Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Edebiyatı oyunlaştıran metinler, aynı zamanda edebiyatı yenileyen metinler. Oulipo'nun oyunları bir yana, tamamen farklı işler peşinde koşan adamların kaygı gütmeden, programsız, veya programlı, ve üstüne basa basa bozmaları, düzeltmeleri, çekmeleri, itmeleri, bebeklerin arka arkaya doğmalarını sağlıyor. Pat pat pat. Makine gibi. Bunlar büyüyorlar, doğuruyorlar veya doğurtuyorlar. İnsanın soy ağacıyla edebiyatın soy ağacı bir.

Yeni oyunlar türetmek eğlenceli. Şifreler çözülüyor, beri sayfalarda geçen ayrıntıları ardıllarda da yakalanıyor, tamamen başka bir şeye mercek tutuluyor olsa da. Oynuyoruz ve son sayfayı bitirip kitabı kapadığımızda yorulmuş oluyoruz, çünkü beyin yanıyor bazen, bazen hayranlıktan tekrar okuyasımız geliyor ama o serüveni bir daha yaşamayı göze alamıyoruz. Acıdan dolayı bazen de.

Bu Satırların Okuruna Sonsuz Lanet, diyaloglardan ibaret. Diyalog, bu kadar. Ne kadar zor bir iş olduğunu düşünün. Tahlil yok, tasvir yok, sadece konuşma. 12 Angry Men'i izlemeden öyle film mi olur la diyen kardeşler, onun bir de görüntüsüzünü ve sadece iki kişilik olanını düşünün. Biçemin diğer ucunda da sürdürülen yalanlar, yalanlarla tamamlanan gerçekler, veya tam tersi, gerçeğe bürünmüş yalanlar ve daha birçok benzeri var. Mükemmel bir uyum ortaya çıkmış. Müthiş.
İki adamın konuşmaları. Yaşlı Ramirez bir huzurevinde ömrünü tamamlamaya çalışıyor. Geçmişi yıllar boyunca kaldığı hapishaneden çıkınca silinmiş. Kendisi siyasi suçlu, ailesi Arjantin'de öldürülmüş ve insan hakları komitesi gibi bir şey, Ramirez'i New York'ta gizliyor. Mavi köşede dövüşecek olan adamımız Larry. 60 kilo, 36 yaşında, orta sınıftan gelen bir eski akademisyen. Tarihçi, sosyolog. Dünyaya sırtını çevirmiş bir adam. Bahçıvanlık, garsonluk, öğretmenlik, bir sürü işe girip çıkmış. Sonra hastabakıcı olarak Ramirez'i haftanın iki üç günü gezdirmeye başlıyor, olaylar da böylece başlıyor.

En baştan söyleyeyim; bu kitabı harbiden anlamamış olabilirim. Yani anladığım kadarıyla bir halüsinasyon olayı var, sürdürülen yalanların bir noktada gerçeğe dönüşmesi hadisesi var. Tamamen kendi uydurmalarım da olabilir ama edebiyat da böyle bir şey. "Ya adam burada şunu demek istiyo aslında." Dsfd.

Ramirez her şeyi unutmuş, baba olmayı hatırlamak istiyor mesela. Aşık olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlamak istiyor. Larry önce pek bulaşmıyor adama, işimize bakak dayı diyor. Ramirez bir şekilde Larry'nin hayatına sızmaya çalışıyor. Hayat hakkında bazı gevezelikler. Koşuya çıkmış bir kadın hakkında. Ramirez'in anlamını unuttuğu bazı kelimeler hakkında. Sonra küçük bir çatlak beliriyor Larry'de. Baba konusunda. Babalar da sıkıntılı, annelerden daha sıkıntılı hatta. Larry'nin babası işçi, basit bir adam. Sendikayla işi olmamış, bazen çok sert, bazen sevgi dolu, düz bir insan işte. Anne güzel bir kadın. Oğlan anneye aşık. Ödipal kompleks. Bunlar daha sonradan ortaya çıkıyor, başlarda Ramirez'in duyduğu iç ses var.

