Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Çevirmen Aydın Emeç, Hür Yayın 1982'de basmış. Boussinot, Sorbonne'da felsefe okuduktan sonra gazetecilik yapmış, 1946'dan 1982'ye kadar on beş roman yazmış, yönetmenliği de var. Türkçeye şimdiye kadar tek bir metni çevrilmiş. Tek bir sorunun etrafına örülen anlatı, kişisel tarihin uzak bir zamanında başlayıp Forrest Gumpvari bir adamın yaşamına açılıyor ve resmi tarihin belgeleriyle desteklenerek kurmacanın gerçekle bir araya gelmesini sağlıyor. İyi kotarıldığında iyi bir metin demektir bu. Boussinot iyi bir iş çıkarmış.
Metin iki bölümden oluşuyor, ilk bölümün adı Chalosse Diye Bilinen Jean. Anlatıcı, otuzlu yıllarda Bordeaux'daki Michel-Montaigne Lisesi'nde okurken civardaki tıp fakültesinin birkaç basamağında yaşayan dev adamı hatırlıyor, yıllar sonra. Kırk yılın sildiği anılar arasından kurtulan adamın anısı çok canlı; serseri görünümlü biri değil, alkolik değil, kimseyle iletişim kurmuyor, kendi halinde yaşayıp gidiyor. Yıllar sonra tıp fakültesindeki iskeletlerden biri olarak karşılıyor anlatıcıyı, bedenini tıp fakültesine satıp öldükten sonra laboratuvarın en heybetli sakinlerinden biri olarak görev yapıyor. Kimliğinin yazdığı fiş, anlatıcı için koca bir kişisel tarihin kapılarını aralıyor. Kurmaca kısımlar burada devreye giriyor; adamın çocukluğundan ölümüne kadarki süreci adamın -bundan böyle Jean- yaşadığı dönemde gerçekleşen siyasi ve toplumsal olaylar üzerinden, anlatıcının araştırmalarının sonuçlarından ve Jean'ın -olabildiğince kurmaca- yaşantısından öğreniyoruz. Bir insan kuruluyor; elde yeterli malzeme var ve malzemenin yetmediği noktalarda hayal gücü devreye giriyor. Ele geçen fişte Jean'ın 1858 doğumlu olduğu yazıyor, 1879'da askere alındığı ve aynı yıl çürüğe çıkarıldığı bir diğer bilgi. Ölüm tarihi, 15 Ağustos 1936. Anlatıcı, kendi zamanının yüz yirmi yıl öncesindeki doğumdan itibaren hikâyeyi anlatmaya başlıyor, Tierrabec'in Jean'ı bulmasıyla birlikte bir hayatın izleyicisi oluyoruz. Mavi gözlü, sarı bir bebek Jean, çoban Tierrabec'in yalnızlığını dindirecek tek insan. Büyüdükçe kuvvetleniyor, gelişiyor ve iki metreyi aşan bir boya ulaşıyor, bu sırada çobanlığı öğreniyor ve Tierrabec'in bir kaza sonucu uçurumdan düşmesiyle tek başına kalıyor. Civardaki papaz ve köylüler, Jean'a yardımcı olup çobanlıkla geçinmesine yardım ediyorlar. Hayvan sahipleri, Jean'ı açlıktan ölmemesini sağlayacak kadar besliyorlar, Jean da fazlasını istemiyor zaten. Kraldan, Fransa'dan, cumhuriyetten, hemen hiçbir şeyden haberi yok. Dağlardan asker kaçakları geçiyor, askerler geçiyor ve Jean bazılarına yardım edip bazılarından uzak duruyor. Yerel lehçeden başkasını anlayamıyor, bu yüzden iletişim de kuramıyor pek. Yakınında yaşayan insanlardan başka tanıdığı yok. Biraz Yüzyıllık Yalnızlık havası da işin içinde; çitlerle çevrilen topraklar ve "parlak, uzun bir yara" olarak ortaya çıkan raylar, giderek biçimlenen ve paylaşılan dünyayı Jean için anlaşılmaz kılan detaylar ama kendine ait bir yeri, bir evi ve Tierrabec'ten kalan bir parası var, yeterli. Parayı noter işletiyor, Jean şimdilik iyi gidiyor.

Askere alındıktan sonra yazısının kötülüğü ortaya çıkıyor. "Ağlayan asker" olarak bilinmesine yol açan olaylar, kendisi için oldukça yaralayıcı. Savaş çıktığını söyleyen askerler Jean'ı orduya alıyorlar ve bu tekinsiz, suskun devden korkan ordu mensupları pek de iyi davranmıyorlar adama. Ne ki düztaban olduğu ortaya çıkınca evine dönmesine izin veriliyor, ahmağın teki olduğu için ordunun kaybettiği pek bir şey yok komutanlarına göre. Zaten koyunlarını, dağlarını ve ağaçlarını istiyor o, her ağacı bir İsa, tapılası bir ilah. Dini yok Jean'ın, doğanın kendisi için tek tanrı olduğunu söyleyebiliriz. Papazın da pek bir baskısı yok bu konuda, bu yalnız, garip adam için en iyisini istiyor sadece, bu yüzden Jean'ın bir kadınla yaşaması gerektiğini söylüyor. Böyle bir kadın var; evi çekip çevirebilir, çocuğu olmasına rağmen genç, hoş bir kadın. Aşık da oluyorlar sonra birbirlerine, kadın ölmese çok mutlu olurlardı. Kadın, Jean'ın soyulmasını da engelleyebilirdi belki; noter öldükten sonra yerine gelen adam hırsız çıkıyor, Jean'ın parası dahil olmak üzere pek çok kişinin parasını cebe atıp kumar oynuyor, kaybediyor ve intihar ediyor. Savaş sırasında Jean'a kaktırılan devlet tahvilinin de pek bir kıymeti yok. Sokağa ve hapse düşüyor Jean, insanların kendisine yaptıklarına pek de hayret etmiyor, insanları biliyor çünkü. Bilge bir adam, ne kadar aptal gibi gözükse de aslında her şeyi anlıyor, oldukça duyarlı.

