Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Yine bir Eskiciyan müstearlığıyla karşı karşıyayız. İpinden kopmuş öyküler, müstearlığı buradan kaynaklanıyor. Beni Afiyetle Yemelerine mesela, ilkokula başlar başlamaz orasından burasından ısırılan, yenen bir çocuğun çeşitli kişi/kurum/kuruluş mekanizmalarıyla, diş geçirenle yenip bitirilmesini ve öğütülmesini görürüz. Sağ kolu gidiyor önce, anne şamarı basıyor. Baba fark ediyor, baba basıyor şamarı, ailenin pek bir katkısı yok kısaca. Ailenin katı sağladığı ne var, kendi adıma ben de bilmediğimi söyleyeceğim. Neyse, okul değiştiriyor çocuk, yeni arkadaşlarından birinin evine gidip proje ödeviyle uğraşırken arkadaşının babası tarafından kemiriliyor, cinsel organlar giriyor işin içine. Projeden en yüksek notu alıyorlar, tecavüz cabası. Göğüslerinden biri yeniyor sonra, diğer göğsü yeniyor, yenecek pek bir yer kalmayınca sıra yüreğe geliyor. Yetişkin, okullarını bitirmiş, işi gücü olan bir kadının yüreğinden başka bir yeri kalmayınca, en sonunda yüreği de kalmayınca belki insan daha iyi bir son bekliyor. Tansiyonu yükselen öykü, yiyiciyle göz göze gelme anında sona eriyor. Ani bir duruş. Belki yüreğin yok oluşu üzerinden başka bir son üretilebilirmiş, belki öyküyü çok beğenip sonunun daha iyi bitmesini istiyorum, bilemiyorum, kötü değil ama daha iyi olabilirmiş. Eskiciyan biraz dağınık bırakmış bu öyküleri, anlatıcıyı mutlak yaratıcı haline getirip kesivermiş öyküleri, anlatıcı daha fazla anlatmak istemediğini söylüyor, nokta koymak istediğini söylüyor, bir şey söylüyor ve öyküler bitiveriyor böylece. Ağza bir parmak bal çalıp gerisini rafa kaldırmak gibi.
Şarkısı Bitmeyen Adam. Şarkı söyleniyor, yaşamın ta kendisi. Anneyle baba tanışıyorlar, evleniyorlar, anlatıcının ablası doğuyor, dört yaşında hayatını kaybediyor. Şarkı söyleyen adam iki damla yaş döküyor, ceketinde iz kalıyor. Anlatıcı doğuyor, annesi vefat ediyor bu kez. Meme vermek istemiyor bir ara, memesizliğe alışması gerektiğini söylüyor ama aslında annesizliğe hazırlıyor. Dut ağacının ardına gömülüyor anne, duttan bir kuş iniyor, yıldızların yeri şarkının sürerliğinde tayin ediliyor, kuşun gagasından bir damla içiyor anlatıcı, uzun vadede toprağa düşecek ama anlatıcının sözleri var daha, yaşam sürüyor ve en sonunda damlanın tadı kaybolmadan bitiyor öykü, patlayan bir silah olmadan. Kelâma şükrediyor anlatıcı, barut kokusundan kurtulmamızı sağlayan söz bittiğinde hemen bir diğer öyküye geçiyoruz, Kâbus Bitiren'e, en akışkan öyküye. Şöyle bir şey canlanıyor gözümde: Eskiciyan'ın aklına bir fikir geliyor veya fikir bir süredir var, itkisi dayanılmaz hale geliyor veya bir anda bir ışık parlıyor zihinde, adam oturuyor ve yazmaya başlıyor. Belli bir noktaya ulaşacak veya belli bir noktadan yola çıkacak. Çıkacaksa eğer, olağanüstü bir olay gerçekleştikten sonra, diyelim ki bu öyküdeki gibi bir kaktüs var, doktora getirilmiş ki doktorun elini öpsün. Neden öpsün? İyileştirildiği için. Kaktüs kişileştirildi, hemen bir isim kondu: Niyazi. Doktora gelindiğine göre anlatıcının da bir sıkıntısı olsun, kısa bir süre sonra öleceğini hissetsin ama Niyazi'nin tek başına yapamayacağını düşünüp doktordan bir istekte bulunsun, kendisi ölünce Niyazi'nin de öldürülmesini dilesin. Kâbusa bağlayalım her şeyi, uzun bir "haayııır" için kâbusu bitiren yegane nida diyelim. Son. Spontane fikirlerin uç uca eklenmesi, böyle midir acaba? Eskiciyan, bağladıklarını o an mı buluyorsun?
606 Numaralı Özel Odanın Hikâyesi, bu biraz zamana yayılmış gibi gözüküyor. "'Kusurun yoksa mürettep divansın, ancak kusurunla Beckett'sın.'" (s. 23) Bu söz çok yerde paylaşıldı, kitabın mottosu gibi bir şey oldu aslında. Konferans sırasında söyleniyor, söyleyen Onnig'in eli karnına gidiyor, adam yere yığılıyor ve Samuel hemen yardıma koşuyor. Doğru doktora. Anlatıcı özellikle şahit olmak istiyor, öykünün doktordan sonrası gelmeyecek gibi dururken anlatıcının keyfine şükrederek okumaya devam ediyoruz. Elindeki tırpanı duvara bırakıyor, kim olduğunu da öğrenmiş oluyoruz böylece, Onnig'e üzülmeye vakit bulamadan Tırpanlı'nın cüccük hareketine, nahına şahit oluyoruz, ortamdaki gerginliği dağıtmak için doktora çalışıyor . Neler oluyor. İtalik bir tonda konuşmaya başlıyor Tırpanlı, dimdik harfler insan bedenine fazladan yük bindirmesin diye. Oyuna bak. Nihayetinde Tırpanlı'nın doktor için geldiğini öğreniyoruz, Tırpanlı'nın okura seslenişini de görüyoruz, biz de oradayız zira Tırpanlı neredeyse biz oradayız, tersi de geçerli.

