Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Stephen Graham Jones'un Melezler'i dün gece bitti, hastanede iki büklüm kıvrıldığım ikili koltukta, sabahın dördünde sanırım. Anneanneme kan veriliyordu, annem koltukta uyukluyordu, abimi uyusun diye eve göndermiştik, ben de hava almak için dışarı çıktığımda oralarda dolanıp Kartal'a yeni dikilen gökdelenlerin arasından Kayışdağı'nı görmeye çalışıyordum. Saat ilerledi, kitap bitti, çantama bir göz attım. O da nesi, Bir Gece... Bir Tren derinlerden bana bakıyor. "Gel bakayım sen şöyle," dedim, bir saate yakın bir sürede onu da iyi ettim. Sonrasında hava aydınlandı, metroya bindim, Küçükyalı'da indim, eve yürüdüm, abimi uyandırıp duş aldım, yallah çocuklara karne vermeye. Şimdi sıfır uykuyla bir şeyler anlatmaya çalışacağım ama olmayacak muhtemelen. Neyse, bu da böyle bir şey olsun.

Daisne 1912 yılında Belçika'da doğmuş, 1978'de ölmüş. Büyülü Gerçekçilik türünün öncülerinden biri olduğu kabul ediliyor. Kütüphane müdürlüğü, Almanca öğretmenliği gibi işlerde çalışırken eserlerini kaleme almış. Bu anlatı 1968'de sinemaya uyarlanmış, izlemek şart oldu. Alef de umarım gerisini getirir, Daisne'nin girift olmayan, sihirli bir anlatımı var. "Kara karnaval" diyeceğim, gecenin tüm olanaklarına açık. En azından karakterler açık. Okur da açıksa bu iyi bir novelladır kanımca, etkileşim anlatıyı derinleştirir. Ben çok derinlerde bir yerde bulunması gereken kurmaca-gerçeklik farkının kodlarını taşıyan akli melekeyi zamanın birinde yitirdiğim için her anlatıyı kurmaca kabul etmemin yanında yaşamı da kurmacaya dahil ediyorum. Adım gibi biliyorum ki tam arkamda Kaku'nun dediği gibi "kuantum çorbası" yüzüyor, biçim kazanmak için algılanmayı bekliyor. Her neyse, gecenin gerçekliğini baykuşlara sorabilirsiniz. Onlar bilir.
Gözlerini açtığında kompartımandaki bütün yolcuların uyuduğunu fark ediyor anlatıcı. Daha en baştan bir çeviri hatasına kurban gidiyoruz ya da nelerin döndüğünü, biraz çakallıkla anlıyoruz. Tığ işine gömülmüş bir kadın var ortamda, herkes uyumuyor yani. Anlatıcının gözlerini açması, kendisinin de uykuda olduğunu belirtiyor olabilir, uyanık haldeyken göz kırptığı anlamına geliyor olabilir, uyarılara açık olacağız. Kompartımandaki nesnelerin ve insanların aktarımından mekân oluşturma çabasına girildiğini anlıyoruz, ayağın sağlam basılacağı bir zemin olmalı. Tığ kız, yanında gençten bir adam, ahşap oturaklar, biraz irice anlatıcımız ve yanına oturan bir diğer irice adam. Bahsi geçen her şeyin özellikleri kısaca anlatılır; huzursuzluğun izini taşıyan yüzler, loş ışık, uyuyan insanlar. O yana uğursuz bir şeyin geldiğini düşünebiliriz. Pencereden görülen manzarayla yer isimlerini bir araya getiremiyor anlatıcı, hayalperest bir doğa hayranı olmasına bağlıyor bunu. Bir müphem nokta daha. Kasıtlı olarak yaratılır; anlatıcı orta yaşlarda bir yazardır ve gergin ruh halini bir aydınlık olarak görür. Kahve, masa, kağıt, kalem ve tedirginlik, yazarın ihtiyaç duyduğu şeyler. Bahar mevsimini bu yüzden sevmez, yeniden doğuşun yükü ağır gelir. Onun mevsimi sonbahardır.

Öğrencilerinin edebiyat dersine ilgi göstermediklerini düşünerek sıkıntı derecesini artırır. Nesil farkı devreye girer; anlatıcı için edebiyat romantik dışavurum demektir, "günümüz gençleri" için sıkıcı bir şey. "Belki de modern hayat hakikaten hayatın kendisinden daha zengin bir tedarikçidir." (s. 15) Bu savın doğru olmadığını ilerleyen bölümlerde göreceğiz, hayatın kendisi -olaylardan yola çıkarak söylersek- heyecan tedarikçiliğinde hâlâ bir dünya markasıdır. Atalet yasası da bununla alakalı olarak anlatıda yer alır; söz ağızdan çıkmadan hareket etme çabası gösterdiği için sözcüklerle daha baştan kurulmuş dünyaların uyum gösterip göstermemesine göre iletişim kurabildiğimizi düşünebiliriz. Yüz sekiz kez andım burada, bir kez daha anayım; Pirandello ve Ionesco bu iletişmeyi ve iletişememeyi müthiş işlerler. Herkes sözcüklerine kendi anlamlarını katar ve sonuçta kimse anlaşamaz, kimse birbirini tam olarak tanıyamaz. Sözcükler aynı anda, aynı biçimde çıkarak aynı davranışlara ve düşüncelere yol açarsa, belki. O kadar zor bir şey ki bu.

