Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

The Twilight Zone işte, o ayarda hikâyeler var. Jerome Bixby var mesela, The Man From Earth'ün yazarı. Yazın ölen büyük adam Richard Matheson var, Patricia Highsmith var. Bilmediğim yazarlar var. Kadro güzel.

Gece Yolculuğu: Will F. Jenkins'in. Madge, yolculuğa çıkmadan önce Bay Tabor tarafından aranıyor. Yeğen Eunice de Madge'in gideceği yere gitmek istiyor, acaba beraber giddebilirler miymiş. Madge, Eunice'i arabasına alıyor ama zamanla kızın erkek olduğunu anlıyor. O civarlarda da cinayetler işleniyor falan. Bildiğimiz son geliyor derken ters köşeye yatıyoruz, ben bu hikâyeyi pek sevdim.

Salyangoz Dostu: Patricia Highsmith'in. Peter Knoppert ve salyangoz hayranlığı. Eh, bir şeye aşırı derecede bağlanırsan o da sana bağlanıyor, sonra kurtulamıyorsun falan.

Yok Olma Furyası: Matheson'ın. Auseil Sokağı'nın bir daha bulunamamasını Lovecraft okuyanlar bilir. Onun gibi. Fark şu; adamın hayatı yavaş yavaş kayboluyor. Eşyalar, insanlar, kişilik. Falan.

Küçük Bir Facia: Henry Bemis, dünya havaya uçtuğunda bir bankanın kasasındaydı. Bir anda kendini kaybetti, ayılıp dışarı çıktığında binaların yıkılmış olduğunu gördü. Her yer yıkılmıştı. Tanıdığı herkes ölmüştü. Artık en büyük özlemi olan kitaplara gömülebilirdi. Kütüphaneye gitti, kitaplara dalmışken gözlüğünü kırdı ve çocuk gibi ağlamaya başladı. Gözlüksüz hiçbir şey göremiyordu çünkü.

Sonsuzun Ötesindeki Kardeşler: En sağlam hikâyelerden biri bu. Paul Fairman'ın.

Charles, arkadaşı Conrad'ı son kez gördükten sonra Mars'a yolculuğa çıkar. Marslılarla tanışır, onlarla takılır falan. Marslılar görünürde süper canlılardır, az çok iletişim kurabilirler ve Charles derdini anlatabilecek durum gelir. Ev ister, yaparlar falan. Sonra bir gün kendini parmaklıklarla çevrilmiş olarak bulur. "Doğal ortamında dünyalı" tabelasını kafesin önüne oturtmuşlardır. Conrad'ın sözleri gelir aklına: "İnsanlar her yerde aynıdır." Sonra parmaklıkları tutup bağırmaya başlar.

Daha Güzel Yaşamak: Bu da bir diğer sağlam hikâye. Anthony, hayal gücünün sınırları içinde istediği her şeyi gerçekleştirebilen bir çocuk. Yani birinin toprağa gömülmesini istese olay gerçekleşiyor. İnsanların düşüncelerini de okuyor bu piç, hoşuna gitmeyen şeyleri yakaladığında anında kesiyor cezayı. Dolayısıyla akrabalar, komşular falan yıllardır çocuğu hoş tutabilmek için uğraşıyorlar. Yine bir sonuca varsa da etraftaki insanların ve Anthony'nin psikolojisi derince incelenmiş, fark yaratan bir hikâye bu.

Tina'nın Gecesi: Matheson'ın. Ortadan kaybolan bir bebek var. Sesi geliyor ama sesin geldiği yerde hiçbir şey yok. Başka bir boyuta geçmiş falan. Onu geri getirme çabaları.

İnsan Koltuk: Edogawa Rampo'nun. Rampo, "Japonya'nın Stephen King'i" olarak bilinen bir yazarmış. Hiç bilmiyordum, memnun oldum.

