Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Kimya teknisyeni olan Eroğlu Aksoy 1968'li ve öyküleri biricik imgelerle yüklü, dil ölçülü bir kapalılıkta, ataerkil toplumda kadının konumu meselesi ağırlıklı. Yeni soluklu öyküler, konu ve anlatım tekniği açısından olmasa da sözcüklerin yarattığı imajlar açısından. Klasik anlatıda hiç kullanılmayan pencerelerin açılması gibi düşünülebilir. Bir manzaraya hiç bakılmamış bir yerden bakmak gibi de düşünülebilir. Olur yani bunlar.
Çığlık nam öyküyle başlıyorum, gırtlağı delik kadınların yaşadığı distopik bir mekândayız, tekmelenen kadınlar, bağırılan kadınlar seslerini kaybetmişler ve buraya konmuşlar. Sesleri olmadığı için birbirleriyle iletişimleri de kısıtlı. "Çığlık; korku, karşı koyma, yardım isteme, acı, var olduğunu hatırlatmaydı." (s. 9) Neredeyse yaşamıyorlar, yoklar. Nazilerin gaz odalarına benzetiyor mekânı anlatıcı, oraya geldiği ilk günlerde çok korkmuş olmasına rağmen alışmış. Etrafındakilerle kurduğu yakınlık da sosyallik ihtiyacını bir ölçüde karşılıyor, yetinmesi mümkün olmayan kadının anlatıcı olarak bir hikâye anlatmaya başladığını düşünebiliriz. Oraya nasıl konduğunu, sesini nasıl kaybettiğini anlattıktan sonra Aysel'in hikâyesini de ekleyerek bitiriyor anlatısını. Aysel dövülüyor, tekmeleniyor, sesini kaybetmesi yeterli değil, bazı insanların sınırı yok, kötülükse konu.

Abis, bir celladın hem kendi ağzından, hem de bir anlatıcı tarafından anlatılan hikâyesi. Cellat hiç evlenmiyor, sessiz sedasız tekme vuruveriyor sandalyelere, insanları havada bırakıyor, boyunlarda bir ip. Yalıtılmış, tek başına yaşıyor, kasabanın dışındaki tepelerden birinde. Astığı bir adamın oğlunun kendisini öldürmesinden korkuyor, çocuk alenen tehdit ediyor adamı. Cellat bir tüfek alıyor, evinin civarındaki hayvanların üzerine kurşun yağdırarak nişancılığını keskinleştiriyor. Geçmişini hatırlıyor bir yandan, hapisten çıkınca bir tekmelik para vermişler ona, sandalyesine vurduğu adam havada öylece dönerken meyhaneye gidip parayı orada yemiş. Ailesi de pek sağlam ayakkabı değilmiş, kimsesi yokmuş, cellat olmuş o da. Gece vakti patırtılar yükselince sıkarmış sesin geldiği yere, o geceden sonraki gecelerde evin etrafında yine karaltılar olurmuş. Kime sıkıyormuş kurşunları cellat? Korkularına, kendiyle birlikte ölebilecek şeylere.

Arka Bahçe, etrafında olup biten yaşamlara -yaşam olup biter, evet- uyum sağlayamayan, sevdiği adamı gözlemekten başka bir işi olmayan yalnız bir kadınla ilgilidir. Biyolojik saati çalmaktadır, yavrulayan köpeklerle, çiftleşmeyle ve çocuklarla ilgili detaylar öykünün her yerine yayılmış durumdadır, ne ki adam birkaç aylığına iş için gitmiştir oradan. Birkaç ay, beklemek için çok uzun bir süre, karnında bebeğiyle umut eden bir kadına göre. Muhtemelen birkaç ay sonrası da beklemekle geçeceği için.

Sis, mahallenin yosmasıyla genç bir aşığı arasındaki kavuşamama öyküsüdür. Başakların arasında yapılır bu iş, kadın oldukça güzeldir ve gencin kalbini çalar ister istemez. Başakların arasında yapılana bu genç dahil değildir, o penceresinden izler her şeyi. Kendisiyle birlikte pencere de, binalar da, kentin kadınlarıyla adamları da izler, bütün kent yosmayla müşterisini izler. Sonrasında genç adam mektup yazar bir dolu, kadına gönderir ama kim olduğunu söylemez. Kadın mektupların müellifini merak etse de çok da üstüne düşmez, işinden ötürü yaşamının suyu kesilmiş gibidir. "Mabetlerinizde etimden tuğlalar. Biraz daha ayırıyorum bacaklarımı. Eteğimi kaldırıyor adamlar, aldırmıyorum." (s. 27) İzlek olarak tek bir söz: "Seveyim mi seni?" Genç, tarlaya gidip sevdiği kadını öldürdükten sonra kadının kulağına bunu fısıldar.