Denklik. Mucizedir aslında. Şu yaşıma kadar herhangi birine denk geldiğimi bilmiyorum, farklılığın acısı hep çekiliyor. Denk gelenler? Onlar için büyülü bir dünyanın kapıları aralanır. Küçük bir mutluluk büyür, ortak bir kurgunun keyfi çıkarılır. Bu duyguyu yaşamak isteyen adamımız, sigarasını yakmak için ateş aramaya başlar ve yanındaki beyefendiden ateş ister. Beyefendi -adı Hernhutter- profesördür, anlatıcının denk gelebileceği bir insan. Saatlerinin altı buçukta durduğunu görürler, uyumaya başladıkları zaman. Baştaki şüpheciliğimizin bir yerlere vardığını seziyoruz. İkisi de olağanüstü bir anı yaşadıklarını düşünmeye başlar. Bir üçüncü eklenince kadro tamamlanır: Val. Genç bir öğrenci, tren arıza yapınca diğerleriyle birlikte iner ve hareket zamanı geldiğinde trene binmez, diğer ikisiyle birlikte uzaklardaki ışıklara, köye doğru yürümeye başlar. Gece yolculuğu, bilinmeyene doğru. Bulmak için kaybolmak gerekiyor, artık neyi arıyorlarsa. Biliyorlar gerçi; saatlerin neden durduğunu, üçünün de uyumadan önceki son düşüncelerinin neden benzer şeyler olduğunu, onları bir araya getirenin ne olduğunu arıyorlar. Hayatı kucaklayışlarında buluyorlar cevabı, başlarına ne gelirse gelsin yaşamayı seviyorlar ve daha ilerisini görmek istiyorlar. Yürüyüşleri, karanlığın kalbine atılışları bu yüzden.

Girdikleri ilk evde bir ziyafete denk gelirler. Çeşit çeşit insan, bin bir türlü eğlence, curcuna. İnsanların konuştukları dilleri bilmezler, Babil dili. Hiçbir şekilde mantıklı bir iletişim yok. Val'in konuşmaya çalıştığı kadın sadece gülümser. Herkes birbirine benzer, halktan olanlar ve zengin olanlar arasında pek bir fark yoktur. Zaman akmaz, zamanın uğramadığı bir evde sonsuza kadar sürecek bir şenliğin orta yerinde kalırlar, yüzler eğretilir ve melek yüzlerine benzer. Aslında son derece tanıdık bir yerdedirler ama düşüncelerinin denkliğinden duydukları heyecan, gerçeği görmelerini engeller. Val, gitmesi gereken yeri hatırlar hatırlamaz oradakilerden birinin yakınlardaki tramvaydan bahsetmeye çalıştığını anlar, iki arkadaşını gitmeye ikna edemese de kendisi oradan ayrılır. Gerçeklik yırtılmaya başlar, garip görüntüler dalgalanır ve anlatıcı "uyanır", yanındaki hemşireye neler olduğunu sorar. Kaza. Profesör yanında yatmaktadır, yaralıdır ama yaşıyordur. Val'in ölmesi kendi tercihi gibi gelebilir, belki gizemin bir adım ötesini öğrenmek istediği için aslında ölüm kararını kendisi vermiş olabilir. "Aklımdan belli belirsiz, 'Bu ölü bizi ayırıyor mu yoksa birleştiriyor mu?' diye geçirdim." (s. 77)
Bitik Adam'da Papini'nin ruh hallerini, fikirlerden fikirler doğuran bir zihnin yankısını duyduk. Acılarla doluydu. Kadınlar, edebiyat, felsefe, gelecek, dünyanın bütün uğultuları tek bir noktaya sıkışmıştı. Bütün bunlarla ne yapacağını bilmeyen adamımız, bir çıkış yolu bulabilmek için zamanın geçmesini beklemek zorundaydı. Zamanı geçirememek, asıl problemi buydu. Her şey geride kalmaya başladıkça adamımızın sıkıntılarının ortadan kalktığını gördük. Kadınlara yaklaşamayan adam, bir süre sonra kadınlarla oynadığı oyunlardan bahsediyordu ve kendine yeni sıkıntılar buluyordu. Odağı bu ve bunun gibi çıkmazlardı. Yaşamın kendisiydi, sadece bunları içeren bir yaşam. Papini, sıkıntısını çoğaltır gibi karakterlerini de çoğalttı, ikisi koşut ilerledi sanıyorum. Araya çağının bilinen insanlarını da kattı; Ford'u ve Einstein'ı kurmacanın içinde, mümkün bir paralel gerçekliğin içinde konuşurlarken buluruz.

Gog nam adamla tımarhanede tanışan anlatıcı, Dalmaçyalı bir şairi ziyaret ettiği günlerden birinde Gog'un ilginç hayatını öğrenir. Gog dünyayı dolaşmış, yaşayabileceği hemen her şeyi yaşamış bir gezgindir, dünyanın en zengin adamlarından biri olduğu için ne istemişse gerçekleştirmiştir. Tımarhaneye kendi rızasıyla girip kafa dinlemek ister ama coşkun ruhunu dizginleyemez. Paradoksal konuşmalarındaki "hayvanca çıkışlar" bu adamı anlatıcı için oldukça dikkat çekici kılar. Yazıları da ilginçtir, bir gün doluca bir defteri anlatıcıya verir ve anlatıcıdan defteri okumasını ister. Büyük bir olaydır bu; anlatıcı okuduklarından inanılmaz ölçüde etkilenir ve kronolojik bir sıraya koyduğu parçaları yayımlatır. Gog'un fikirlerine katılmadığını ve Gog'dan nefret ettiğini söyler ama adamın barbarlığı olağanüstülüğe karışmıştır, son derece çekici bir ilkellikte deneyimledikleri dünyanın bütün gizemlerine açıktır. Bu sayede okuruz insanların söylediklerini, yaptıklarını. Bütün bunlar bir notun içinde yer alır, altta Papini'nin imzası vardır. İnanabiliriz yani her şeye, kurmacanın en eski oyunlarından biri iş başındadır. Yalanın da. İçine bir parça gerçeklik katılan yalanın inandırıcılığı nasıl tavan yaparsa işte.