Ünlü bir yazara bir hayran mektubu geliyor. Mektubu yazan adam marangozdu galiba, bir koltuk siparişi alıyor ve koltuğun içine kendisinin de oturabileceği bir bölüm yapıyor. Koltukta yaşıyor herif yani. Koltuk el falan değiştiriyor, son durakta evin hanımına aşık olduğunu yazıyor adam. O kadın da yazarmış işte falan. Ama meğerse böyle bir şey yokmuş, yazarı etkilemek için uydurulmuş hikâye. Değişik.

İki hikâye daha var, onlar da güzel. Valla güzel kitap, türün hayranlarını keser en azından.
Hendrix'in çocukluğu biraz bilinen bir hikâye: Küçük hırsızlıklar, okul ve kiliseyle uyumsuzluk, aile özlemi ve tam bir özgürlük ortamı. Babası dindar, sevecen bir insan. Annesi babayla zıt, eğlenceli bir kadın. Anlaşamıyorlar, Jimi küçükken parçalanmışlığın ne olduğunu görüyor. Kilise müziğini çok sevmesi ve kiliseden atılması da önemli olaylar. Kurallara uygun giyinmediği için şutlamışlar bunu. O günden sonra bir daha kiliseye adım atmamış.

Jimi'nin müziğe ilgisi kiliseden de önce, babasının tarak ve kaşık çalmasıyla başlamış. Eskiden köleler malikanelerden kaçarken yanlarına kaşık da alırlarmış, bu kaşıklar büyüklüklerine göre ayrılıp enstrüman olarak kullanılırmış. Babasını izleyen Jimi, kilise deneyiminin ardından güney kökenli blues ustalarına ilgi duymaya başlamış. Howlin' Wolf, B. B. King, Muddy Waters. Ailesine göre plaktan dinlediği şeyleri birkaç dakika sonra çalıp geliştirebiliyormuş. Yolunu da çizmiş aslında bu şekilde, okuldan atılış hikâyesi pek bilinen bir şey. Beyaz bir kızın elini tuttuğu için seksi bir öğretmen tarafından okuldan atılmış. Jimi de, "N'oldu yoksa kıskanıyor musun?" demiş.

Askerlik zamanları 1961'de başlıyor. Paraşütle 25 atlayıştan sonra ayak bileğini kırıyor ve müziğe geri dönüyor, Little Richard'ın orkestrasına katılıyor, birçok ustayla birlikte çalarak kendi kendini yetiştiriyor. Başkalarıyla çalmaktan sıkılıp kendi müziğini yapmaya karar verince de New York'a gidiyor. Yokluk zamanları. Gitarını rehin bırakıyor, sonra da satmak zorunda kalıyor. Jimi için büyük bir üzüntü. Curtis Knight bu noktada Jimi'nin karşısına çıkıyor. İki gitarından birini Jimi'ye veriyor, beraber bir şarkı kaydediyorlar ve kulüplerde çalmaya başlıyorlar. Jimi LSD'yle ve birçok insanla tanışıyor. Sahnede yaptığı şeyler için onu izlemeye gelen tonla insan var.

"Bu her zaman Jimi için güdüleyici olmuştur: Hiçbir zaman benmerkezci olmamıştır. Müzik hakkında veya başka bir konuda bir şeyler sormak isteyenlerle sohbet edecek zamanı mutlaka vardı." (s. 32)
Aynı zamanlarda Jimi'yi şans eseri izleyen Miles Davis, Jimi'nin sahnedeki aşırılıklarının kendisini çok şaşırttığını ve öncesinde daha önce öyle bir şey görmediğini söyledikten sonra ekliyor: "Fakat birçok açıdan Jimi ile birbirimize benziyorduk. Çünkü sağımın, solumun belli olmayışı, beni istenmedik pek çok manşete sokmuştu, bu da gerçekte sadece popülerliğimi artırmıştı. Kamuoyunun aykırı insanları sevdiği defalarca ispatlanmıştır, özellikle yadsınamaz bir yeteneği de varsa. İşte bu nedenle, Jimi ile bir çeşit görünmez bağ kurmuştuk. Jimi o zamanlar bile aykırı biriydi ve kesinlikle yadsınamaz bir yeteneği vardı." (s. 33)

