Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Kutlar sözünü sakınmıyor çünkü. Sözünü sakınmayan insanların başına neler geldiğini görüyorum, şaşırıyorum. Bir şiir eleştirisi kaleme alınıyor mesela, gayet eleştiri, çarpıtma yollarına başvursa da eleştiri, başvurmasa da eleştiri ama gel gör ki şairin tayfası cıngar çıkarıyor hemen, karalama kampanyası başlatıyor, sanat hakkında birtakım muazzam düşünceler ortaya atılıyor ve eleştirinin yazarı gömülüyor oracıkta, selası okunuyor. Yetmiyor, yazı yayından kaldırılıyor, özür dileniyor üstüne. Vasatlıktan öleceğiz, bu ne ya. Takip etmemek istiyorum ama elime patlamış mısır alıp yerken film izliyormuş gibi hissediyorum, engel olamıyorum da. Edebiyat sürüsünün yönlendiği yeri görmek istiyorum galiba. Lanet. Neyse, Kutlar gayet sıkı argümanlarla sanat dünyamızın nabzını tutuyor. Sonra bırakıyor. Sinemadır, edebiyattır, siyasettir, ilgisini çeken hemen her alanda kalem oynatan bu büyük yazarın günlük dilini görmek de ilginç oldu; öykülerinden sonra başka bir Kutlar'la karşılaşmak heyecan vericiydi. Okumaya başlarken de garip bir mutluluk duyuyordum, ta ki İlhan Selçuk'un yazdığı önsözü okuyana kadar.

"Bu önsöz, sıradan bir önsöz değil.
Hayır, yazının içeriğinden doğmuyor bu sıradandışılık; yazgısından oluşuyor. Çünkü bu önsözün yazımı sırasında Onat Kutlar gözlerini yaşama kapadı." (s. 5)

Okur, otur ağla, ne diyeyim. Hastane faslını da anlatıyor Selçuk, ziyarete gittiğinde Kutlar'a on güne kadar iyileşeceğini, gazetedeki yazılarına devam edeceğini umduğunu söylüyor, dostça tabii. Bomba omuriliği kesmiş, Kutlar'ın belden aşağısı tutmaz hale gelmiş ama ondaki insani gücü bilenler kısa sürede yaşama döneceğini sanıyorlarmış, ne yazık ki öyle olmadı. Şiirler, öyküler, senaryolar ve bu yazılar kaldı geriye işte, yetinmek durumundayız. Selçuk'un şöyle bir saptaması var: "Onat'ın yazı söylemi ilginçtir, hem olayın içinde bütün duyarlığıyla yaşar, hem kendisini olayın dışında tutar; ikilem gibi görünen bu bütünlükte, sencil yazar kimliğiyle benci edebiyatçı kişiliğinin gelgitleri yazı boyunca süregelir." (s. 6) Kutlar anılarına başvuruyor sık sık, ele aldığı konuyu çok bağlantısızmış gibi görünen bir noktadan, kendi yaşamında deneyimlediği olaylardan yola çıkarak biçimliyor ve ardından asıl söylemek istediği noktaya geliyor. Doldurma anılar değil, anlatımı ve argümanı destekleyici anılar sunuyor, ardından enine boyuna ele aldığı meseleyi noktalayıp arkasına yaslanıyor, şöyle bir gözden geçiriyor, düzeltilecek yerleri düzeltiyor, sonra başucu lambasını yakıp bir şeyler okuyor ve uykuya dalıyor. Bence böyle olmuştur, Kutlar'ı dinginliğin ve coşkunun nöbetleşe beklediği bir adam olarak görüyorum. Yazılarında eğriye doğru demeyip bildiği yoldan şaşmamasını kendinden eminliğine, bilgisine ve coşkusuna bağlıyorum, anılarını anlatırkenki sakinliği ve mutluluğu da dinginliğinden doğsa, şahane. 1993'ten 1995'e kadar yirmi yedi yazı kaleme almış Kutlar, hemen her yazısında bu döngüyü bulmak mümkün. İlk yazılara bakalım, Amerikan filmlerinin atak yaptığı zamanların incelenmesi. Hollywood tekel zaten, dağıtım olayı da tüy dikiyor işe. Sinemamızı kurtaracakları söyleniyor, Doğan Hızlan, Sinan Çetin ve Adnan Kahveci bu fikirde. Doğan Hızlan, üç büyük film yapımcısı firmanın temsilcileriyle oturmuş galiba, anlaşmalar yapılmış, sonra Hızlan Amerikan güzellemelerine geçmiş ama Kutlar sessiz kalamamış bu duruma. Türk filmlerinin gösterime girmesi engellenmiş haliyle, iddiaların aksine fena sayılmayacak bir izleyici kitlesine rağmen. Kutlar'a göre Amerikan filmleri gösterime elbette girmeli ama tekelleşme sonucu Türk sinemasını bitirecek noktaya geldiyse mevzu, kültür sömürüsü her şeyi yıkıp geçiyor ve yerel girişimlerin halka ulaşmasını engelliyor. Sinan Çetin filmlerimizin yeterince iyi olmadığını, aynı zamanda Amerikan filmleri