Adamın acı sonunu zaten biliyoruz ama hikâye Jean'ın ölümünden sonra da devam ediyor, zamanında karşılaştığı insanların çocukları veya torunları devletin üst düzey bürokratları haline gelmişler, bir şekilde tarihin izini üstlerinde taşıyorlar ve bazıları doğrudan Jean'ın her şeyini yitirmesine sebep oluyor. İlginç bir nokta: Jean'ın aşık olduğu kadından bir çocuğu olduğu ortaya çıkıyor, anlatıcı bir araştırmacı gazeteci gibi çalışırken bu çocuğun aslında kendi zamanının çok önemli bir politikacısı olduğunu keşfediyor. Adama durumu anlatan bir mektup yazıyor, arşivlerdeki belgelerin örneklerini yolluyor ve bir süre sonra bakıyor ki arşivler tahrip edilmiş, kimlik bilgileri ortadan kaybolmuş. Jean'ın izi kalmayacak neredeyse, hatta anlatıcının çabaları olmasa çoktan yitmiş durumda. İkinci bölümde, Katmanlar'da bu meseleler anlatılıyor.

Kaybolup gitmemeli bu metin, kesinlikle okunmaya değer. Hem Jean'ın kurmaca-gerçek hikâyesi, hem anlatım tekniği, hem modernleşen dünyada kaybolan bir insanın acısı ilgi çekici.
Küba'ya konuşlandırılmış füzeler ABD'yi cehenneme çevirecekti ama olmadı. SSCB'yle Küba'nın yakınlaştığı uzun süredir biliniyordu ve ABD'nin istihbarat kanalları füzelerden haberdar olur olmaz JFK devreye girdi, Kruşçev'le anlaştı ve nükleer savaşın kıyısından dönülmesini sağladı. Tabii ABD'nin Türkiye'ye yerleştirdiği Jüpiter nam füzeler olmasaydı yaşananların çoğu muhtemelen yaşanmayacaktı ama oldu bir kere, kıyametin eşiğinden döndük. Öncesinde ABD ambargosu vardı, Batista'nın devrilmesinden sonra Castro başa geçmişti ve dış kaynaklı bütün yatırımları kamulaştırmıştı, ABD Castro'yu milyon kez öldürmeye çalıştıysa da başarılı olamadı ve yıllar sürecek ambargo başladı. Sonrasında füze krizi derken Küba yalıtılmış bir ülkeye döndü. İç kaynakların da kamulaştırılması burjuvaziye balyoz darbesi gibi geldi, herkes aynı sınıfta toplanmış oldu. Yurt dışına çıkmak isteyenler için hak verildiğini Felaketzedeler Evi'nden biliyoruz; Guillermo Rosales Kübalıların ABD'de, özellikle Miami'de çektikleri sıkıntıları anlatmıştı. Desnoes, Küba'da kalanların yaşadıklarını anlatıyor, kökü kazınan burjuvazinin tam kalbinden.
Küba'yla iletişim sınırlı, Miami'den her saat başı yapılan beşer dakikalık yayınlarla dış dünyada neler olduğunu öğrenebiliyor Kübalılar, izin verildiği ölçüde. Böyle bir ortamda Küba'ya giden Jack Gelber, bir ay içinde öğrenebileceğinden çok daha fazlasını öğrenmek ister ve Kübalıların yazdıklarına odaklanır. Desnoes'in metnini de bu arayış sırasında bulur, ABD'ye getirir. Söylediğine göre bu metin, ABD'de yayınlanan ilk Küba romanı. Öncesinde hiçbir etkileşim yok. Şöyle bir şey var çünkü: "ABD'nin Küba karşısındaki resmî tutumu, Arapların İsrail karşısındaki tutumuna benziyor: Böyle bir ülke yoktur." (s. 6) Korkunç. Devrimden sonra yazılan bu roman için "önemli bir ilk roman" diyor Gelber ve Desnoes'in hapse atılmadığını söylüyor. Hurdalardan yapılmış ve Castro'ya benzetilmiş bir heykel görmüş, ağzının olması gereken yere kaynana zırıltısı konmuş. "Devrimin ve devrimin sürekliliğinin en büyük desteği olan sanatçılar, onun kimi yanlarını eleştirebilmektedirler." (s. 7) Hoş. Epigrafa baktığımız zaman Desnoes'in kendi yorumunu görebiliriz. Montaigne'den bir alıntı; doğallığı sürdüren ve gelişimlerinde insan aklı payı az olan ulusları barbar olarak görmek. Estrado'dan bir başka alıntı; Latin Amerika'nın okumuş, zengin kişileri İngiliz düklerini andırırken halk hamallara benzermiş. Uçurum büyük, bu uçurum devrimlerle bir anda ortadan kaldırıldığı zaman cümbüşü seyreylemek için bu metnin okunması gerek. Yüzyıllar boyunca süren sınıfsal ayrımın ortadan ansızın kalkması, gündelik yaşamın gerçekliğini paramparça ediyor, bu parçalanmayı izliyoruz.