On sekiz öyküden dördü böyledir, sondaki üç öyküyse ayrı bölümlenmiştir. Onat Kutlar'dan, Oğuz Atay'dan ve Tezer Özlü'den birer öyküye uçlar. Uçlar, öykülerin içlerine sızar ve o öykülerdeki karakterlerden bazılarını taşırlar, karakterleri taşımasalar da öykülerin dünyalarında kendilerine yer bulurlar, dünyalara eklemlenirler.

Şenay Eroğlu Aksoy iyi bir öykücü, dünya kurabiliyor. Belki biraz daha farklı anlatım biçimlerine yönelse öyküleri daha çok renk taşıyabilir. Bilemiyorum, kendi görüşüm. Kitaplardan anlamadığım için lüzumsuz da olabilir. Okuyun, seversiniz.
Bir cin tarafından hacamat edilip kuş formuna sokulmuş anlatıcı vasıtasıyla dinlediğimiz hikâye, aşkın bütünlenip parçalanmasıyla ilgilidir. İnsanın sayısız parçası bir araya geldiğinde, kusursuz bir yapı ortaya çıktığında aşık olunur, sanırım böyledir bu iş. Aşkın bir durum olduğu ve en uygun nesnenin bu duruma yerleşir yerleşmez biricikliğe kavuştuğu söylenir, zaten orada olan yaraları taşımak için doğmuş olmakla benzer bir mevzu. Niklas Luhmann'ın aşk konusundaki incelemesini okuyorum şimdi, orada ilk görüşte aşık olmanın böyle bir doğum olduğu söyleniyor. Bir şeye hazır olma durumu gerçekten vardır, parçaların kusursuz birlikteliği diyeceğim ben buna. Aşık olmalık durum oradadır yani, bu tamam, ama kuvvetli bir vurulma için nesnenin varlığı çok daha önemliymiş gibi geliyor bana. Azıcık bilen adam olarak konuşuyorum; tek bir kez ilk görüşte aşık oldum ve hiçbir parçam buna hazır değildi, Luhmann'ın iddia ettiğinin tersini savunuyorum. Aşk kesinlikle bir hazırlıksız yakalanma olayıdır. Aşk, düşen ilk dolu tanesini kafaya yiyecek kadar şanslı olma halidir. Evet, tanesi. Şanssızlık değil ki, dolunun oluşmasından itibaren kafaya inene kadar çizdiği yolu okuyabilseydik eğer... Sanırım aşkı yine çözemezdik. Aşkı anlayabilmenin bir yolu yok, Luhmann aşkın yarattığı iletişime onca taban oluşturuyor ama kesin bir açıklaması yok. Dolayısıyla aşkın, tutkunun bürüneceği kimlikler de bu ansızlıktan doğan bilinmezin niteliğine sahip. Aşkın paylaşılabilirliği, paylaşılmazlığı, yarası, onarısı, sayısız yüzü var ve her birinin ne zaman ortaya çıkacağı belirsiz. Onca parçanın kusursuz birleşimi dedim, bir parça arıza çıkarsa sihir sönüyor. Aşk çok kırılgan, çok belirsiz, çok yorucu. Bunların tersi aynı zamanda, çakılı bir kaya gibi, tam şurada.