dışındaki yabancı filmlerin de iyi olmadığını, iyi olsa talep göreceğini söylemiş. Kutlar bu görüşü alıyor, enine boyuna eleştiriyor ve Fellini'ye kötü diyecek insanın sanat anlayışından şüphe edeceğini söylüyor. Yirmi beş yıl geçti, durum aynı. İki yüz elli yıl da geçse aynı olur, vasatız çünkü. Vasat mıyız? İnsanların kuru gürültülü filmler istediğini söyleyenlere de lafı var Kutlar'ın. Filmler açısından bakmıyor bir tek, televizyon programlarından giriyor önce. Biraz izliyor, "Türklerin ne mene yaratıklar olduğunu yabancı gözüyle" görmek istiyor. Vatandaşı olmasak eğlenceli bir ülke Türkiye aslında, bu kalıbı Kutlar icat etmiş olabilir, çok benzerini yazmış. Neyse, programları izledikten sonra insanlara dair yorumlarının bir kısmı: "Bir defa büyük kısmı konuşma ve zekâ özürlü. İki lâfı düzgün bir Türkçe ve doğru tonlama ile yan yana getiremedikleri gibi, aptallık ya da aptal görüntüsü vermek fevkalade 'in'. Erkeklerin önemli bir bölümü çirkin, eciş bücüş, kadınların önemli bir bölümü ise, sanırım aynı estetik cerrahın elinden çıktıkları için birbirine benziyor." (s. 20) Güldüm ve üzüldüm. Elim kumandaya gitmeyeli on beş yıl falan olmuştur herhalde, en son CNBC-e'deki filmleri izlemek için açıyordum. Şimdi maruz kaldığım zamanlarda bakıyorum biraz ve rahatlıkla söyleyebilirim, toplum kafayı yemiş. Öyle veya böyle televizyonu açanından o "freak show" tarzı programlardaki tiplere kadar hemen herkes deli. En ufak bir abartma yok, televizyon açan insanlardan ölümüne korkar hale geldim, bir şekilde kafayı kırmış oldukları için bana bulaşmamaları için elimden geleni yapıyorum. Kutlar umutlu adam, insanların bu tür programları istemeyecek kadar bilinçli olduğunu, insanları bu programlara maruz bırakmamak gerektiğini söylüyor, belki o zamanlar eşik henüz aşılmamıştı ama artık çok geç, tertemiz tırlatmış insanların arasında yaşamak zorundayız.

1980'lerden iki anısı var Kutlar'ın, birinde belediye tarafından tutuklanıyor. Yanında Ömer Kavur var, belediyeye Yusuf ile Kenan'la alakalı bir belge götürmeleri gerekiyor, gösterimlerden daha az vergi kesilmesi gibi bir sebepten. Gidiyorlar, askerler her yerde. Bir anda bina kapatılıyor, giriş çıkışlar yasaklanıyor, herkes korku içinde. Millet koşturuyor, bilmem ne. Film gösterime girecek, belgeleri yetiştirmek lazım ama o şartlarda mümkün değil. Kutlar komutana durumu anlatıyor, komutan telefon ediyor vergi indirimini bildirmek için, telefonda, "Alo, Atıf, evladım, yaz!" diye bağırıp bilgi veriyor. Telefonu açan Atıf Yılmaz, ne olduğunu anlamıyor tabii. Sonuçta sabah girilen binadan 18.30'da çıkılıyor. Sebep de komutanın ipliklerden örülmüş bir karikatürünün ortalık yere asılmış olması. Failin bulunması için bir gün boyunca kıyamet havası estiriliyor, olaya bak. Kısacası Kutlar Türk insanına bir yandan kızıyor, bir yandan da ondan daha iyisini yapmasını umuyor ama ülkede demokrasi diye bir şeyin olmadığının farkında. Bilinçli, bilgili bireylerin olduğu topraklarda işler demokrasi, bizimki gibi üçüncü dünya ülkelerinde kepazelikten öteye gitmiyor ne yazık ki.

Son olarak Yabandji'den bahsedeyim, Kutlar'ın ağzından anlatıyorum. Yabandji, Anadolu çıkışlı olup erken yaşlarda yurt dışında okumaya giden, muhtemelen bir müddet oralarda çalışıp sonrasında memlekete dönünce deli Anadolucu ve Türkçü kesilen insana denir. İyi eğitimlidir, dışarıyı görüp geçirmiştir, en iyisini kendi bilir ve bu topraklardan uzak kaldığı için sanatsal, kültürel dinamikleri bilmez, bilmediği gibi hemen her yerde ahkam keser, kendi insanını dışarıyı görmediği için aşağılayıp yapılması gerekenleri kendinden emin bir şekilde makine gibi sayar. Rönesans ister, memleketine dünyayı yakalatmak ister, çok şey ister ama, işte, böyle biri Yabandji.

Pek çok mesele, pek çok konu. Kültürel hegemonyadan karaoke mekanlarına kadar dokunmadığı mesele kalmıyor Kutlar'ın.