"'Sadece bir tek ses duyuyorum. İki tarafın da birbiriyle konuştuğu zaman bile. Ama bu benim sesim değil... Bu genç bir ses. Kulağa hoş geliyor; kararlı, güçlü ve insanın içine işleyen. Oyuncu sesi gibi. Ama bir hemşire ya da herhangi birini çağırdığımda kendi sesimi duyuyorum. Çatlak ve titrek. Hoşuma gitmiyor.'”

İnsan düşünüyor, acaba Larry, Ramirez'in iç sesi mi? Tahminim şu yönde; Larry yanında olmadığı zaman Ramirez'in geçmişini hatırlamasının bir yolu yok. Kitaplarına çıkardığı bazı notlar var ama onlar da pek bir şey ifade etmiyor. Dolayısıyla gece olduğu zaman kendi Larry'sini yaratıyor. Bu yüzden kitabı okurken bu iki farklı Larry birbirine girebiliyor ki yazarın yapmaya çalıştığı da bence buydu. Birbirini tamamlayan insanlar.

Sonradan Ramirez'in Larry'nin babası olduğu bölümler, Larry'nin Ramirez'in oğlu olduğu bölümler, gerçekle gerçek olmayan arasındaki çizginin ortadan kalkması, Ramirez hakkındaki gerçeğin ortaya çıkmasıyla yaşlı adamın ölmesi. Yalanlar içinde yaşıyor ve kimliğinin ortaya çıkması her gün biraz daha yaklaşıyor, o zaman korunmayı da bırakıyor. Bir bölümü düş ürünü olduğu düşünülen Larry kalıyor bir tek, kitabın sonundaki bazı yazışmalardan anlaşılan bu.

Derin bir okuma gerektiriyor, yolda molada okunmaz. Oyunlara açık olanlar için.
Hikmet Temel Akarsu'yu Can'dan çıkan Kaybedenlerin Öyküsü'yle biliyordum, İstanbul Dörtlüsü'nün ilk kitabı. 90'lı yılların sonunda, daha bu film olayları falan yokken Kaybedenler Kulübü'yle alakalı ortaya çıkan ilk eserdi, 6:45 olayından bağımsız. Şimdilerde Roman Kahramanları'nın yayın koordinatörüymüş. Ne güzel.
Bebekus'un Kitapları da yazarın kendi yayınevi, akıbetini bilmiyorum. 1000 adet basılan bu kitaptan bende 218 numaralı olanı var. Okumak şimdiye nasip oldu, neredeyse yedi yıl sonra.

Dört arkadaşın mücadelesi. Dördü de zamanında siyasi olaylara katılmış, kimi hapis yatmış, kimi hapisten çıkınca okulunu bitirip sıkıntılı şartlarda yaşamaya çalışmış, kimi okulu bitirmeyip ticarete atılmış dört insan: Okan, Mustafa, Ersin, Ahmet. Yazarın izinden gidip o yolda tanımaya çalışalım bu insanları.

Şimdi bir anlatıcımız var, bu anlatıcımız olaylara bazen meddah gibi yaklaşıyor, bazen hiç karışmıyor. Bu noktada bir sıkıntımız var. Romanın başında bir "oda" toplantısına gidiyoruz. 25-35 yaşlarındaki yüzlerce davetli, zamanında devrim yolunda büyük dertler çekip sonradan işlerine güçlerine dalan, davayı bir anlamda satan yüzlerce insan. Mühendis bunlar, mühendis odasının düzenlediği bir toplantıda, Bebek'teki bir gazinoda eğlenmeye çalışıyorlar. Bu noktada anlatıcının kabare yaklaşımı on numara, gayet iğneleyici. Çünkü bu adamların sonradan büründükleri kimliklerle öğrenci oldukları zamandaki kimlikleri gayet açık, kara mizah unsuru. Öldürülen dostlara dökülen birkaç gözyaşı, devrimci şarkılar, türküler çalarken verilen tepkiler, ardından bulundukları mevkilere göre davranan, dini imanı para olmuşların davranışları. Büyük bir ironi, büyük bir zıtlık. Anlatıcının tutumuyla bu çarpıklığı iyice görebiliyoruz, ardından gelen olayların örgüsü bir anlatıcıyı gerekli kılmıyor. İlk bölümde aktif olan anlatıcı, sonradan pasif duruma düşüyor. Sıkıntı burada.