Her şey hazırdır, şartlar olgunlaşmıştır, zemin sağlamdır, aşık oluruz. Engelleri aşıp bir araya geliriz, arkamızda yıkıntılar bırakırız, arkamız diye bir şey kalmaz, şimdinin doludizginliğinde bilmediğimiz bir yere doğru sürükleniriz. Cordelier, iki aşığın bu sürüklenişini anlatıyor diyebiliriz. Anlatıcı kuş -bundan sonra Gatien olarak geçecek- sahibesine aşıktır, kadının her davranışını izler, hatta tanrılığa soyunup ne düşündüğünü, ne hissettiğini bilir, çok uzaklarda gerçekleşen olayları bile bilir. Cin çarpmış bir adamdan beklenecek hareketler. Yine de, aşkın kıyım kıyım kıydığı çiftin anlatısında yersiz gibi duruyor, bu tekniğin anlatıyı derinleştirdiği herhangi bir nokta yok, bir paspas da anlatabilirmiş hikâyeyi mesela. Tek bir nokta var, onca sadakatsizlikten sonra -birbirlerinin gözü önünde gerçekleşen olaylar bunlar, ben bir noktada üçlü ve dörtlü ilişki bekledim ama Cordelier o kadar yürütmemiş mevzuyu- sahibe, kendisine aşık olan Gatien'e "aşk" demeyi öğretiyor. Sahibin hediyesine öğretilen kelime, kadının peşinde koştuğu heyecanın en saf haline dönme özlemini taşıyor bir yandan. Kadın adama hâlâ aşık, onca onur kırıcı hadiseden sonra basitleşiyor, yaşamındaki ağırlıktan kurtulmaya çalışıyor -aşktan değil- ve kuşa dönüyor, o güne kadar pek de umursamadığı, hatta kötü davrandığı kuşa. Bunun dışında Gatien'in dahil olduğu pek bir mevzu yok.

Nedir, sahip ve sahibe tanışırlar. Sahibe, çoksatar birkaç kitabın yazarıdır, eşiyle çok sağlıksız bir ilişkiyi sürdürmeye çalışırken sahiple tanışır. Sahip, işi gereği uzaklara seyahat edip durur ama kadını unutamaz, bir süre sonra kadın, kendisine korkunç bir biçimde bağlı, saplantılı eşinden boşanır, adamla evlenir. Aşkın doğuşu ve serpilişi keyif vericidir, kavuşma tablosu mutluluk saçar ama, işte, sayısız parçalar. Bu parçalardan haberdar değiliz, aşık olduğumuz kişinin parçalarını hiçbir zaman tam olarak bilmeyiz, sadece bir arada durmaları için dua ederiz. Kadının parçalarından birkaçı yitiktir, muhtemelen nevrotik ebeveyn yüzünden. Kendisi de bunaltıcı bir ilişki kurar. Sanırım şöyle; başta her şey bütünken aşkın sağaltıcılığı ortaya çıkıyor ve zirveyi gören bir sağaltım uyguluyor ruha veya eksik olan her neyse ona. Aşkın ilk günleri bu, insanın en "iyi" olduğu zaman. Sonrasında, biraz alışıldıktan sonra... Parçalar dağılıyor. Sahibe, sahibi delicesine kıskanmaya başlıyor, zaten en başından beri adamdan çocuk yapmak istiyor delicesine. Çocuk, yer yer başka bir şey düşünmediği söylenebilir. Bu uğurda zorlu bir ameliyat oluyor, ölümden dönüyor, çocuk oluyor nihayet ama sahibe aklını iyice kaçırıyor. Başka dünyalardan, başka varlıklardan bahsetmeye başlıyor ve adamı da kendinden uzaklaştırıyor böylece. Gerisi son derece acılı bir kopuş-kopamayış hikâyesi. Bol cinsellikli, bol kırık kalpli. Kuşun basit dilinden.