Kitaba adını veren öykü, diğerlerinin arasında matraklığıyla öne çıkıyor. Aslında basit, Arat benzin işiyor. Hastaneye gitmiyor, laboratuvar faresi olmak istemediği için kimseye bir şey söylemiyor, işeyip arabasının deposunu dolduruyor. Durumu arkadaşı Tacettin'e söylüyor ne yazık ki, niye söylüyorsa, o kadar pimpirikli adam. Tacettin hemen şantaj yapıyor, para kazanmaya başlıyor ama Arat siktiri çekiyor tabii, ne yazık ki Tacettin CIA'e haber vermiş bile. Ödül olarak öldürülüyor ve Arat'ın ABD'ye götürülmesine neden oluyor. Hindistan'dan gelen bir kadınla evlendiriliyor Arat. Çocukları değerli bir insan olacak, belli. Aşağı yukarı böyle, bir de yine anlatıcı giriyor araya ve öyküyü bitiriveriyor. Bir de varlığını hissettiriyor, Arat'ın yanındayken şahit olmuş her şeye, hatta Arat'ın bir öykünün içinde olduğunu bildiğini söylüyor. Karakterler kurmaca olduklarının farkında, oyunu biraz bozuyor bu ama bu tür bir oyunu baştan bozuk olarak kabul edersek bir sıkıntı yok. Son olarak, "Bilal'e anlatır gibi anlatmak" kalıbının kullanılmasını da bu kapsamda değerlendirebiliriz. Güldüm ama, yalan yok.