Güzel kitap, evet. Dönekler, umutlar, yok olan geçmiş ve gelecek, falan. Bu tarz. Konuyla alakalı bir şarkıyla bitirip iyi günler diliyoruz.

Refik Erduran bir değişik insan. Hayatı bir yana, romancılığı da öyle. Domuz'unu okumuştum; bir katakulliler, bir kimin eli kimin cebinde vaziyetleri, mafya, gazeteciler, bürokrasi. İçinden çıkılmaz bir hal alıyordu durumlar. Kendisi böyle işleri pek iyi bildiği için romanlarındaki karakterleri de kördüğümlere sokarken komik durumlar yaratmada usta. Bu kitap da böyle. Aynı kurgunun, aynı üslubun müjdelenmesi burada.
Bir köy romanı ama bildiğiniz gibi değil. Önsözden: "(...) Ve susuzluk gibi sayısız derdin temelinde bugün de çözümlenmemiş olan büyük sorun yatıyor: emekçi kitlelerin aydınlarla ilişkilerini toplum çıkarları uyarınca düzenleyebilmiş değiliz hâlâ.

Yağmur Duası'nın yazıldığı dönemde (1950'li yılların başı oluyor) okuyucularımız dövüşken ve çapkın dedektif tiplerine pek merak sarmışlardı. Bütün hasımları birer yumrukta devirip bütün dilberleri birer öpücükle tavlayıveren bu itlik şampiyonlarının roman piyasamızdaki görülmemiş başarısını izlerken şu soru takılmıştı aklıma:

- Öyle bir tipten olumlu yönde de yararlanılamaz mı?

İşte Yağmur Duası o düşünceyle köy kalkınması konusuna en çok sayıda okuyucunun dikkatini çekmek için girişilmiş bir denemeydi." (s. 2)

Yaban'da aydınla aynı ölçüde suçlanır gibi gözüken köylülere burada da rastlıyoruz, 25-30 yıl sonra bile, inkılapların arka arkaya patladığı, kalkınmanın şaha kaldırılıp sonra tırısa indirildiği zamanların sonucu, onca yıldan sonra yine aynı, hep aynı. Küçük Ağa'daki kucaklayıcı tavır yok, yine de iki tarafın penceresinden de yaklaşabiliyoruz ve karşımızdaki Anadolu da o dağları çiçeklerle süslü, yemyeşil kırlarında çobanların kaval çaldığı Anadolu değil.
Av merakı sayesinde Anadolu'yu gezmiş, görmüş Erduran. Oturduğu yerden Anadolu hakkında yazmamış yani. Bu yüzden bu ne sallıyor lan demek biraz cesaret istiyor. Girişek artık pamps.

Ferhat Gürz, dünyayı gezerek kadınlarla maceralarını yazmak yoluyla hayatını kazanan bir gazeteci. Bunun yanında dostları çok, düşüp kalktığı kadınlar da çok. Bir gün patron çağırıyor bunu, Avusturya'dan Mayer adlı bir gazetecinin geleceğini, ona İstanbul'u dolaştırmasını söylüyor. Bizimki de Galata'ya, Beyoğlu'na falan götürecek tabii, şehrin güzelliklerini gösterecek ya. Amaç bu. Burası süper:

"Yemekte arkadaşlara Avusturyalı muhabirden bahsettim; adamı İstanbul'un 'düzgün ve temiz' yerlerine götürmek istediğimi söyledim. Birisi güldü, 'Hava meydanından çıkarma,' dedi. Bir başkası da denizde gezdirmemi tavsiye etti." (s. 22)
Ankara'dan Gonokok adlı fotoğrafçı arkadaşını da çağırıyor Ferhat, Mayer'i karşılamaya gidiyor havalimanına. Mayer'in amacı İstanbul'u görmek değilmiş meğerse, 1. Dünya Savaşı sırasında bulunduğu Anadolu'nun köylerini gezmek, Orta Doğu temalı araştırmasında bu köylerin onca yıldan sonra kalkınıp kalkınmadığını görmek. İstikamet Ankara, oradan da jiple bozkır.
Böyle, değişik bir köy romanı gibi. Son olarak Ferhat'a dikkat. Kelime olarak. Rahatlık anlamı var, ele geçirme anlamı var. Gürz de var peşi sıra. Zorla rahatlık olmaz diyor, iyi günler diliyoruz. Tepeden inen hiçbir devrim uzun süreli olmaz.
Refik Erduran'ın anıları. Yahya Kemal var, Nazım Hikmet var, Kemal Tahir var. Bir sürü insan var, Refik Erduran bunların tam ortasında.

