Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Kurmacanın büyüsünden bahsedemeyeceğim de daha farklı bir şeyi, sezdiğim bir şeyi anlatamayacağım sanırım. Zamanda geriye gittikçe her şeydeki sihrin artması, anlatamayacağım şey bu. Koca dünyanın tek bir sokağa indirgenmesi, iki. Algılanan yaşamın bir tık ötesine uzanmanın her şeyi çarpık ve çekici bir gerçekliğe taşıması, üç. Mesela bir evin duvarlarından okunan fal, hep aynıdan yılarcasına doğasının dışına çıkmaya çalışan insan, geçtiği belirsiz zaman... Nicolas Bouvier güzel bir önsöz yazmış, Heredot'la başlamasını manidar buluyorum. Plinius'la beraber bu ikisi kendi dünyalarının kabuğunu söylencelerle kırmış, olmayan coğrafyalarla olmayan canavarlar yaratmışlardır, sonrası kıyamet. İş bir noktada kendinden ne kadar öteye gidebileceğine çıkıyor sanırım, başka türlü nasıl düşlenir? Kendinden uzağa düşme çabası, düşülebildiğince. Gaulis'e bakıyorum; kendi kültürünün çok uzağında, kendi insanlığına çok yakın. Kızılhaç'a katılınca Bangladeş, Kıbrıs ve bir zaman sonra acılarını sağaltmaya çalışırken öleceği Lübnan evi oluyor, bir süreliğine. Başa dönüyorum, buralar birbirinden nasıl ayrılacak? Büyük bir dış etken olmadığınca ayrılamayacak, Zikzak Sokak gibi. Savaş çıkınca, ancak o zaman.
Limasol'un küçücük bir sokağı, dil savaşı çıkmasın diye iki dilde de aynı anlama gelen sözcüklerle adlandırılan bir dünya. "Dünyayı bir incirin içinde ya da ayın gölgesinde aramasını bilmeyen, onu hiçbir zaman bulamaz." (s. 8) Kaplumbağa adımlarıyla göreceğiz önce, yoldan geçen ve geçerken bir kamyonun kaza yapmasına yol açıp iki kişinin ölümünden sorumlu, Erdoğan'ın yerden alıp üzerine "Z" yazdığı. Bu tospik ara ara ortaya çıkacak, her şey hızlanırken o aynı hızla yürüyecek, köşelerden çıkacak. O da şaşırıyordur belki hep aynı yere çıkan sokaklara.

Andreas'ın ağzından dinleyeceğiz, babayla adaş bir çocuk. Baba bir Türk kadınla evlenir ki 1950'lerde cesaret isteyen bir iştir, aileyi karşıya almak bile gerekebilir. Çocuk doğar, anne yedi yıl sonra ölür, baba kadınlara aşıktır ve maceralara sürüklenir. Zikzak Sokak'a çıkan yol bir kaderdir, iki mahallenin birleştiği noktadır ve bir yanında Yunanlar, diğer yanında Türkler oturur. Pension Hellas buradadır, kadınların aşklarını makul bir ücret karşılığı sundukları rüya otel. Eskidir ama büyülüdür, yeterli. Kadınları Andreas'ın hayatını biçimlendirirler, cinsel olarak değil de sosyal anlamda. Bir de oraların kadınlarıdır bunlar; sıcak, içten ve bırakılmış. Sonsuz bir sevgiyle dolular. Andreas bu sevgilerin ortasında, geçen zamanı işitiyor.

Adlandırılmamış bölümlerde sokağın, mahallenin, denizin, tepelerin, köylerin ve insanların hikâyeleri var. Berber Kyrios Kostas'ın kafasına göre çizdirdiği şekillerden baktığı fallar tarihi belirler. Resimlerden okunanlar günceli de biçimler; fırtına yorumlandığı zaman fırtına doğar, gökten yağan balıklardan ziyafet çekilir ve hortumlar adayı vurur, şekiller yorumlandıkları ölçüde gerçektir, gerçeği arar.

Andreas okumaz, para kazanmayı öğrenir. Dilsiz'le takılırken eski eşyaları gömüp daha eski bir halde çıkararak sattıklarında zengin olmanın pek de zor olmadığını anlar. Bitkiler toplarlar, Fransız parfümlerini okuturlar, çeşitli işlerden para kazanırlar. Andreas mevzuyu sever, güzel geçen günlerin sonunda sinemaya gider ve zamanın meşhur artistlerini izler. Gaulis eğlenceli adamdır, komik detaylarla anlatıyı zenginleştirir. Bir gün film makinesi devrilir, artistin ağzı karşı evin penceresine yansır ve camdan bağıra çağıra makineyi düzeltmelerini, civarda uyumaya çalışan insanlar olduğunu haykıran kadına bağırırlar: "Çabuk aşağı atla, seni yutacak!" Ansızın sihir. Başka nasıl anlatılır?