1973'te Sander basmış önce, Seçkin Selvi çevirisi. Bende Dost'tan çıkan 1987 baskısı var, Seçkin Cılızoğlu çevirisi. Aslında yine Seçkin Selvi. O sıralarda Tanju Cılızoğlu'yla evli olduğu için soyadı öyle. Sonradan tekrar basılmamış ama basılması lazım.

Şöyle bir şeye rastladım: "Uygarlık bu demek olsa gerek: Her şeyi birbirine bağlamasını bilmek, hiçbir şeyi unutmamak." (s. 26) Devrimden sonra unutulacak, ıskartaya çıkacak çok şey olduğu için anlatıcının yaşamını tümden değiştirmesi gerekiyor, bu yüzden kendisini "azgelişmiş" olarak görmesi anlamlı. Kaygıları farklı olsa da benim de -naçizane- bir cümlem vardı, medeniyetimizin kronolojik düzenden seyreden hikâyelerden oluştuğuna, bu durumda barbar olduğuma dair. Bağ bir kez koptuktan sonra şeyleri bir arada tutabilmek neredeyse imkansız hale geliyor. İlk olarak ailesi dağılıyor anlatıcının, eşi Laura'dan ayrılıyor. Laura düz bir kadın, dümdüz. Anlatıcının mobilya dükkanı varken mutlulardı; her yıl Avrupa'ya ve ABD'ye gidiyorlardı, istediklerini alıyorlardı, yaşamları müthişti ama kamulaştırma sonucunda anlatıcının elinde bir şey kalmadı, bağlanan sabit gelir de yaşam standardını korumasına yetmedi, yazmaktan başka yapabileceği pek bir şey yok. İkilemde kaldı; yazmak da kısıldığı kapandan kurtarmadı onu. Özgür yalnızlığında kendisini pek acınacak gibi görüp yazmak istemezken bir süre sonra mevzu tamamen yazmaya dönüyor. "Yapabileceğimiz tek şey, yaşadığımız yaşamı ya da aslında sürdürdüğümüz yalanı kağıda dökmek." (s. 12) Toplum değişme çabasında, en yakın arkadaşlar yazdıklarıyla köşeleri tutma telaşında, insanlar anlatıcının acısını anlayamayacak kadar dumura uğramış durumdalar. Yazdıklarına tarih atmanın pek bir anlam ifade etmediğini söylüyor anlatıcı, bu karmaşanın içinde bütün günler birbirine benziyor. Boğucu, tekdüze. Nesnelere odaklanıyor anlatıcı, nesnelerin gerçekliğine güveniyor. Laura'nın geride bıraktığı eşyalar tarihin var olduğunun önemli bir kanıtı ama günler geçtikçe onların da bir nevi kamulaştığına şahit oluyoruz, anlatıcı birlikte olduğu bir kadına hediye ediyor elbiseleri, eşyaları yavaş yavaş dağıtmaya başlıyor, böylece bir şeyler hissedebildiğini düşünüyor. Kendisi ne kadar incelikli olsa da etrafındakiler pek öyle değil. "Duygularımız bile azgelişmiş: Burada sevinç de, acı da ilkel ve kabadır." (s. 20) Toplumla kurulan en yakın temas, aslında devrimin yıkıcı olduğu kadar yapıcı yönleri de var, birkaç tane. Biri, sermayeyi elinde tutan hödüklerin de "anasını bellemesi". İşin kişisel boyutu. Anlatıcı, tanıdığı öküzlerin çektikleri acıya bakıp keyifleniyor, kendi acısını unutarak. "Sınıfımın olanca bayağılığı mideme tıkılmış gibi bir duyguya kapılırım." (s. 27) İçindeki boşluktan kaçmak da istemiyor zaten, yıkıntıyı sürdürmek ve yeni bir şey oluşturana kadar ne olacağına bakmak istiyor. Değişimin kaydını tutması bu sebepten doğan bir itkinin sonucu.