Minyatür bir dünya, kurallar, iktidar, kolaylıkla yönetilebilen kitle, benzer ortam Munyol'un kurmacasında birebir mevcut. Güney Kore'deki baskıcı rejimin okul versiyonu, sembolleştirilmiş hali. Politikanın bütün kirli işleri taşradaki bir okulda, okuldaki sınıflardan birinde kusursuz bir şekilde hayata geçiyor, on beş yaşlarında bir çocuk sınıfa kök söktürüyor resmen. Olay 1950'lerde geçiyor, Liberal Parti hükümetinin son dönemleri, halka korkunç dayatmaların isyanlara yol açtığı zamanlar. Bizim on iki yaşlarındaki tıfıl anlatıcımız Byongte Han, babasının punduna getirilip taşrada bir memuriyete itelenmesiyle birlikte Seul'deki güzel ortamı, demokrasinin işlediği okulunu bırakıp kasabanın okuluna kaydoluyor. Başkentteki pırıl pırıl öğretmenler ve öğrenciler yok kasabada, herkes derdest, kıyafetler eski ve lekeli, yoksulluk kol geziyor. Byongte bu ortama alışmaya çalışıyor, sınıf arkadaşlarını tanımak için gözlemde bulunurken Sokde Om nam bir elemanın kendisini çağırdığını duyuyor. Gitmiyor bizimki, Seul'de sınıf başkanının emir verdiği görülmüş şey değil, dolayısıyla yerinde kalıyor ve Sokde Om'un iktidarının köklerini ilk bu vakada görüyoruz. Byongte Seul'deki ortamla yeni ortamını kıyaslıyor, muktedire boyun eğip eğmemeyi düşünüyor ve Sokde Om'un yanına gitmiyor. Konuşuyorlar biraz, tanışıyorlar ama yine de bir şekilde Sokde Om'un baskıcı yönetimini kabullenmiş gibi görünüyor başta. Tabii yaşadığı ilk olayın ardından mevzuyu babasına açıyor. Baba dürüstlükten şaşmayan bir adamken katakulli sonucu rahat yaşamından olduğu, ailesini yokluğun içine sürüklediği için iktidarın üstünlüğünü kabul etmiş durumda, oğluna sınıf başkanına uyması gerektiğini söylüyor. Anne de benzer bir tutum geliştiriyor, sınıf öğretmeniyle konuştuktan sonra Sokde Om'un iyi bir çocuk olduğunu söylüyor, oğlundan arıza çıkarmamasını istiyor. Sokde Om kusursuz bir sistem kurmuş, öncelikle sınıf öğretmeni çocuğun yönetiminden memnun, hemen hiçbir şeye karışmıyor. Bizim komutan gibi. En tepeden onayı alan çocuk istediği gibi at koşturmaya başlıyor tabii. On altı yaşında bu, diğerlerinden daha büyük ve sosyal zekası yaşıtlarına göre çok ileri. Bazı çocuklardan eşyalarını alıyor, bazılarından haraç topluyor, ödevlerini yaptırıyor çocuklara falan, her türlü nane var bunda. Byongte en başta karşı çıkmaya çalışıyor, elemanın açığını yakalamak için haftalarca uğraşıyor ama ne zaman öğretmenine gidip şikayet etse öğretmen Sokde Om'u tutuyor. Byongte giderek dışlanıyor, oyunlara alınmıyor, kavgalarda dayak yemeye başlıyor. Ağır ağır büyüyen bir zulüm, korkunç. En sonunda pes ediyor, sistemi yıkamayacağını görünce rahat etmek için Sokde Om'un huyuna gidiyor ve çocuğu sevmeye başlıyor. Bu dönüşümün ve benzeri dönüşümlerin anlatımları detaylı, güruhtaki bireyin psikolojisini anlamak için süper kaynak.

Byongte pes ettiği noktada öğretmeninin görüşlerini paylaşmaya başlıyor. Son şikayette öğretmen çocuklara boş kağıt veriyor ve sınıfta dönen işleri yazmalarını istiyor, isim vermeden. Çocuklar Sokde Om'u şikayet etmek yerine Byongte'yi şikayet ediyorlar, zavallı çocuk kara koyun oluyor hemen. Uyum sürecinden sonra Sokde Om'un nimetlerinden faydalanmaya başlıyor, mamalanıyor. Oyunlar, dövüşler, dersler, her şey yoluna giriyor. Zinciri takıyor eleman, Sokde Om için resim yapıyor ve çocuğun resim dersinden iyi notlar almalarını sağlıyor. Bazı çocuklar sınavlarda doldurdukları kağıttan kendi isimlerini silip Sokde Om'un ismini yazıyorlar, böylece Sokde Om okul birincisi oluyor her yıl. Kusursuz bir sömürü sistemi, nöbetleşe kötülük ve nöbetleşe iyilik, sürüye dahil olunca problem yok. Sistem nerede patlıyor, yeni bir gocuklu celep çıkıyor ortaya, o zaman. Bu yeni mezun öğretmen insanlığını henüz yitirmediği için sınıftaki havayı alıyor, sözlüye kaldırdığı Sokde Om'un bir halt bilmediğine kani olunca yazılılardaki yüksek notlardan işkilleniyor, sonra çocuğun ipliğini pazara çıkarıyor tabii. Sokde Om okulu bırakıyor, yolda denk geldiği çocukları dövüp okula gidememelerine yol açıyor. Öğretmen bu duruma çok kızıyor, çocukları dövüp Sokde Om'a karşı çıkmalarını söylüyor. Bizim zorba dayak yiyor bir güzel, piyasadan tamamen siliniyor. Doğan otorite boşluğu çeşitli çatışmalara yol açıyor, demokrasi kültürü gelişmediği için kavga edenlerin yanında eski düzeni özleyenler de var, yeni bir Sokde Om çıkar diye umut ediyorlar. Okul bu hay huyla bitiyor.

Son bölümde otuz yılın ardından gelen öz eleştiri mekanizması çalışıyor. Byongte okulu bitiriyor, tam o sırada isyan çıkıyor ve yönetim değişiyor. Daha iyi bir gelecek ufukta gözüküyor ama Byongte doğru tercihler yapmıyor, yaşamı zorlaştığında kişisel Sokde Om'unu arıyor içten içe. Sopanın altında mutlu ve huzurluydu, emirleri -ki emir yok aslında, sistemin sürmesi için yarı istençli boyun eğme var- yerine getirmekten başka bir yükümlülüğü yoktu, hayatı çok güzeldi. O zamanlar. Sorumluluklarının arttığı yetişkinlik zor geliyor ona, yarı özlem ve yarı kızgınlık içinde anlatısına nokta koyuyor.

