Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Burgess'ın orta sınıfla olan meselesi metinler boyunca sürüyor. En sütlü olanında şiddet dozu yüksekken diğer metinlerde giderek azalıyor, kara mizah orta sınıfın çıkmazlarından kaynaklanan absürt olaylarda tavan yapıyor. 30 gün boyunca piyano çalmaya çalışmak bunlardan biri. Dini bir filmin müziğini çalarken nihil şarkıları kullanmak da öyle. Üç kuşağın macerasında oldurulamayan işler babadan kıza, kızdan oğula geçiyor. Talihsizlikler işçinin işçi kalması gerektiğini söyler, piyanoçalanın ölmesini söyler, o zaman bir ölümün peşindeyiz. Piyanoçalan öldükten çok uzun bir zaman sonra anlatıcının hikâyesine göz atacağız. Ellen Henshaw'ın dumura uğratacak bir serüveni var.

Ellen Henshaw, ellili yaşlarının sefasını sürerken aklındaki bir projeyi hayata geçiriyor nihayet; Avrupa'nın çok egzotik şehirlerinden birinde rastladığı bir yazara babasının hikâyesini yazdırmaya başlıyor. Tanrı yardımcımız olsun.

Sessiz sinemalarda çalmaya başlamadan önce kızına piyano öğretiyor ve film süresince arka fonu oluşturuyor. Filmlerde veya kitaplarda denk gelmiş olabilirsiniz; filmlerin sadece görüntüden ibaret olduğu zamanlarda perdenin yanında bir de piyano bulunurmuş, filmin müziğini bu piyanoyu çalan adam yaparmış. Billy bu işte son derece iyi, dini bir filmin şarkılarını çalana kadar. Çok komik bir bölüm, anlatılamayacak cinsten. Ekmeğinin peşinde, dediği dedik ve sarhoş bir adama hiç hoşlanmadığı bir iş yaptırılırsa trajikomik hadiselerin doğması doğal. İşsiz kalan Billy, bir gösteri ekibinin piyanisti olmadan önce çok zor günler geçiriyor, ev sahibiyle yaşadığı problemler oldukça sıkıntılı. Adamın Ellen'a tecavüz etmesi de ayrı bir vaka. Toplumun en alt katmanındaki insanların ayrı bir ahlak sistemleri var, bir üst sınıfa çıkabilmek veya sadece kendilerini tatmin edebilmek için en yapılmayacak işleri yapabiliyorlar. Ellen'ın yaşlı bir adamla para karşılığı kurduğu ilişki, Billy'nin gösteri grubundaki ilişkileri Burgess'ın absürt penceresinden bakıldığında son derece gerçekçi. Piyanoçalanımızın gruptan kopmasına yol açan büyük kavga, cinsellik tabanlı ilişkilerin bir parodisi niteliğinde.
İki savaş ve bir kadın. Aydınlanma Çağı'nın geldiği son noktada sıkı bir eleştiri, sağlam bir mizah. Burgess yine ne yaptığını biliyor ama okurun ne yapacağını o da söyleyemez sanırım. Okuyun.
Lefkoşa'da dolanırken Kıbrıslı sanatçıların metinlerini merak etmiştim. Eski, tozlu sokaklar arasında iki katlı yapılar, katedralden bozma bir cami, bitmek bilmeyen duvar, sınırlanmış bir şehir, sınırlanmış bir dil yaratıyı nasıl biçimlendirebilir, peşine düşmek konusunda kendi kendime söz verdim. Mehmet Yaşın, Neşe Yaşın, Osman Türkay, Pembe Marmara, kimi bulursam. M. Kansu'yu buldum ilk. Kapak resmi yok, kitap da pek yok ortalıkta. Nadirkitap'ta iki yerde var, başka da yok. Kayıp kitapların izini sürmeye devam ediyorum, sevdim bu işi. Bilinmeyeni ortaya çıkarmak istiyorum, silinip gitmeye yakın işlerin tarihini ben tutacağım.