Birçok bölümden oluşan metnin her bir parçasında ayrı bir delinin, dehanın veya orijinal fikirler taşıyan kişinin yaptıklarını ve düşündüklerini öğreniriz. Kişileri nasıl ele alacağımı bilemiyorum, Gog'un yolculuklarında ortaya çıkıp kaybolurlar, evine çılgın projelerle gelip kaybolurlar, her zaman söyleyeceklerini söyleyip giderler. Çılgın projeleri için Gog'dan para istedikleri olur, nüfuzundan faydalanmak isteyen olur. Çeşit çeşit. İnsanoğlu böyledir, vermezsen de isterler. Neyse ki hikâyeleri oldukça ilginç.
Babil'in gizemlerinden atomun büyüsüne, teknolojinin sihrinden kadim zamanların gizemlerine kadar hemen her şeyi anlatan onlarca insan, onlarca serüven, dehayla deliliğin arasında gezinen sayısız fikir. Papini, medeniyetin çizgilerini katranla bozuyor ve alternatif düzenlerin, yaratıların belirsiz imajlarını sunuyor. Hasta ruhlu bir deha.
Biraz araştırdım, Altay Öktem'in özel ilgi alanı olan Thomas Dumas'ın fotoğrafları çağına göre radikal ölçüde yeni. Metinde de geçtiği gibi çağdaşlarını ve kendisinden sonra gelen sanatçıları etkilemiş, etkilemediyse de onları öncelediğinden değeri büyük. Değerini daha da büyüten şey, adamın tamamen kurmaca olması ama kurmacanın gerçeğe yaklaştığı bir yerde durması. Öktem'in diğer metinlerinde de yer alan Dumas, sıkı örülmüş ve daha önemlisi de on yıldan fazla bir zamandır yazarın üzerinde kafa yorduğu bir adam. Bundan daha gerçek bir şey düşünemiyorum, mesela şu binanın ardındaki binanın, onun da ve onun da ardındaki binanın arkasında uzanan Burgazada bu kadar gerçek değil şu an, çünkü kurmaca içinde kurmacanın iki eksinin bir artı etmesi niteliğini taşımıyor. Thomas Dumas bunu taşıyor. Anlatı içinde sıkı duruyor, daha başlarda tedavülden kalkmasına rağmen düşüşünü izliyoruz. Anders Bauman ve Maria Saura üzerinden, yeryüzüne hızla yaklaşmanın Dumas gibi avantgarde denebilecek bir sanatçı için anlamını gösteriyor Öktem, bu sırada iki ana karakterin kendi arayışlarını ve kendi kurgularını da Dumas'la birleştiriyor ve pek de güvenemeyeceğimiz karakterleri koyuyor ortaya. Anlatısına başlar başlamaz romandaki kişilerin, mekânların ve olayların tamamen gerçek olduğunu söylüyor. Bernhard'a uyarsak gerçekten daha gerçek olduklarını söyleriz, iyi olur.
Nedir, Thomas Dumas'ın sağ ayağının başparmağıyla çektiği fotoğrafların odağında Maria vardır. Alp Dağlarında süren fotoğraf çalışmaları, Dumas'ın aniden açılan bir boşlukta yitip gitmesiyle sona erer. Çektiği fotoğraflara dönüşür Dumas; bedeni kırık aynalardan yansıtıp bir araya getirerek oluşturduğu ve parçalarından daha başka bir şey haline getirdiği sanatını gerçekte kendi bedenine uygulamıştır, istemsizce. Parçalara ayrıldığını hayal ederek söylüyorum bunu, aşırı yorumluyorum. Maria ne yapar, yerdeki fotoğraf makinesini alır ve ağlamaya başlar. Bauman'la tanışmalarına bu ölüm sebep olacaktır, birlikte Paris'e ve İstanbul'a uzanırlarken aralarındaki ilişki derinleşecektir ve derinleştikçe aralara sıkıştırılan küçük detaylarla aslında pek de makul bir ilişkinin özneleri olmadıkları ortaya çıkacaktır. Zaten her şey bir parçalanmayla başladığı için türlü akıl hastalığını karakterlere yakıştırabiliriz; II. Dünya Savaşı sürerken masum insanların kafalarına yağan bombaların arasında var olmaya çalışırlar. Doris Lessing'in bir öyküsünde, Clive Barker'ın bir romanında savaşın ne kadar kaotikleşebileceğini görürüz; alev topunun içine girmeden önce insanların aç karnına gitmek istemediklerini öğrendikten sonra değil savaşın anlamı, yaşamın anlamı bile ortadan kalkar. Yani aslında yaşamın anlamı kolay bir şeydir; düşünmekten geçmediği gibi sözcüklere de sığmaz. Yaşamın anlamı yaşamın ta kendisidir, bu yüzden yaşamdan umulacak olan şey yaşamaktan başka bir şey olmamalıdır. Oysa savaş zaten yaşamın değillemesi olduğu için insanların düştüğü boşluğu anlamak bizler için pek mümkün değil, ancak belli bir ölçüde bu hiçliğe yaklaşabiliriz. Anlatıcı olan Bauman'a göre bu yaklaşım saçmalık üzerinden yürür. Yıkık duvarların arasında ağlayan Dumas'ın hatırlanması, belki de o an kırılan bir kişiliğin artık kendi olmayan kendini görmeye yol açar. Burada keyif kaçırmamak mümkün değil ama söylemeliyim; Dumas ve Bauman aslında aynı kişide iki farklı persona olabilir gibi duruyor, anlatının içinden çıkarılabilecek bir şey bu. Maria da aynı şekilde Bauman'ın zihninin bir defosu vaziyetinde. Belki. Belki de değil. Okura kalmış.