Halk Ozanı'nı da birazcık anlatıp bitireceğim. Bu ozan Türk tarafında çalıp söylemez. Yunanlar zamanı öldürürse Türkler eskitir, böyle düşünür ve öldürülecek zamanın dışındaki hiçbir şeyle ilgilenmez. Türklerin dilini bilmediği, yüreği sömürgeleşmediği için o taraflara gidişinin tek sebebi piyango bileti satmaktır. Andreas'ın babası bir mevzudan hapse girdiğinde tellere vurur, hapishaneyi bayram yerine çevirir ve ziyaretçilerin dışarı atılmasına sebep olur. Bir sürü olay, Halk Ozanı gibi pek çok karakter var ve her birinin birbiriyle etkileşimi başka bir olağanüstülüğü doğuruyor, her karakterin farklı farklı yüzlerini görüyoruz. Rengarenk ama birbiriyle uyumlu ipliklerin örülmesi duygusu.

Savaş günleri ışığın söndüğü günler, sokağın dağıldığı. Kırığına dokunmayacağım, yakından tanınan arkadaşların kavga etmesinin uyandırdığı duyguya benziyor. Bizim sesimiz ama düşük, karşı kıyıdaki kardeşlerin sesleriyle karışık. Okuyun.
Ablam, Arif Hikmet Bey, Konak, Zekiye, Tortu adlı beş öyküden oluşuyor, beşi de Halim'in anlatıcılığıyla kuruluyor. YKY'nin bastığı toplu öykülerden çekip anlatıyorum, alıntıda sayfa sayısı o yüzden uçuk.

Anadolu'nun kasabalarından biri, geniş aile, Halim evin küçüğü, on altı yaşında. Ablası yirmi. Diğer ağabeyleri, halayı bilmiyorum. Anne öleli çok olmuş, babadan haber yok. Babadan niye haber yok, bilmiyorum. Utanılacak bir şey yaptığı için olabilir belki. Ablanın evden kurtulmak için çocuklu bir adama kaçmasına benzer bir şeydir. Halim, büyüdüğü için ablasıyla birlikte saatler boyunca aynı odada kalmamalıymış, hala böyle diyor. Anlatılmayan pek çok kısıt vardır, abla çeyizini hazırlarken bütün bunları düşünmüştür, Halim'le kedilerin doğurduğundan arkadaşların maceralarına kadar her şeyi konuşabiliyordu ama evlilik çağına geldiği için, ailesi en olmayacak kişileri karşısına koca adayı diye çıkardığı için kaçmayı düşünmüştür. Zengin ve yaşlı adamlar onu ürkütmüştür, istediği gibi yaşayamayacağını düşünmüştür ve haberi gelene kadar ortadan kaybolmuştur. Anlaşılır bir şey, anlaşılmaktan öte, yaşanması doğal, şahit olunabilir. Baran bir Anadolu dramı çiziyor; sosyoekonomik tablo. Baskıcı ve ataerkil aile, kaçış, Arif Hikmet Bey'in kurduğu kapitalist sistem, sistemi yıkmaya çalışan insanlar ve yaşadıkları facialar, Baran'ın incelikli anlatısında daha acı bir hale geliyor.
Ablam: Büyümüşler, büyüdükleri zaman çocukluğun sihirli dünyası kaybolmuş. "Birden hüzünlü insanlar oluvermiştik; ailemizin ve kasabamızın öteki insanlarına benzemiştik kısacası." (s. 358) Boyacı Rıfkı istemiş, abla varmamış. İnce, uzun, güzel bir kız. Hayattan başka beklentileri var, beklemeye müsaade etmeyeceklerini anladığı zaman, evdeki gerginlik ayyuka çıktığında, ablayla kardeşin arasına giren sessizlikler uzayınca ve yağmurlar altında yok oluncaya dek ıslanmak istediğinde Nuri'ye kaçıyor. Nuri çok has, nazik ve düşünceli bir insandır, zamanında ağaçlara dadanan bir mahlukun kökünü kurutması için eve çağrıldığı zaman ablayı beğenmiş, tam zamanında da ona mektup yazarak zaten bir çıkış kapısı arayan kıza ışığı göstermiştir. Tabii kıyamet kopar, yer yerinden oynar ama nihayetinde kızı rahat bırakırlar, bir tek Halim'e ablasını görmesi gerektiğini söylerler, merak da ederler kızı azıcık. Halim gider, ablasını ve Nuri'nin çocuklarıyla cebelleşmesini görür. Her şeye rağmen mutludur kız, Nuri'nin sunduğu/sunabileceği yaşamı istediği ortadadır. Tertemiz bir ev, düzen, yeni alınacak eşyalar, badanalı duvarlar, mis gibi bir bahçe ve sevgi, şefkat de.

