Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Yankı'dan çıkma, 29 numaralı. Tarık Dursun K. çevirisi. Acı çektim okurken, New York'un orta yerinde bir Türk mahallesi varmış da mahalledeki karakterlerin muhabbetlerini dinliyormuşum gibi. Çok yerel ya, "Elhak" diyen bir adam var. 1969'da mevzu bu şekilde mi hallediliyordu diye düşünüyorum, hayır, Tarık Dursun K.'nın tercihi. Saroyan'ın doğrudan bir anlatımı vardır, karakterlerinden diyaloglarına her şey olabildiğince gerçekçidir. Çevirmen bu tür bir anlatımı bizdeki haline çevirmiş ama, yok, olmuyor. Böyle bir cümle yok da, mesela her an, "Hay Allah müstahakını versin James!" gibi bir cümleyle karşılaşabilirsiniz, bunun tedirginliği korkunç bir şey. Bilemiyorum ya, başka bir çevirmen tarafından tekrar çevrilmeli ve, "Okuyun kerkenezler!" diye bağırarak kafalara atılmalı.
Yep Muscat yürümeyi seviyor, daha en başta arabaya binmeyip yürümeyi sevdiğini söylemesiyle kalpleri fethediyor. Bloklar arasında dolanıp geçmişiyle karşılaştığı zamanlarda bir çocukmuş gibi görebiliriz kendisini, patronlarla oturduğu zaman bir iş insanı gibi, ailesinin yanında şefkatli bir baba. Muscat pek çok personaya sahip olsa da bütün personalarının birleştiği noktayı görebilmek mümkün; maceracı, yaşamayı seven, asıl vatanından çok uzaklarda yaşamasının burukluğunu taşıyan bir adam. Zorluklarla büyümüş, serserilik zamanlarında yaşadığı ülkeyi ve insanları tanımış, derin bir adam. Yazdığı metinleri satmaya çalışırken her bir alıcıya gösterdiği farklı yaklaşımlarla insan sarrafı diyebiliriz Muscat için, kaypaklığa varmadan ve ne istediğini bilerek, dobra dobra konuşuyor. Çocukluk arkadaşlarıyla takılırken eski zamanları biraz üzüntüyle, biraz da sevinçle hatırlıyor. Ellilerine yaklaşan bir adam Muscat, yıl da 1955 civarı, o zaman I. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde yaşama atıldığını söyleyebiliriz. Büyülü zamanlar, ekonomik buhranlar ve onca toplumsal problem yaşamın sihrini kaçırmaya çalışsa da genç insanlar için koca bir dünya var önlerinde. Aylaklıkla geçen onca yıldan sonra fırsatlar ülkesinde tutunabilenler yaşamlarının geri kalanında geçmişin olağanüstü dünyasını arıyorlar ama bulamıyorlar, ceplerindeki para büyüyü geri getirmiyor, eş ve çocuklar mutluluğu getirseler de özgürlük her şeyden daha ağır. Muscat, Laura'dan ayrılmış olsa da kadınla dostluğunu sürdürüyor, bütün zamanları şimdiye sığdırmak isteyen bir adam. Bir öğleden sonra yok aslında, birçok öğleden sonra var ve daimi bir şimdide Muscat'in ceplerinden döktüklerini görüyoruz. Buruk bir mutluluk denebilir. Yaşam sürüyor, onca şeyi peşte sürükleyerek.

New York'ta otellerden birinin önünde bir taksi duruyor. Açılış. Muscat taksiden iniyor, otelin eski çalışanlarını görmeyi umuyor. Yirmi yıl önce arkadaşlarıyla o otelde takılmışlar uzunca bir süre, o günlerden kalan insanları gördükçe mutlu oluyor. Arkadaşlarından çoğu zaman içinde birer birer silinmişler; kimi ölmüş, kimi işinin gücünün peşine düşüp ülkenin ve dünyanın farklı yerlerine dağılmış. Metin biraz otobiyografik, Saroyan kendi yaşamının bir bölümünü sunuyor okuruna. Muscat ünlü bir oyun yazarı, yeni yazdığı oyunları satabilmek ve yeni anlaşmalar yapabilmek için şehre dönmüş. Ailesiyle zaman geçirmek için de. Bir de tanıdıkları görebilmek için. Uzun süre sonra doğduğu şehre dönen bir adam, karşılaşacağı şeyler merak uyandırıyor, güzel bir mesele bu. Dönmek, bazı şeylerin değiştiğini ve bazı şeylerin hiç değişmediğini görmek. Otobiyografik demiştim, bütün haklarını satıp pişman olduğu bir oyundan bahsediyor Muscat bir ara, Saroyan'ın da başından geçen böyle bir şey var. Hangi filmdi o, Hollywood'daki kodamanlar Saroyan'a kazık atıyor da o da bir şeyler yapıyor, yazdığı senaryoyu romanlaştırıyor muydu neydi, böyle alengirli işler dönüyor geçmişte. Bir de şey, aynı kadınla iki kez evlenerek hayatını mahvettiğinden bahseder Saroyan, o kadın Laura olabilir mi diye düşünmedim değil. Neyse, otel. İnsanlar, anılar, telefon görüşmeleri, rastlantılar, şehir Muscat'in etrafında kuruluyormuş gibi. Diyaloglar ve kurgusal zamanın kullanımı o kadar başarılı ki doğal bir akışı seyreder gibiyiz.