Eh, çok boş bir zamanda okunabilir. Sırf ideal aşıkların birbirlerinin katili olmalarının seyri için okunur aslında.
Öyküler muhteşem, Ballard'ın Al Kumsallar civarındaki insanları her türlü olasılığı gerçek kılabilecek ölçüde kaçık. Yakın gelecekte geçen öykülerde Black Mirror havası var, teknolojinin sosyal yaşamı evirip çevirip kabusa dönüştürmesi her öyküde izlek olarak karşımıza çıkıyor.
Cennete Bir Koşu, Milenyum İnsanları gibi anlatılarda da görülebilir, Ballard'ın evreninde Akdeniz'e kıyısı olan bölgeler her türlü kaosa açık. Lefebvre'in görüsünün distopik alternatifleri oluşmuş gibi; seks, doğa, insan, tüketilecek her şey için Akdeniz'den daha iyi bir alternatif yok. İnsanlar deniz kıyılarında kimliklerinden geçici olarak kurtuluyorlar, böyle bir sanı var, meta haline gelen her şey bir temiz yenilip yutuluyor ziyadesiyle, sonrasında harcanan parayı yerine koymak için tekrar şehre dönülüyor, çalışılıyor, sonra tekrar. Ballard'ın bu döngüyü anlattığı metinleri ayrı, Akdeniz evreni ayrı değerlendirilmeli. Şehirde çıkan isyanlar, hatta bir binada çıkan isyanlar, coğrafi yayılım göstermiş karmaşanın mikro örnekleri olarak görülebilir. Ballard'ın türe kattığı bir şey; güncelden pek uzaklaşmadan, uç teknolojiyi kullanmadan, tamamen insanın sıyırma sınırlarına dayalı bir kurgu yaratması. "Zaman ve mekandan ne kadar uzaklaşmış olursa olsun bilim-kurgunun hemen tamamının aslında bugüne dair olması, tuhaf bir paradokstur." (s. 9) "Geleceğin gerçekte nasıl olacağına dair bir tahmin" olarak Al Kumsallar'da geçen öykülerin 1960'larda düşünüldükleri, yazıldıkları göz önüne alınırsa düşünülen geleceğin henüz gelmediği, buna rağmen insanların karakterlerle aynı delilik seviyesine ulaştıkları düşünülebilir. Ballard'ın öykülerle ilgili düşündüğü, bu son alıntı: "Al Kumsallar; düş, yanılsama, korku ve fantezilerden de payını fazlasıyla almış durumda, ama tüm bunların çerçevesi daha az sınırlayıcı. Onun; parlak, korkutucu ve tuhafın savsaklanagelmiş etkisini kutladığını düşünmekten hoşlanıyorum." (s. 9)

Öykülere baktığımızda teknolojinin merkeze alındığı bir anlatıyla karşılaşıyoruz. Diyelim ki "Çukamoli Ekranı" diye bir alet icat edilmiş, bu alet sayesinde kişinin mutsuzluğunun kaynakları pırıl pırıl izlenebiliyor. Mutsuzlukların izlenmesinin olumlu bir yanı vardır elbet, bizi ilgilendiren olumsuz yanı. Tabii böyle üfürükten nesnelerle çıkmıyor okurun karşısına Ballard, daha sofistike, daha teknolojik ve kaotik nesneler, eylemler, zamazingolar etrafında örülmüş anlatılar var. Kolu veya bacağı sakatlanmış insanlar, bir Ballard klasiği olarak yine oralarda bir yerlerde dolanıyor, karşımıza ara ara çıkabilirler. Başkaca, insanın doyumsuzluğu dipsiz bir kuyu.

Mercan D'nin Bulut-Heykeltıraşları adlı öykü, tutkunun yok ediciliğine dairdir. Lagoon West'e giden otobanın kenarındaki mercan kulelerinin civarında bulut-heykeltıraşları, günümüzün grafiti sanatçılarının evrileceği yön hakkında hoş bir yorumdur. Bu arkadaşlar kimyasal gereçler yardımıyla, bir de planör yardımıyla tabii, rüzgarda salınarak bulutları oyarlar, yontarlar, müthiş figürler yaratırlar. Dördü bir takım oluşturur, doğum günü partisi veren zengin bir kadının daveti akıllarını kaybettirir, kadının etrafında pervane olurlar, gizemli kovalamacalarla anlarız bunu. İçlerinden biri parti sırasında koca bir hortumu yönetmeye başlar ve arkadaşlarından birini bu hortum vasıtasıyla öldürür, ortadan kaybolur. İki mesele var; bir bulutu yontmak için güvenilir arkadaşlara ihtiyaç vardır ve bir kadın için arkadaşını öldüren adam müthiş heykeller yapabilir.

Prima Belladonna adlı öyküde doğanın nitelik olarak bambaşka noktalarda yer alan iki yaratısının yapay yollarla yaklaştırıldıkları zaman birbirlerine meydan okuyacakları görüsü işlenir. Jane Ciracylides sıkı bir ses sanatçısıdır, koro-çiçeklerin şahını görür görmez çiçeği akort etmeye çalışır ama çiçek direnir, kendi kafasına göre ses çıkarmaya devam eder. Böcek gözlerine sahip olan kadın çiçeğe meydan okur, neredeyse dükkanı yıkacak sonik bir mücadeleye girişir. Çiçek ertesi gün ölür, kadın ortadan kaybolur.