Demokrasi nedir, tiranlık nedir, bazı şeyler nasıldır ve nasıl olmalıdır, bu tür şeylerin merkezde olduğu bir novella, son derece başarılı.
Kemal Selçuk'u yeni ekledim ve hemen sıranın önüne aldım, Mustafakemalpaşalı çünkü. Ben üç yaşındayken baba tarafının izi kalmadığı için annemin memleketini memleket bildim, sözde Malatyalıyım ama hissettiğim Mustafakemalpaşalılık. Mustafakemalpaşalılık süper bir şey, herkese tavsiye ederim. Deresi olsun, eski evleri olsun, güzel bir Anadolu kasabası. Ben çocukken daha güzeldi tabii, şimdi her yere bina dikip beton döktükleri için merkezi rezalet durumda ama beş on dakikalık yürüyüşle muktedirin beton fetişizminden kaçabiliyorsunuz, çok güzel. Neyse, Kemal Selçuk 1971'de Mustafakemalpaşa'da doğmuş, 1991'den itibaren öykülerini yayımlamaya başlamış. Benim ayıbım, geçen hafta kitabına denk gelene kadar adını duymamıştım. Duyduğuma memnun oldum, Ay Aşkları iyi bir metin çünkü. Mustafakemalpaşa'dan iz bulabilir miyim diye düşünmüştüm, buldum, o da güzel.
Epigraf Maharaj'dan, hayata bağlanmanın kedere bağlanmak olduğunu ve bize acı vereni sevdiğimizi söylüyor. Üç acıyla karşılaşıyoruz, hatta acıyı güzelleyen bir dilin doğurduğuyla birlikte dört. Selçuk hoş bir anlatım tekniği kullanmış, metni Hilal, Yarımay ve Dolunay olmak üzere üç parçaya ayırıp üç neslin aşk acısını anlatmış, Werther'in acılarının zemininde. Hilal bölümü 21 Temmuz 1999'da, Yarımay 20 Temmuz 1969'da, Dolunay 19 Temmuz 1949'da başlıyor, üç farklı zaman diliminin güncel meselelerini de görüyoruz böylece; Dolunay'da II. Dünya Savaşı'nın siyasi çalkantılarını ve devamındaki siyasi çekişmelerin toplumsal yansımalarını görebiliyoruz, Bekir'in -Bekir'di sanırım- babası belediyenin eski başkanı ve Demokrat Parti ortaya çıkınca sahneden çekilmiş, unutulmuş bir adam. Bekir başkanın oğlu olduğu için kasabada tanınmış bir isim ama daha çok serseriliğiyle tanınıyor. Adam dövüyor, haplanıyor, Josephine'e duyduğu aşktan ötürü dengeden yoksun. Karısının yüzünü görmeye dayanamıyor, soluğu Josephine'de alıyor ama kadın bir süre sonra Bekir'e duyduğu sevgiyi yitirince, sevilmek değil de gönlünce sevmek istediği için kasabadaki erkeklere aşkı öğretip mutsuzlar ordusu yaratınca Bekir'in şirazesi hepten kayıyor. Üç bölümün ilk örneklerinin başında Werther'in acılarının yansımaları var, alıntılardan Dolunay'a düşeninde Josephine'in kutsallığına denk bir durumun eşleniği var. Otuz altı yaşında bir adam, evli, aşk acısı yüzünden birilerini dövmek istiyor ve herkesin içinde kuyumcunun oğlunu ağlatana kadar tokatlıyor. Ermeni kuyumcuyla arası bozulmuyor, adam her gördüğünde selam vermeye devam ediyor Bekir'e, kasaba havasıyla ve esnaflıkla ilgili bir şey. İtle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmanın iyiliği çıkıyor ortaya, Bekir'se acısını Josephine'in kendisini görmek istemediği ilk günlerin dolunayıyla bir tutuyor. Tepede, bütün parlaklığıyla duruyor, yıllar geçse bile her döngüde acısını hatırlayacak, eğer yıllar kendisi için geçerse. Josephine'in evini bastığında, sevdiğinin yanında kuyumcunun oğlunu görünce cıngar çıkıyor tabii, bazılarını acı bir son bekliyor. Bekir'in hikâyesi kabaca bu. Geçmişi düşündüğü zaman babasının bazı sözlerini hatırlıyor, örneğin kasabanın Kurtuluş Savaşı'na katılmamasından ötürü duyduğu pişmanlık incelenmeye değer. Varsayımsal konuşacağım ama kanıt güçlü. Yunan ordusu ve çeteleri mekanı basınca Kirmastılılar -Mustafakemalpaşa'nın eski adı Kirmastı, Tatar Ramazan'ın yanında gördüğümüz Kirmastılı nam adam geliyor akla- sinmişler, çetelere yardım etmişler falan. Savaşmayı geçtim, can ve mal korkusundan yapmadıkları iş kalmamış. Sonrasında Mustafa Kemal bölgeye gelmiş ama Kirmastı'ya uğramamış, olanlardan haberdar olduğu söyleniyor. Kasabalılar ilçenin adını Mustafakemalpaşa olarak değiştirmişler sonra, olaya bak. Kısacası, anlatının mekanı Mustafakemalpaşa diyorum ve Bekir'in kuyumcunun oğlunu eski belediye binasının önünde dövdüğünü hayal ediyorum, meskenin en civcivli yerinde.