İğrenç Yeşil Gömlek. Simon çok çekiyor bu öyküde, pantolonunu olur olmadık zamanlarda indirmese hayatı daha kolay olurdu. Herkes başını çeviriyor ama Simon indiriyor işte, kendi kendine konuşuyor, hareketler yapıyor, herkes uzak duruyor adamdan. Gittiği bir AVM'de mekanın müdürüyle eşinin önünde indirmesi beyinleri yakıyor. Zamazingoyu gören müdür hemen koparıyor kayışı, eşinin de büllüğü görüp görmediğini merak ediyor. Kendi küsküsünün küçük olup olmadığını düşünüyor, kıyaslama yapmak istiyor. Kafa yandı bir kere, eşinin hiç sevmediği o yeşil gömleği hediye olarak alıyor ve aile ziyareti sırasında, herkesin içinde indiriveriyor pantolonu. Simon hastalık saçıyor, insanları teşhirciliğe sürüklüyor ama asıl mesele, bu olaya şahit olan eniklerden biri anlatıyor öyküyü. Neden? Eskiciyan'ın garip oyunlarından biri daha.

Pinti Yazarın Kahramanı son olsun. Bu da çok şamatalı bir öykü. Anlatıcı bir roman dosyası okuyor, arkadaşı yollamış. Kumru var, karakter. Otobüse binecek, Artin'le birlikte. Artin basıp geçiyor ama Kumru'nun akbili boş, dudidut dudidut diye çınlıyor otobüs. Artin inmiyor, otobüs gidiyor, Kumru kalıyor orada. Arkadaşı yardım istiyor anlatıcıdan, Kumru hâlâ durakta bekliyor, günlerdir orada. Anlatıcı kendini hazırlıyor, arkadaşı yazmaya başlar başlamaz yönlendiriyor onu. Eş zamanlı iki anlatı beliriyor, bir yanda arkadaşın yazdığı cümleler, diğer yanda araya giren anlatıcının yönlendirmeleri. Çok komik bence: "Kumru'nun beklediği otobüs, durağa yaklaştı. Lan otobüsü hemen getirtme, beklet az! Birden otobüsün tekerleği patladı. Yok içine bomba koysaydın! Sonra daha büyük bir patlama sesi duyuldu. HA'STİR! Köpek otobüsü si... yazma artık! Beni buradan al!" (s. 65) Sonrası daha da geyik, anlatıcı kendini ejderhaya dönüştürtüyor falan, arada derede bir simitçi beliriyor ve Kumru'nun söylediklerinin kaynağının Kumru'dan mı yoksa yazardan mı doğduğunu soruyor, serbest dolaylı anlatıcı o kadar da serbest değil, tam bu noktaya sabitlenmiş durumda.

Kalan öykülerin başka meseleleri var, Eskiciyan'ın absürtlükten uzaklaşıp daha bireysel meselelere odaklandığı öyküler de varmış deyip biraz da üzülerek okuyoruz, çünkü ayrılık hikâyesi ağırlığını koyuyor ve bulunduğu öyküyü diğerlerinden daha baskın bir hale getiriyor.