Kişisel ve toplumsal sorgulamanın yanında tarih boyunca ulusların yapıp ettikleri de bir noktada işe dahil oluyor, olmak zorunda olduğu için. Amerikalıların Ruslar gibi olduğu bir zamanı düşünüyor anlatıcı, kendi zamanından yüz yıl öncesini. Avrupalılar Amerikalıları aşağılar bir zaman, ABD yabanların yaşadığı bir ülke. Henry James'in Daisy Miller'ında incelenen mesele. Anlatıcı, ABD'nin kendi kültürünü dayatacak hale gelmesine üstü kapalı bir hayranlık duyuyor. Hemingway'in evinin olduğu bölümlerde bunu derinden derine hissederiz. Hemingway Kübalılara böcek gözüyle bakmıştır, Küba'nın cennetliği sadece doğasından kaynaklanır, insanından değil. İçi saman dolu hayvanlar, Hemingway'in o sıralarda yaşayan ve rehberlik yapan uşağının söyledikleri, eve dair her şey anlatıcıya bir paryadan fazlası olmadığını hissettirir. Tipik bir sömürge anlayışı Küba'nın belasıdır, bundan kurtulma yollarından biri devrimse ve devrimden sonraki hamlelerse bunların yan etkilerine katlanılabilir. Katlanılabilir mi? Anlatıcı da bir zaman sömürgeci mantığıyla yaşadığı için zor. Birlikte olduğu bir iki kadına bakışı, kadınların yoksulluklarının alttan alta itici bir etki yarattığının sezilmesi anlatıcının iki uç arasında gidip geldiğini gösteriyor. Devrim iyidir ve kötüdür, her şeyin ortasıdır. Bernhard'ın dediklerini hatırlıyorum; sırtlarına geçirecek giysileri olmayan insanların devrimden korkacakları bir şey yoktur, devrim sadece yükünü tutmuş insanların kabusudur. Eh, bir kabusu yaşıyor anlatıcı. Dilini bile kaybediyor ki her şeyini kaybettiği anlamına gelir bu; devrim kendi terminolojisini getiriyor ve sokağın dili birçok yeni terimle doluyor, anlatıcı için yabancılaşmadan başka bir sonuç ortaya çıkarmayan bu durumun içinde yaşamaya çalışmak işkence haline geliyor. "Kafam bir tuzak. Kapana kısıldım." (s. 100)

Adalet, besin kaynakları, sosyal ilişkiler, cinsel ilişkiler, yaşamaya dair hemen her şeyin biçim değiştirdiği bir zamanda kimliğini kollamaya çalışan bir adamın anlatısı. Hoş.
Nossack'ın Türkçeye çevrilen tek metni. Zeyyat Selimoğlu çevirmiş. Yankı'nın 44 seri numaralı kitabı. Arka kapağa yazılanlardan alıyorum: Öğrenci, fabrika işçisi, gezgin, memur. 1933'ten 1945'e kadar kitapları Almanya'da yasaklı. 1943'te Hamburg'daki evi bombalandığında bütün müsvetteleri ve anı defterleri yok olmuş. Jean Paul Sartre, "Fransa için 'keşfedilmiş' Alman yazar" olduğunu söylemiş. 1957'de Alman Sanayi Birliği'nin kültür ödülünü, 1961'de pek çok ünlü yazarın kazandığı Georg Büchner Ödülü'nü, 1963'te Wilhelm Reabe Ödülü'nü kazanmış. Pek çok metninden sadece birinin Türkçeye çevrilmiş olması eksiklik. Öykülerinde insanın doğayla mücadelesi ve savaşın getirdiği çarpık gerçeklikte var olma uğraşı, doğaya yabancılaşmış olmanın ve savaşın çarpıklaştırıcı yaşam algısıyla yaşamaya çalışmanın getirdiği bulanık, belirsiz bir düzlemde ele alınıyor. Zamanının yeni bir sesi Nossack, günümüzde de yeniliğini koruyor. Değerlendirilmeli bence. Daha çok eseri çevrilmeli Türkçeye. Evet.
Üç öykü, ilki Nişan. Yola koyulmanın yedinci haftasında, uzaklarda anıta benzer bir şey görüyorlar, kar ovasının ortasında. Nişanı anıt olarak da düşünebiliriz, bir şey var orada ve öylece duruyor, heykele benziyor, bir dikit de olabilir, bembeyaz bir ıssızlıkta bir şey. Yolculuğu bildik, belki bir keşif gezisi, yedi haftadır yürüyen topluluk belki bilimsel bir keşif grubu, denedikleri şeyi daha önceden deneyenlerin bir daha geri dönmediklerini öğrenmişler, istikamet bilinmeyen. Niyetlerini bilmiyoruz ama önemli olan nişan. Bir saat boyunca yürüyüp şeyin yanına geliyorlar, donmuş bir adam buluyorlar. Adam ayakta duruyor, öylece donmuş. Gözleri kapalı. "Kafasının içinde kendince güzel bir düşünce olup gülümsediğinin farkında olmayan tek başına biri gibiydi." (s. 8) Gülümsemeyi hoşnutlukla karşılayamıyorlar çünkü haftalardır yürüyorlar, sinirleri bozuluyor, gülümseyişten kendilerince anlamlar çıkarıyorlar ama hepsi de soğuğun ve sessizliğin donukluğunu taşıyor, kendilerini adamla biçimliyorlar, sözcükleri adamın tebessümünden dökülüyor. Anlatıcının Blaise'le kurduğu diyalogdan bir nevi bilim-inanç çatışmasının doğmuş olduğunu görüyoruz. Dini bir niteliği yok bunun, Blaise sayılara, coğrafyaya ve koordinatlara önem verirken anlatıcı bunların sadece gerçekliği biçimleyen şeyler olarak görüyor, önemli olan orada bir başlarına olmaları. Olanlardan çıkardıkları anlamlar çok farklı. Kamp kurduklarında donuk adamla ne yapacaklarını düşünüyorlar, kimi adamı yatırmak gerektiğini söylüyor, kimi gömmek gerektiğini, kimi başka şey. Sonra adamla karşılaşmaları üzerinden bir bahis açılıyor. Biri adamın oraya nasıl geldiğini sorduğu zaman bir diğeri kendilerinin oraya nasıl geldiklerini soruyor, amaçları ve sonrasında da yaşamları sorgulanıyor. Anlatıcı hiçliğe daha fazla katlanamayıp adamın "sırıtışını" paramparça etmeye kalkıyor ama biri engel oluyor ona. "'Tanrıların yapıldığı malzemeden yapılmış bir adamdır bu bana kalırsa. Her zaman için gereklilik duyulan bir şey. Resmini herkese gösterip donmuş bir Tanrı bulmuştuk, diyeceğiz.'" (s. 17) Tartışma külleniyor, iki haftalık erzaklarının kaldığı ve geriye dönemeyecekleri ortaya çıkıyor. Ölümle yan yana duruyorlar, bir süre daha. Adamın belki de bir kas seğirmesi yüzünden gülümser gibi durduğundan bahsediyorlar, en sonunda anlatıcı adamın duruşunu ve yüzünü taklit ediyor, çekilecek fotoğrafta daha iyi bir donukluk oluşturabilmek için.