Kansu'nun öyküleri kısa, nefeslik. Anın yaşandığını ispatlamak için anının, imgelerin kapatıldığı küçük odalar. Doğanın duyumsanan kısmı, her an her şeyle etkileşim içindeki insanı bir noktada sürgün vermek zorunda bırakıyor. Sezar ile Cezar bu sürgünün ürünü bir öykü. Bir adam evden çıkar, bir çiçek güneşe bakar, her şey sessizce gerçekleşir ya da o durgun, devinimsiz dünyada hiçbir hareket gerçekleşmemiştir, çok önceden çizilmiş bir haritayı önüne alan kaşif neyi keşfedebilir?
İnsanın en bilindik acıları bu sessizlikte büyüyor, doğanın resmini çizdikten sonra. Kansu, çoğu öyküsüne rengarenk mekanını kurarak başlıyor; güneş, ağaçlar, toprak, gök, mevsimler, rüzgar... Bir sıkıntı, hepsinin ortasında. Parlak renkler birbiriyle uyumsuz, bir tekinsizlik duyuluyor. Bunca rengin -bir araya geldiğiyle- neye dönüşeceği, hangi sokağa çıkacağı belli, insanı nereye koyarsanız koyun. Acısı olabildiğince çıplak. Kuşkunun Çizdiği Ölüm, cüzamlı bir hastayla doktorunun arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Kıbrıs, çeşit çeşit meyvenin dallardan sokaklara sarktığı ve hemen hiç kimsenin bu meyvelere dokunmadığı bir yerdir. Acaba insanlar acılara da mı dokunmuyorlar, herkes acısını bir kendine mi ilikliyor diye düşünmedim değil, zira Girne'den Lefkoşa'ya çok yalnız bir toprağın öyküsünü duyarsınız. Cahit Zarifoğlu Kıbrıs'ta askerlik yaparken bir gözlemde bulunmuş, tam hatırlamıyorum şimdi. Şöyle bir şeydi: "Girne'den çıktık, X, Lefkoşa, Y, Mağusa. Bu kadar." Kıbrıs'ın insanları, her biri bir ada. Bir Başka Rengi Dönüşürdü Acılarla Yüzleştikçe adlı öyküde "O" vardır; arkadan gelen bir ses, boyna dişlerini geçiren bir hayvan, her an hissedilen bir yılgı. Adayı yalıtmak bir şey, insanı yalıtmak bir başka şey. İnsan kendi sıkıntısını kendi yarattığı noktaya gelirse bir yerlere kilitlediği huzuru da kaybeder ve O'ndan başka konuşacak kimsesi kalmaz. O Ağacı, her mevsim kül çiçeği açar. Yapay Işığı Benimsemenin Bedeli, bir başka O'nun öyküsü, mutluluk veren O'ların da bir nevi zincir olduğunu söyler. Yakaya taktığınız bir O, takmadığınızda her an nerede olduğunu sorguladığınız, gazetede sevdiğinin evinin önünde intihar ettiğini okuduğunuz genci düşünürken kendini hatırlatan O, zamanı dilim dilim önünüze serdiğinizde her bir parçada kendini hatırlatan O, hiçbir imgeyle dönüştüremeyeceğiniz, yok edemeyeceğiniz, mücadele dahi edemeyeceğiniz... O, bir dünya markası.
Aç Çocuğa Öykü gibi daha toplumsal meselelerin öyküleri de vardır, adadan gitmeye çalışanların öyküsü, sokaklara gömülenlerin öyküsü. Milliyetçi bir damara rastlamadım, savaşların izleri mevcuttur ama mevzunun anlamsızlığı üzerinden gidilir. Yani sonuçta kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz, aydınlanma falan, bu ne mantıksızlık?