Maria İspanyol, Dumas'a poz veren son kişi. Dumas'ın "rezil" ünü yüzünden İspanya'dan şutlanıyor ve aforoz ediliyor. Dışlanan bir güzellik, Dumas'ın yeteneği gibi. İster istemez analoji arıyorum, elimde değil. Her neyse, arkadaşı Dumas'ın ölümünden sonra Maria'ya ulaşmak isteyen Bauman, kadından haber alır almaz Paris'e gider ve yaşamını yavaş yavaş mahvetmeye başlar. Çalıştığı üniversiteden yıllık izin almıştır ama anlatı ilerledikçe işi tehlikeye girer ve nihayetinde kovulur Bauman, zaten hocalıktan da pek haz aldığı söylenemez. Dumas'ın sanatı hakkında yazdığı makalelerden daha iyisini yapabilecek durumu vardır artık; Maria'yla birliktedir ve Dumas'ın tamamlamaya çalıştığı Derinliğin Dört Boyutu nam eseri kendisi tamamlamaya çalışır. Bunu hem Dumas'ın biyografisini yazarak, hem de ölümünü adım adım takip ederek yapar. Hatta beşinci bir boyut da ekler; Dumas'ın düşüşü. Sanatı yaşama taşımıştır Dumas, kendi düşüşüyle derinliğin son boyutunu sergiler. Olaylar çok ani gelişmiştir, bir ara Bauman bu düşüşü Maria'ya borçlu olduğunu düşünür ama doğru değildir bu. Maria da pek doğru bir insan değildir aslında, Bauman keçileri kaçırmaya yaklaştığında kararsız bir madde gibi salınmaya başlar.
İkisi olayın yaşandığı yere giderler, Paris'te dolaşırlar ve yolları en sonunda İstanbul'a düşer ama önce Dumas'ın yaşamını aktarmak gerek. Savaş sırasında birkaç eşyayla birlikte İsveç'e taşınan ailenin küçük oğlu Dumas, fotoğrafa düşkündür ve babasının bin bir zorlukla aldığı fotoğraf makinesiyle çalışmalarına başlar. On iki yaşındayken kendisinden sekiz yaş büyük komşu kızının fotoğraflarını çekmeye başlar. Pornografik fotoğrafı andıran bu çalışmalarda bedenin farklı anlamları ortaya çıkarılır, işin kuramsal boyutunu bırakıyorum ki anlatıya eklemlendiği noktaların kilit nitelikleri bozulmasın. Neyse, Dumas bir fotoğrafçının yanına kalfa olarak verilir ve ustası tarafından çok sevilir, ustasının karısının çıplak fotoğraflarını çektiği ortaya çıkana dek. Tekme tokat dövülür ve işten atılır. Son damla, açtığı sergidir. Çalışmaları infial yaratır, öldürülmemek için her şeylerini geride bırakarak kaçarlar. İki hadise: Fotoğraf makinesi hediye edilirken mutluluktan dili tutulan Thomas bir daha konuşamaz. Benzer şekilde kollarının yönetimini de kaybeder, bu yüzden ayaklarının yardımıyla çalışmalarını sürdürür.
İstanbul kısmı da ilginçtir, burada Dumas'ın fotoğraflarını çektiği kızın öldüğünü öğrenen Bauman, kızın abisi tarafından tuzağa düşürülür ve kaçırılır. Maria'yla yolları -geçici olarak- burada ayrılır ki aslında yollarını hiç ayrılmayacağını sonra öğreniriz. Kendisinin çıplak fotoğrafları çekilir ve adamımız Maria'yı bulabilmek için birlikte dolandıkları yerlere gider. Bulur da, kaçarsız.
Bir iki meseleyi ele alıyorum, yakalanabilecek ince detaylar var. Maria, Bauman'ın düşündüklerini dile getiriyor. Bu, Bauman'ın beynine erişim olanağı olduğunu gösterir ki biri benim beynime erişiyorsa o biri, tanımadığım bir "ben"imdir. İkinci olarak Dumas'ın çalışmalarının rezilliğine dayanamayan ablanın evden kaçmasını ve yıllar sonra tekrar ortaya çıkması üzerinde durabiliriz. Bauman, Dumas hakkında yazdığı biyografiyi -aslında biyografiden fazlası, monografiyle karışık bir şey denebilir- bitirmeye yaklaşırken ansızın ortaya çıkan ablayla da uğraşmak zorunda kalır. Abla, ablalığını laf arasında çaktırır ve Dumas'la Bauman'ın aynı kişi olabileceğini düşündürür. Bauman işinden şutlandıktan ve Maria'yı bulamadıktan sonra sadece eserine yoğunlaşır, abla bu eseri bitirmemesi konusunda kendisini iki kez uyarır ama Bauman'ın dinleyecek hali yoktur. Metnini yazmak onu yavaş yavaş yok eder, aslında ünlü bir Hollywood yıldızı olan Maria'yı tekrar yanında bulur. Gerçi diğer insanlar, mesela otel görevlileri bulamaz ve Bauman'a garip garip bakarlar. Hastalıklı bir zihnin yaratısı işte, ne kadar inanılırsa.