İş meselesi. Aracılarla konuşuyor Muscat, bir tanesi yazdıklarının on yılda inanılmaz bir değişim geçirdiğinden bahsediyor. Muscat'in hoş bir cevabı var; yazmaya da yaşama başladığı yerde başladığını, her şeyi değiştirebileceğini düşündüğünü ama bunun mümkün olmadığını anladığını söylüyor. Bu idrak anından sonra da en iyi bildiği şeyi yapmış, yazmaya devam etmiş. Oyunlarının başarısından ötürü yitip giden bir şeylerin olmadığını söyleyebiliriz, aslında hayal kırıklığı da yok yaşama karşı, sadece yaşamı olduğu gibi yaşamaktan başka bir şey yapılamayacağını anlamış durumda. İşte, pazarlıklar, kazanç yüzdeleri, bir şeyler. İlginç bir bilgi; oyun yazarları genelde yüzde on alırlarmış her bir gösterimden, bir tek Shaw'a yüzde on beş verilirmiş. Sonrasında toplantılar, para babası bir kodamanın Muscat'le sözleşme yapmak istememesi, Muscat'i davet ettiği bir yemeğe neden katılmayacağını açıklayan Muscat'in zenginlerin yemek yiyişini görmek kadar çok az şeyin kendisini iğrendirdiğini söylemesi, bir dünya olay. Adamın vergi borçları da canavar gibi olmuş, bu yüzden paraya ihtiyacı var ve bir oyun yazarı olarak değerini bildiği için sömürücülere karşı geri adım atmadan pazarlık yapıyor, koparıyor istediğini. Adama zamanında yardım etmemişler üstelik, dört oyunu ederinden çok daha ucuza satmak istemiş ama almamışlar falan, şimdi kök söktürüyor kısaca. Cebinde biraz parası var, sonrasında ne olacağını düşünmüyor açıkçası. Çocuklarına Laura bakıyor, o açıdan da bir sıkıntı yok. İşlerini yoluna koyacak Muscat, keyifle izleyeceğiz.

Mekanlar durmadan değişiyor, birçok bar, sokak, cadde, neresi varsa artık, durmadan adımlanıyor. Çocuklar, iş adamları, herkes Muscat'le birlikte yürüyor veya arabalara bindikleri zaman gidilecek yere yürümesi için Muscat'i yalnız bırakıyorlar. Zak'le de yürüyor Muscat, çocukluk arkadaşı. Aralarındaki sohbetler geçmişin ve kurmacanın güncelinin dünyasını tüm gerçekliğiyle yansıtıyor. Okul anıları, aylaklık anıları, paranın kazanılmasıyla birlikte kaybedilen masumiyet, bir sürü şey. Çocuklarıyla ilgili meseleleri konuşurlarken içlerindeki sevginin kaybolmadığını görüyoruz, onca ayrılığa ve acıya rağmen sevmeyi, neye sarılacaklarını iyi biliyorlar. Dünyada bir başına kalmanın verdiği gücü ve getirdiği üzüntüyü bu iki arkadaş bütün içtenlikleriyle anlatıyor.

Laura. Çok sevmişler birbirlerini, ayrıldıktan sonra sanki hiç ayrılmamışlar gibi, kopuşsuz bir ilişkiyi sürdürüyorlar. Dostluk hiç kaybolmuyor, gerçekten dost olunmuşsa. Laura profesyonel olmaya çalışan bir aktris, oyunlarda elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor ve Muscat'ten aldığı taktiklerle yeteneğini geliştiriyor. Başarısını Muscat'e bağlamak doğru değil, yine de adama çok şey borçlu. Çocuklarını pataklamayı düşündüğü zamanlarda Muscat kadını durduruyor mesela, şefkatli baba rolüne yakışıyor adam.

Kendisinden istenen bir oyunu altı günde yazıp bitiriyor Muscat, karakterlerinden birinin söylediği: "'Öldüğümü sandım. Fakat bu sanki ben değildim, bir başkasıydı. Öyle geldi bana.'" (s. 252) Geçmişine her dönüşünde bir başkasını izliyormuş gibi geliyor, o zamanları şimdiye taşıyor. Mesela ermeni çöreği getiren kadını on yıllar sonra hatırlaması, unuttuğu anlatılan pek çok şeyin yanında sabit bir anı gibi duruyor orada. Birkaç fotoğraf kalıyor elde, sonrası yok. Metin bu noktada sonlanıyor.