Curtis ve Jimi, 1964-1967 arası birlikte takıldı. Pek çok şarkı, pek çok konser ve bir doğaüstü olay, her şeyi birlikte yaşadılar. Olay gerçekten çok garip. Curtis bir rüya görüyor; Jimi leylak rengi bir sisin içinde, yüzünde mutluluk okunuyor. "Uyandığımda doğruca Jimi'ye gittim, o görüntüden ve onda gördüğüm şeyden söz ettim. Uzun bir süre konuşmadan garip yüzüme baktı. Sonra da şöyle dedi: 'Curtis, sana bir şey söylemek istiyorum. Şu an 1965 ve ben beş yıl içinde öleceğim: Ama buradayken birçok yol katedeceğim ve bir gün sevgi, barış ve özgürlük iletileri tüm dünyada paylaşıldığında, ister istemez öleceğim.'" (s. 35)

Bunun üstüne Curtis, The Ballad Of Jimi'yi yazıyor ve Jimi sözleri okur okumaz şarkıyı hemen kaydetmek istediğini söylüyor. Birlikte kaydediyorlar, Curtis çok mutlu oluyor. Yoğun bir dostluk var aralarında. "O zamanlar gerçekten pek anlamadığım birçok konu üzerine Jimi benimle defalarca konuşmuştu: Başka bir dünyadan bu dünyaya fırlatılışını, acı çekmemizin neden gerektiğini ve ruhani dünyada kesin bir yerimiz olmasına izin verilmeden önce nasıl belirli bir manevi yüceliğe erişmemiz gerektiğini anlatmıştı. Şunu anlamıştım ki, yaşamın birtakım gizli güçleri yazgımıza kılavuzluk ediyordu, çünkü Jimi Hendrix'in sıradan biri olmadığını bana gösteren birçok şey olmuştu." (s. 38)

"Bu dünyaya fırlatılma" olayı Hemingway'de de, Bukowski'de de, pek çok sanatçıda da mevcut. Düşündürücü bir şey, çoğu sanatçı aynı şeyi hissediyorsa gerçekten böyle bir mevzu var mı acaba.
"Gitarımı Monterey Pop Festivali'nde yaktım, çünkü verebileceği her şeyi vermişti. Söylenecek her şey burada işte. Muhteşem bir alev dalgasıyla uğurlandı, adeta o gece benim adıma oluşturduğu ebedi oluş için bir ağıt gibi." (s. 91)

Jimi yeteneğinin farkında olsa da konserler öncesinde çok stresli, anlaşılıp anlaşılamayacağını merak ediyor. Acaba performansı kusursuz olacak mı, seyircilerle olumlu bir atmosfer yaratabilecek mi, bütün düşündüğü bunlar. Olayın maddi boyutu konusunda ilgilenmiyor. Konserlerden aldıklarının hepsi menajere gidiyor ve gerekirse menajerlerden para istiyor Jimi, hesap kitap yok yani. Bunun dışında acımasız eleştirmenler, sülük gibi yaşayan onlarca groupie ve roadie. Jimi hassas, her şeyi içinde yaşayan, müziğiyle dışa vuran biri ama bir noktaya kadar yakıyor kendini, bütün insanlara ışığından verebilmek için.

Avrupa günleri özellikle okumaya değer, Pete Townshend'in bazı bazı kıskançlık kokan yorumları için bile okumaya değer. Yani ne diyeyim ki, adamı bilen bilir. Varsa şekliniz, Jimi'ye bekleriz. Nokta.
Vonnegutvari bir mizah, uyuşturucunun garip cortlatması, bolca western ve gotik ortamlar, Brautigan'dan biricik bir macera!