Sonsöz olarak romanın yazılışını anlatıcının ağzından dinleriz ve gerçekliğe yeni katmanlar ekleyen gelişmelerle romanı bitiririz. Şöyle bir durup düşünmemiz gerekir, karakterlerin hiçbiri güvenilir değildir, Dumas hariç ki onun olayını söyledim. Bauman hakkında bir iki şey söyleyecektim, dolayısıyla Öktem'le de ilgili olacaktı ama adamın zaten hafif tırlatmış olduğunu düşününce aslında anlatım tekniğinin başarısıyla bir ilgisi olmadığını düşündüm mevzunun. Bauman'ın duygu geçişleri çok hızlı ve aşkı açıkçası temelsiz, beyninde karnavallar dolaşıyor olmasaydı olumsuz bir eleştiri yapmaya niyetlenmiştim ama şu halde mümkün değil. Bir diğer mevzu, kentlerin çok anlatı kokması. Bunu nasıl tanımlayabilirim bilmiyorum ama şöyle bir şey; bir kente gittiğinizde sadece "en" noktalarını gezmek gibi bir imge oluşuyor ama yine Bauman'ın düşüncelerini izlediğimiz için bunu bir kurmaca defosu olarak göremiyorum. Yavanlık aslında Bauman'ın yavanlığı.
Gerçeğin kırılma noktası olarak savaştan daha büyük bir facia bilmiyorum. İlk dünya savaşının son savaş olacağı söylenirken bunu kimse düşünemiyordu sanırım, herkes bilimde atlanan çağın getirdiği ve getireceği zenginliği hayal ediyor ve sömürü düzenine dahil olarak saatlerce çalışmaya, onca yorgunluğa rağmen refahın uzağından yakınından geçmeyen bir fakirliğin içinde can çekişiyordu. Dünya öyle veya böyle ilerliyordu, Polinezya'da binlerce yıllık gelenekler sürüyor, herkes mülkiyetsiz çocuklara bakıp ağaçlardan yiyecek topluyordu, Japonya'da tapınağında oturan bir rahip sonsuzlukla bütünleşiyordu ve Fransa'da bir asker, birkaç metre ötedeki cephede konuşlanmış Alman askerleriyle sohbet ediyor, papara yememek için arada havaya kurşun sıkıyordu. Black Mirror'ın bir bölümünde deniyordu ya, I. Dünya Savaşı'nda askerlerin silahlarındaki kurşunların %15'i kullanılmış, genellikle havaya sıkılırmış kurşunlar, komutanlar düşmanlara ateş etsinler diye askerlerini sopayla döverlermiş, o hesap. Savaş her şeye rağmen insanlığın sürdüğünü gösteriyordu, farklı bir cephede. Bombalar ortaya çıktığı zaman bu insanlıktan da eser kalmadı, Vonnegut'a ve Remarque'a baktığımızda son noktayı görebiliyoruz. Hatta Cocteau'yla Remarque'ı karşı cephelerde birbirleriyle sohbet eden iki asker olarak da hayal ediyorum, savaşların ikincisinde Böll'le Vonnegut'u hayal ettiğim gibi. Remarque olanca gerçekliğiyle anlatıyordu her şeyi, kopan uzuvlar ve yanan ciğerler vardı. Cocteau'da durum biraz daha değişik. İçki şişelerine benzetilen askerler, eğlenceye benzetilen savaş ve sarhoşluk sırasında kırılan şişeler bir arada. Bu işte, bahsettiğim kopuş. Savaş gayet gerçek dışı bir olgu, insana dair ne varsa zıt kutbunda. Belki Spartalılar şikayet etmezlerdi ama biz savaş gerçeğinden çok uzaktayız, savaşı anlayamayız. "Baby Boomers" derler, son savaştan sonraki ilk nesil. Verdikleri eserlere bakınca sıkıntılarının şöyle sıkı bir savaş görmemek olduğunu söylüyorlar, ondan önce her şey son derece anlamlıymış, gerçekmiş gibi. Kendi savaşlarını kendi bunaltılarında yaratıyorlar. Coupland'ın çöle taşınan veya hava alanında terör estiren insanları, Ellis'in ne yapabiliyorsa onu yapan -dilencinin gözüne bıçak sokmak, dünyaca ünlü arkadaşları havaya uçurmak vs.- insanları, hepsi boşluğun ürünü. Dolulukta ne vardı, uğruna savaşmaya değer bir şey?