Yaşamın ta kendisi işte, okuna.
Adam banyoya giriyor, "Yaşarım lan ben burda," diyor ve banyoda yaşamaya başlıyor. Süper. Epigrafta Pisagor'un meşhur teoremi var, iki kenarın karesinin toplamı hipotenüsün karesine eşittir. Kenarlara konacak iki karakter var, tabii karakterler kenarsa. Hipotenüs kenarlardan daha büyük, yaşamın kendisi olabilir. Banyoyla anlatıcı karakter kenarsa yine yaşam olabilir. Bilemiyorum artık, yoruma sonsuzca açık. Adama geleyim, yirmi yedi yaşında, Paris'te yaşıyor ve öğleden sonralarını banyoda geçirmeye başlıyor. Sevgilisi Edmondsson bunun akla sığar bir yanının olmadığını söylüyor ama adam yaşıyor işte, kitaplarını getiriyor, küveti kanepe olarak kullanıyor, banyoyu yaşam alanı haline getiriyor, banyodaki nesneleri yaşamının geri kalanında kendisine yetecekmişçesine benimsiyor. Edmondsson durumu anlatıcının annesine bildirmek zorunda kalıyor. Adam Fransa futbol şampiyonasının özetlerini dinliyor. Sayısız kısa bölümden oluşuyor metin, her bir bölümde adamın farklı bir zamanını, duygusunu ve istencini buluyoruz. Basit giysiler giymeye başlıyor, annesinin bir dostu kendisini kontrol etmek için gelince adamın zırvalarını dinlemek zorunda kalıyor ama sabrediyor. Adam bayağı banyoda yaşıyor.
Kendince riski göze alıyor, soyut yaşamının huzurunu tehlikeye atma riskini göze alıyor ve sebebini söylemiyor, o noktada duruyor. Sonraki bölümde banyodan çıkıyor, artık banyoda yaşamıyor adam, en azından öncesinde olduğu gibi. Yine de banyoda yaşıyor, yaşamını banyolaştırıyor, banyodaki kaygısız akış dışarıda da sürüyor. Edmundsson sevişmek istiyor, adam okuduğu kitabın arasına parmağını koyuyor ve Edmundsson soyunurken kahkahalar atıyor. Neler oluyor? Edmundsson'ın çalıştığı sanat galerisinde eserleri sergilenen birkaç Polonyalı evlerine geliyor, boya işinden biraz para kazanabilmek için. Kadın kapıdan onlarla konuşurken soyunmaya devam ediyor, görünmesine ramak var ama oyunu sürdürüyor. Böyle küçük anlar var her bölümde, bazı bölümler tek sözcüklük. Polonyalılar işleri için gereken boyaları soruyorlar, bizimkiler eveleyip geveliyor. Polonyalılar paradan bahsediyorlar, kadın sallamıyor onları. Polonyalılar dağın tepesine çıkardıkları kaya aşağı tekerlenince tekrar çıkarır gibiler, durmadan uğraşıyorlar. Absürt. Seviştikten sonra Edmundsson küvete giriyor, uzanıyor ve suyun içinden anlatıcıya gülümsüyor. Gülümsüyorlar birbirlerine. Banyo Edmundsson'ı ele geçiremedi ama üzerinde bir parça iz bıraktı, adam kadını kendine daha yakın bulmuş olabilir. Hiçbir fikrimiz yok, duygularını ve evin dışındaki yaşamlarını bilmiyoruz, her şey evin içinde olup bitiyor. Bir yere kadar. Polonyalılar ahtapot alıp geliyorlar, hayvan pişirilmek üzere temizleniyor, bu sırada yağmur damlaları giriyor araya. Bölüm çok güzel, hepimiz bahsi geçen mesele üzerinde düşünmüşüzdür diye tahmin ediyorum, yani şu an buradaysanız ve bu yazıyı okuyorsanız bence bunu düşünecek kadar inceliklisinizdir sanıyorum: "Yağmurun yağışını seyretmenin iki yolu vardır: Evinde, bir camın gerisinde. Bunlardan ilki bakışlarını uzamın herhangi bir noktasında dikili tutmaktır; aklı dinlendiren bu yöntem hareketin erekliği konusunda hiçbir şey düşündürmez. Algılama yeteneğinden çok görme yeteneği isteyen ikinci yolsa yağmur damlasının düşüşünün görüş alanına girişinden başlayarak suyunun yerde dağılışına kadar gözleriyle izlemeye dayanır. Böylece hareketi temsil etmek olasıdır. Görünüşte ne kadar başdöndürücü olsa da, öz olarak devinimsizliğe eğilimliyse de ve sonuç olarak çok ağır görünebilirse de sürekli olarak cisimleri ölüme doğru sürükler. Oley!" (s. 23) Bu metin bir şekilde Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi'ni çağrıştırıyor bana; onun daha garip bir Fransız versiyonuymuş gibi. Seçim yapıyoruz, su damlası seçiyoruz ve seçimimizin sonu mutlak. Oysa uzamda bir noktaya sabitlesek bakışlarımızı, sonsuzu dikizleriz o zaman. Anlatıcı pek bir odak oluşturmadığı için, her şey akıp geçtiği için bu ikinci sınıfta yer alıyor sanırım. Sembollerden anlamlar çıkarmalı mıyız, edimleri başka edimlerle açmalı mıyız, hiç bilmem ama metin buna çok müsait. Dümdüz de okunabilir, bir banyo bazen sadece bir banyodur.