Nuri'nin yamaları vardır, mesela uzun süredir ortada olmayan karısını boşamaya yanaşmaz. Naif bir insan olduğu için çocuklarına sert çıkmaz, bu yüzden şımarık çocukları için abladan özür diler. Geriye kalanı iyi. Birlikte bir yaşam kurmak için elinden geleni yapar. Sanırım önemli olan bu, yani benim gördüğüme göre öyle olmuyor ama olması gereken budur; elinden geleni yapmak. Nuri, Halim'den de özür diler, sonuçta ailede en yakın olduğu insanı pek de hoş olmayan bir şekilde kaçmaya özendirmiştir ama sevdadandır, başka bir yolun aklına gelmediğini söyler.

Diğer dört öykü, Halim'in büyümesi ve çarklardan birine dönüşmek üzereyken kurtulması etrafında döner. Bu öykünün gruptan biraz ayrık olsa da Anadolu'nun bir yansıması olarak sonradan yaşanacaklara arka plan vazifesi gördüğü söylenebilir. Bir de Halim'in ablası ve eniştesiyle birlikte yaşama isteği üzerinden onun da aileyle bağları koparmaya niyetli olduğunu düşünebiliriz, Arif Hikmet Bey ve imparatorluğuna gidişini bu temele oturtabiliriz.

Arif Hikmet Bey: Kasabanın unutulmuşluğuyla başlar. Filmlerde trenler geçmese bilinmeyecek olanlardan, Maşukiye mesela. Bu kasaba ünsüz. Yaşamın olağan bir biçimde, yıllardır yerinden kıpırdamamış bir taş gibi sürdüğü.

Arif Hikmet Bey olmasa daha da bir şey olmazdı buradan, olmuş. Bey, zamanında kasabayı terk edip işini tutmuş, siyasi bağlantılarını kurmuş, fabrikalarında memleketlilerini çalıştırıyor.

Kasaba zenginleşti, tüketim ürünlerinin çeşidi arttı ama halı tezgahları sustu, boyahaneler kapandı. Kapitalizm eleştirilerinden biri. Bey'in çağırdığı adamlar iyi bir gelecek uğruna evlerini barklarını bırakıp göç ediyorlar, işçi olarak çalışıyorlar ve bir süre sonra ailelerini de yanlarına getirtiyorlar. Kasaba kalkınıyor gibi gözüküyor ama bu göç yüzünden yaşam enerjisini kaybediyor, Bey parasına para katarken yaşam kaynağını kurutuyor. Umrunda değil. Eşiyle paylaştığı derin bir dünyası yok, oğulları, damatları, gelinleri ve kızlarıyla büyük bir ailenin yalnız adamı. Ahlaklı; Halim'i ablasına yazdığı mektuplardan ötürü uyarıyor. Ahlakına bir, kendisine iki, neyse, gurbet duygusu yok çünkü herkes memleketli, bir daha geri dönen de olmuyor. Böyle bir posa çıkarma tesisi Ali Hikmet Bey'in dünyası.

Konak: Halim gidiyor, tanıdığı memleketlileriyle konuşmaya çalışıyor ama insanlar robotlaşmış, sıcak ilişkiler kurulamıyor. Yakındaki kentin boğuculuğu da bir diğer can sıkıntısı. Halim'in kentte duyduğu sıkıntı, Bey'in yanında kaldığı sürenin pek uzun olmayacağını sezdiriyor. İlişkiler derinlikli değil ama Bey, işçilerinin konuşmasını istiyor. Kuru çalışma ruhları köreltir, oysa Bey'in uzun ömürlü kölelere ihtiyacı var. Zorla konuşuyorlar, tatsız, derinliksiz. Zorunluluk. Ceza gibi bir şey. Konuşma, dedikodu yapma cezası. Korkunç. İnsanlar kasabadaki gibi bezgin, iki dünya arasında hiçbir fark yok. Burada para kazanıyorlar ama yeterli değil, bu koşullarda bitiveriyor para. Bey, memlekete yollanacak paralarını da maaşlardan kesinti yaparak yolluyor, bir de Halim'i borçlandırarak ona radyo vs. veriyor. Her şey saat gibi çalışıyor, görünürde. Direnenler var.

Zekiye: Hüseyin Abi'nin kızı. Abi, Halim'i pek seviyor ve onu evine davet ediyor sık sık, kaynaşıyorlar. Halim Zekiye'yi seviyor ama fikirlerine pek anlam veremiyor. Zekiye, Bey'in kurduğu düzenin dehşetiyle çarpılmış, sistemin yıkılmasını isteyen bir kız, kafası parlak. İşçilerin Bey'i tapınırcasına sevmesi, bilinçsizce tutması delirtiyor onu, Zekiye de kentli asilerden yardım alarak eylemlere girişmek istiyor, doğru zamanı bekliyor. Ailesi de tapıcılardan, kızın fikirlerine değer veren yok. Belki Halim verebilir, Zekiye biraz anlatıyor mevzuyu ama Halim'in düşünmeye ihtiyacı var, büyük şehre gelen Feyzo gibi aydınlanması gerek. Düşündüğünü görüyoruz, aydınlandığını değil. Bey'in ablası hakkında söylediklerine hak veriyor ama ablasına da hak veriyor, işin içinden çıkamıyor. Birazcık Kant lazım kendisine, her şey çözülebilirdi kendisi için.