Kitabın adı neden öyle, çünkü Erduran için hayata gülmek lazım. Çok şakacı bir doğaüstü bilincin her şeyin sorumlusu olduğunu düşünüyor, bu yüzden hayata bakışı böyle. Kitabının adı da bu yüzden.
Birçok bölüm var, ben bölüm adlarını vermeyeceğim. Kıvrıklardan gidiyorum, mesela Nazım Hikmet'le daha kitaba başlar başlamaz karşılaşıyoruz. Refik Erduran, af sonrasında özgürlüğüne kavuşan Nazım Hikmet'i yurtdışına kaçıran adam. 50 yaşına gelmiş, dört hastaneden raporlu bir insanı askere almaya kalkarsan, peşine adam takarsan doğal bir şey. Bir konuşmalarında üstü kapalı olarak Sabahattin Ali'den bahsediyorlar, Nazım Hikmet'in korktuğu şey aynı akıbeti paylaşmak. Bu kaçış olayını ayrıntılarıyla anlatıyor Erduran, fikir kendisinden çıkmış mesela. Bir motorla Karadeniz'e açılıyorlar, Plekhanov adlı bir şilebe rastlıyorlar. Nazım Hikmet, "Ben Türk şairi Nazım Hikmet, ülkenizden ödül aldım!" falan diye bağırıyor. Adamlar Bükreş'le iletişim kuruyorlar, oradan Moskova'yla iletişim kuruluyor ve Nazım'ı gemiye alıyorlar. Erduran, Nazım'ın, "Gel lan sen de," teklifini geri çeviriyor ve kaçışına yardım ettiği, çok sevdiği abisinin söylediklerini yapmak üzere memlekete dönüyor: Kitap yazmak ve film çekmek. Kaçışın planlanışı, aksilikler, her şey mevcut.
Yahya Kemal'e geldik. Şimdi Yahya Kemal, bir medeniyetin aynası olarak görülür. İstanbul onun için tarihiyle, Çamlıca, Üsküdar, Eyüp gibi semtleriyle bir rüya şehirdir. Kendisinin İstiklâl Harbi Yazıları da oldukça önemlidir, faydalıdır. İstanbul'u kendi estetiğiyle yoğurmuş bir sanat adamı ve Tanpınar gibi adamların da hocası. Ders zamanlarında İstanbul'u gezerlermiş, şiirler okurlarmış, bir sürü sanatsal şey. Demek istediğim, tam kültür bombası bir abimiz. Bir de öbür taraf var ama; Yahya Kemal nasıl bir insandır? Mesela önü alınamaz, çirkinliğe varan boyutlarda bir yemek yeme arzusu olduğundan bahsedilir, bu yüzden de dönemin meşhur karikatürlerinde şişko, çok şişko, en şişko olarak çizilir. Yakup Kadri'yle miydi neydi, düello edecek noktaya gelmiş bir hiç yüzünden, takıntılı bir insanmış. Bir de Nazım Hikmet'in annesiyle olan mevzular var. Galata Köprüsü'ydü galiba, annesi Nazım'ın özgürlüğü için çalışıyor, boynuna bir tabela asmış, protesto ediyor yaşananları. Yahya Kemal, bir zamanlar aşık olduğu bu kadını görünce başını çevirip yoluna devam ediyor. Böyle şeyler var, hoş olup olmadığı insanın kendisine kalmış bir şey. Tanpınar hayranı bir hocamız, bir derste, "Günlüklerini okuduğum zaman çok şaşırdım ve üzüldüm, bu benim bildiğim Tanpınar olamazdı," dedi. Ne bekliyordun ki diyecektim, diyemedim. İdeal bir karakter yaratıyoruz sevdiğimiz yazarlar için ama öyle olmuyor. Sanatla kişiliğin keskin çizgilerle ayrıldığı insanlar var. Tabii bunun yanında sanatı kişiliğe kurban etmemek de gerekiyor. Ben Yahya Kemal'in şiirlerini severim, yarattığı estetizme büyük saygı duyarım ama bana bir yamuk yapsa kedi gibi bir insan olmama rağmen tokatlardım gibime geliyor, tokatlardım ve dönüp arkama bakmazdım bile. Göbeğine kafayı çakardım, bir de döner tekme. İki seksen.

