hakkında. Haikuların efendisidir Başo, özü görür, şiirlerinde bu özden parçalar vardır. Dazai, Japon şiiri hakkında da değerlendirmelerde bulunur, gezdiği yerleri anlatmak dışında hemen her şeyi yapar. Yetişkinlerin birbirini gerçekten sevemeyeceğini, tanıyamayacağını söyler, kendi ustalığını sevgide bulur ve dünyada sevilecek çok şey olduğunu -biraz da özlemle, sanırım- anlatır. Arkadaşları ve gençliğindeki tanışları yeni fikirlere, yeni hatırlayışlara yol açar. Dazai'yi bu biçimde daha iyi tanırız, örneğin bir dost meclisinde saki içilirken dönemin ünlü bir yazarını yerin dibine sokar, kendi yazdıklarının daha iyi olduğunu söyler. Yakışıksız davranışlarının bilincindedir ama kendine engel olmaz, kimse odur, değiştirmeye de pek çalışmaz. Bunun arkasında yaşamını parçalayan birçok acı var, bazılarıyla yüzleşecek cesareti olsa da bazılarıyla barışmış durumda, kendini yok edecek ölçüde. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, abisi ve babasıyla olan çarpık ilişkisi, ele avuca sığmazlığı, bunlar kendisini bir şeyleri başarma duygusundan uzaklaştıran etkenler. Pek bahsetmek istemiyorum, önsözde bunlara geleceğim.

Anlatıda adı geçen hemen herkesin fotoğrafları mevcut, ortalara doğru. Olayların yaşandığı yerlerin, anlara ortak olan insanların fotoğraflarını görünce Dazai'nin sunduğu gerçekliğin doğruluğu hakkında pek bir fikir sahibi olamasak da metnin tamamen kurmaca olmadığını anlıyoruz. Kısmen kurmaca. Sonlara doğru çocukluğunda annesi yerine koyduğu kadınla karşılaşması mesela. Kadını otuz yıldan sonra görünce çocuk gibi seviniyor ve konuşmaya başlıyorlar, böylece sona gelmiş oluyoruz ve coğrafyanın tarihiyle kişisel tarihin birleştiği nadir metinlerden biri bitiyor. Okur olarak sıkı durmalıyız, Dazai'nin sıktığı ve bozmadan aktardığı gerçekler dikkatli bir okuma haricinde ortaya çıkacak gibi değil. Bu noktada önsöze dönebiliriz, artık karşılaştırma yapmamız gerekiyor. Dazai'nin yaşamıyla anlattığı şeyler ne ölçüde örtüşüyor, bakıyoruz.

Westerhoven'ın Japoncadan çevirdiği metinlerden biri bu, kendisinin Dazai'nin yaşamıyla metin arasında bağlantılar kurabilecek kadar da iyi bir Dazai araştırmacısı olduğu söylenebilir. Tsugaru'yu anlatarak başlıyor önsözüne Westerhoven, burası Japonya'nın en büyük adasının kuzeydoğu ucunda yer alan yalıtılmış bir bölge. Kıtlıklarla ve yalnızlıkla boğuşuyor. İnsanı içe dönük, yabancılar pek sevilmiyor. Daha da önemlisi, burası Dazai'nin doğduğu yer. Savaştan bir süre önce bir yayınevi, Dazai'ye doğduğu yer hakkında bir yazı kaleme alıp alamayacağını soruyor. O sıralarda cebinde beş kuruşu olmayan Dazai teklifi kabul ediyor, yollara düşüyor. Yazarın en çok bilinen son iki metninden daha iyi olduğu iddia edilen mor serserinin bu notları, teklif olmasa ortaya çıkmayacaktı. İyi olmuş. İyimser bir bakış açısıyla yazıldığı söyleniyor, evliliğinin ilk yılları ve geçmişteki fırtınalar dinmeye yüz tutmuş. Hatırlanacak onca şey var ve kötü anılar bile mutluluk verebilecek durumda. Ağır bir yaşam onunkisi, aslında son derece varlıklı bir ailede doğuyor ama otuz kişinin yaşadığı bir evde büyümek, kimliğini keşfetmesinde gecikmeye yol açıyor. Değerli olduğunu bir kez olsun hissettiğini sanmıyorum, gerçek annesinin kim olduğunu bilmemesi de yalnızlığını kaça katlamıştır, bilemiyorum. Teyzesini yıllar boyunca annesi sanması, Japon aile yapısının karmaşıklığı ve benzeri etkenler, sadece bir isimden ibaret olarak kalmasını sağlamış. Politikacı ve tüccar yoğunluklu ailenin yolundan gitmiyor Dazai, edebiyat okumak için Tokyo'ya geliyor ve kayışı koparıyor. Keyif verici maddelerden çokça keyifleniyor, geyşalarla yatıp kalkmaya başlıyor, aileden atılıyor ve komünist partinin bir üyesi oluyor. Abisinin kendisini defalarca kurtardığını söylüyor Westerhoven, Dazai bu yüzden abisiyle kendisi arasındaki mesafenin aşılamayacağını düşünüyor ama abisine saygıda kusur etmiyor bir yandan. Nihayet ailesiyle barışır gibi oluyor, evlenip çocuk yapıyor ama karanlık peşini bırakmıyor. Metreslerinden biriyle intihar ederek yaşamına son veriyor. Akutagava Ödülü'ne iki kez aday gösterilmiş, ödülü bir kez kazansaymış her şey daha farklı olabilirmiş. En azından kendi yaşamını yeniden kurarak bazı şeylerin daha farklı olabileceğini, belki de kendini teselli etmek için göstermek istemiş; otuz yıldan sonra karşılaştığı kadının gerçek yaşamda verdiği bir röportajdan öğrenilmiş ki karşılaşma Dazai'nin anlattığı gibi olmamış hiç, gerçeğin sıkıcılığıyla doluymuş. Biraz sihir katmak istemiş Dazai, romantik bir kurmaca ortaya çıkarmak için kadını umursamadığını ve hatta kadına kaba davrandığını söylüyor. Gerçekte eksik olan bir şey var, Dazai o eksikliği tamamlıyor. Kendi gerçekliğimiz kolektif olandan daha ihtişamlı olduğundan bazı şeyleri değiştirirsek insanlar kızar ama biz mutlu oluruz. Dazai mutlu. Bir süreliğine. Japon işi sevenlerin kaçırmaması lazım, kurmaca otobiyografi sevenlerin de.