Eskiciyan kafada havai fişek patlatıyor, okunması halinde bir süreliğine sıkıcı bir insan olmaktan kurtarır diye düşünüyorum, insan gariplikle doluyor. Ben doluyorum gerçi, başkasını bilmem. Teşekkürler Eskiciyan, ey Eskiciyan, can Eskiciyan, dost Eskiciyan.
Halikarnas Balıkçısı ayaktayken yazmayı sevdiğini söylüyor. Canlanıyor hemen: Bodrum'un bembeyaz evlerinden biri, pencerede çiçeklerle çevrili bir deniz, daktilo durmadan işliyor, belki bir plaktan Ege türküleri dökülüyor. Yazarın denizi ve denizin insanlarını anlattığı öyküler böyle bir mekânda doğuyor, sürgüne geldiği toprakları seven yazarın bir başına verdiği mücadeleden edebiyatımızın en güzel öykülerinden bazıları doğuyor. William Faulkner'ı düşünelim ardından, bir üniversitenin postanesinde çalışıyor ama aslında çalışmıyor, gelen mektupları postanenin en dibine yığıyor, dağıtmıyor. Pul almaya gelenlere içten içe küfrediyor, okuduğu veya yazdığı şeyi böldükleri için. Bir akademisyenin şikâyetiyle sorgulanıyor ve istifasını veriyor nihayetinde. Böyle bir ortamda doğan, memuriyetin verdiği sıkıntılarla biçimlenen romanlar da yazarın yaşamıyla dolaylı olarak bağlantılı. Javier Marias'ın ele aldığı yazarlarda dikkat ettiği iki noktadan biri bu, yaşamların yazını etkileme meselesi. Bir diğeri, yazarların yaşamlarının bir nebze de olsa kurmacaya çevrilip çevrilemeyeceği. Marías bu deneyi son derece başarılı bir biçimde sonuçlandırıp yirmi yazarı biyografik öykülere dönüştürmüş, hoş bir metin çıkmış ortaya. Laurence Sterne'e bakalım, zengin akrabalarının yardımıyla Cambridge'te öğrenim görüyor ve göze çarpmayan işlerde çalışırken insanları gözlemliyor, yazdığı ilk metnin başarısıyla birlikte Tristram Shandy'yi yazmaya başlıyor. Müthiş bir metin, Hume'dan alıntılarla oluşturduğu zaman çizgisi günümüzün postmodern anlatılarını önceliyor. Sevdiği yazarlardan çırptığı bölümleri "utanmazca" itiraf ediyor, pek çok anlatım tekniği kullanıyor ve günümüzde de hayranlıkla okunacak bir metin çıkarıyor ortaya. Öyle ünleniyor ki evine gelen bir mektubun üzerinde sadece "Tristram Shandy, Avrupa" yazabiliyor, mektubun evine ulaşması için yeterli bir bilgi. Voltaire'in hayranlığını kazanıyor, Fransa'da temsillere gidiyor ve yaşadıkları için başka bir metin kaleme alıyor. Bunların yanında toplumsal sorunlara da duyarlı, aldığı tavsiyelere uyarak en meşhur metninin sonuna kölelik karşıtı sayfalar ekliyor. Bu komik, garip ve neşeli adamın ölümü ve ölümünden sonrası da ilginç, bir yedi sekiz ay daha yaşasa iyi olacağını ama Tanrı'nın istediği gibi olmasını söyleyip öldükten sonra naaşı defnedildiği mezardan çalınıyor, Cambridge'teki bir anatomi profesörüne satılıyor. Anatomi dersi başlayacakken profesörün derse çağırdığı iki arkadaşından biri ölünün yüzündeki örtüyü açıyor ve kısa bir süre önce tanıştırıldığı Sterne'ü tanıyor, bıçaklar dikkatle işliyor ve büyük yazarın iskeletine zarar vermeden iş görülüyor. Cambridge'teki beyin koleksiyonunun içinde yazarın kafatasını arayan bir sürü insan bugüne kadar başarılı olamamış ama dünyanın gördüğü en büyük yazarlardan birinin kalıntıları bir üniversitede muhafaza ediliyor, müthiş bir şey.