Cocteau'nun karakterleri savaşın öyle pek de özlenmeyecek bir şey olduğunu gösteriyor, savaş da yaşamın bir parçası ve oyuna dahil. Bu yüzden herhangi yüce bir amaç uğruna değil, varoluşlarını sürdürmek için oyunlar yaratmak uğruna savaşa katılıyorlar. Çevirmen Özel Aydın'ın sunuş yazısına bakarak Cocteau ve yazdığı metin hakkında çok şey anlaşılabilir. 26 yaşında bir kaçak olarak gidiyor savaşa Cocteau, kendisinde uyanan coşku, düş, tedirginlik ve tehlikelerin yansıması metinde ortaya çıkıyor. Eleştirmenlerin Sahteci Thomas hakkında yazdıkları olumsuz eleştirilere verdiği cevapta hiç gitmediği, uydurma bir savaşı anlattığını söylediklerini, oysa bulunmadığı ve yaşamadığı hiçbir sahneyi metne almadığını söylüyor. Lispector'ın "kendini kurma"yla alakalı sözlerini, G.H.'nin bitmez çilesini bilirsek Cocteau'nun acıyı bal eylediğini, kendini olmayan bir şey olarak değil de olabilecek bir şey olarak anlattığını söyleyebiliriz. Adamın şöyle bir sözü var: "Ben her zaman gerçeği söyleyen bir yalanım." Yalanı yalan olarak değil, kurma edimi olarak göresim var. Savaşta -askerlikte de böyledir bu, örneklerini gördüm- kimlikler baştan yaratılabilir, herkes istediği kişiye dönüşebilir, o kaosun ortasında insanın kendi yaşamını kurmacaya çevirmesi çok kolay. Dolayısıyla Cocteau'nun oyunları için savaştan daha elverişli bir eylem yok. Thomas biraderimizi Cocteau'nun bir ölçüde yansıması olarak görmek çok kolay, kendisi bir nevi Chauncey. Kosinski'nin Bir Yerde'yi yazarken Thomas'ı bir anlığına da olsa aklından geçirdiğini hayal ediyorum. Anlatıcı da çanak tutuyor buna: "Savaş tam bir karışıklık içinde başladı. Bu karışıklık hiç durmadı bir uçtan ötekine. Kısa bir savaşta düzen sağlanabilirdi ağaçtan düşer gibi. Oysa garip çıkarlar yüzünden daha zorla tutturulmuşçasına uzatılan bir savaş sürüyle başlangıç ve akıma yol açan düzeltmeler sunuyordu hep." (s. 7)

Birkaç insanın garip çıkarlar, belki garip huylar peşinde yaptıkları, metnin kabaca özeti bu. Sadece Thomas üzerinden yürümüyor, belki farklı bir isim, daha kapsayıcı olanı kullanılsaymış daha anlamlı olabilirmiş ama Cocteau kitabın diğer adının Tarih olduğunu söylüyor zaten. Evet, tarih de tepedeki insanların garip huylarından başka bir şey değil, bir açıdan. Neyse ki tek açıdan değil. Diğer insanlara da bakınca her birini bir araya getiren özelliklerini görebiliriz, mesela Prenses Clemence Bormes ve kızı Henriette. Bormes, yoksulları sevmediğini ve hastalardan tiksindiğini söyler, savaşa katılması uçarı ruh halinden kaynaklanır. Sonradan oyuna dahil olup prensese tutulan bir doktor, kadının çok hafif olduğunu düşünür ve onu etkilemek için elinden geleni yapar. Clemence gerçekten de kafasına estiği gibi yaşar, bir süre önce ölen soylu eşi vasıtasıyla girdiği ortamlarda istenmeyen kadın damgası yemesine rağmen gerçekleri söylemenin cesaret istediğini ve bunun ödüllendirilmesi gereken bir erdem olduğunu düşünen birkaç kodaman Clemence'in arkadaşı olur. Savaşta da bu ilişkilerini kullanacak, yaralıların taşınması konusunda çok insanın yardımını görecektir.

Notlardan birine denk geldim, Clemence'in düşünceleri: "Savaş ona hemen bir savaş oyunu gibi geldi. Erkeklere ayrılmış bir oyun." (s. 12) Kendinden daha büyük bir şeyi yıkamayacağını anlayan kadın, onun bir parçası olmak ister ve kadroyu toparlamaya başlar. Kendisini binbaşı-hemşire olarak tanıtan Bayan Valiche, çıkarcı ve entrikacı bir kadındır, çıkarcılığı haricinde entrikacılığı Clemence'le yakınlaşmalarını sağlar. Guillaume Thomas de Fontenoy da bu sırada sahneye çıkar. On altı yaşında bir çocuk. Soyadı, meşhur bir generalin soyadıyla aynıdır, dolayısıyla herkes onu generalin akrabası sanır, o da aksi bir şey söylemez, kendisine verilen kişiliği sorgulamadan giyer. "Herhangi bir çocuk gibi kendini olmadığı şeyler sanıyordu, at ya da arabacı." (s. 19) Kemik kadro tamam, macera başlayabilir, absürt olaylar yaşanabilir, deli halayı çekilebilir, mantık bir süreliğine rafa kaldırılabilir, zira bombaların altında sayısız parçaya ayrılma tehlikesi var. "Bir Guillaume'u, Bir Bayan Valiche'i, Bir Bormes Prensesi'ni hangi gizem dolu yasa dipdiri bir araya getiriyor? Serüven anlayışları onları dünyanın sonuyla buluşturmaya götürüyor." (s. 22)

Yolculuk boyunca kendi oyunlarını oynarlar. Sırlar açığa çıkar, kapatılır, aşklar doğar, yıkılır. Bu yıkılma olaylarında Dehşet Çocuklar'daki katakullinin bir benzeri görülür, bu metin Cocteau'nun ilk metinlerinden biri olduğu için temeli burada bulabiliriz. Cocteau güzel yıkıyor, seviyoruz ama asıl anlatımını seviyoruz. Savaş atmosferini kurma biçimi müthiş, insanların deneyimledikleri duyguları kısa ve yalın bir biçimde aktarıyor. Mesele burada; anlatı bizimkilerin dünyasına geçtiği zaman her şey eğretilemelere, garip özdeşimlere dönüşüveriyor. Akıl alan bir zıtlık ve o kadar doğal bir şekilde beliriyor ki geçişin nerede olduğu anlaşılmıyor. Eleştirmenlerin Cocteau'yu gömmelerinin bir sebebi de bu benzetmelermiş, Özel Aydın öyle söylüyor. Savaşı bütün dehşetiyle aktaran yazarların yanında Cocteau çok laubali kalıyormuş, askerleri kırılmak için hazır bekleyen şişelere benzetmesi, insanın kafatasını patlamış mısıra dönüşebilecek bir nesneymiş gibi ele alması, bunun gibi şeyler bayağı bir kişiyi kızdırmış, böyle şey mi olurmuş, savaş bu kadar dalgaya alınmazmış, bilmem ne.