Hipotenüs adlı bölümde kimseye haber vermeden, aniden yola çıkıyor anlatıcı. Yanına hiçbir şey almıyor. Otobüse biniyor, trene biniyor, iniyor, garda sürtüyor. İtalya'ya hoş geldi. Otele yerleşiyor ve geceyi düşünüyor. Yağmur damlalarını düşündüğü bölüme geri dönelim şimdi, şununla birlikte düşünelim: "Geceyi bir tren kompartımanında yalnız, ışıksız geçirmiştim. Hareketsiz. Harekete, yalnızca harekete, dış harekete duyarlıyım, ama aynı zamanda tüm gücümle sabitleştirmek istediğim vücudumun kendi kendini yok eden iç hareketine, istisnai bir kuvvet göstermeye başladığım anlaşılmaz harekete de duyarlıyım. Ama onu nasıl ele geçirmeli? Nerede gözlemlemeli? En basit jestler insanın dikkatini başka yöne çekiyor." (s. 34) Edmundsson anlatıcının yanına geldiğinde, adam dart oynarken ona ıstırap olduğunda iç hareketin dışa yansımasını biraz atlatabiliyor anlatıcı, içinin dolaysız hali Edmundsson'ın alnına saplanmış bir okla ortaya çıkıyor. Dart oynayan bir adamı kızdırmamalısınız. Otel faslı bitiyor, çalışanlarla ve müşterilerle bir dünya skeçvari olay yaşanıyor, Paris'e dönülüyor, Paris'te yaşam aynı şekilde sürmeye devam ediyor. Kuyruğunu yutan yılan: En başa dönüp adamın Avusturya Büyükelçiliği'ndeki resepsiyona katılmak istemediğini görüyoruz, en başından beri istemiyor bunu, istemediği için gözlerini tek bir noktaya odaklayıp yaşamın süreğenliğine bırakıyor kendini ama yaşam onu sıkıntısına döndürüyor, çözmesi gereken probleminin tam önüne bırakıyor. Riski göze alma faslı tekrarlanıyor ve adam banyodan çıkıyor. Son. Başka bir tekrara mı çıkıyor, bir daha girmemecesine mi çıkıyor, dönen topacın düşüp düşmemesiyle bir.

"Çağımızın Oblomov'u" denmiş anlatıcı için, çok kısa süren bir Oblomovluk var burada gerçekten. Yapmamayı tercih etme değil, yapmayı tercih etme hiç değil, ortada bir şey. Hareket ve hareketsizlik. İç içe geçtiğinde hangisinin hangisi olduğunu bilmek zor, Toussaint küçük çaplı bir kriz yaratıp düşündürüyor bunu. Bu metnin pek sevildiğini söyleyemem, insanlar beklediklerini bulamamışlar galiba. Bir şey beklemeyin, bir şey ummayın, alıp okuyun.
Yunanistan'ın Orhan Kemal'i denmez, dünyası daha sihirli. Aziz Nesin'i denmez, absürtlükten doğan bir mizah yok. Herhangi bir dengi yok, dertler benzer ama anlatım özgün, belki biraz benzetileni çıkabilir ama Samarakis öykünün kalbini yakalamakla meşgul, öykünmenin kendisiyle pek bir işi yok, anlatacağı dertlerle onun işi. Kısa, nakavtlık öyküler. Öykü gibi öykü okuyacaksınız yani bunu okursanız. Oyunsuz, insanlık hallerini anlatan. Yalnızlık, yer yer yoksulluk, bu tür şeyler. Düşündüm de, Halit Ziya Uşaklıgil havası da alınabilir. Ben Keret havası da aldım. Zaten oradan buradan hava almaya pek meyilliyimdir, bir şeyi başka bir şeyle tokuşturmak hoşuma gidiyor, o yüzden pek sınır tanımıyorum. Hava iyidir. Keith Jarrett iyidir. Mantarlı pilav iyidir. Kornişon turşusu iyidir. Yeşim bunların ötesinde iyidir. Tam şu anlık iyi olan şeyler bunlar, giderek artmalarını şaşkınlıkla izliyorum çünkü hayatımın hiçbir döneminde hiçbir şey bu kadar iyi değildi, alışık değilim. Güzel metinlere denk gelince iyice coşuyorum. Helal bana.
Yunanca aslından Gül Özden çevirmiş, başarılı çevirisi için tebrik ederim. Yetmiş beş sayfacık bir kitap ama öykü için kısalık-uzunluk diye bir şey yoktur. Şiir için hiç yoktur, öyküde birazcık vardır ama şöyle vardır, bu kitabın oluru yedi yüz elli sayfadır. İyi bir öykü kitabının sayfa sayısını onla çarpacaksınız yani, yoğunluğun ederi on kattır. Bu şekil bir nicelik/nitelik ölçüsü yok tabii ama anladınız, öykü ağır bir şeydir. İyisi. Bu öyküler çok iyi, Samarakis çok iyi yazar. 1919'da Atina'da doğuyor, hukuk eğitimi alıyor, II. Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında direniş hareketine katılıyor, yakalanıyor ve idam edilmesine ramak kala cezaevinden kaçıp canını kurtarıyor. Sonra BM'de göre alıp Türkiye'den ABD'ye, Avrupa'dan işte bilmem nereye, pek çok yeri geziyor. Yazıyor bir yandan, metinleri çevriliyor, dünyaya yayılıyor. Ne güzel bir şey. Samarakis yüz yaşında bu arada, 2003'te vefat etmiş ama okunduğu müddetçe öldüğünü kim söyleyebilir? Sarışın Süvari nam öyküye bakalım. Kırk yedi yaşında bir adam sağlık sorunlarıyla boğuşuyor, eczaneye gidip müshil hapı alıyor ve dönüşte otobüse binip oturduğu zaman yanında bir çocuk dergisi buluyor. Okumaya başlıyor, normalde pek bir şey okumuyor, on sekiz yıllık memuriyeti, sol bacağının ağrısı, eşiyle çocuk yapma denemelerinin sonuçsuz kalması, bütün sıkıntıları çocuk dergisini okurken kayboluyor. Her hafta almaya başlıyor dergiyi, hatta yazılar yazıyor, "Sarışın Süvari" takma adıyla. Tutuluyor bayağı yazıları. Bir hafta dergiye verilmiş ilanı görüyor; parti düzenlenmiş ve okunan yazarlar/çocuklar çağrılmış. Adam kendi takma adını da görüyor davetliler arasında, en başta gitmemeye karar veriyor ama ayakları onu partiye götürüyor ve on dört, on beş yaşında çocuklarla karşılaşıyor. Sarışın Süvari'yi soruyorlar. Adam biraz oyalanıyor ve çıkıp gidiyor. Bu ama sadece bu değil, birincisi -sanırım- bir öyküyü iyi öykü yapan şey, art alanının bulunması. Düşünelim, adam partiye gittiği zaman orta yaşlı bir sürü insanla karşılaşabilirdi, çocuk dergisi etrafında toplanmış yetişkinler. Onaylanma arzusunu bastırmasa Sarışın Süvari olduğunu söyleyebilirdi. Kısacası pek çok şey olabilirdi, olasılıkları duyuran öyküleri ayrı bir yere koyuyorum ister istemez. Değerli bir şey bu olasılık alanı.