Neyse, Erduran çocukken evlerine Yahya Kemal ve arkadaşları geliyormuş, sofrada şiirler, şarkılar, yemekler, gırla.
Ertem Eğilmez'le kurulan yayınevi, Kemal Tahir'in bazı cozurtmaları, Yaşar Kemal'e yapılan haksızlıklar, bir sürü şey. Ekleyeyim; Yaşar Kemal'in İnce Memed'ini ilk okuyan ve basan, bir anlamda Yaşar Kemal'i edebiyata kazandıran insan Erduran'dır dersek abartmış olmayız.

Anılar her zaman çeker insanı, çünkü ne olduğunu, nelerin yaşandığını gerçekten bilmek isteriz. Erduran'ın anıları bu açıdan kaçmamalı.
Anlatıcı genellikle anlatıcı, esas adamımız "Yazar" olarak geçiyor ama Yazar'ın da anlatıcı rolüne büründüğü bazı bölümler var. Onun haricinde anlatıcı. Evet.
Yazar, onuncu kitabını yazmaya çalışıyor ama aklına bir türlü bir şey gelmiyor. Başarısız bir evliliğin ardından Selma diye bir hanımla beraber. Kendine güveni yok, evliliğe karşı, sık sık kendiyle çelişiyor, burcu muhtemelen Balık. Babadan kalan evi satıp deniz gören bir çatı katı satın alıyor, burada yazacak. İnşallah.

Okumaya başlar başlamaz bir düşle karşılaşıyoruz, polisler evi basıyor ve ne kadar kitap verse çuvallara doldurup gidiyorlar. Yazar uyanıyor, gerçekten de kapının çaldığını duyuyor. Bu noktada bir düşünüyoruz, acaba fantastik bir olaylar mı olacak? Çünkü büyük şehirde yalnız insan kadar acayip olaylar yaşamaya müsait biri yoktur, hele böyle bir adam söz konusuysa. Karısına korkularını anlatmamış, sadece bunalımını yansıtmış, bu yüzden de şutlanmış. Zamanında liberal bir yayınevinde çalıştığı için her an yakalanmayı bekliyor ama öyle bir şey yok, adamın kendi kuruntusu. En büyük derdi kitabını bir türlü yazamamak ama, ne yaparsa yapsın yazamıyor ve bunu Semra'yla olan ilişkisine de yansıtıyor. Bunalım sebebini Semra'ya söylediği gün bir mektup alıyor, gomonik hadiselerde bulunup kaçmak zorunda kalan, evli barklı, adı meçhul bir adamdan. Şimdi kitabın sonuna kadar bu mektupların kimden geldiğini bilmeyeceğiz ama böyle kurgulara bulmaca gibi yaklaşıp işin keyfini piç edenler anlar ki iki ihtimal var; Semra veya Yazar. Yazar, mektupları kendi yazıyor olabilir, şizofren falandır ve buradan olay çekildiği yere kadar gider. Pek mümkün değil, 90 sayfada çözümlemesi zor. Geriye Semra kalıyor. Eh, sonuç pek şaşırtıcı olmuyor o zaman.

Bu mektuplar geldiği sürece Yazar kitabını bitiriyor, bu sırada Selma bir burs kopararak İngiltere'ye gidiyor altı aylığına, Yazar çok kötü oluyor. Garanti aldatır bu beni, falan. İlişkileri de bir acayip; sanki deney faresiymişler de sonuçlarını konuşuyorlarmış gibiler. Bir sıcaklık yok. Seks var da o seksi hiç yapma daha iyi.

Bir de bu mektupların içeriği. 70 ve 80 dönemi için çok canlı detaylar içeriyor. İşkenceler, kaçmalar, kovalamalar. Böyle.

Şu AFA'nın gözünü seveyim, neden battıkları ortada. Böyle güzel şeyler basarsan seni kim okur arkadaş, kapağı yaldızlı şeyler basıcan. İşi bilecen, işe gitmeyecen. Bu.