Böylesi pek çok hikâye anlatıyor Marias, kadınlara ayırdığı ikinci bölüm ve fotoğraflardan çıkarımlarla yazarları anlattığı üçüncü bölüm de pek başarılı olsa da ilk bölümdeki yirmi yazar için yazdıkları ayrı bir keyifle okunuyor. Çalkantılı hayatıyla dikkat çeken Wilde'a bakalım. Biz onu daha çok gençliğinde çektirdiği fotoğraflarla biliriz, gayet yakışıklı ve iyi görünümlü bir genç olarak karşımıza çıkar, oysa yaşamının son dönemlerinde çektiği acılardan çoğumuzun haberi yoktur. Sağlığı bozulmaya başlayınca derisi için "kirli ve öd rengi" olduğu söyleniyor, gücünü de kaybedince elindeki bastonu alıp kaçan çocuklarla mücadele edemeyip ağladığı söyleniyor, oysa gençliğinde kendisine kafa tutan dört iri yarı kabadayıyı Oxford'un merdivenlerinden aşağı yuvarlayacak kadar güçlü ve kuvvetli olduğu anlatılır. Andre Gide'e göre "zehirlenmiş bir yaratık" Wilde, iki aylık feci bir ıstırabın ardından Paris'te ölene dek parıltılı bir yaşamın sevinçlerini ve acılarını hatırlayarak yaşamış olmalı. Hatırlayacak çok şey, kayıtlara geçmiş çok skandal vardı, peşi bırakmayan anıların ağırlığı hissediliyor. Rimbaud'ya baktığımızda belki de bu ağırlıktan kurtulmaya çalıştığı için dünyanın derinliklerinde kaybolmaya çalıştığını düşünebiliriz. Ne kadar erken ürün verirsek verelim ona göre yine de gecikmiş sayılacağız, şiirin harika çocuğunun sanatı neden bıraktığına dair elimizde pek bir bilgi olmadığı için bu bırakış karşısındaysa hiçbir çaremiz yok, üretmenin sağaltıcılığından vazgeçmenin ardındaki motivasyona akıl yürütme yoluyla biraz yaklaşabilecek olsak da Rimbaud'nun çok uzağına düşeceğiz ister istemez. Sanatın bir saçmalık olduğunu söylemesinden yola çıkarak "yaşamı sanat eserine çevirmek" fikrine ulaşabiliriz, yine de büyük sanatçıların oturduğu bir masada okunan her dizenin ardından, bağıran, dayanamayıp üzerine yürüyen birini Verlaine'in baston kılıcını çekerek tehdit eden Rimbaud'nun şaşırtıcı yaşamına varamayacağız. Gizemlerle doludur Rimbaud. Almanca, Arapça, Rusça gibi pek çok dili hemen öğrenebilir, sonra bu öğrendiklerinden sıkılarak başka işlere el atabilir ve durumunun gayet iyi olmasına rağmen olduğu kişi olmaktan sıkılıp her şeyi geride bırakarak başka diyarlara doğru yola koyulabilir. Kansere yakalandığı zaman ülkesine geri dönmeyi pek istememişse de yapabileceği pek bir şey yoktur artık, Afrika'daki sahra hastanesinden Marsilya'ya getirilir, hastane arkadaşlarına afyon çayı eşliğinde geçmişinden uzak öyküler anlatır. Şiirlerine hayran bir ziyaretçisine, "Tüm bunların ne önemi var? “ der ve bir süre sonra da yaşama veda eder. Başlı başına bir anlatı onun yaşamı, Marias'ın elinde kusursuz bir kurmaca.
Mişima, Faulkner, Joyce, Henry James, Nabokov, Turgenyev gibi pek çok yazar var bu kitapta, pek bilmediğimiz yönleriyle birlikte beliriyorlar ve kendi yazdıkları metinlerden birinin kahramanı olabilecek bir form kazanıyorlar. Marias romanlarıyla olduğu kadar biyografik öyküleriyle de tanınması gereken bir yazar.