Bey'in etrafında dönen dedikodular ilginç. "İmam-Hatip Okullarının" çoğalmasından memnun değil, iktidar partisini desteklese de partililerin ne kadar aptal olduklarını bilir, ekonomi ve ahlakın çok önemli olduğunu söyler, seçimlerde hangi partiyi tutuyorsa kasabaya haber salar, herkes o partiye oy verir, her şeyin en iyisini o bilir, neler neler. Rol model olarak herkesin olmak istediği kişidir, özümsenmiştir, bir parçası olmak insanları mutlu eder. Tam bir tirandır aslında. Zekiye'nin karşı çıktığı bu tiranlıktır, tüm tiranlardır aslında.

Halim'e derdini anlatır, Halim anlamaz ama Zekiye'yi sevdiğinden çaktırmaz da. Kırılma noktası Zekiye'nin kentli bir dava arkadaşından hamile kalmasıyla ortaya çıkar. Kız dışlanır, Bey'in emriyle imparatorluktan uzaklaştırılacaktır. Halim sevdiği kıza reva görülene karşı çıkar, Zekiye'yi kendisinin hamile bıraktığını söyler. Öyleydi böyleydi derken ikisi de şutlanır. Halim'in gönlü yüceliği Zekiye'yi de etkiler, bir daha iş bulamayacak olmalarına rağmen -Bey'in eli uzundur- başarabileceklerini düşünürler, birlikte her zorluğun üstesinden gelebileceklerine inanırlar. Bu da bir direniştir; her şeye rağmen birlikte olup güçlükleri aşabilmek.

Tortu: Yıllar sonrası. Bunu anlatmayayım, güzelliği eksilmesin.

Anadolu kasabaları, patronlar, işçiler, kabulleniş, isyan... Baran'ın diğer öykülerindeki anlatım yine var; dünyaya hafif gözlerle bakış. Hafif, anlık, derinlikli. Bir o kadar da farklı; bir konsept etrafında dizilen öyküler Baran'da görülen meseleleri derlemiş. İyi bir metin çıkmış ortaya.
1984 mahsulü bu öykülerden üç adet mevcuttur, üçü de -biri ölüme olmak üzere- çıkılan yolculukları anlatır. Bir anlamda kaçışlar anlatılır. Dönmemecesine kaçışlar, sadece biri böyle bir özellik taşısa da dönüş ihtimali de kaçışın içindedir, uzaklarda olmasına ve görünmemesine rağmen. En temelinde insanın olduğu kişiye dönmesidir konu, şehirler ve insanlar hiçbir şey değiştirmez. Kişi, olduğu kişidir, bu kaçışsız bir şeydir.

Türkân Hanımın Ölümü: Baran'ın nadiren kullandığı değişik bir anlatım tekniğine sahiptir, Türkân Hanım (bundan sonra Hanım diye geçecek) pek çok kişi tarafından farklı bakış açılarıyla incelenir, parçalanır, birleştirilir. Her bir anlatıcı için -haliyle anlatıcı da durmadan değişir- farklı bir başlık kullanılmıştır, bölümler bir kadını yaratma çabasındaki insanların anlatısından ibarettir. İntihar eden bir kadını, kadını değilse de intiharını yaratanlar. Kendilerini de yaratırlar, Hanım'ın onlarla münasebeti belirir, bir de kendilerinden yola çıkarak yaratırlar Hanım'ı.

Epigrafında Michelangelo'nun bir sözü var, ruhunda biçimlenen her düşüncede bir parça ölüm olduğuna dair. Hanım'da da aynı durum var, epigraf metni çırılçıplak bırakıyor, sevmediğim bir durum. Daha imleyici, çağrıştırıcı, itle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmalıcı olmalı epigraflar. Bence.

Okuru öyküye hazırlayan bir ses/anlatıcı konuşur başta, öykünün adından içeriğine kadar pek çok konuda bilgi verir. Hanım'ı oluşturmanın imkansızlığından bahseder ama yine de öykünün dokusunu oluşturan parçalar vardır, o halde öykü de vardır, öykü varsa okur da vardır, o zaman sıkıntı yok.