Sonrasını bilmiyoruz, anlatıcının bunları çok daha sonrasında yazdığını öğreniyoruz ve bitiyor öykü. Nereye yüründüğü, yürünüp yürünmediği, her şey yoruma bırakılıyor. Bir alıntı daha yapacağım bundan, öykünün ruhunu taşıyor belki: "'Başkalarını bundan rahatsız etmeksizin, bir başarısızın hayatını sürdürebileceğim noktaya dek yürümek, geriye doğru.'" (s. 20) Buzzati'nin çölünü beyaza boyarsak aynı ruhu duyabiliriz.

Dorothea, etrafta patlayan tüfekler ve bombalar olduğu zaman bireysel gerçekliğin paramparça olabileceğine dair müthiş bir öykü. Üç farklı başlangıçla ilerleyebileceğini söylüyor anlatıcı ama onca yok oluşun arasında kalan tek ögeyi anarak başlıyor, Dorothea'yı. Sonra 1946-1947 kışını anlatmaya başlıyor. Korkunç bir kış, atlatanlar için bir ölüm kalım savaşı, başlı başına. Yiyecek ve barınak yoksunluğu yüzünden insanların birer birer öldüğü, Hamburg'un bombalanmasından sonraki en sert günler. Anlatıcı yiyecek alabilmek için saatini satmaya karar veriyor ve kendisine salık verildiği üzere neredeyse temellerine kadar yanmış bir eve gidiyor, kapıyı Dorothea açıyor, kocasının orada olmadığını ama geldiğinde saatle mutlaka ilgileneceğini söylüyor. Bir tanışlık duygusu doğuyor aralarında, sanki birbirlerini geçmişin kırık aynasında seçer gibi oluyorlar ama tam da çıkaramıyorlar nerede, ne zaman karşılaştıklarını. Dorothea'nın eşi gelmiyor, adam o eve bir kez daha gidiyor sonra, Dorothea'nın hikâyesini dinliyor. Savaşın dehşeti içinde Dorothea'ya yardım eden bir asker, ailesi kısa süre önce öldürülmüş olmasına rağmen kadını bir başına bırakmıyor ve ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyor. Anlatıcının kendi hikâyesinde de benzer bir durum var, bir kadına yardım etmesine dair. Sonuçta aslında birbirlerini tanımadıkları ortaya çıkıyor ama acılar yüzleri birörnek hale getirdiği için, hikâyeler neredeyse aynı olduğu için, aynı savaşın içinde aynı korku yaşandığı için pek de uzak düşemiyorlar isteseler de. Yaşananların irdelendiği, Tanrı'yla konuşulacağı günün beklendiğine dair müthiş bir sonu var öykünün. Yine bir alıntıyla bitireyim: "Acaba büyük sarsıntılar sırasında hepimiz birbirimize mi benziyoruz? Yoksa böyle anlarda düşüncelerimiz kırık dökük sınırları aşıyor da kendiliklerinden evrene mi saçılıyor? Ve bugün ya da yarın, orada bir yerde, belki yine sarsılmış birinin düşünceleriyle karşılaşıp bizim de katılabileceğimiz bir alın yazısını birlikte yaşıyorlar." (s. 78)

Kıyıda. Ailenin çürütücü etkisi üzerine. Gümrük memurluğundan nasibini alması istenen bir adam, ailesinin örümcek ağı gibi ördüğü yaşamından kurtulmak ister ama gümrük memuru olan eniştesi, annesi, babası onu istemediği bir yaşamın ortasına çekerler. Anlatıcı, Nellie'yle muhabbet ederken bağlarını birer birer gözler önüne serer, çocukluğundan itibaren içine düştüğü çıkmazları anlatır ve en sonunda bir sabah karşı kıyıya geçeceğini, geriye dönüp baktığında her şeyin çok daha iyi olacağını söyler. Karşıya geçme hayali sürer, eyleme dönüşüp dönüşmemesi önemli değildir, çıkış yolunun varlığı bilinmektedir. Yeterli.