Steinhof'un boğuculuğunu Bernhard anlattı, bildik. Ölümü bekleyenlerin bitmek bilmeyen öksürükleri, yavaş yavaş çıkardıkları çürüyen uzuvları, doktorların merhametsizliği, her şey genç Bernhard'ın aklına kazınmıştı, zamanı gelince otobiyografik anlatılarda belirdi. Şimdi bir kez daha karşılaşıyoruz Steinhof'la, Franz Lindner'ın kaldığı ve aklını sayısız saçmaya açtığı bir sirk olarak. Üç karaktere ayrılmış anlatıda anlatıcı olarak yer alanlardan biri Lindner, aklından neler geçtiğine bir an bile bakılsa insanın beyin yerine havai fişeklere sahip olmasının nasıl bir şey olduğu anlaşılabilir. Kendi otoportresine bir göz atalım; uçabildiğini söylüyor. Kulakları fil kulağı gibi. Yeryüzünün 1330'da doğuşuna tanık oluyor. Annesiyle babası tarafından 1741'de dölleniyor. Öldüğü zaman bilincini yitirdiğini, bir daha kendine gelemediğini söylüyor. Anlatının üç karakterinden biri olan arkadaşı Alois Jenner ziyaretine geldiğinde ayrı bir bölüm açılıyor, Lindner anlatmaya devam ediyor. Jenner babasının ölümüne üzülmemiş, onun göğü toprakmış, başının üzerindeki mavi ise bir sınırmış. Duygular bu biçimde beliriyor, eylemler çok daha ilginç. Jenner gitmeye kalktığında bambaşka imgelerle karşılaşıyoruz; "Canis minoris" biçiminde gökyüzüne yerleşiyor. Gitmeden önce söyledikleri de elinde tuttuğu bir göktaşının ağzından duyuluyor: "'Sen yoksun. Yalnızca yaşadığını sanıyorsun; gerçekteyse her şey senin kavrayamadığın, ama ağaçkakanın gagasıyla bir ağaca vurmasından daha fazla bir anlam da ifade etmeyen bir süreçtir ancak.'" (s. 14) Lindner, Jenner tarafından hastaneden çıkarıldığında bu deliliği sosyal yaşamın bir parçası haline geliyor, iletişim kurduğu insanlar onun biçimsiz vücudundan, ucubeliğinden hoşlanmıyorlar ama söylediği şeylerin çekiciliğine kapılabiliyorlar.
Bölümlere uyarak ilerliyorum, Jenner'ın notuna bakıyoruz. Jenner, yaptığı tek hatanın Lindner'a suçundan bahsetmek olduğunu söylüyor. Ele verilme ihtimali çılgın imgelerin uçuşları yakalanırsa var, düşük gerçi, yine de adam göz önünde tutulmalı. Bu yüzden birlikte yaşamaya başlıyorlar. Jenner hukuk öğrencisi, hukuka inanmasa da. Kendi ahlaki değerlerini oluşturmuş biri, bu sayede insanları öldürmekte herhangi bir vicdani çekincesi yok. Evine girdiği yaşlı insanların kendisine yardımcı olmalarına rağmen onlarda delikler açmasının ahlaki olabilirliği sabit, bir problem teşkil etmiyor bu. Sosyal normlara göre, Lindner'dan daha az havai fişeğe sahip olsa da Jenner da akıl sağlığı bozuk bir adam. Birlikte büyüdüğü, liseye kadar okula birlikte gittiği arkadaşından daha "canlı" görüyor kendini. "İntihar etmiş bir insanla konuştuğum hissine kapılıyorum sık sık." (s. 17) Suskunluğuyla kendini tükettiğini ve bunun bir rol olmadığını, gerçek kişiliğinin suskunluğa dönüştüğünü söylüyor. Lindner konuşmuyor, herhangi bir ses çıkarmıyor, sadece yaşıyor. Duru bir yaşam, Gulliver'in Seyahatleri'ni olduğu gibi kopyalamasının sebebi, kendisini ait olmadığı bir yerde hissetmesi. Bütün bunları bir kendini keşfetme isteğiyle yazıyor Jenner, insanları öldürmesi bir keşif, inanmadığı hukukun bir temsilcisi olmaya çalışması da öyle. Ne ki kendini ne kadar üstün görmeye çalışırsa çalışsın, Lindner'ın anlayamadığı parçası yüzünden tetikte, bu adamdan, arkadaşından çekiniyor. Şuradan çıkarabiliriz; Jenner anlatıcı olduğu bölümlerde kendi perspektifinden anlatırken Lindner'ın bakış açısına geçebiliyoruz birden, bir göldeki bütün balıkların uzaya fırladığını ve yıldızlara dönüştüğünü görüyoruz. Anlatıcının gücünü elinden alan başka bir güç var, Lindner'ın nereden çıkacağı pek belli olmuyor.