Perde Oyunu öyküsünün olayı, akıl sağlığını korumak için nereye kadar gidilebileceğinin sorgulanmasıdır. Mekanı yapay yollardan tümden değiştirerek akli dengesi bozuk birini iyileştirebilmenin denenmesi, ne pahasına olursa olsun. Bir filmle ilgili dönen muhabbette öykünün temeli de kurulmuş oluyor: "Tüm ilişkilerde var olan ve ilişkiyi sürdürmeye yarayan sanrıları ve kendimizi diğerlerinden gizlemek için isteyerek kabul ettiğimiz engelleri sorguluyor. Soru şu: Ne kadar gerçeğe dayanabiliriz?" (s. 65) Gerçeğe hiçbir zaman ulaşamayacağız, her zaman kurgusal bir parça olacak, belki de bilinç, savunma mekanizması olarak soyut düşünce yeteneğini kullanarak ham gerçekliği bir parça olsun kuruyordur. Ben şahsen kendisine minnettarım, bilincimin ellerinden öperim.

Venüs Gülümsüyor'da bir sanatçının bütün dünyaya şarkı söyleterek intikam alması anlatılır. Sonik heykellerin sanatın bir parçası olarak kabul edilmesinden sonra müzayedeler, sergiler bu heykeller üzerinden yürür. Mahler, Stravinsky ve diğerleri, eserlerinin metal alaşımlardan ve nanoteknoloji ürünü yapılardan geldiğini duysalardı çok şaşırırlardı. Sonuçta böyle bir sanat dalı doğuyor, sanatçılardan birinin eserinin sergilenmesi konusunda haksızlık yapılıyordu galiba, hatırlamıyorum, sanatçı da yaptığı bir heykeli kendi kendine büyür hale getiriyor. Yapıtın insanların kulaklarını patlatmasına yakın, macerayı seven arkadaşlar mevzuyu bitiriyor, heykeli parçalarına ayırıp geri dönüşüme yolluyor. Sanatçı dava açıp tazminat alıyor, üstelik metal parçaların eritilip tekrar biçimlendirilerek dünyanın dört bir yanına dağıtıldıktan sonra şarkı söylemeye devam ettikleri anlaşılıyor. Artık bütün dünya şarkı söyleyecek, herkes Vivaldi dinleyecek, hiç durmadan.

Birkaç öykü daha var, en şahanesi sahiplerinin ruh hallerine göre kendini biçimleyen akıllı evle alakalı olandı bence. Evleri değiştiriyoruz, evler bizi değiştiriyor, en sonunda evler tarafından öldürülüyoruz veya evleri öldürüyoruz.
Machen, Lovecraft dahil pek çok yazarı etkilemiş, türe Kelt söylencelerini sokmuş bir korku yazarı. Borges'in derlediği kitaplıkta yer alıyor, onun dışında Karanlıkta 33 Yazar derlemesinde vardı diye hatırlıyorum, bir de Monokl ve yakın zamanda İthaki tarafından iki metni basıldı. Türkçeye kazandırılması gereken bir yazar, kozmik korkunun atalarından biri olduğu halde bizde pek bilinmiyor, en azından türün sıkı takipçilerinin dışında bilen yok. Çevrilsin yani, Doğan Abi iki öyküsünü bastı ama yetmez, daha çok eseri basılmalı. Sadece korku da değil kendisini çekici kılan, korkunun kaynaklarını irdelemesi karakterlerin psikolojik derinliklerini de ortaya çıkarıyor, sadece doğaüstü varlıklar tarafından değil, bilincin oyunlarından da korkar hale geliyoruz. Kolektif bilinçaltının derinliklerinde çok eski, kadim varlıkların gölgeleri büyüyor, üstelik bu sadece zihinde gizli bir dehşetin gölgesi değil, yemyeşil doğasının ve tarih öncesinden gelen kültlerinin mistik bir hava kazandırdığı Kelt diyarlarının derinliklerinde barınan varlıkların keşifleriyle ortaya çıkan bir gerçeklik-fantazya dünyası. Tekinsiz, karanlık bir bölge. İnsanın en kadim korkusu olan bilinmeyenin korkusu, köklerini Ortadoğu topraklarındaki eski anlatılardan aldığı kadar bu cennet çayırlarından da alıyor, böylece insanların huzur buldukları yerler bir anda her türlü doğaüstü varlığın gezindiği, korku dolu bölgeler haline geliyor. Machen, çağdaşı Yeats gibi Kelt kültürünü merkeze alarak Yeats'in romantizmi yerine karanlığın doğurduğu tedirginliği koyuyor.