Anlatıcı, kişileri tanıtır ve sözü onlara bırakır, bir nevi televizyon programı izler gibi okuruz. Diş Hekimi Oğuz Karan ilk sıradadır. Otuzunu geçmiş olmasına karşın -buraya bir anlam veremedim, otuzdan sonra okunmayacağını mı söyler anlatıcı, bilemiyorum- her gece iki saat kitap okur, Proust ve Rilke sever, bir de hastalarına karşı sonsuz bir saygı duyduğu için Hanım'ın çekiciliğine, kadınlığına kayıtsız kalabilen tek insan olduğu söylenir. Belki de bu yüzden olabildiğince objektif bir anlatı kurar; Hanım'ın dairesini, eşyalarını ve yaşamını tarafsız bir şekilde anlatır. Ölüm getirilmediği müddetçe Hanım'ın evine girilemeyeceğini de kendisinden öğreniriz. Hanım, misafirlerinden ölüm haberi almak ister. Birilerinin ölmesi gerekir, sosyallik bu şekilde sürer. Mesela Safiye Günel, komşu. Kocası ölür, Hanım ölü evine süslü püslü gelir, parmaklarında pırlantalar vardır. Ölünün son anlarına şahit olmamasına rağmen allayıp pullayıp anlatır, sanki oradaymış gibi.

Eski kocalar, çocuklar, sevgililer, öğretmenler, konuşulan herkes geçmişin bir köşesini aydınlatır. Hanım hırslı bir çocuk, hırslı bir kadın. İyileşmeyen bir kalp yarası, uçarı bir yaşam ve intiharına yol açan son bir ilişki. Hanım'ın ölümünden sonra iki arkadaşı bir araya gelir, kadının gizemli bir yaşamı sürdürme çabasını övmesine karşılık emekli general bunun hiçbir anlam ifade etmediğini söyler. Hanım'ın yaşamı karanlıklar içindedir ve karanlığı sevmeyenler için oldukça belirsiz, anlaşılmaz ve yerine göre acıtıcıdır. Birini tanımak için onu yaşamak lazımsa, Hanım daha baştan ölüdür. Baştan.

Temmuz, Ağustos, Eylül: Çayağzı'na gelen bir Volkswagen, içinde otuzlu yaşlarını yarılamış bir adam. Kandıra civarı bir köy. Adam eşyalarını indirir, bir oda bakar, oranın yerlilerinden biri kendi evini kiralar. İyi insanlardır, büyük şehri bilirler ve İstanbul'dan gelen bu adama yakınlık gösterirler, mesafe her şeye rağmen korunur. Kaçtığı bir şeyler olan insanlara karşı korunacağı gibi.

Yeni mekan, adam İstanbul'da olsa rengarenk bir evi yadırgayacağını düşünür ama denizle ormanın arasına sıkışmış bu köyde her şey güzeldir. Orada dünya yepyenidir, zevkler bile değişebilir. Adamımız tiyatroyla uğraşmaktadır ve istediklerini yapamadığı için tiyatroya küsmüştür, Çayağzı'na bu sebeple gelir, her şeyi arkasında bırakıp yepyeni bir hayata başlayabilmek için. Başladığını düşünür. Ev sahibinin dul yengesine aşık olur, ev sahibinden icazet alır ve evlilik hazırlıklarına başlar ama ev sahibi hala temkinlidir, adamın bir gün gidebileceğini düşünür, adama da söyler bunu. Nihayetinde adam hazırlık yaparken gazetede bir haber görür, Shakespeare oynanacaktır. Fırsat, nihayet.

Keskin bir dönüş. Adamımızın dünyasını adım adım keşfederken burada herhangi bir çatışmayla karşılaşmayız, karar çok çabuk verilir ve adam İstanbul'a doğru yola çıkmışken eşyalarının bir an önce postaya verilmesini umar. Daha da keskin bir son, öykü böyle biter. Bu son bölüm daha ayrıntılı olabilirmiş, sadece ev sahibinin belli belirsiz öfkesini görürüz, o kadar. Kadınla adamın hallerini pek bilmeyiz, okura sunulmaz.

Kış Yolculuğu: Baran'ın kurmayı pek sevdiği benzer karakterlerinden biri. Adam doğup büyüdüğü kasabaya yıllar sonra dönme ihtiyacı duyar çünkü eşi ve çocukları memlekete gitmiştir, sevgilisi yanında değildir, siyasi meselelerden ötürü bitiremediği okulu ve parmaklıklar ardında geçen yılları ağrımaktadır. Gider. Bulamaz.