Beden, kenar mahallelerde rahiplik yapmaya başlayan bir adamın ölümle karşılaşmasını konu ediniyor. Yaşlı bir adam ölmek üzere, çağrılan rahip mekana gidiyor ve kutsal şarapla ekmeği sunmak üzere bekliyor ama öncesinde konuşma yapması lazım, ruhu kutsayacak. Dışarıda yağmur yağıyor, yaşlı adam şaraba bakıp, "Hadi ver!" diyor, rahibin sözcüklerini ağzına tıkıyor. Şarabı içtikten sonra da ölüyor. Kutsanmak umrunda olmayabilir, alkolik olduğu için. İçecek bir şey arıyor olabilir, yoksul olduğu için. Olasılık alanı. İyi öykü. Ruhu beslemekle bedeni beslemek arasındaki ilişkinin incelendiği. Zıtlıklardan yola çıkıyor bazen Samarakis, insanın önceliklerini belirleme biçimini irdeliyor çoğu öyküsünde. Irmak'a bakalım. Savaş sırasında emir veriliyor, ırmağa 200 metreden fazla yaklaşmak yasak ama üç haftadır duruyor ordular, askerlerin canları sıkılıyor ve ölüm korkusundan kurtulmak için eğlenceler icat ediyorlar. Sonuçta yasak deliniyor, askerler yüzmeye başlıyorlar. Bizim eleman arkadaşlarıyla suya giriyor, yüzerlerken diğerlerinin çıktığını görmüyor. Tam karşısında bir asker var, yüzüyor, arkadaşlarından biri sanıyor. Yüz yüze geliyorlar, düşmanlar. Hemen kıyıya yüzmeye başlıyorlar, bizimki daha iyi yüzüyor, kıyıya daha erken çıkıp silahına davranıyor ama karşısındakinin bir insan olduğunu aklından çıkaramıyor bir türlü. Sonra kuşlar uçmaya başlıyor, silah sesinden sonra. Samarakis incelikli bir yazar, bu tür bağlantılar kuruyor olaylar arasında. İki çıplak insanın varlığının üzerinde duruyor ısrarla. "Tetiği çekemiyordu. İkisi de çıplaktı. Elbiselerinden sıyrılmış. İsimlerinden... Ulusal kimliklerinden ve haki renkli özlerinden sıyrılmış, iki çıplak insan!" (s. 27) Irmakta arınmak, kimliklerden.

Duvar'ı okuyunca aklıma direkt Dilovası geldi. İzmit'e giderken sol tarafa bakıp insanların nasıl yaşadığını düşünürüm, orada nasıl yaşıyor insanlar? Fabrikalar, dumanlar, sayısız sağlık problemi, kısılmışlık, makineleşmek, trik trak. İnsan delirir. Çok güzel bir adam var, Genazino'yu öneren adam Baturay. Bu adam prensip olarak çalışmaya karşı, Caddebostan'da oturuyor ve durumu iyi, nispeten. Endüstri mühendisi diye biliyorum, kendini denemek için işe girdi, her gün Caddebostan'dan Dilovası'na gidip geldi bir ara. Nasıl bir yer olduğunu sormuştum, "Kendimi sınıyorum, tam yeri," demişti. Hasılı, kapkara bir coğrafya. Bu öyküde de benzeri bir yer var, kara dumanların çepeçevre kuşattığı havayı çiçeklerin rengi bile aydınlatamıyor, her şey karanlığa gömülü. Yetmiyormuş gibi zenginlerden biri evlerinin bahçesine duvar ördürüyor. Yavaş yavaş kafayı kıran bir arkadaşımız da gecenin köründe cinnet getirip çıkıyor dışarı, duvara altı kurşun sıkıyor. Pat pat pat pat pat pat.