Ayın varlığı acının büyüklüğünü gösteriyor Bekir için, Hilal bölümünde başka bir durum var. Var olan bir sevilenin acısı dolunay olarak beliriyor, Hilal'deki genç çocuğun "Sevdiğim" dediği kadın ortalıkta olmadığı için acı benzer şiddette ama ay küçük, daha az aydınlık saçıyor. Bölümün epigrafına bakınca aşksız dünyanın hiçbir anlamı olmadığına dair bir alıntı var yine Werther'den, sevilenin hayali olup olmadığını düşünüyoruz ister istemez. Bakalım. Eleman mimarlık okumuş, üzerine edebiyat fakültesine girmiş. Çokça okuyup ettiğini biliyoruz, intihar edemediğini biliyoruz, babasıyla annesinin kaygılarını dindirememesinin oburluğundan kaynaklı olduğunu da biliyoruz ama oburluğa yol açan dürtünün ne olduğunu anlatının ortalarına kadar bilemiyoruz. Basit, sevgiyi yiyeceğe eşleyen ve çok konuşan, bol konuşan, oral takıntı geliştiren mesele aşkı koruma ve kollama yollarını ararken bedenin çarpık savunma mekanizmalarını üretmesi. Adam yiyor ve mide fesadı geçiriyor bir yerde, hastanelik oluyor ama midesindekileri çıkarmak istemiyor, ölüm pahasına. Bunun yanında doksanların dünyasına kapı aralıyor, toplumun hızlı değişiminden kaynaklanan birtakım çarpıklıklar, sıkıntı veren meseleler bu bölümde irdeleniyor.

Yarımay'a bakıyorum, 1960'lı yılların sonunda özgürlük, isyan ve umut bizim topraklara pek uğramasa da Amsterdam'dan öğretmenin yaşadığı köye staj yapmaya gelen Türk kızı Avrupa'da esen rüzgarı peşinde getiriyor. Herkesle konuşan, kısa sürede köylünün sevdiği biri haline gelen kız öğretmenlik yapacak, Amsterdam'a dönmeden önce kendi toprağını tanımak, insanlarıyla vakit geçirmek istiyor ve öğretmenin kalbini yakıyor. Öğretmen evli, çocuğu olacak, karısını sevmiyor ama sever gibi gözüküyor, kıza abayı yaktığı için ne yapacağını bilemiyor ve kızın etrafında pervane oluyor. Ay var bir de, Ay'a gidilecek o sıralarda. Kız bu olaya kafayı takmış durumda, Amsterdam'a döner dönmez teleskobuyla Ay'ı gözleyecek, öğretmen köyünde kalacak. Böyle oluyor, öğretmen uzaklara giden aşkının ardından yürekte bukağısıyla kalıyor. "Yarımay", kız yanındayken Ay'ın parıltısı seçilemiyor, gittiği zaman orada, bu açıdan güzel bir sembol. Sosyal meselelerde elimizde kurnaz bir hoca var, insanlara dünyanın iki boynuz arasında durduğunu söylüyor, okulların çocukları gavur yaptığından bahsediyor, böyle bir tip. Öğretmenle hoca arasındaki çatışma gizliden gizliye sürüyor. Günümüzde de sürüyor. Sanırım hep sürecek.

Coşkulu bir dil, Werther'in hoşuna gidecek kadar romantizm esintili. Güzel bağlantılar, üç anlatının kesişme noktaları ilgi çekici, iyi bir teknik var. Kemal Selçuk'u takip edeceğim.
Teknik bir kıyasla söylüyorum, Şule Gürbüz'ün anlatımına yakın bir metinle karşılaşıp karşılaşmayacağımı merak ediyordum ki merakımı dindirdim, Kemal Selçuk'un bu metni -fikrimce- Gürbüz'ün sarmallarını içerdiği gibi daha da öteye, daha doğal bir yolla insanın hamurunda -diyeyim- bir yere uzanıyor. Bıçkıcı çırağı bir oğlan çocuğunun anlatımında çevresel faktörler genişçe bir yer kaplasa da, çocuk işte, on dördünde arzuyu ve acıyı yeni öğrenmiş bir velet, yazmaya da niyetlenmiş, anlatı boyunca geçmişe gidip gelmekten de geri kalmıyor, bunca çocukluğun ve dağınıklığın içinde olabildiğince dolaysız bir anlatı sunuyor bize, yazmaktan ziyade konuşuyor, anlatıyor, yazmanın büyüsüyle gerçeklik-kurmaca ikilisine dokunuyor durmadan, peygamberlerden Berkeley'ye, Descartes'a uzanıyor, bilincinin uzanabildiği her noktaya uzanıyor ve haddini aşarak rüyalara, bilinçaltına bile yer yer dokunduğu oluyor. Muazzam bir zenginlik. Roman 2008'de basılmış, hakkında tek bir inceleme çıkmamış o günden beri, Goodreads notu da iki yıldız. Dalga mı geçiyorsunuz ya, aptal mısınız, yemin ederim sinirden ayak serçe parmağımı sandalyeye vurasım geldi. Ayak serçe parmağı diye bir şey varsa tabii. Ayaktaki serçe parmağına ne deniyor? Neyse, yine hakkı verilmemiş bir metne denk geldim, işimi yaptım. Mesudum. Ben okunmasını öneriyorum, iyi metin çünkü. Metin gibi metin.