Nossack'ın insanları meseleleriyle var olan insanlar, kendilerini açmakta son derece cömertler. Genellikle bir başlarına da değiller, içlerindekinin dengini bir başkasında buldukları zaman sanki bir umuda kapılıyorlar ve anlatmaya başlıyorlar, kendileri için iyi bir sonuca varamasalar bile anlatmanın saadeti var, onunla yetiniyorlar. Güzel bir şey. Nossack iyi bir yazar, çevrilmeli.
Yankı'nın 20 numaralı kitabı, 1968'de basılmış. 1961'de yayımlanan bir metnin Türkçeye yedi yıl sonra kazandırılmış olması o dönemi de düşününce geç değil, hatta takdire değer. II. Dünya Savaşı'nın Moskova'ya kadar uzandığı cephelerden birinde Rus vatanseverliğinin ulaştığı zirve noktalarından biri ilgi çekici, bunun yanında üç düzlemli anlatının farklı zamanlarında gerçekleşen olayların yarattığı psikolojik dönüşümler çok daha ilgi çekici, sırf bu ikinci mesele için okunmaya değer bir metin bu. Gün ışığının dünyayı kurmasını içeren başlangıç da şahane; ortalık ağarmaya başlıyor ve aydınlığın çatlaklarla yarıklara dolmalarını izliyoruz, bir gün seli akıyor ve dünyayı doldurup görünür kılıyor. Işık yeni sesleri doğuruyor, sesler insanları doğuruyor ama tek bir tanesine odaklanıyoruz, kente yabancı bir adamın yarı asker, yarı köylü görünüşünün altında cephelerin tozu birikmiş, halkın yabancılayışını pek görmüyoruz ama anlatıcının orada olmaması gereken bir adamı anlattığı açık. İşçilere de benziyor bu adam, "herkesin hayran olduğu" Moskova evlerini onaran insanlardan biri olabilir ama değil, onun hikâyesi birkaç yıl öncesine uzanıyor, aradığı evi bulur bulmaz okur da meseleye çekiliyor ama öncesinde tren yolculuğundan sersemlemiş olan adamın bir bankta azıcık kestirmesi gerekiyor, gün tam olarak kendine gelene kadar.

Andrey Sleptsov, uyanır uyanmaz kentin binalarına, dükkanlarına ve insanlarına bakıyor, nihayet vardığını düşünüyor. Bambaşka bir dünya var önünde, savaşta dinlediği şeylerin karşılıklarını sokaklarda dolanarak bulmaya çalışıyor ama yapması gereken iş aklına gelince bir adrese yöneliyor, bulması gereken bir ev var. Evin kapısını açan çocuk annesinin evde olmadığını söylüyor, sonra adamı içeri davet ediyor. Anne gelene kadar çocuğun dünyasını öğreniyoruz, Sleptsov çocuğa "babası" gibi bilgili bir insan olmasını, aydın bir kişi olmasını, kısaca Sovyet insanı olmasını söylüyor. Sırf bu bölüm bile metnin yayın kurulundan geçmesini sağlamış olabilir. Kurmaca tarafından bakarsak, yavaş yavaş aydınlanan bir gizem var ortada. Adamın asker olduğunu çıkarmıştık, çocuğun babasını tanıdığını da öğreniyoruz. Babaya dair anlatılacak bir hikâye var, Sleptsov anneye bir şeyler anlatmak için orada. Nitekim anne ortaya çıktığı zaman Yüzbaşı Neçayev'in kişiliğinin farklı bakış açılarından inşasını izlemeye başlıyoruz. Neçayev öleli iki yıl olmuş, Sleptsov çolaklığıyla köyündeki işlerini halletmek için uğraşmış ve iki yıl sonra Sibirya'dan trene atlayarak onca yol gitmiş, annenin karşısında. Komutanının nasıl bir insan olduğunu anlatacak ve kırılmalara yol açacak, zira savaş insanı değiştirir ve annenin imgeleriyle Sleptsov'un anlattıkları arasında dünyalar kadar fark var.