Machen'in izlekleri dönemin korku öykülerin izlekleriyle benzer özellikler taşıyor. Diyaloglardan türeyen hikâyeler, belli bir yörede yaşayan yaşlı insanların anlattığı söylenceler, anlatılanların gerçekliğini tasdikleyen objeler, inançla bilginin kesişim noktasında gerçeği arayan insanlar öykülerin temel taşlarını oluşturuyor. Beyaz İnsanlar'a baktığımızda gizemli bir adamın azizlerle günahkârları kıyasladığı, günahın doğasını anlattığı başlangıç bölümü çoğu korku öyküsünde görülebilecek bir teknikle ilerliyor. "Bilen adam", meraklı olana yaptığı açıklamalarla karşısındakinin inançlarını sorgulanabilir hale getiriyor ve fantastik bir dünyanın kapılarını aralıyor, Cotgrave adlı meraklı adama tanıdığı bir kızın yazdığı defteri vererek doğaüstünün mucizelerine şahit olan insanların tecrübelerini aktarıyor. "El yazması tekniği" her zaman başvurulabilecek bir yöntem, metinde bir başka katmanı oluşturuyor. Defteri yazan kız, Yeşil Kitap adını verdiği bir kitaptaki Kelt inanışlarını, tanrılarını, varlıklarını öğreniyor, annesinin ve bakıcısının anlattığı hikâyeleri aktarıyor. "Ay'a kadar uzanan beyaz yer" adını verdiği bir bölgede ritüellerin izlerini arıyor, ağaçların arasında dolanıp denk geldiği varlıkların olağanüstü dünyalarını anlatıyor, korku dolu kaçışlarında yaşadıklarını civarda anlatılan masalsı hikâyelerle bir tutarak kendisini de bir masal karakterine dönüştürüyor. Defterin okunması bittikten sonra Cotgrave, defteri veren ilginç adam Ambrose'a kızın akıbetini sorduğunda Ambrose'un kızı bulanlardan biri olduğunu öğreniyor, kız köklerin ve dikenlerin arasında, defterde anlatılan bembeyaz, Roma işçiliğinin izlerini taşıyan bir heykelle birlikte bulunuyor. Sonrasını anlatmıyor Ambrose, hikâyenin anlatıldığı kısmıyla güzel olduğunu belirtip öyküyü sonlandırıyor.