Çocuğun anlatıcılığında ilerliyoruz, her şeye rağmen İhtiyar'ı sevdiğini söyleyerek başlıyor. Yaşlı adamın şahsiyetiyle ilgili bir şey. Şahsiyetle karşılaşmak nimetten sayılıyor, anlatıda yer alan diğer karakterlerde genelleme yapılırsa bir şahsiyet bulabilmek mümkün değil. Hikmet Abi bir istisna. İstanbul'a gidip üniversitede felsefe okumuş, din okumuş ama bitirememiş, kafayı kırıp dönmüş Kirmastı'ya. Kirmastı yine mekan, Mustafakemalpaşa. Ecinnilere inananların çok olduğu bir yer olduğu söyleniyor, doğrudur, Fenerli Dede'nin bir yerde anılmasını beklemedim değil. Bu dedemiz geceleri elinde fenerle sokaklarda dolanırmış, sabah namazını Lala Şahin Paşa'yla kılıp gaibe karışırmış falan, ananem anlatmıştı ben çocukken. Selçuk'un metinlerini okurken ananemin elimden tutup gezdirdiği sokakları hatırlıyorum, en son Yeşim'le gittiğimiz zaman gezdim ve ananemin neden memleketine gömülmek istemediğini düşündüm. Yeşim'le birçok senaryo ürettik ama makul bir açıklama bulamadık, son yıllarda kadının memleketini görmek istememesine yol açan küskünlükler vardı ama o kadar ağır şeyler miydi, bilmiyorum. Sonuçta Aydıntepe diye bir yere gömdük İstanbul'da, mezarlığın hemen yanına hayvan gibi bir site yapmışlar, site manzaralı mezar, gömülmek için kusursuz bir yer. Hava açıksa uzaklardan Uludağ gözüküyor, eh, ananem memleketini görebilir. Neyse, metnin mitolojik ve dini altyapısını bu Hikmet Abi kuruyor böylece, İhtiyar'la çocuğa meseller anlatıyor, menkıbelere boğuyor, Platon'dan girip Berkeley'in hiçliğinden çıkıyor. Hiçbir şey yok ama bir şey var, çocuğun sevdiği bir felsefi çıkmaz. Çocuk gördüğü için, deneyimlediği için var, düşünüyorsa var ama düşünmediği zamanlarda da var, içinden çıkılmaz bir delilik. Yazmaya bu yüzden başlıyor olabilir bizim çocuk, bir şeyin varlığını sabitlemek için. Kağıda, masaya, mürekkebe, herhangi bir yere. Etrafında olanları yazıyor ama bazen çağların ötesine, yaradılışa kadar uzanıyor. Adem'le Havva'nın hikâyesini İhtiyar'ın oğlu "hayvan İsmail" ve evlendiği kadın Zeynep üzerinden canlandırıyor mesela, Zeynep komşunun oğlu Tuğrul'la, Hikmet Abi'yle ve kasabanın yakışıklı adamlarıyla gönül eğlendirirken yasak meyveyi yiyor ve yediriyor, kimsenin bir şeyden haberi yok, olanları bir tek çocuk biliyor ve o da sesini çıkarmıyor. Gözlemlemek için belki. Dayak yememek için de olabilir. Belki de Zeynep'in çekiminin etkisidir, evden ayrılmasını istemiyordur. Hepsinin karışımı. İhtiyar'ın yüreğine indirmemek için de olabilir, paragöz ve az buçuk deli adamın canına halel gelmesini istemiyor, adam zaten iki çocuğu kamyon altında kalınca aklını kaybeder gibi olmuş da toparladığıyla yaşıyormuş, gelini Zeynep'in ilk günlerdeki sevecenliğini hatırlıyormuş hep, evin huzurunu bozabileceği fikri aklına gelene kadar tomrukların üzerinden bakıyor çocuk, her şeyi görüyor ve kaydediyor. Bir kule, Babil Kulesi, çocuk her dili konuşarak metni inşa ediyor, gözlemlemek için orada. Kurşuni bir karanlık çöküyor bazen, sonsuzluğun da o karanlık gibi olduğunu düşünüyor çocuk, siluetleri izlerken bir yandan işini yapıyor ve hayvan İsmail'den dayak yiyor hemen her gün, kini birikse de bir şey yapacak değil, çektiği acıya tutunmak zorunda ki yaşamın ta kendisi olarak gördüğü İhtiyar'ı izlemeye devam edebilsin, etrafında olup bitenlerden uzağa düşmesin, bildiği tek dünyadan ayrılmasın.

Düalizm görünüyor sürekli, beden-ruh ikilisinden insanın gizli kişiliğine kadar pek çok açıdan inceleniyor. "(...) Ve içimdeki iki insandan birinin cehennemi, öbürünün de cenneti temsil ettiğini kavramaya başlamıştım -ama ikisi de bendim! Zeynep'in bir sözüyle, bir bakışıyla cennette oluyorsam- hışımla yaklaşan İsmail'le de cehennemin dibini boyluyordum. Heyhat, hayat buydu işte!" (s. 19) Lût'un hikâyesine de yer verilir, geriye dönüp bakmanın tuz edeceğini Hikmet'ten duymuştur çocuk, içindeki gitme isteğini bu söylenceyle bastırdığı da olur ama daha çok Zeynep açısından düşünür bunu. Zeynep bir gün gidip arkasına bakarsa zümrüt yeşili gözleri tuz kesecektir, çocuk bunu kaldıramayacağı için suskundur. Kamyon kazasında ölen çocukların yokluğunu var kılarak başka bir ikilem yaratır bu kez. Onlar yaşasaydı Zeynep listesine iki kişi daha ekler miydi, yaşamayanlar için kötülük payesi biçilebilir mi? Yaratılanlar için kötülük vardır, o halde iplerin gergin düzenleri bozulabilirdi, varlık tek başına bir kötülüğe çıkabilirdi, böyle olmamış olsa da çocuk için elde tutulacak, düşündüğü hemen her şeyin yanına konacak bir fikirdir bu. Olanla olmayan, gerçekle hayal, kurguyla sahihlik, her şey iç içe. "Cevap ver büyücü, uğraştırma beni daha fazla, ben gördüklerim miydim yoksa gördüklerim ben miydi?" (s. 43) Deneyimlediğinin bir parçası olup olmadığını merak ediyor çocuk, kendisi olmasaydı hiçbir şey var olmayacaktır, tekil bir bakış görünenin var olmasını sağlıyorsa ve var olmak bir başına kötülük alametiyse eğer, çocuk bakışının da suçunu taşıyor demektir. Suçun bilincinde bir suçlu, işini yapmaya devam ediyor. Tomrukları işliyor, Zeynep'i görünce kalbini gümletiyor, İsmail'i görünce öfkesini bastırıyor, yaşıyor kısaca.