Baran'ın ilk dönem öyküleri daha sınırlı mekanlarda geçer; ev, oda, sokak ve benzeri mikro dünyalar. Buradaysa ikinci ve daha uzun süren döneminin tam bir örneği bulunmakta. Kentten kaçış, daha küçük bir mekanda aranan mutluluk ve karşılaşılan umutsuzluk. Baran'ı okumak için ideal bir başlangıç.
Baran'ın son dönem öyküleri düş ve ölüm ağırlıklı. Düş, bir imgeciğe tutunarak kabuktan çıkabilmek. Ölüm, yaşamaya dair bütün imgelerin yitirilişi. Yenilgiler çok açık, her şeyin uyku/düş etrafında toplanması yolculuğu çağrıştırıyor, sanki bir yaşamın her bir boyutu veda için tek bir düzleme indirgenmiş gibi. Baran'ın vedası mı bu öyküler, bilmem. Veda değilse de vedaya yakın bir burukluk var.
Krizantemler: Yabancı bir ülke, sığınılan otel odası. Bilinmeyen dilin verdiği korku, otelin bulunduğu arka sokaktan ana caddeye çıkılınca geçer, mekan bir sahneye dönüşür ve onca varlık bir oyunun parçaları haline gelir. Baran'ın ilk sahne izleği değil, önceki öykülerinde de var. Gerçeklik burada kırılır, yabancı bir dilin anlaşılmazlığında da kırılmıştı, iki oldu. Üçüncü kırılma adsız karakter dükkanları gezerken, odağı renklendiren detayları incelerken karşısına çıkar, fraklı bir adam. Karakterin cinsiyetini öğreniriz, sonradan eklenen bir taş. Otele gelirler, adamın elinde kızın çok sevdiği krizantemler vardır, adam çiçekleri vazoya koyar ve kapıyı kilitler. Dışarı nasıl çıkacağını soran kıza odanın köşesindeki karanlığı gösterir. Kız soyunup yatağa girmiştir, her şeyi anlar ve ölmek istemediğini haykırır.
Nedir, cinselliğin ölüme ilişmesi? Yabancı bir ülkedeki yabancının metafor ölümü? Fantastik bir son, Azrail'le karşılaşma? Baran'ın anlatısı açık kapılar bırakıyor artık, kesinlikten uzaklar. Belli durumlarda belli insanların yaşamları söz konusu değil artık, belirsizlik ağır bastığından.
Mor Hikâye: Hastane odasından kaçan kadın, hastaneden de kaçan kadın, otobüs, şoför. Konuşurlar. Matruşkalardan bahseder kadın, hangisinin kendisi olduğunu bilmediğini söyler. Her birini farklı bir mora boyar. Hepsi kendisi, bilir ve söyler. Morların hepsi kendisidir. Son bebeği açmaz, içinden başka bir bebek çıkmayacağını bildiği için yok olmaktan korkar. Şoför duraklarda durmaz, hiçbir yerde durmaz, son bebeğin kendisi olduğunu söyler. Bir erkek. Kadının ve erkeğin tozlu özlemi; birbirleri gibi hissedebilmek.
Geçmişe dönüş. Mor bir giysi isteyen, şarabına mor üzümler isteyen kadın, kocasının yetersizliğini derinden yaşar. Yetersizlik, sırf mor bir elbise alınamadığı için. Arzularımız gerçekleşmediği için ötekini suçlamayı makul bulamıyorum, gerçekten çaba gösterilmiyorsa, belki. Belki o da. Beklentiler, beklentilerin karşılanma ihtimalleri, yorucu bir çatışma. Kıyıya gitmek isteyen kadına şoför de yardımcı olamıyor ve kadın çatışmadan kurtulmak için kendi kıyısını buluyor, balkon parmaklıklarından önce bir ayağını, sonra diğerini sallandırıyor. Terlikleri çıkarıyor, bu çok derin bir ayrıntı. Kaldırımın altında kumsal var, intihar edenler için de.
"Bir an önce unutun beni. Tek istediğim, bir zamanlar yaşamış olduğumu unutmak. Eğer dostumsanız, yardım edin, bir zamanlar yaşamış olduğumu unutturun bana." (s. 573)
Mektup Yazmak: Bir diğer kırık. Aşık olunan, sevilen erkekle bir yaşamı kurma çabası. Lokantada bahşiş verirken gösterilen kabalık, yemeklerin yarım bırakılması, hayatın önünde el ele verilen bir mücadelenin içindeki burukluklar.
Kadının inceliğini ve incelikten doğan yanlış görüşü anlıyorum, her şey nasıl görmek istenirse öyle. Diyaloglar yanıltmıyor, adamın kabalığı kolaylıkla seçilebilir ama aşık bir kadın bunları görmez, sadece biriktirir, yığar ve kapıyı kapatır. Aşkın bitmesine yakınken kapı aralanır, sonra tamamen açılır. Son. Baran'ın bir öyküsünde aşık olunan adamla evlenilmemesi gerektiği yazıyordu. Acının muazzam boyutu baskın çıkmaya başladığında aşkı parçalar, yok eder. Aşk dayanıksızdır, sürmez. Böyle bir ilişkide hiç sürmez. Yoksunluk kalır. Sevgi de yiter, yoksunluğa bir ek.
Ağ: Taşrada genç bir İngilizce öğretmeni. Evlerine taşındığı yaşlı çiftin dayatmak istedikleri yaşamı üzerinden çıkarma çabası, virane meskenler, kendi ölülüğünde bir taşra kasabası. Kendi evinden kaçan genç kadın, başka bir hapishaneye girdiğini düşünüp aslında kaçışın mümkün olmadığını anlar. Gerçeküstü bir kaçıştır onun aradığı, kasabaya gelirken rastladığı Motorcu Refik'in yardımıyla oradan kurtulur. Semerkant'ın orta yerinde, denizin en olmayacağı yerde, düşlerden gelen bir kurtuluş. Yağmur başlar, öykü biter, yağmurun çağrışımlarıyla denizin her zaman orada olduğunu anlarız. Deniz, kadının olduğu yerde. Motorcu Refik gibi, diğer her şeyle birlikte.
On öykü daha var, sanırım Arjantin Tangoları Baran'ın en otobiyografik öyküsü. Sanırım. Ailesi, sevgisi, çocukları, her şeyi sözcüklerin arasındaki boşluklara gömülmüş.
Baran'ın en kendi öyküleri. Ve bence en iyi öyküleri.
Mario Benedetti'nin şiirlerinden bir derlemeyi ve bir romanını basmış Ayrıntı, yakın zamanda basılan başka bir şey yok. 1988'de Alan Yayıncılık'ın bastığı öyküler var elimde, Zerrin Günyol çevirisi. Alan'ın Belge'yle doğrudan bağı var, fişinin çekilmesinde dönemin siyasi atmosferinin etkisi tartışılmaz. Edebiyat ve Devrim de Benedetti'nindi, evin bir yerlerine gömülü durumda. Bulup onu da okumam gerek. Neyse, Benedetti Uruguaylı, devrimci hareketlerin destekçisi olduğu için Latin Amerikalı çoğu aydının kaderi olan sürgünlüğü yaşamış, 1973'teki askeri darbeden sonra paramparça olan orta sınıf kökenli aydınlardan. Tanıtım yazısında ülkesine geri döndüğünden bahsediliyor, 2009'daki ölümüne kadar yirmi küsur yıl ülkesinde yaşayabilmiş demek. İngilizceye pek çevrilmemiş, bu yüzden pek tanınmıyor ama İspanyol dünyasında Latin Amerikanın çıkardığı en büyük yazarlardan biri olarak görülüyor. Şiirlerinin, senaryo çalışmalarının, romanlarının, öykülerinin ve incelemelerinin toplamı seksen kitap ediyor. Çalışkan ve devrimci bir yazar; militanlaşan ve üstün ahlakı empoze eden edebiyatı beğenmediğini söylüyor, aydınların insandan uzak edebi çalışmalarını da beğenmediğini söylüyor, beğendiği şey "militanca yaşamak", varoluşun acısını ve sihrini olabildiğince yansıtmak, bunu baskıcı bir rejim ortamında sunmak. Benedetti'nin kendi sesini yaratmış olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim; öyküleri Saki'nin ironik dünyasından Hemingway'in apaçıklığına, açıklığın altında yatan derin gizeme kadar pek çok unsuru barındırıyor, anlatım tekniği olarak çeşitlilik içermese de yenilikçi bir ses var öykülerde.
Birkaç öyküyü biraz anlatacağım.