Lindner şehirde. Jenner okula gittiğinde Lindner sokağa çıkıyor, yürüyüş yapıyor ve şehri kendi renkleriyle donatıyor. Kendini de: "Şehre gittim; orada bir bacağımı kestiler. Bu bacağı o zamandan beri yanımda taşırım: Bazen bir yıldızdır, bazen bir güneş saati, bazen de bir balta." (s. 33) Gün diye bir öyküm var, onda her şeye dönüşebilen bir nesneye sahip olan anlatıcı, nesneyi yanında taşıyor ve bu durum onu sürprizlere açık hale getiriyor haliyle, yaşamın getirdiği her şey o nesnede gizli. Bu metni bir yıl önce okusaydım kesinlikle etkilenirdim ve o nesneyi öyküye koymazdım. Lakin aklıma geldi, koydum. Bu beni Lindner kadar deli yapmasa da aynı meşrepten geldiğimizi gösterir. Bu yüzden Lindner'ın düşünce biçimi, daha doğrusu düşünmeme biçimi oldukça hoşuma gitti. Güneşin ikiye ayrılıp geceyle gündüzü ortadan kaldırması, bir müezzinin sıçmasının buna sebep olması, başka pek çok şey bana göre müthiş mantıklı. Bu mantıkla uzun bir yaşam için gereken her şeye sahip Lindner, bir kere kendiyle kalabiliyor. Kimse olmadan bir başına yaşayabilir, sosyalliği kendi zihninde, bir birey olarak zaten kendinden menkul, o yüzden ayakları yoksa kahveye giremeyeceğini söyleyen garsonu kendi zihninde hacamat ediyor, uzuvlarını dönüştürüyor ve giremeyeceği hiçbir yer kalmıyor böylece. Çok amaçlı bir adam Lindner, amaçlarından görünmüyor bile. Jenner'ın takıldığı kızın, Eva'nın aklının Lindner'da kalması, arkadaşı Julia'ya iki arkadaşı anlattığı bölümde gösterinin ne kadar çekici olduğuyla gerekçelendiriliyor. Jenner çekici, zarif, iyi giyinen bir adam ama Lindner'ın sözleri bambaşka bir dünya kuruyor, mutlak anlamsızlığın insanı eyleme sürüklemesiyle ilgili şeyler söylüyor Lindner, Eva'nın aklını çeliyor. Bir de cinayetler var tabii, Jenner için tehlike çanları çalıyor artık, bir de soruşturma başladığı için diken üstünde artık. Lindner'ın kaybolmasıyla birlikte her şeyi oluruna bırakıyor Jenner.

Üçüncü bölüme geçebiliriz.

Sonnenberg bir soruşturma hakimi, onu dış bir anlatıcı vasıtasıyla göreceğiz. Bu adam işlenen cinayetlerin araştırılması sırasında Steinhof'a gidiyor ve oraya tekrar dönmüş olan Lindner'la konuşmaya çalışıyor. Şenlik bu bölüm, geçiyorum. Jenner'ın notlarının olduğu bölümler de şenlik, onları da atladım. Çok şeyi atladım, özellikle okunması gereken bölümler onlar. Roth hakkında birkaç şey söyleyecektim zaten ama şunu şimdi diyeyim; karakterlerinin etrafına ördüğü dünya şahane. En az iki türü var bunun sanırım, karakterin kendi etrafına ördüğü ve anlatıcı tarafından örüleni. İlkinde anlatıcının bir aktarıcıdan öteye geçmediğini düşünüyorum, ikincisindeyse aktif olarak yer alıyor zaten. İkisi de müthiş. Devam, Steinhof'un karanlığı yer yer Bernhard'ın anlattığı karanlıkla yarışıyor, hatta üslupsuz bir betimleme kullanıldığı için buradaki Steinhof daha korkunç. Sonnenberg'in iç dünyasının diğer iki adamla benzeştiği ve ayrıştığı noktalarla metnin tam ortasında ansızın belirmesi herhangi bir kopukluk yaratmadığı gibi, katili arayan Sonnenberg'le Jenner'ın satranç oynanan bir mekanda karşılaşmaları ve birbirlerine gülümsemeleri, gerginliğin zirve yaptığı bir bölüm. Sonuçta dava görülüyor, masum bir adam mahkum ediliyor ve her şey çözümleniyor. Bu üç çarpık yaşamın sürmesi, her şeyin olabileceğini ve olduğunu gösteriyor bir yandan, son bölümde Lindner'ın otoportresi metnin başıyla sonu arasında yaşanan her şeyin yaşanmamışçasına bayağı olduğunu imliyor.

Roth'un günümüz Avusturya edebiyatının Bernhard ve Handke'yle birlikte üç atlısından biri olduğu yazıyor arka kapakta, muhtemelen doğrudur. Akıl hastanesinin yalıtılmış ortamında dış dünyanın karmaşası olmadan, Lindner gibi bir adam mutluluğu bulabilir, Jenner'ın küçük hobisi bütün dünyayı bir akıl hastanesi rahatlığına kavuşturabilir, Sonnenberg'in akışa kapılıp görmesi gerekenleri görmemesi doğrunun sorgulandığı, Lindner'ın kaçtığı bir dünya yaratabilir. Üç karakter de birbirinin mutsuz olduğu dünyaların yaratıcısı, bitimsiz bir döngünün.