Hayranlık duydum, son zamanlarda okuduğum Türkçe metinlerden en iyisi.
Çeviri korku hikâyelerine mütevazı bir katkı, kapağı açtığınızda içeride kıyamet koptuğunu göreceksiniz, yıldızlar karması resmen. H. G. Wells var, Rudyard Kipling var, öyküleri Dedalus'tan çıkan Edward Lucas var, Ambrose Bierce var, bir dünya yazar. Deli korkacağız, of. Ben okurken korktum, darısı okuyacakların başına. Çeşit çeşit korku. Bilimle haşır neşir olan uçuk bilim insanlarının korkunç buluşları, Afrika'nın derinliklerindeki fetişler, pencerelerin önünden geçen gölgeler, karanlık odalar, ormanda yaşayan tanrılar, neler ya. Lovecraft hakkında biraz malumat sahibiysek bu öyküleri neden sevdiğini de çıkarabiliriz, örneğin Elmas Lens'i ele alalım. Anlatıcı, çocukluğundan beri her şeyi en ince ayrıntısına kadar inceleme arzusuna sahip olduğunu söyleyerek başlıyor. Mikroskopla tanışıyor, alete aşık oluyor. Merceklerden baktığı zaman bambaşka dünyaların kapıları aralanıyor, müthiş bir heyecan. Hemen çeşitli mercekleri toplamaya başlıyor, ailesinin zenginliğini bu tür işler için yavaş yavaş tırtıklıyor, üniversitede mikroskobun mucitleri ve geliştiricileriyle ilgili araştırmalara girişiyor, yaşamının tek tutkusu haline geliyor bu olay. Arkadaşındaki çok değerli bir elması bu yüzden aşırıyor, arkadaşını öldürüyor hatta. Karakterler çok derin değil, dolayısıyla birkaç basit düşüncenin ardından eyleme geçildiğini görmek, insan öldürmek gibi ağır bir işe kolayca girişmek başarılı bir anlatıya sahip olmaktan uzaklaştırıyor metni, bunu göz önünde bulundurup çocukça bir heyecan duymak lazım, yoksa hiç okunmasa daha iyi bu öyküler. Neyse, bizim eleman hemen bir medyum bulup Leeuwenhoek'e, mikroskopla ilgilenen adamların şahına en hassas mikroskobu nasıl imal edeceğini soruyor. O dönemin spiritüalizm akımını hatırlayalım, aristokrat tayfadan medyum masasına oturan çok adam var. Neyse, cevabı alıyor ve düzeneği kuruyor, mikroskobunu imal ediyor ve bir damla suyu incelemeye başlıyor. Güzellikten gözleri kamaşıyor, Animula adını verdiği bir varlık, bir kadın var damlanın içinde. Havva'ya benziyor, tek başına yaşıyor. Ormanlar, dereler, bağlar bahçeler arasında bir başına duruyor, dolanıyor, güzelliği bizimkini delirtiyor. Bu güzelliklerin üzerine acı son gecikmiyor, su damlası buharlaşınca Animula da ölüyor, bizimki çıldırıyor gerçekten, sonu kötü oluyor. Çıldırmadan önce başka bir su damlasına daha baksaymış keşke, neyse artık. Bu öyküdeki bilim insanını Lovecraft sever, çünkü kendisi de çocukluğunda bolca kimya deneyi yapmış, renkli sıvıları birbirine karıştırmış ve ısıttığı karışım patlayınca neden patladığını bu sefer kendi de anlamamış. Bu sonuncusu yok ama Lovecraft seviyormuş işte böyle işleri, Herbert West'in işleri hakkında yazdığı öyküleri biliyorsanız o damardan da haberiniz var demektir.