Cameron ve Green, 20. yy. başlarında kiralık katil gibi çalışan iki ortak, istedikleri ücret ödendiği zaman indiriyorlar. Cameron bir sayıcı; yolda kaç defa kustu, kaç ağaç gördü, her şey aklında. Green biraz daha normal bir herif. Sihirli Çocuk bunları buluyor, bir iş için Bayan Hawkline'ın kendilerini beklediğini söylüyor ve yola düşüyorlar.

Eve vardıklarında Bayan Hawkline mevzuyu anlatıyor. Babası kimya profesörü, evin altındaki buz mağaralarının girişine kurduğu laboratuvarda insanoğlunu kurtaracak -burayı tam hatırlamıyorum- bir formül üzerinde çalışırken ortadan kayboluyor ve Bayan Hawkline, aşağıdan gelen korkunç gürültülerden sonra laboratuvarın girişini kapıyor. Bu sırada Sihirli Çocuk, Bayan Hawkline'ın ikizine dönüşüyor yavaş yavaş. Bunlar hep kimyasal işte. İki kovboydan biri -Green olabilir- etrafı gözlemliyor ve bir ışık parçacığının sürekli kendilerini izlediğini görüyor. Bir de gölge var, o da onları izliyor. Kovboy anlıyor ki aşağıda canavar falan yok, canavar hep evin içinde ve insanların beyinleriyle oynayıp duruyor. Mesela Bayan Hawkline'a bir şemsiyelik çok tanıdık(!) geliyor falan. Sonra bu ışığı gölgenin de yardımıyla viski dolu bir kavanoza -galiba- kapatıp yok ediyorlar, ev yanıyor, profesörün bütün çalışmaları kül oluyor, şemsiyeliğin aslında yaratığın gazabına uğramış profesör olduğu anlaşılıyor. Kovboylarımız murada erip kızlarla evleniyorlar, bir süre sonra boşanıp serseri hayatlar yaşıyorlar falan. Böyle bitiyor.

Metin fragmanlar halinde ilerliyor denebilir; bölüm başlıkları metni onlarca parçaya ayırıyor. Konağın ortamı adamı Otranto Şatosu kadar olmasa da bir karanlığın, tedirginliğin içine çekiyor. Şemsiyelikten, ölü adamların dirilmesinden falan hiç bahsetmiyorum, kimyasal işler çok eğlenceli olmalarının yanında son derece şaşırtıcı. Ortaya karışık bir serüven, bulursanız alın derim.

Aç kurtlar gibi saldırıp koca kıtanın iliğini kemiğini kurutan Avrupalılara bir "şş", yerlilerin dünyasına büyülü bir bakış, kısacası efendi olmak -iki anlamıyla- üzerine öyküleriyle Lessing büyük bir acının günlüğünü tutuyor. Derisi ne renk olursa olsun insan insan, üzücü olansa diğer pek çok şey gibi bunun da paranın sesi yanında duyulamayacak kadar cılızlaşması. Bir ses bu öyküler, hepsi bir arada güzel tınlıyor ve doğa-insan ilişkisini kapital düzenin leş kokusundan bir parça üfürerek sunuyor.
Siyah Madonna: Zambezi'de dünya savaşlarının ikincisi kopmuş giderken kaypak politika düşmanı dost eder, esir kampından çıkarılan İtalyan Michele, düşman bir ülkede ölümle burun burunayken özgürlüğüne kavuşur. Sanatçı kardeşimiz iyi bir ressamdır ve aynı bağlamda iyi bir ayyaştır, yalnızlıktan öldü ölecektir. Devlet kendisine tırışkadan bir kasaba kurma emri verir ki insan nasıl öldürülür tatbikatı yapılsın. Başına da bir yüzbaşı verirler. Bu ikisi yaşadıkları dünyanın ve dahi kalplerinin pek uzağında yakınlaşır, bütün kararsızlıkları, bütün kaypaklıklarıyla dost olurlar ve ressamın işini ciddiye almamasıyla tatbikatı cortlatırlar. Şöyle; Michele derme çatma kurduğu kiliseye siyah bir Meryem Ana resmi çizer, tatbikat esnasında bombalar patlarken de kendini kiliseye atar ki vurmasınlar kadını. Yüzbaşı olayı toparlamaya çalışır ama yabancı topraklardaki yabancılar, birbirlerinde alkolün de yardımıyla buldukları yakınlığı sıcağın alnında yitirirler.