Beyaz El, sokak ortasında bir ceset bulan iki arkadaşın yaşadığı macerayı anlatan, biraz polisiye ve çokça korku öğesi taşıyan sıkı bir öykü. Kentte geçiyor, büyük bir bölümünde kırsalın dehşetinin kente akın ettiği zamanlarda, karanlık ve izbe sokaklarda yaşanan cinayetlerin kaynağı araştırılıyor. Adım adım ortaya çıkarılan bir gizem, yine okült bir obje, paranormal hadiseler derken yeterince korkmuş bir vaziyette bitiriyoruz öyküyü.
Addan yola çıkarak günlüğü tuvalin farklı bir formu, belki metaforu olarak görmek mümkün, anlatıcı H.'nin de iki dalın olanaklarını kıyaslayarak benzer bir noktaya varması, aranan gerçekliğin farklı bir sanatsal uğraşıyla yakalanabileceği umudunu taşıyor. Yüzeyin değişmesi -aslında bakışın değişmesi belki, renklerle değil de sözcüklerle biçimlenen bakış- farklı tonların kullanımına kapı aralar, göz değişir, görüşün niteliği yol alınacak farklı istikametlerin varlığını ortaya çıkarır. İkinci resmi yapmaya devam eden, ilk resmin doğurduğu mutsuzluğu ardında bırakmak isteyen H., üçüncü bir resme geçmek yerine beyaz sayfaların ne sunabileceğiyle, bir bakıma kendisinin kendisine ne sunabileceğiyle ilgileniyor, "kendinden milyonlarca ışık yılı uzakta dönüp duran bir dünya" olarak kendisini biçimlerse sözcükler, ne yapacağı hakkında bir fikri yok, bu olasılığı düşünmek bile istemiyor. Onun resmin ve yazının doğasıyla ilgili, söylemeye gerek yok ama kendisiyle ilgili meselelerinde Saramago'nun klasik izleği olarak "kendini arayış" baskın. Hatta bu, Saramago'nun yazdığı ilk roman olarak sonrakilerin de parçalarını taşıyor, Saramago metinlerini kendi metinlerinden doğuran bir yazar, doğum ve ölüm belgelerini düzenleyen kâtibin bahsinden tarihi çarpıtma fikrine kadar, sonradan işleyeceği ve ayrı metinler olarak karşımıza çıkaracağı konularını derliyor. Metinlerin öncesi nasıl beliriyorsa yazarın öncesi de belirmiş olabilir; varolmama halini bir varoluşa dönüştürebilmekten bahsediyor H., "henüz doğmadığını" söylüyor, oyma kalemiyle kendisini izleyen biri var, bu belki okurdur, belki bir başka kendiliktir, sonuçta gözlenme hissi bariz. Diyebiliriz ki H. ne yaptığının son derece farkında. Unutulduğunun, izlendiğinin, ne yapmak istediğinin bilincine varır varmaz kendini bir başka biçimde var etmeye çalışıyor.
Günlük yazımının anlatım tekniği kullanılmış, tarih düşülmeden. Kapının çalmasıyla kesildiğini anladığımız, bir paragraf sonrasında anlatının saatler sonrasına atladığını öğrendiğimiz bir günlük. Zamanda atlayıp zıplamalarla, konudan konuya ani geçişlerle dolu, H.'nin iç dökümü, sanatta gerçekliğin katmanlarıyla birlikte. H.'nin resim ve edebiyatla ilgili görüşlerini kendi yaşantısının pratiklerine, hatta metnin biçemine bile bağlayabiliriz, aslında metnin nasıl oluştuğunun da bir anlatımı haline geliyor söylenenler, örneğin bir portrenin geçmişin gerçekliği açısından gerçekten daha gerçek olduğu söyleniyor, günlük de içeriğinden ötürü aynı işlevi taşıyor, kendine içkin bir mesele. Biçimlenme şekli de zaten çoktan yaşanmış bir ânın bir taklidi halinde ortaya çıkıyor, H.'ye göre bir portreyi nasıl yapacağını düşünmesi, zaten yapılmış bir şey üzerine düşünmek anlamına geliyor. Zaten gerçekleşerek üreyen bir zamanın tekrar üretimini iktidar odağının gücünü sabitleme çabası olarak gördük, Yüz Üzerine Antropolojik Bir Deneme'de fotoğraftan önce portrenin bu istencin bir ürünü olduğu anlatılıyordu uzun uzun, Berger de Görme Biçimleri'nde benzer meseleleri anlatıyor, H. de benzer meseleleri anlatıyor ve sipariş edilen portreleri tamamlamaya çalışıyor, yaratıcı konumunda kendisini de yorumlamak zorunda kalıyor.
Çok meselesi var metnin, Saramago'nun yığmaca bir üslubu var, biçem göz önüne alınırsa olumsuz bir durum yok, kurmacaya halel gelmiyor. Aksine, kurmacanın ta kendisi bu. Müthiş bir uyum var burada, Gökdemir İhsan'ın bir röportajını izlerken denk gelmiştim, tekniği bilmenin onu ters yüz etmeye muktedir olmak anlamına geldiğine dair birkaç söz vardı. Uyum, bir günlüğün günlük olmaktan çıkmasıyla meseleleri yığma biçiminin birbirini etkileyen iki dişli olmasından kaynaklanıyor. Önemli bir metin bu; hem Saramago'nun kurmaca dinamikleri hakkında bir girizgâh, hem de sanatın doğasıyla yaşamın doğasının karşılaştırılması, bir kefenin aynadaki yansımasıyla kendini tartması.