Uğultusuz, Uzun Bir Önsevişme... Uğu çıkarın akıldan, tutkuya kapı aralarsınız.
Kalın, Kurşuni Bir Bulut, başka bir biçimle başka bir yazardan, Bilge Karasu'dan okuduğum bir öyküdür. Bilge Karasu'nun üç kadını/adamı/mahluğu (özneyi, nesneyi?) aynı anda konuşturduğu bir öyküsü vardır, zannımca Heidegger'ın dil-varlık meselesinden açılmış bir pencereden görünenlerle yazılmıştır. Neyse, bu öyküde bir masa etrafında oturan kişilerin bağlamı belirleyen tek bir objeye/süjeye dönük konuşmaları, kimliklerini yitirmelerine, sözcüklerin kurşuni bir buluta dönüşüp her şeyin üzerini kapamasıyla son bulur. Üzerine düşünülmüş bir öykü.
Şununla bitireyim: Akın, İyi Ki Yaşlandın.. Gülten Akın'ın geçtiği bir öykü, bir şairden diğerine kurulan bağ. Akın'ın o zamanlar çıkardığı kitabı Sonra İşte Yaşlandım üzerinden şiirlerinin sarı kağıtlar kadar bir şey olduğunu düşünen anlatıcı, kendi şiirinin yaşlılığının da farkına varır ve Akın'a sevgilerini döker. Yanlış döker galiba; kitabın adını Ve İşte Yaşlandım olarak alır. Öyle midir? Şairler arasında kitapların adları değişebiliyordur belki; bir şairin bir diğer şairin kitabı üzerinde tasarrufu mevcut mudur?
Şairden öyküler olduğu için her bir satırda farklı imajlara açık olmalısınız, karmaşa yaratan metinler bunlar; tür gereği oldukça yoğun. Şu güzel ki -kim demişti bunu, hatırlamıyorum- "ölü imgeler" yok, yani çıkmaz sokağa varmayacaksınız hiçbir zaman.
Edinebilirseniz bir bakın diyeceğim. Denk gelirseniz artık.
Salim Şengil, çoklukla Ankara Çetesi'nin hadiselerini aktarsa da İstanbul ayağı da kuvvetli. 1930'lu yıllardan itibaren sanatçı tayfasının içinde bulunmuş, CHP'nin açtığı öykü yarışmasını kulis yaparak da olsa kazanarak öykücülüğünü taçlandırmış bir değişik abimiz. Anılarını anlatmadan önce özellikle uyarıyor ki hatırladıkları oldukça doğrudur, değişme ihtimali yüksek anılara pek yer vermemiştir. Belgelere dayanarak konuşmuş yani, ihtilallerin ardından baskınlarda götürülen mektuplar ve kitaplardan geriye kalanları değerlendirmiş. İlginç hikâyeler var, sanatçı tayfası çok garip ve politikacılar oldukça kaypak.
Edebiyat çetelerinden pek hoşlanmıyorum, belki sekseninci kez söylüyorum ve mevzunun oldukça eskilere dayandığını görmek hoş olmadı. İlk hikâyede Salim Şengil'in küçük çaplı kulis çalışmaları görülüyor. Sabahattin Ali, Şengil'in hikâyesini beğeniyor. Sadri Ertem de beğeniyor ve CHP'nin yarışmasında jüri olarak yer alıyor. Süper. Bizimkinin öyküsü birinci oluyor, sonra aşırı sosyalist bir öykü olduğu konusunda eleştiriler ortaya çıkıyor. Ertem, Falih Rıfkı ve Reşat Nuri'nin oluşturduğu komisyondan çıkan yorum gerçekten hoş, belki de anının tek hoş yanı.