Yıldızlar ve Sen, bir kentin ve insanlarının darbeyle birlikte değişimini olabildiğince gerçekçi bir şekilde yansıtıp büyülü bir şekilde biten bir öykü. Oliva adlı komiserimiz bir ilkokul öğretmeniyle bir terzinin oğlu. Kendisine pek iş düşmüyor, çünkü kentte suç işlenmiyor pek. En son işlenen suç bir cinayet; kanser yüzünden acı çeken bir kadın, kocası tarafından öldürülüyor. Bunun dışında vukuat yok. Komiser arkadaşlarıyla takılıyor, eğleniyor, yüzler gülüyor, her şey son derece uygar, insancıl. Komiserin arkadaşlarından Arroyo'nun gazetede yazdığı yıldız falları mutluluk dolu bir geleceği müjdeliyor, ütopik bir atmosfer. Darbeyle birlikte distopyaya dönüşüyor. "Bugün Uruguay'da sadece belli kişiler, siyasi gruplar ve sendikalar değildir yasa dışı olan. Mahalleler, köyler ve kentler bile vardır yasa dışı kabul edilen." (s. 8) Oliva hızla değişir, protestocu öğrencileri hapse attırır, insanlara işkence yapar, yıldız falları hızla karamsarlaşır. İnsanlık dışı onca muameleden sonra sıra Arroyo'ya, eski dosta gelir. Oliva, dostunun mekanına gelir ve fallarda öleceği söylenen kişinin yaşayacağını yazmasını ister. Arroyo'ya göre yıldızlar yalan söylemez, silahını çıkarıp ateşler.