On iki öykü var, hepsi birbirinden başarılı, hoş. Samarakis iyi yazar, denk gelindiği yerde okunmalı.
Kara Kitap'tan esinlenilmiş, şehir tanıdık bir karanlığın üzerine kurulmuş. Kazlıçeşme fareleri şehirde cirit atıyor, sokaklar daralıp uzuyor, birçok yan hikâyecik anlatıya eklenip kayboluyor hemen. Metnin bir yerinde esas oğlan Kara Kitap'taki mekanlardan bazılarında dolanıyor, aradığı şeyi bulmaya çalışıyor. "Kamil" diyeceğim, Kamil Topkapı Sarayı Müzesindeki III. Ahmet Kütüphanesinde görevli, arşivci, Saraydaki el yazmalarının transkripsiyonunu yapıyor. Buldukları arasında çok ilginç şeyler var, sayıyor hepsini. Saray şairlerinin özgün divanları, Topkapı'nın şişirilmiş mutfak faturaları, cariyelerin kaçmak için çizdikleri haritaları, II. Selim'in hamamda cariyeleri kovalarken düşüp ölmesini konu edinen, yazarı belirsiz bir hicvi elinin altında, şehrin ne kadar gizli saklı işi varsa hepsini ortaya çıkarıyor, okuyor ve arşivliyor. Küçücük odasında bir başına çalışırken müdürü bir başkasının daha geleceğini söylüyor. Yeni gelen Tahir pek çok dile hakim, çalışkan bir genç. Kıskanıyor Kamil, onca sırrı açık etmemesi için öldürülebileceğini düşünerek paranoya üretirken yeni gelenle birlikte korkusu, korkusunun hemen ardından öfkesi açığa çıkıyor. Düşmanını dostlarından daha da yakında tutmaya çalıştığı için Tahir'le içli dışlı oluyor -bu da başka bir Orhan Pamuk metninden mülhem gibi duruyor- ve adamla vakit geçirmeye başlıyor. Sohbetler, gezintiler, tozuntular. Şehir depremler tarafından tehdit ediliyor, fareler de var. Geceleri Kamil'i takip eden bir adam, yaklaşan ayak sesleri, hemen her şey Kamil için ölüme davetiye çıkarıyor. Tekinsizlikle dolu bir atmosfer, tedirginlikten yaşayamamaya başlayan bir Kamil. Korkuyu beklese, gerçekten beklese daha da başka bir metinden buraya taşınmış diyeceğim.

Sadık Karlı hakkında pek bir bilgi yok. 1991'de basılan kitabın kapağındaki bilgilere bakarsak 1966'da doğduğunu görüyoruz. Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu mezunu. Su da Yanar'da yönetmen yardımcılığı, Ali Özgentürk'le birlikte yazılan bir iki senaryo, bir yüksek lisans. Sonradan kısa bir internet gezintisi sonucunda Karlı'nın 2002 yılında hayatını kaybettiğini öğreniyoruz. Başka da bir şey bulamadım. Ölüm sebebi, 1991'den 2002'ye kadar yaptığı herhangi bir iş, hiçbir şey yok. Sadık Karlı unutulmasın istedim açıkçası. Telos zaten sessiz ve derinden ilerleyen, süper şeyler basan bir yayınevi, ben de unutulma tehlikesiyle yüz yüze kalan yazarları bulup çıkaran bir defineci olmak istiyorum, o halde Sadık Karlı unutulmamalı, okunmalı. Okudum. İyi oldu.

Tahir'le Kamil sokakta yürüyorlar, bir anda dört kişi oluyorlar, iki de gölgeleri. Aynaya baktıklarında gördükleri iki kişiden ikisi de, işte, gölge olarak yanlarında. Venedik Aynası, böyle diyor Kamil ve Tahir'in öğle vakti ortadan kayboluşlarının sebebini anlıyor; iki sevgiliyi takip ediyor Tahir. Gölgeleri değil bu kez, bir kadınla bir erkek. Hikâyeler uyduruyorlar birbirlerine, yürüyüşlerinin temelini birbirlerinin hikâyelerini dinlemek yer alıyor. Tahir Kamil'i "hikâye hırsızı" olarak mimliyor, tarihten ve Tahir'den hikâyeler aparıyor Kamil, Tahir'in notlarından, defterlerinden, transkripsiyonlarından hikâyeler çalıyor. Tahir'i bir hırsız yapıyor hikâyelerinde, çılgın bir aşığa çeviriyor. Aynadan yansıyan bu, aslında kendisini biçimliyor ve bunun farkında olduğu -ama olmadığı- için öfkesini biriktiriyor. Her odada bir televizyon ışığı, her dairede bir aile, insanlar yaşamlarını uyuşturularak sürdürüyorlar ve Kamil'e yer açmıyorlar, Kamil içeride neler döndüğünü bilmek istiyor, bilemiyor, hikâyelere başvuruyor. Kendisini var etme biçimi. Takip ediliyor o gece, Tahir'le tartıştığı gece bir adam takip ediyor kendisini, Kamil ölüyormuş gibi ölüyor, kaldırıma uzanıyor. Adam yanında bitiyor, ceketini Kamil'in üzerine serip gidiyor. Ceketin cebinden çıkan kağıt 1934 tarihli, Hopa yazıyor üzerinde, bir de isim. Kamil, Tahir'in hikâyesini yaşadığını biliyor, Tahir'in işi bu. İş arkadaşının hikâye dünyasının bir karakteri haline geldiğini fark eder etmez bir oyuncağa dönüştüğünü biliyor ve Tahir'i kendi oyuncağı haline getirmek için uğraşıyor. İki dilli bir anlatı, bir yerlerden Woolf ve Kafka sızıyor, görüşleri Kamil'in silahları haline geliyor.