"...Bu öyküde sosyalizm doktrinine ve propagandasına rastlanmadı. Yirminci yüzyılın bütün sanatlarına yansıyan realizm denilen ekolün türünden olup Ulus Meydanı'ndan herhangi bir yöne doğru gidilirse bu hikâyede anlatılan olayın bir başka türlüsünü görmek mümkündür." (s. 16)

O zamanlar -gerçi şimdi de- öcü gibi korkuyorlar sosyalizmden, komünizmden, birçok şeyden. Oysa bunlar adam yemez, korkulacak bir şey yok. Gerçi ABD de onca sanatçısının başını yemedi mi bu aptallıktan?

Orhan Veli ve Nurullah Ataç'la olan anı da süper. Şengil, devlet desteğiyle kurulmuş bir pavyonun müdürü oluyor ve bol tekme tokatlı günler başlıyor. Parası çıkışmayanı, sıkıntı çıkaranı dövüyorlar, bilmem ne. Pavyon olduğundan kadınlar, konsomatrisler, ilginç olaylar. Neyse, bu iki sanatçımız mekanda içiyor ve paraları çıkışmıyor. İkisi de birbirinde para olduğunu düşünmüş falan. Ulan bunlar bizi döverler falan derken Şengil yanlarına geliyor, yahu hah hah, sonra ödersiniz diye yolluyor bunları.

Ahmet Muhip Dıranas efendi adammış, sakin sakin içermiş, masaya kadın çağırırmış, etkileyici bir ses tonu varmış. Şairliği iyi, kişiliği de iyi. Ne güzel.

Cahit Sıtkı'yı tedavi olmak üzere İsviçre'ye giderken uğurlayanlardan biri de Şengil. Bir dahaki sefer ancak tabutunu görebiliyor, çok üzücü. Cahit Sıtkı ince yapılı, orta boylu bir adam. İçtiği belli başlı yerler var, demlenirken yazarmış şiirlerini. Geç vakte kadar kaldıkları bir gün siyasi meseleler konuşulurken lokantada boş yer kalmamış, sivil polis sarmış dört bir yanı ve lokantacı olan dostları gitmelerini istemiş. Polisleri katakulliye getirerek sıyrılmışlar. Çakırkeyif eve dönerlerken Şengil bırakırmış evine Cahit Sıtkı'yı, sultanlığının son aylarında. Sonra şairimiz evlenmiş, keyif ortamlarından uzak kalmış ve alışkanlıkları zorla değiştirilmiş, öyle ima ediyor Şengil. Cahit Sıtkı'yı çok iyi anladım, bir yerden çekilince başka bir yerden itmek gerekiyor. Adam da sabahları işe gidiyorum diye çıkıp iki tek atmadan yapamazmış. Ah be abi.

Sait Faik. "Sürekli parasızlık Sait'in kaderi değil, yaşamının biçimiydi." (s. 49) Dergi savaşları eğlenceli, Şengil'in çıkardığı dergi, öykü başına verdiği ücreti artırdıkça Varlık da artırıyor, Sait Faik'in işine geliyor bu ama ne kadar verseler azmış şimdi bakınca. Sonra Şengil mevzuyu bitiriyor, başka bir dergiye öykü yollamaması şartıyla Sait Faik'e oldukça yüksek bir meblağ öneriyor ama yazar o sırada vefat ediyor. Bir ilginç olay: Şengil'le Attila İlhan, Sait Faik'le yedikleri bir yemekte ünlü yazarın son sözlerinin onun vasiyeti olduğunu düşünüyorlar. İlhan, vasiyetin yazarın annesine söylenmesi gerektiğini düşünüyor ama Şengil bunu engelliyor, sebebini de söylemiyor. Açıklamaktan çekinirmiş. Olay neydi acaba?

Memduh Şevket Esendal'la ilgili karakteristik bilgilerin dışında bir iki olay ilgi çekici. Adını kullanarak 2000 Lira borç alan bir tanıdığının yediği haltı kendi üstleniyor ve o borcu çatır çatır ödüyor. Bir de Erdal Öz, Can Yayınları'nı kurduktan sonra Şengil'in MŞE kitaplarını basma önerisini geri çevirmek zorunda kalmış, yeterli sermaye yokmuş o zamanlar. Sonrasında Bilgi bastı zaten.

İlhan Berk'in şiir aşırma hadiselerine çok yerde rastladım ama hesabı ödemeyip hacamat edildiğini ilk kez duydum. Muhabbet etmek için millete içki ısmarlar gibi yapıp arazi olmuş, ertesi gün bunu yere yatırıp zorla o parayı almışlar. Vay ya. Ha, bunu yapan adam da Can Yücel. Ev kirasıymış o para da, Can Yücel hiç sallamamış, almış parayı.