Pek de hatırlamıyorum öyküleri ama bir bakayım, Kipling'den Canavarın İşareti. Kolonyal bir korku öyküsüdür, Plinius'un başlattığı Öcü Doğulular anlatısının günümüze yakın halkalarından biridir. Lovecraft da Doğu'yu pek merak edip derinlemesine araştırmalar yaptığı için bu öyküyü sevmiş olsa gerek. Öykülerinde çölün ortasına kondurduğu Adsız Şehir gibi pek çok hayali şehir var, Kipling'in dünyasını daha belirsiz bir zamana çekmiş olsa gerek. Neler oluyor, İngilizler Hindistan'ı sömürüyor ve doğaüstü işlerle karşılaşıyorlar. İki kültürün tanrılarının karşılaştırılması gibi de okunabilir, Hindistan'ın daha büyülü, abra kadabralı bir mekan olarak görülmesinden ötürü tanrıların gazabı da görünür bir halde. İngiliz zaptiyeler bir tapınağın önündeki Gümüş Adam'a sataşıyorlar, Gümüş Adam her türlü sihri kullanarak kendisine ilk sataşan adamı hacamat ediyor, diğerleri korkudan altına ediyorlar. "Bilmediğiniz deliğe çomak sokmayınız, adamların kültürlerine hiç bulaşmadan uslu uslu sömürünüz" temalı hoş bir öykü. M. R. James'in Kont Magnus'u belki de bu derlemedeki en Lovecraft işi öykü, bizim büyük yazarımız James'ten bayağı bir etkilenmiş. Bay Wraxall'ın Danimarka diyarlarındaki bir macerasına odaklanıyoruz bu öyküde, eski yazıtların izinden giderek bir kalıtı keşfetmeye çalışıyor. Birçok kaynak sayılıp dökülüyor, bazılarının uydurmasyon olduğunu düşünebiliriz tabii, Necronomicon gibi. Neyse, Bay Wraxall aradığı eski yapıyı buluyor, bir kilise ama çok uzak zamanlardan kalmış. Sonrasında dehşetle karşılaşmasına şahit oluyoruz tabii, yerliler adamı uyarıyorlar ama bizimki keşfetme aşkıyla yandığı için sallamıyor kimseyi, sonradan gerçekten keşfediyor bir şeyler. Buradan da birkaç ders çıkarabiliriz. Birincisi, pagan tanrıların hüküm sürdüğü topraklarda dolanırken dikkatli olmalıyız. Bununla ilgili Netflix'in yakın zamanda çektirdiği bir film vardı, çok iyi değildi ama pagan inanışın sürdüğü diyarlarda işlerin nasıl döndüğünü anlattığı için dikkate değer bence. The Ritual'mış adı. Neyse, ikincisi de eğer bir tanrıyla karşılaşırsak mücadele etmeliyiz, inançlarımız bizi kurtarabilir. Kurtarmayabilir de, inancın keyfine kalmış artık.

E. F. Benson'ın Çok Uzaklara Giden Adam nam öyküsü Pan'a benzeyen bir varlığın yavaş yavaş ortaya çıkmasını ve iki arkadaştan birini delirtip katletmesini konu alıyor. Pan anlatıları için güzel bir örnek bu, zaten bu tanrının işi kırsalda olduğu için korku kendiliğinden doğuyor. El değmemiş bir doğa görünce iki duygu birden çıkıyor ortaya, huzur ve korku. Tabii korkuyla kafayı bozmamışlar için sadece huzur. Geçende Yeşim'le ormana girer girmez ağaçların gece vakti nasıl görüneceğini düşünüp kendi kendimi korkuttum aptal gibi, sonra her şey normale döndüyse de o insansız ortam, sessiz atmosfer beni bir anlığına boğdu. Sonra Yeşim elimden tuttu, dağ tepe, bayır çayır yürüdük. Kamp kurmayı teklif etseydi çadırın etrafına rünlerimi dizip başucuma ökse otu koyardım, o bile para etmeyebilirdi. Kararlı bir Pan karşısında pek şansımız yok. Bu öyküdeki iki karakterden biri akıl sağlığını ve arkadaşını korumaya çalışırken arkadaşı yavaş yavaş ele geçiriliyor, çok tedirgin edici olaylar gerçekleşiyor ormanda, seslerden ve hışırtılardan başka izler ortaya çıktıkça gerilimin dozu artıyor ve mutsuz son. Hoş. John Buchan'ın Kemeraltında Esen Rüzgâr öyküsü de yine kırsalda geçen, bu kez Roma mitolojisinin ve öncesinin didiklendiği bir öykü. Olayların Galler'de yaşanması ilgi çekici. Druid biraderlerin kendi folklorları bir yana, Romalılarla Keltlerin çekişmeleri de dikkate değer nitelikte. Bu öyküdeki araştırmacı dayı yaşadığı olayları yıllar sonra bir mekanda anlatıyor etrafındakilere, kendisi gibi başka bir araştırmacının yanına gidip bilgi almak istediği sıralarda yaşadığı şeyler dudak uçuklatıcı. Girmeyeceğim buna, iki örnekle geçeyim. Lovecraft'ın Duvarlardaki Fareler nam öyküsünün kaynağı Buchan'ın öyküsü olabilir. Bir ibadethane, derinlerine ilerleniyor, derinlerde saklı dehşetler var ve Romalılar kendi mitolojik dehşetleriyle de kolonize etmişler bu toprakları, bunu anlıyoruz. Clive Barker'ın Rex'i de benzer bir mevzuyu içeriyor, topraktan çıkan antik bir varlığı Bereket Tanrısı'nın durdurabilmesine dair fena korkutan bir öyküydü o da. Kısacası Britanya'dan bu konuda daha çok ekmek çıkar, adamlarda çok acayip bir tarih ve çılgın bir kültürel çorba var, deli kaynaklar.

Toplamda on üç öykü var, her birinde Lovecraft'tan bir parça bulabilirsiniz. İlginizi çekerse artık. Ben adamı hayranlık derecesinde sevdiğim için hemen her şeyiyle ilgileniyorum, o yüzden, dediğim gibi, direkt atladım. Düzenli bir şekilde okumaya başlamamı Lovecraft'a borçluyum. Siz de bir Uzaydan Düşen Renk almaz mıydınız?