Tahir'in dipnotu giriyor araya, aslında Tahir'in metnini okuduğumuzu mu anlamalıyız? Tahir, Kamil'in esas oğlan olduğu metni yazmış da bize okutuyor. Borges, Cortázar ve Chesterton başlarını şöyle bir uzatıp kayboluyorlar. Oyuna dönüşüyor metin, pek ciddi olmayan bir oyun ki oyun kendini hem ciddiye almalı, hem de ciddiye almıyormuş gibi davranmalı. Kurmacanın temeli bu, özellikle oyunlu bir kurmacanın. Karlı parodiyi andırır bir postmodern metin sunmuş ve ortadan kaybolmuş. Bu.

Güzel, kısa, çok özgün olmasa da sıkı bir metin.
Borges yoksa yapılacak tek bir şey vardır, Borges'in yaratılış biçimini anlamaya çalışmak. "Yaradılış" ilahi rayihasıyla inancı varlık üzerinde sabitliyor, nesneye dair bütün soruları tek bir cevaba çıkarıyor: Her şey yaradılmıştır ve aynı kaynağa sahiptir. Borges'ten yaklaşırsak icat edilmiş bir ögeyle karşılaşacağız, o zaman "yaratılış"tan devam edip eylemin niteliğine odaklanmak gerekecek. Köpf uğraşıyor bunun için, Borges'in yaradılış ve yaratılış süreci arasındaki bağları ortaya çıkarmaya çalışıyor. Epigrafta bir şiir, John Edward Lovelock'tan. Kim olduğumuzu söylemeyiz, yaşamımızı onu yaşadığımız gibi anlatmayız, onu anlatacağımız gibi yaşarız, aşağı yukarı bu. Yaşamı anlatıya çevirmek ama anlatıya çevrilecek bir yaşamı sürdürmek, anlatmaya değer bir şeyler oluşturmak. Oluşumun oluşumu, iç içe geçmiş çemberler, aynalar, labirentler, nihayetinde Borges. Anlattıklarının arasından seçebilecek miyiz kendisini, kimliğinin akışkanlığından yola çıkarak bir kimlik biçebilecek miyiz ona, öylesi bir uğraşa girmek ister miyiz? Sanatın uçlarına varmak için bunu yapacağız. Ben yaptım, bana bir arkadaşım önerdi bu metni. Mutlaka okumalıymışım, o zaman neden okumayayım dedim ve iki yıldır bana baktığı köşeden aldım. Sonunda. Bakın, küçük odamın duvarlarına tavana kadar raf monte ettim, okumadıklarımın bir bölümüyle odayı doldurdum. Hiçbiri okunmadı bunların, kimi on küsur yıldır okunmayı bekliyor ve hepsi üzerime ağırlığını bırakıyor, bu odada huzursuzluk kol geziyor, elimi çabuk tutmam için iyi yerleştirilmemiş birkaç kitap düşüyor arada sırada. Diğer oda da aynı şekilde çevrili ama yarısına yakını okumuş olduklarım, o yüzden rahatlar ama yine de mutlak bir huzurdan söz etmek mümkün değil, çünkü tekrar elime almayacaklarım arıza çıkarıyor bu kez, ben de üçe beşe satıyorum, öğrencilere veya arkadaşlarıma hediye ediyorum veya kütüphanelere bağışlıyorum. Yaşamın bir parçası, bu şekil. Neyse, metin üç bölümden oluşuyor, ilk bölüm "Yükseklerde". Anlatıcının aşkı bitmiş, işi alay konusu olmuş, annesi ve babası ölmüş, bütün arkadaşları sırt çevirmiş. Kapı ve pencereler sürgülü, bir tek kitaplar var artık derken bir konferans davetiyesi geliyor, son bir kez yola düşmek için bahane. Surabaya'ya gidilecek, Hitler'in mezarının olduğu yere. Başka, Joseph Conrad'ın bir metninde geçen Almayer'in de Suraba'yla bağlantısı var, büyük yazarın ilk romanının kahramanı Almayer bir mekan biçimleyici, başka pek çok metinle birlikte. Anlatıcı, coğrafyayı sanatla belirliyor, uçakta. Her şey Conrad'ın betimlediği gibi, yukarıdan bakınca. "Ben, gerçeği hep kitaplardan aldım ve eklenen bütün gerçekleri oyunun gösterimiyle ilgili, kendisi ile ilgili olmayan bir mizansen buluşu olarak kabul ettim. Dünya yüzünde hep okuyarak hareket ettim, çünkü benim için hayallerden daha kesin bir şey yoktu. Yaşamımı ve dünyayı kitaplar sayesinde açıkladım ve bunu yaparken de hiç hayal kırıklığına uğramadım. Benim için