Hasan Hüseyin'in bir konuda çark etmesi Şengil'i kırmış ama asıl facia Yılmaz Güney. Yani yazılanlar harfi harfine doğruysa bu Yılmaz Güney ne pis adammış arkadaş, çok kalp kırmış. Kalp kırmak ne kelime, milleti iflas ettirmiş resmen, umutlarla oynamış. Sözünün eri değilmiş hiç, en azından anlatılan hususta. Politik anılara girmiyorum, memleketin çığırından çıktığı bu günlerde pek hafif kalır.

Güzel, sevdiğiniz adamları daha çok veya daha az sevmek için okuyun bence.
1978 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazanan bu kitap, Baran'ın kısa öyküden biraz daha ötesine cüret edebildiği -diyeceğim, ilk kitaba göre cümlelerin, kelimelerin yerli yerine oturduğuna dair bir kararlılık seziliyor anlatımda- girift, daha toplumsal meseleler içeriyor. Yazarın romanlarında biçimlenecek olan metropolden kaçış leitmotifi bu kitapta filizlenir, doğanın ayrı bir karakter gibi serpilmesi de bu kitapta ortaya çıkar. İyidir yani.
Çardak: Zehra, Osman'ını deli gibi sever. Erkek güzeli Osman, kasabanın kızlarını deli divane eder, kızlar Zehra'ya laf sokarlar. Dediklerine göre Osman'ın kıyafetlerini kasabadan bir kadın almaktadır. İkisi kavga eder, Osman mevzuyu yalanlamaz, pis pis güler ve ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi tamir işlerine gider. Zehra için bir çiçek solar, sevgisi yiter. Küçük bir cinayet işlenir, kalp öldürülür.

Mısırlar: Şehir aşağıda kalıyor, zenginler şehirden tepelere kaçıyorlar ama her zaman değil, havalar ısındığında ve kentin boğuculuğundan sıkıldıklarında. Genelde tersi olur ya, zenginlik yükseklerle ilişkilendirilir. Kapitalizm gökdelenlerde ikamet eder falan, burada tersi var ama belki burjuvanın yeterli birikime sahip olmamasıyla ilgilidir bu, sonuçta ne kentsel dönüşüm var o zamanlar ne bir şey.

Nuran on altısında bir kızdır, şehir hayatını merak eder ama aşağılara inmesi pek mümkün değildir. Onun basit hayatını renklendiren birkaç mevzu: uzaktan yarenlik ettiği mısırcı, şehirden gelen zengin ve şefkatli akrabalar, ekonomik ötekilik. Aile, akrabaların hediyelerini utanarak kabul eder. Bir gün Nuran'a pırıl pırıl bir elbise getirirler, Nuran elbiseyi giyip şehre inmek ister ama mahalledeki yalnız bir adamın dükkanında mahsur kalır. Adamın işlerini yapar, arkadaşlık eder derken akşam olur, şehre inmek için geç kalmıştır. Eve dönerken mısırcıyla göz göze gelir, adam o kadar yorulmuştur ki şöyle bir gülümser, bıyık bile burmaz. Nuran elindekilere sıkı sıkıya sarılması gerektiğini düşünür o an; kasabadaki zengin akrabalara değil, hayallere değil, mısırlara değil.

Dükkânın Önü: Sıcaktan kavrulan kasabada Mehmet Börtlü dükkânının önünde dolanıp duruyor. Vücudunun bütün yağı belinde toplanmıştır, kısa boylu bir koniktir ve can sıkıntısından delirmek üzeredir, mevzu ister. Kör Salih'le karşılaşır, adamla geçmişin yokluk dolu günlerinden bahseder. Hep aynı sohbetler Salih'i sıkar, gitmek ister ama Börtlü'nün ikramlarından yakasını sıyıramaz. En sonunda hava kapar, yağmur başlar ve çayın yükseldiğini haykıran adamların koşuşmalarını izler. Facia kapıdadır, bizimki yağmurun altında kaybolup gider.

Vücuduna düşen yağmur damlaları dışında sosyalleşeceği başka bir şey yoktur; iletişimsizliğin sıkıntısını her gün, her dakika duyar. Küçük kasabaya sıkışmış küçük bir insan.