Sleptsov'un anlattıklarına göre Neçayev son derece soğukkanlı, mantıklı ve iyi bir komutan. Kendisini paylayan mareşalin ruh halini oracıkta çözümleyerek askerlerinin saygısını kazanıyor, adilliği ve başka özellikleriyle de küçük ve sadık bir asker grubu oluşturuyor. Önlerindeki tepeyi alamazsa kellesinin vurulacağını söyleyen mareşal uzaklaşır uzaklaşmaz planlar kuruyor, hazırlanıyor ve ertesi sabah tepeyi alıyor. Askerliğinin yanında insanlığı da iyi Neçayev'in; Sleptsov'a göre komutanı insanların içini okuyabiliyor ve kime nasıl davranacağını iyi biliyor. İlk kırılma anı burada yaşanıyor; bu özelliği annenin zaten bildiğini düşünen Sleptsov kadının geçmişi tekrar kurmasına yol açıyor. Sivil hayatta çok okuyan, utangaç, sıkılgan bir adam olan Neçayev, eşinin gözünde bir "erkek" olarak pek değerli değilken savaştaki hikâyeleri öğrenilince bambaşka bir nitelik kazanıyor, eşinin gözünde tekrar aşık olunabilecek bir adam haline geliyor ama artık çok geç, eşi tekrar evlenmiş ve yaşananlar çoktan unutulmuş. Unutulmuştu, Sleptsov'un ortaya çıkışına kadar. Kadının evlendiği adam da eve gelince hikâyeye ortak oluyor ve eşinin eski eşine hayranlık duymaya başlıyor, hatta adamla yakınlık kuruyor ve eşine bir ölçüde kötü davranıyor, zira Neçayev'in nispeten önemsiz görüldüğü bir yaşam parçası var ve adam, eşinin bir insanı yanlış tanıma veya görmezden gelme biçimine tepki gösteriyor. Hep eş ve anne dedim, kadının adı Olga Petrovna. Petrovna'nın düşündükleri: "O yıllarda kocası, tıpkı askerin anlattığı gibi dürüst, uysal, temiz yürekliydi; davranışlarında şakacı ve yumuşaktı. Sonraları kendi duyarlığı mı aşınmıştı, yoksa Neçayev mi ruhunun duruluğunu, neşeli huyunu, kendine güvenini yitirmişti? Ya da alıştığı, her gün karşılaştığı bu nitelikleri onda görmekten vaz mı geçmişti? Veya tüm bunlar; yaşantılarındaki biteviyeliğin, aile dırıltılarının ve kamu işlerindeki anlaşmazlıkların (her ikisinde de aynı acıyı duyardı) baskısı altında gerçekten gevşemiş miydi? Ve bu parlak artamları bulanıklaşmışsa, sahiden solmuşsa bunun sorumlusu kendisi -Olga Petrovna- olmaz mıydı?" (s. 59) Neçayev mühendis, çok çalışıyor ve evine çizimlerini getiriyor ama bu durum ailesini ihmal edecek ölçüde değil anladığımız kadarıyla, belki de belli bir yaşam standardını koruyabilmeleri için çok çalışıyordu, zaten Rus ekonomisi de o dönemler çok parlak olmadığı için ailesini ayakta tutmaya çalışıyordu adam, bilemiyoruz. Eşini ve çocuğunu çok sevdiğini biliyoruz bir tek, savaş sırasında adamlarına anlattığına göre ailesine duyduğu özlem taşacak hale gelmiş. Kendi çizgisinde yaşarken duyumsadıklarıyla ailesinin yaşamı arasındaki çatlak savaştan da öncesine dayanıyor oysa, Petrovna'nın çok daha önce koptuğu bir nokta var. Tekrardan düşünülmesi gereken. "İnsancıl niteliklerin en güzellerini şaşılacak biçimde ve cömertçe öz varlığında toplayan Neçayev'i nasıl olmuştu da vaktiyle yavan ve sıkıcı bulabilmişti? Hepsi elinden uçup gitmişti artık." (s. 61) Biliyoruz ki bu tür niteliklerin bir önemi yoktur, duyumlar her şeyi irrasyonalize eder, sevginin doğmasında bunların bir payı varsa da sürmesinde pek olmayabilir. Bu zaten sihirli bir andır, anlık bir pişmanlık ve özlem duygusu kabarır, sonrasında hayat sürer. Hayat hep sürer, daima yeniye. Eskinin anlığı onca yeninin içinde kaybolur.

Şahane bir metin bu, denk gelinirse kaçırılmamalı. Sovyet güzellemeleri rahatsız edici değil, kurgusu ve meselesi sağlam. Gayet okunsun.
Kapakta "Wladimir Tendrjakow" yazıyor, Kiril'den Latin'e geçişte alengirli işler döndüğünden "v" yazdım gitti. Metindeki karakterlerin isimlerinde de benzer bir mesele var, onları da değiştirdim. Yankı'nın elli üçüncü kitabı, 1971 baskısı. Yazarın Türkçeye çevrilmiş başka bir metni yok.

Sekize on var, yılbaşı akşamı. Işıklar birleşerek kenti başka ışıklara ve gölgelere boğuyor. Kar yağıyor, sis onca ışığı kırarak boğuyor. Sayısız lamba. Dükkanlar. Kentin en iyi lokantasında üst düzey bürokratlar için ayarlanmış bir etkinlik gerçekleşecek. O sırada kentteki bir ev davetlilerini bekliyor. Evin sahibi İvan Kapitonoviç, Elektrik Fabrikaları Müdürü. O da etkinliğe davetli ama gitmiyor, oğluyla görüşmesi gerek. Yıl boyunca süren dargınlık üç gün önce son bulmuş, Vadim yeni yıla babasıyla birlikte girecek ama aklı o sabah hastaneye yatırdığı eşinde. Bir çocukları olacak. Vadim Kimya Kombinası'nın başmühendisi, yirmi dokuz yaşında. Kaynanası Bronislava Zemoyonovna da evde, bir de İvan Kapitonoviç'in çalışanı İgnat Golubko geliyor, başmühendis. Birkaç davetli daha var ama kadro bu. Diyaloglar, yeni yıl ve yaşlılıkla ilgili söylenenler, yaşamın ellili yaşlardakiler için bile biçimlenmeye devam etmesine dair konuşmalar, İvan'ın makinelere duyduğu sevgi hakkında yaptığı açıklamalar, hepsi dört saat boyunca sürebilirdi ama hatlardan birinin arızası sonucu kesilen akım, Golubko'yla İvan'ın hemen fabrikaya gitmelerine yol açıyor. Vadim de çalıştığı yerden çağrılıyor, evdeki huzurlu ortam bir anda yok oluyor. Kentte ışık var ama daha ne kadar olacak, belli değil.
Bu dağılış sırasında Vadim'le babası İvan'ın neden papaz olduklarını görürüz, önceki yıla dönüp ettikleri kavgaya şahit oluruz. Baba İvan'ın elektrik ve makine sevgisinin karşısında Vadim'in insan sevgisi çatışmalara sebep olur, bir toplantı sırasında babasına çıkışır Vadim, sonrasında gerginlik sürer ve sözlü tartışma kırıcı boyutlara ulaşınca bağlar kopar. İvan pratik bir adamdır, fabrikaya geldiğinde Vasili Vasilyeviç'i ve diğer çalışanları bir telefon trafiğinin içinde bulduktan sonra duruma el koyar, sorumluluğu alarak arıza giderilene kadar bütün elektriği kestirir, böylece diğer fabrikalar için aşırı yüklemeyi önler ve daha uzun sürecek bir arızaya engel olur. Vasili Vasilyeviç içten içe rahatlar, yine de İvan'ın duruma el koymasından ötürü adama daha da kinlenir. İvan kadar kıdemli olmasa da otuz yıldır aynı yerde çalışmaktadır ve takdir edilmediğini düşünür, hele çok önemli bir problemin giderilip devleti büyük bir zarardan kurtarınca bütün takdiri İvan'ın aldığını görünce. İvan birader bürokrasiyi çözmüş, yükselebilmek için işini iyi yapmasının yanında kendi gösterisini sunmuş gibi gözüküyor, başkalarının sırtına basa basa müdürlüğe kadar geldiği zamanda ve sonrasında Vadim'le arasını açan gizli bir mesele olabilir bu.