İki farklı zaman dilimi içeren bir roman. Çatı zamanı 1980'in az berisi. Selim Korkut adlı bir Türk akademisyen var, bir de onun kankası Sing Ram. Hintli. Bu Hintli kardeşin elinde eski bir yazma mı var, bir şey var. Unuttum. Lan kitabı bitireli üç saat olmadı ya. Neyse. Bu yazma Sanskritçe. Latince'den çevrilmiş yarım yamalak. Romanın diğer zaman dilimli kısmı bu yazma. İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonra yazılmış, MS 50 falan işte. Yazmada unutulmuş bir ülke var: Boyuneğmez. Türk ülkesi. İşte burada çeşitli isyanlar, siyasi oyunlar, bilmem ne. Roma'nın ajanı Macellos da Vinci var, bir de onun saraydaki casusu var. Casus, saraydaki olayları yazıyor, da Vinci'ye getiriyor. Adamımız da bu bilgilere kendi izlenimlerini ekliyor. Bir gece Sing ve Selim takılıyorlar, Sing bu metni ortaya çıkartıyor ve okumaya başlıyor. Romanın olayı şu: Bu kadim dönemdeki siyasi olaylarla 1980'e kadarki süreçte gerçekleşen olayların, hatta tüm dünyadaki olayların karşılaştırılması ve benzerliklerin ortaya konması. Bu benzerliklere muzipçe eklenen bazı göndermelerle insan gülümsemeden edemiyor. Üç örnek buldum ben, daha vardır belki. Erhan Bener kendisi de söylüyor o göndermelerin ilginçliğini.
Bir soytarı var sarayda, şöyle diyor: "Halkımız pasta yerdi, kuru ekmek yerine!"
Sultanın söylediği dize mesela. Yazma mensur, fakat diyalogların bir kısmı manzum. Antik Yunan'a selam edilircesine, halkın oluşturduğu bir koro bile var bu manzum kısımlarla romana dahil olan. Sultanın dizesi diyorduk:
"Çıldırmak, çıldırmamak... İşte bütün sorun bu..."
Bir de Şair Eşref'ten şu dize:
"Asiyâb-i devleti bir hâr da olsa dönderir"
Güzel şeyler bunlar. Hele hele halk ayvayı yerken atılan sloganlar var, evlere şenlik. Ya çok ayrıntı var, 50'yle 1980 arasında kurulan paralellikler üç değil, beş değil. Güzel de bir sonu var romanın, öylece kalıyorsun.
Kurgu-zamandan sanatçılarla ilgili güzel bir paragrafla bitireyim:
"Öyle deme. Onların gücünü anlamak zordur. Seslerini kısmak için olmadık önlemler alırsın, onlar söyleyeceklerini söylemek için yine de bir yol bulurlar. Susturmak için adamları zındanlara atarsın, ne yapar eder, oradan bile duyururlar seslerini. Öldürtürsün, yazdıklarını, söyledikleri, elden ele, kulaktan kulağa dolaşır, çığ gibi büyür, bütün ülkeye, hatta bütün dünyaya yayılır, karşına çıkar. Halkın gönlüne girdiler mi, oradan kolayca söküp atamazsın. Neyse ki, şu sırada, bize karşı çıkabilecek öyle dişe dokunur kimse yok görünürde. İşte böyle dostum. Anladın mı şimdi, iktidara gelirken kimlere dayanman gerektiğini?". İyi günler.
Zannediyorum en başarılı Koontz romanları arasında tepelere oynar. Seri üretim bir Koontz romanı değil. Kurgusuyla, karakterleriyle gayet nefis.
Laura Shane adlı kızımızın doğduğu gece fırtına patlar. Bu fırtınayı akılda tutalım, kilit noktalardan biri. İşte, kız doğacak. Sarhoş bir doktor da o gün nöbetçi, hastaneye gidip doğurtacak. Gidemiyor, çünkü bir adam geliyor ve doktoru bağlıyor. Belli bir zamandan sonra ipleri biraz kesip uzuyor. Bir bok anlamıyor tabii doktor, hastaneye gidemediğiyle kalıyor.