Emekli: Kanayan yaradır bu herhalde. Yaprak Dökümü'nde anlatılan bir kahvehane ortamı vardı, 10 yaşımın kabuslarında baş rollerde oynadı. Ölmeyi bekleyen yaşlılar masalara dizilmiş. Azrail için açık büfe. Yapacakları bir iş yok, gün boyunca oyun oynayıp suyunun suyu sohbetlere girişiyorlar. Durağan bir cehennem.

Bu öyküde karakterin çevresi daha ilk paragraftan boğucudur, 8-10 katlı binaların arasında leke gibi kalan minicik bir parkla açılan mekan, dedemizin mesai arkadaşlarını ziyarete gitmesiyle boğuculuğunu sürdürür. Küçücük odalara tıkılmış eski tanışlar, emekli olanlarla aynı münasebeti sürdürmez ve ziyaretler seyrekleşir. Tatsız bir yaşamdan kurtulmanın yolu bir şeyler yapmaktan geçer, dedemiz de bahçelerden birinde odun kesen bir adama teşne olur. "Ver lan, azıcık da ben keseyim," der ve girişir. Ergen benmerkezciliği yaşlılıkta tekrar ortaya çıkar; dede mühim bir iş yapmanın saadetiyle takdir edilmeyi bekler, insanlar yaptığı süper işi izlesin ister. Topçu Teğmen Saffet, mühim adam Saffet tekrar meydandadır. Sonrasında oduncunun uyarısıyla baltayı bırakır, beş dakikalık cennetten kovulmuştur artık.

Bahçede: Yine tipik bir Baran karakteri. Yaşlı adam, yapacağı pek bir şey kalmadığını düşünüyor olmalı ki günlük rutinlerin arasında öğütülürken komşu bahçeden bir kızla arkadaş olur. Zehra, Ekrem'in hayatına vaha gibi gelir. Adam öyle yaşayamıyordur ki adını Zehra'nın ağzından duyunca bunun çok tuhaf olduğunu, yıllar boyunca adının tekrar tekrar söylenmesiyle artık ölü gibi hissettiğini söyler. Ölümcül yeknesaklık.

Zuhal, Ekrem'e kitap okur, okulundan bahseder, çiçeklerin adlarını söyler, yaşamanın nasıl bir şey olduğunu hatırlatır. Ekrem'in eşi durumdan memnundur, kocasından bıktığı için Zuhal'in oyalamacılığını teşvik eder. Kız, okuluna gidip gelirken bir süre ayrı kalırlar ama son geceye kadar dostlukları sürer. Zuhal, Ekrem'le son kez konuşur ve evine döner, gece vakti Ekrem'in evine girip çıkan yabancıları göremez. Acıklı be.

Kayalık Yoncaları: Pek sevdim. Kabuğunu kıran bir baharla ilgilidir.

Sevim, sevgilisinin incelikten yoksun halleri ve ofis hayatının arasında öyle böyle yaşamını sürdürürken kayalık yoncalarıyla karşılaşır, bir de Seyfi'yle. Seyfi, iş yerinin tamiratını yapan garip bir adamdır, garipliği onu tanıyana kadardır. Aralarında sıcak bir bağ kurulur, hayattan ne beklediğini bilmeyen bir öteki olarak Sevim'in ve ofisteki diğer kızların rengini açığa vuran Seyfi en güzel tabirle bir yaşam katalizörüdür. "İnsanların en yaşayanıydı. Yaşamak ödün tanımaz bir cesaret işiyse eğer hesapsız kitapsız bir Don Kişot kurnazlığıysa..." (s. 196) Aşağılanmış, hor görülmüş, belki hiç görülmemiş bir Seyfi'nin ortaya çıkması hayatın bir lütfu değil, insanın kendine bir lütfudur.

Kabuk: Bundan deli film çıkar. İki çocuklu, burjuvalardan bir kadın ve kocası, incelikten yoksun bir yaşam, Jacques Brel ve daha pek çoklarının yanında kodaman arkadaşlar her şeyin içinde kaybolduğu bir kuyuya dönüşüyor. Kadının yalnızlığı, bırakılmışlığı can acıtırcasına somut. Sanıyorum ki Baran'ın en otobiyografik öykülerinden biri.