Elektrik tamamen kesiliyor, kent karanlıklar içinde kalıyor. En baştaki ışıkların yerine koyu bir leke tasvir ediliyor bu sefer. "Önceden haber vermeden bir Tanrı öfkesi, bir kent yıkılması, bir deprem gibi beklenmedik bir anda koyu bir ortaçağ karanlığı, tekniğin şımarttığı yirminci yüzyıl insanlarının üstüne birdenbire çöktü." (s. 46) Tanrı öfkesi ve deprem gibi, ilahi olan ve ilahi olmayan, insanların elinde hiç olmayan facialar elektriğin kesilmesine denkleniyor, yeni yüzyılın dünyası. Tramvaylar çalışmayı durduruyor, yokuş aşağı geri geri giden bir tramvay, arkadan gelen bir başka tramvaya çarpıyor. Bir lokomotifle bir yük treni çarpışıyor. Ağzına kadar müşteri dolu mağazalarda kıyamet kopuyor. Kodamanların bulunacağı restoranın müdürü telefonlara sarılıyor. Üniversitelerden biri isyan ediyor, deney düzenekleri elektriksizlik yüzünden işlerliğini kaybederse on yıllık araştırma boşa gidecek. 1959'un bittiği gün için akıl almaz olaylar, koskoca SSCB için affedilemez bir aksaklık, günah keçileri için bir sınanma.

İvan için çok daha büyük bir problem çıkıyor ortaya, Vadim'in çalıştığı yerde havaya karışan zehirli gazlar yüzünden insanlar tehlike altında. Vadim'in çocukluktan beri tanıdığı bir arkadaşı da aynı fabrikada çalışıyor ve gaz yüzünden yaşamını kaybediyor. Yine bir geriye dönüş, Vadim'le arkadaşının tanışma hikâyeleri, yıllar sonra karşılaşmaları ve günümüze geldiğimizde üzüntüden ne yapacağını bilemeyen bir Vadim. Kepini düşürüyor, arızayı gidermek için çalışmaya devam ediyor. Babasına gelen telefonda ölen kişinin Vadim olduğu söyleniyor, bir yanlış anlama, düşen kepi bulan adam kepin Vadim'e ait olduğunu, ölenin de Vadim olduğunu söylüyor. Vadim'in çalıştığı yere ulaşmaya çalışıyor İvan, çok güvendiği makinelerin çıkardığı arıza sonucu karanlıklar içinde yolunu bulmaya çalışıyor ama yalnızlığı hissettiği zaman, makinelere belki de o kadar da güvenmemesi gerektiğini anlıyor. Bir şekilde araç buluyor ve olay yerine gidince ölenin Vadim olmadığını anlıyor, yine de sıkıntısı geçmiyor, çünkü makinelere duyduğu güven sarsılmış durumda, otuz yıllık parlak kariyerinde belki de ilk defa yaptığı işi, ailesini, yaşamını düşünüyor. Zayıf insanın yeryüzüne egemen olması, yarattığı mucizelerin gücüyle kendini de güçlü hissetmesi, bunların hepsi bir yanılgı. İnsan yine insan, kendisi ne kadar makineleşmiş olursa olsun kendi özünü fark ediyor İvan. Çatışma içindeyken bırakıyoruz onu, düşünceleri salınıp dururken metindeki sınırlarına ulaşıyor.

Vadim kurtuldu, evine geldi ve bir kızı olduğunun haberini aldı. Arkadaşı öldü, kızı doğdu, döngünün farkında. Önemli olanın doğa olduğunu düşünüyor, üstünlük kurmaya çalışarak katlettikleri doğanın bir parçası olarak yaşayabilseler, tüketim korkunç bir düzeye ulaşmasa, hep daha fazlası istenmese belki de ölümlerin çoğu engellenir, doğumlar da olduğu gibi sürer ki elektriksiz zamanlardaki yaşamın çok daha doğal olduğu birkaç kez tekrarlanıyor. Fayda-zarar analizine lüzum yok, bir fikir.

Tendriakov olası bir teknik arızanın yol açabileceği problemleri bir baba-oğul ilişkisi üzerinden inceliyor, insanın her şeyden önce gelmesi gerektiği mesajını da veriyor, bir de sağlam bir Sovyet toplumu tasviri yapıyor. Güzel.