Şakacı, baskı altındaki bir toplumun hızla paranoyaklaşması ve paranoya edinen insanın takip edilmediğini sanması üzerine bir öykü. İki arkadaştan biri, telefon görüşmeleri esnasında duyduğu tıkırtılardan ve öksürükten dinlendiğini anlar ama herhangi bir tehdit unsuru oluşturmadığı için dinleyenlerle dalga geçmek amacıyla gizli toplantılardan, eylem planlarından bahseder. Bir gün kendisini içeri alırlar, fena döverler. Salındığı zaman direkt hastaneye yatırılır, ziyaretine gelen arkadaşlarından birinin telefonda duyduğu öksürüğünü ayrımsar. Aslında şakayla başlayan bir mesele gerçek olur, insanlar en yakınlarına bile güvenememeye başlar. Kutuplaşmış toplum. Korkunç.

Çirkinlerin Gecesi okuduğum en etkileyici, derin öykülerden biri oldu. Sırf bu öykü için kitabı bulmalısınız. Basit bir şey; elmacık kemiği çökük bir kadınla çenesi yanık bir adam birbirlerini bulurlar, diğer insanların garip bakışlarından kurtulup karanlık bir odaya çekilirler ve güzel buldukları insanlar gibi sevişip sadece ikisinin anlayabileceği şekilde birbirlerinin yaralarını severler. Fiziksel yara bir metafor olarak okunabilir, insanlar yaralarından sevilebilirler, yara belli bir inceliği gösterir. Sadece bu; gösterir. Yarayı severiz ama ona dokunamayız, öyküde olduğu gibi. Dokunabileceğimizi, geçireceğimizi sanabiliriz. Böyle bir şey çoğunlukla gerçekleşmez. Başka bir zamana, başka insanlara aittir o. Başka insanların arasına katılırız, geride kalırız ve her şey devam eder. Yaranın eşini taşıyan, en azından yarayı tanıyan, anlayan biriyle denk düşebiliriz. Düşebilirsek.

Bayan Bellek Kaybı da çok iyi. Genç kadın gözlerini açar ve hiçbir şey hatırlamadığını fark eder. Bir meydanda oturmaktadır, saat 4.15'tir, hepsi bu. Geçmişine dair hiçbir şey yoktur, oraya nasıl geldiğini bile bilmez. Felix Roldan nam bir adam ona yardımcı olacağını söyleyerek evine götürür, kadına sarkar. Kadın oradan zar zor kaçar ve yaşadığı şeyin utancından kurtulmak için her şeyi unutmak ister. Unutur, gözlerini açar ve hiçbir şey hatırlamadığını fark eder. Saat 7.25'tir. Felix Roldan nam bir adam ona yardımcı olacağını söyler. Utanç döngüsü. İnsanlıktan utanır kadın, öyküyü okuyan her okurun hissedeceği şekilde.

Hayalet de iki numaram. Ölen bir sevgilisinin hayaletini her gün gören bir kadın, bu durumu sevgilisinin en yakın arkadaşı dahil olmak üzere birkaç kişiye anlatır. Kimi anlayışla karşılar, kimi dalga geçmeye yeltenir, sevgilisinin arkadaşıysa yaşamın doğal akışında bir şeye şahit olunmuş gibi düşünür ve kadınla yakınlığını ilerletir. Duyguları değiştikçe, adamla kadın yakınlaştıkça hayalet yavaş yavaş silinir, en sonunda görülmez olur. Bu da bir metafor olsa, desek ki bir yokluğu, birinin yoksunluğunu bir başkasıyla kaparız. Açık kalan kısımlar olur ama kapanmasına asıl ihtiyaç duyduğumuz bölüm bir daha göremeyeceğimiz biçimde ortadan kaybolur. Böyle; yaşantılarımıza bakalım. Bir acının üzeri bir mutlulukla örtülür, bir insanın yokluğu bir başkasıyla dolar. Dolmaz. Doldurulur, olduğunca. İnsanlar beliriyorlar, yaşamımıza giriyorlar ve kayboluyorlar. Birinin yerini bir başkası alıyor, böylece ölüm haricinde mutlak hiçle karşılaşmamış oluyoruz, bir ölçüde kendimizi de kandırarak. Hayaletleri seviyoruz ama bu dünyaya ait değiller, yok olmalılar. Geçmişin kalıntıları bir bir ortadan kalkmalı, geriye hiçbir şey kalmayana kadar.

Diğer öyküler de şahane, denk gelindiği yerde alınmalı bu kitap. Şimdiden elinize sağlık, çünkü ıskalamadınız.

Hiçbir şey kalmayana kadar, gökyüzü hariç.