Kız doğdu ve annesini doğumda kaybetti, çok tatlı bir adam olan babasıyla birlikte yaşıyor. Babasının dükkanı var, bir şeyler satıyor. Bir gün bir soyguncu geliyor ve silah çekiyor. Derken doktorun hastaneye gitmesini engelleyen adam yine ortaya çıkıyor ve soyguncuyu öldürüyor. Laura, Stefan'la orada tanışıyor.

Bir zaman yolculuğu hikâyesi. Stefan, Hitler'in zamanından gelen bir bey. Şimdi hatırlayamadığım bir sebeple, ki Wikipedia'dan bakınca hatırladım, ileride yazar olacak olan Laura'ya aşık oluyor. Laura, doğum sırasında o doktora denk gelseymiş sakat doğacakmışmış, sonra soygunda ölecek miymiş neymiş. Stefan, kitaplarını okuduğu Laura'ya aşık oluyor biraz, o yüzden Laura'nın koruyucu melekliğini üstleniyor.

Kitabı iki bölümde inceleyebiliriz. İlk bölümde annesini kaybetmiş, babasını da bir kalp krizi sonucu kaybedecek olan küçük bir kızın büyüme macerası var. Seri üretim bir roman olmamasını biraz buna borçlu; Koontz Laura'nın hayatını ince ve güzel detaylarla işliyor. Yetimhane günleri, orada edindiği ikiz dostlar, koruyucu aileye verilmesi ve sonuçları, çıkan bir yangında ikizlerden birinin ölmesi, falan. Kötü adamlarca takip edilmesi bu esnada. Kötü adamlar Nazi askerleri haliyle, Stefan'ın yaptıklarından şüpheleniyorlar çünkü. Laura büyüyünce evleniyor bir de, çocuğu oluyor falan. Bir kızın acılarla dolu hayatı ve ünlü bir yazar olma yolunda adım adım ilerlemesi. Olay bu. Sanki bir biyografi okuyormuşsunuz gibi. Dan dan dan ilerleyen, hızlı bir tempo yok. Gayet güzel gelişiyor hikâye.

İkinci bölümde şenlik var. Kötü adamlar Laura'yı öldürmek için geliyorlar fakat kocasını öldürüyorlar. Oğluyla ve Stefan'la kalakalıyor kadıncağız. Savunma sporları konusunda uzmanlaşıyor olaydan sonra, atış talimleri falan. Tam terminatör oluyor. Stefan'la birlikte kaçma, kovalamaca, geçmişe gidip Hitler'e boku yedirtmece. Bu tarz. Kendi halinde bir kadının komandoya dönüşmesi çok acayip. Şey gibi geldi; bu From Dusk Till Dawn gibi. Böyle bir anda hoop.

Güzel, sürükleyici bir Koontz romanı. Başarılı. Koontz romanlarının yanında güneş gibi parlıyor.
Kâmuran Şipal'ın çevirilerini şıp diye tanımak için birkaç kelime yeterli. Mesela "hanidir" ve mesela "devcileyin" gibi. Fakat son nokta sanıyorum şu: "(...) 'Aman da Meksika'nın güneşi' şarkısını söylüyorlardı." (s. 112) Dsfds, Meksika'yla bizim türküleri çağrıştırabilen sanırım bir tek Şipal. Çeviri emektarı kendisi, çok da dalga geçemiyorum, bazı çevirileri gerçekten buram buram çeviri koksa da ortada büyük bir emek var. Ben şahsen Şipal'ın ellerinden öperim.

Böll'ün öyküleri küçük insanların öyküleri; gerek savaş sonrasının, gerek toplumda yer edinme sıkıntısı çekenlerin hayatlarına şöyle küçük fakat derin pencereler. Evet.
Cüce ile Bebek: Bir istatistik memurunun dinle ilgili araştırması, dine karşı toplumun farklı kesimlerinden insanların tepkileri ve camda görülen bir biblo. Küçük şeyler. Deyince akla bizde hikâyenin başlangıcı geliyor akla ama Böll'ün öyküsünde bu: "İlkin sustu kadın. Ellerini önlüğüne kuruladı. Ağzı açık, gözlerini dikerek bana baktı: 'Allah,' dedi, 'iki Allah var, biri zenginlerin Allah'ı, öbürü yoksulların.'" (s. 8)

Üzgün Yüzüm: Somurttuğu için kanunlara karşı gelen bir adamın polislerle başının belaya girmesi, hüküm giymesi. Özgür aklın zincire vurulması mı diyeyim, yoksa gülemeyen bir insanın sıkıntısı mı? Çeşitler çok.