Ivır Zıvır Kutusu: Maud Teyze öyle özgeci ve ketum ki onun hayatını, duygularını başkaları yaşayabilir mi? Kadıncağız ölüm döşeğindeyken onunla ilgili bütün bilinmeyen cevaplar bulunuyor, yaşamasız. Şunu diyeceğim, kimse kimseyi tam olarak tanımaz, herkes herkesi kendince uydurur. Selim Işık arkadaşlarını tanıştırmıyor, her bir insan tarafından farklı şekillerde yaratılmak istediği için. Maud Teyze'yi herkes tanıyor, aynı yaşamı herkesin yaşaması için.

Domuz: Efendisinin eline verdiği tüfekle domuz nöbeti tutan adamımız, işinden ve genç karısını gecenin bir vakti ziyaret eden adamdan bıkmıştır. Bacağa bir tane sıkabilir ama o zaman işinden vazgeçemez belki, garantiye almak için fena sıkar. Domuz, başka bir şey değil ama vuran mı, vurulan mı?

Yaşlı Şef Mshlanga: Beyazlar geldi ve özgür toprakları ele geçirdi, yerlileri göçe ve iskana zorladılar, yaşlı şefe büyük yamuk yapıldı, iki taraf arasında zorlukla kurulan dostluklar parçalandı. Safi acıyız.

Lévi-Strauss ne diyor, vahşi demeyeceksiniz hayvan herifler, farklı bir medeniyetin ürünleri diyeceksiniz. Doris Lessing zamanında o civarlarda yaşadığı için olaya içeriden bakıyor ve kanırta kanırta eleştiriyor.
Düzken eğriyi, parçalıyken tamı, asla olunamayanı arayan. Biçimin dışında kalan için acı. Doğaya boyun eğse de ateşi çalmayı deneyen tüm yaratılara.
Guillevic, 30 yaşında tanınmaya başlıyor. Gerçeküstücü, somutçu. Köşeli dünyanın zarif bir anlatıcısı. Eluard ve Aragon'un silah arkadaşı. Nesnelere göre insan nedir, tersi ve daha pek çok konuda inceliği şiir kadardır.
İki bölümlü kitapçığımızın ilk bölümünde Öklid'in yarattıkları/buldukları arasında şöyle bir taş atımlığı kadarlık şiirle karşı karşıyayız. Örnekte görüldüğü üzere bir daire ve bir doğru var ve aslında birbirine dokunmuş gibi dursalar da atomik fasılada hiçbir şey birbirine dokunamaz. Evrenin özünde her ne kadar çekmece de olsa itmece şampiyondur ve bu ikisi hiçbir zaman bir araya gelemezler. İkisinin doğasını bilmek için şiirlerini ayrı ayrı okuyup bir üçüncüye evrilmelerini takip etmek gerekecek, her geometrik şekil bir diğerini, her şiir bir başka şiiri doğuracak. Kare için dört doğru, eşkenar üçgen dengeli olmaktan sıkıntılı. Paraleller, ah. Bugünkü altıncı ahım paralellere geldi. Aynı doğrultuda iki aynı, kavuşmamacasına.
İkinci bölüm nehirler, güneşler ve evler üzerine. Bir güneşin kendini karanlık görmesi yine kendi ışığındansa, evler bir gün konuşmak için ırmaklarla birlikte birkaç yüzyıl bekleyecekse çıkmazlarını bir insan görür, bunun için bize minnettarlar. Guillevic'e daha çok.