Anaların Hakkı: Yükselmek uğruna ailesini ihmal eden adam, çocuğunun da ölümüne sebep olur. Siyasi olaylarda kurşun yiyerek ölen çocuk, kaçakçılıkla edinilmiş bir servet ve umursamaz akrabalar anaların hakkını söke söke almasına yol açar. Üç kurşundur bu hak, böyle olmamalıydı ama yaşamsa eğer söz konusu olan, sürpriz diye bir şey yok.

Nefis, Selçuk Baran çok, çok iyi bir yazar.
Şehirde yalnızlaşanların yanına şehirden kaçıp yalnızlığından kurtulamayanlar ekleniyor bu kez. Baran'ın sık kullandığı bir leitmotif; doyurmayan ilişkilere dayanamayıp şehri terk eden entelektüelin kendiyle hesaplaşması. Doğanın yalınlığını kendine ayna kılan karakterler için büyük bir sınav. Baran, kırılmaya yakınken bir dünyalık esneyen kabukların yazarı. Bunaltının yoğunluğu azaldıkça her şeye bulaşıyor, kolay bir çıkış yok.
Türkân Hanımın Ölümü: Tanıyanlar Türkân Hanım'ı anlatıyor. Anlatıcı, öykünün oluşumunda birçok kişiyle görüşüldüğünü, net bir çözümleme yapılamadığını, yine de ortaya çıkan veriyi paylaştığını söylüyor ve hanımefendinin ölüm olgusuyla yüzleşip ona hayat gibi sarılmasının nedenlerini satır aralarına yerleştiriyor.
Diş Hekimi Oğuz Karan, hanımın herkesle görüşmediğini, seçkin bir insan olduğunu belirtirken hanımefendinin evindeki eşyalarla sözcüklerinin yerini değiştiriyor, fiilinin yerini daima kapalı perdeler alıyor, evin tesirini anlatıyor. Türkân Hanım kolaylıkla anlaşılamayan, anlaşılmak gibi bir kaygısı da olmayan kadınlardan biridir.
Safiye Günel, hanımın iyi bir hikâye anlatıcısı olduğunu pek de memnun olmayarak anlatıyor. Güya hanım, Günel'in eşinin ölümünü evine gelen herkese bire bin katarak anlatırmış. Olabilir, gerçeklik yoruma son derece açıktır. Yorum gerçeğe açık değildir, bu yüzden Günel'in söylediklerinin doğruluk payını bilemesek de kendisine inancımız, söz gelişi bir çiviye duyduğumuz inançla birdir. Safiye Hanım, etrafınıza kişileri toplayınız da kendi gerçeğinizi anlatınız.
Sait Coşkun, hanımın ölümle dolu hikâyelerinden bıkmış bir tanıdık. Ölse belki bu kadar bıkmayacak. Kısmet değilmiş.
Macide Köker, hanımın gençlik dönemlerini bilen bir arkadaşı. Yokluktan gelen küçük bir kızın ölümün doğurduğu hiçliğe hayran olmasını garip bulmuyor. Zaten bakınız, hanımın dediği: "İnsanları haklı çıkaran bir tek durum saptadım: ölüm. İnsanlar öldüklerine, ölüp gittiklerine göre haklı olmalıydılar. Bu yüzden ölümlerine ilgi gösterdim: Aptallıklarını, kıyıcılıklarını, adam sendeciliklerini, cimriliklerini aklayan tek özürlerine senin anlayacağın..." (s. 267)
Altuğ'la yaşanan bir macera, hanımı evinden uzaklaştırır ve yenilmiş bir şekilde dönmesine yol açar. Gençliğini tekrar yaşamak istemiştir belki, Altuğ gibi yakışıklı ve kafası karışık bir gençte özlediği heyecanları bulmuştur. Yine de kurtuluş değildir bu; canına kıyar. Kronolojik sırayı çorba edelim; başkalarının hikâyelerine dönüştüğü için gerçekliğin peşinde koşmasının sonucu mudur ölüm? Hanım için belki.
Temmuz, Ağustos, Eylül: Baran'ın en hüzünlü öykülerinden biri, bitince ağızda toprak tadı bırakıyor.