Köprü Başında: Bir köprünün başında insanları saymakla görevlendirilmiş bey hakkındadır. İstatistik eleştirisi var. Şu kadar insan öldür katilsin, bu kadar öldür istatistiktir tarzı. Bu arada saymanımız aşık olduğu kızı da sayıyor, ayırt edemiyor diğerlerinden. Bak şimdi, deli çıkarım: Görev mi, duygular mı? Sartre'ın Duvar'ında benzer olmasa da aynı temelde bir çatışma vardı. Onu da anlatacağım. Neyse, bu böyle.

Lohengrin'in Ölümü: Yoksul bir çocuk hastanede ölmek üzere. Kardeşlerine yemek yapacaktı eve gidebilseydi. Vaftiz edilmemiş. Ölümüne yakın bir rahibe tarafından vaftiz ediliyor. Trajik bir şey.

Hesapta Olmayan Konuklar: Bu süper. Hayır diyemeyen bir çiftin evine fil bırakıyorlar, aslan bırakıyorlar. Sirk sahibi rica ediyor çiftten. Yarı aç yarı tok, öylece yaşıyorlar. Nasreddin Hoca-Timur vakası gibi.

Bütün öyküleri almıyorum, biraz heyecanı da olsun kitabın. Hehe. Almadığım bir öyküden tadımlık:

"İşin en berbat yanı bir mesleğimin olmaması. Şimdilerde insanın bir mesleği bulunması gerekiyor da. Öyle diyorlar. Bir vakitler hep söylerlerdi, meslek olmasa da olur, bize yalnız asker gerekli derlerdi. Şimdi insanların bir mesleği olsun diyorlar. Böyle söylemeye başladılar ansızın. İnsanın bir mesleği yoksa tembel olurmuş." (s. 46)

Militarizmin, savaşın olduğu yerde evine eksik kolla ekmek götürebilecek, para yollayabilecek insanların huzurlu dünyası... Süper.

Rujuklar Ülkesinde: Rujuk dili ve gelenekleri hakkında dünyada uzman olan tek bir adam var: James Wodruff. İki öğrencisinden biri sığır çiftliği açıp ortadan kaybolmuş, en iyisini yapmış. Diğer öğrenci de hikâyenin anlatıcısı. 13 yılını Rujuklar için harcıyor, sonra onca araştırmanın, onca emeğin ödülü olarak aç kalıyor. Meyve yetiştirmeye başlıyor. Böyle şeyler dünyanın umrunda değil pek. En iyisi araştırılan kavmin topraklarından dönmemek.

Genç Bir Kralın Anıları: Kabile reisi gibi bir genç var, babası ölünce tahta bu geçiyor. Lakin tahtlık bir durumu yok. Kompozisyonla, matematikle uğraşan biri. Evlendiği kızla birlikte ülkeden kaçıyor, bir sirkte bilet satmaya başlıyor. Ülkesinden sürekli telgraflar geliyor. İşte ayaklanma bitti, şu kadar ölü var. Bir gün geliyor, bir zamanlar kralı olduğu insanlardan geriye bir müzedeki üç beş parça eşyadan başka bir şeyin kalmadığını görüyor. Biraz üzülüp bilet satmaya gidiyor yine. Böyle.

Elsa Baskoleit'in Ölümü: Yine bir savaş sonrası. Savaşa giden ve dönmeyi başaran genç, işi dolayısıyla doğup büyüdüğü yere gider ve çocukken tanıdığı Elsa'yı arar. Elsa'nın annsiyle karşılaşır. Kadın psikolojik olarak çökmüştür, sürekli aynı şeyi söyler. Söylediği şeyi söylemiyorum, malum.

Sonrasında yine savaş, küçük mutsuzluklar, küçük mutluluklar ve Böll'ün hayatın içinde erimiş, eğer yazılmamış olsalardı kimsenin bilmeyeceği, belki de hatırlamayacağı insanları. Böll güzel, savaşın getirdiği hiçlikten tutup çektiği insanları daha güzel. Ben olsam okurdum. Ki okudum.