Turhan Engin iyi bir tiyatro yazarıdır ama sanat dünyasıyla arası pek iyi değildir, kodamanlar arasında kendine yer bulamaz ve Kanlıca taraflarında küçük bir kasabada oda tutar, yerleşir. Kitaplarını yanında getirmiştir, çoğunu okumuşsa da onlardan kopamaz. "Beceremedim, diye düşündü; hiçbir şeyi beceremediğim gibi bunu da beceremeyeceğim demektir. Öyleyse gerçekten kurtulmayı istemiyorum, kim bilir?" (s. 292) Kurtulmak isteyip istemediğine karar vermeden önce sahilde bir kadınla tanışır ve hayatını değiştirmek istediğine karar verir. Kadın oldukça çekicidir, özellikle yeni bir başlangıç için. Edibe Hanım, Engin için yeni bir yaşama açılan kapıdır. Birlikte zaman geçirmeye başlarlar, kasabalı dobralığıyla kenti hesaplılığının çatışmaları da böylece ortaya çıkar ama Engin için hiçbir şeyin önemi yoktur, ne istediğini bilir.

Bilmez aslında.

Mutlulukla ilgili bir bölüm: Edibe Hanım birikimlidir, yaşam sezgisi de oldukça kuvvetlidir bir yandan. Mutlu olup olmadığını hiç düşünmediğini söyler. Kasabada büyük bir dünyayı yaşatır ve Engin'i dünyasına dahil etmeye meyillidir. Bu bir kenarda dursun, bir olay anlatacağım. Akademiden tiksinmeme yol açan olaylardan biri. Önce alıntıyı bırakayım şuraya: "Mutluluk bir yirminci yüzyıl hastalığıdır, diye ileri sürerdi bir zamanlar Turhan da. Bir batı hastalığıdır aynı zamanda. Osmanlılıkta mutluluk düşüncesi yoktur, Anadolu halkında da." (s. 299) Sonrasında Sartre'lar falan giriyor devreye, bu kadarı yeter. Şimdi bu tabii ki bilimsel bir gerçeklik değil ama bir bakış açısı. Olay da şu: Yüksek lisansta Karabibik'i inceliyoruz, şimdilerde profesör olan bir hocamız, adını hatırlayamadığım esas oğlanın toprağıyla hayvanlarıyla falan mutlu olduğunu iddia ediyor. Bir arkadaşımla birlikte karşı çıkıyoruz. Mutluluk yoktur o tür bir anlatıda. İzi bile yoktur. Ne ki derdimizi bir türlü ifade edemiyoruz, son derece takıntılı bir insan olan hocamızın lafının üstüne laf söylediğimiz için de kara koyun oluyoruz. Sınavdan düşük notlar, bilmem ne. Neyse ya, bu öykünün olayı da mutluluk değildir aslında; ters köşe son dışında her şey bellidir. Engin, izini kaybettiği mutluluğu eline geçen bir dergiyi okuduktan sonra İstanbul'da bulur. Tiyatroda Shakespeare'in bir oyunu sahnelenecektir, adamımız her şeyi bırakıp şehre döner. Tanıdığı onca insan çok normal karşılar bu durumu, şehirlilerin uçarılıklarını bilirler. Edibe Hanım'ı son sahnede görmeyiz ama ona da doğal bir şey gibi gelmiş olabilir. Koca bir kalp ağrısı da cabası.

Kış Yolculuğu: Yine bir kaçış. Siyasi mahkum hapisten çıkıyor, yayınevi sahibi olduğu zamanların anılarıyla baş etmeye çalışırken ailesinin esip geçen bir rüzgardan farksız olduğunun farkına varıyor. O zaman ne yapacak? Evet, kasabasına dönecek. Ana rahmine dönmek gibi. Huzurlu, mutlu hissettiği zamanlara dönmek isteyecek ama ne o zamanı, ne de kasabayı bulabilecek. Her şey değişiyor, adamımız kasabasında kendine yeni bir kimlik yaratsa da yenilgisinden kurtulamıyor. Nefis.