genellikle sanıldığı gibi kitaplardaki bilgi ikinci elden değil, gerçek sanılan şey ikinci eldendir. Kitaplarda yazılanlar hep doğru çıktı." (s. 12) Almayer anlatıcının yanında, okunan sayfalardan çıkıp yandaki koltuğa oturuyor ama o koltuk dolu, yaşlı bir adam var Almayer'in yerinde. Borges'ten bahsetmeye başlıyor adam, adı Christofari. Borges'in var olmadığı çok açık. Anlatıcı 1982'de imzalattığı kitabı anımsıyor. Münih, Güzel Sanatlar Akademisi, Borges bütün somutluğuyla önünde duruyor, imzasını atıyor ve varlığını sürdürüyor. Öyle mi? Chris hemen metinlere uzanıyor, Borges ve Ben'de dünyanın kopya edilerek görüntülenmeye çalıştığı ele alınıyor örneğin, o halde dünya Borges'i yarat(d)mıştır, görünür olmak için. Bir ele ihtiyaç var, Borges orada. Gizemleri kitaplarda aradı, yaşama pek az eğildi. Lugones'ten mecazı öğrendi, böylece her şeyi her şeyle denklemeyi bildi. Ama yoktu, Borges diye biri var olmadı hiç. Chris, Adolfo Bioy Casares'e odaklanıyor hemen, Borges'in 10 yaş küçük can dostu, yazar arkadaşı, birlikte kalem salladığı adam. Biorges = Bioy+Borges! B harfi iki ismi de karşılıyor, anlam aynı noktaya ulaşıyor. İlk denemelerden üçünü "gençlik hatası" gerekçesiyle reddetmiş Biorges, öykülerini ikinci eldenmiş gibi anlatması da ilk elin Bioy olmasından kaynaklıymış, Morel'in Buluşu nam metninde Bioy aslında kendi icadını anlatmış: Borges'in Biorges'ten ayrılıp şahsiyet kazanması. "Bu romanı okuyun, Bayım, çok açık bir biçimde anlamaya başlayacaksınız: Jorge Luis Borges, Adolfo Bioy Casares'in buluşudur." (s. 29) Octavio Paz'dan alıntılarla, Borges'in roman -varlık sebebi, yaşamın en sağlam kurgusu- yazmamış olmasıyla desteklenen bir görüş. Yarad(t)ılış bir buluşun sonucu, insana dair. Gerçeklerin yaradılışla bir ilgisi varsa gerçeklik Tanrı'ya ait, mevzu bahis durumda iki eylemin ortasında bulunan ayrıksı bir edim mevcut.
Derken bir türbülans, uçağın burnu yeryüzünü gösteriyor, bir karmaşa, anonslar, gerçeğin kurguya akışı, anlatının kesilişi. Eldeki romandan bölümler, Almayer'in yaşamıyla uçaktaki durumun iç içe geçmesi, çarpma anının hayali, ardından Chris'in iddialarının devamı. İsveç Akademisi'nin üyeleri bir şeylerden şüphelendikleri için Nobel ödülü konusunda kararsız kalmışlar. Bioy'un bulduğu aktör, Borges'in somutlaşmasını sağlayan aktör ne ölçüde rol yapabilir, büyük organizasyonlarda başarılı olabilir mi, bu tür kuşkular Borges'in yaşamın dışında bir noktada gösterilmesine yol açmış. Kendisini kütüphaneye kapatan, okumaktan gözlerini kör eden bir adam "Sartre'ın yakınmalarıyla karşılaştırılınca" körlükle ilgili akılsızca sözler ediyor, büyük bir yazarın söylemeyeceği sözler. Borges ve A, B, C kişileri arasındaki farksızlık da bir başka mesele, Ben denen şeyin herkesçe paylaşılan bir kavram olduğunu belirtiyor Borges, herkes aynılığı yaşıyor, Benlik açısından. Maria Kodama, Ernst Jünger, Elsa Astete Millan, hepsi oyunun bir parçası. Çalıntı bir yazın, çalıntı bir yaşamın en büyük eseri. "Ama: çalınmamış olan yaratılmamış demektir." (s. 47) Uçak iniyor, yollar ayrılıyor, Borges'in aslında pek bir kimse olmadığı, hiç kimse olduğu, hatta herkes olduğu fikri öylece duruyor, yaratılan bir yazarın yaratılan bir insanlık, yazın ve yaşam olduğu kabul görüyor. Doğrudan değil. "Kendi kendimi, atına atlayıp, dört yöne birden uzaklaşan biri gibi gördüm." (s. 48)

İkinci bölüm, "Patates Soymak". Cakarta'ya uzun bir yol gidilecek, yeni dünyaların keşfi. Anlatıcının konferansta konuşacağı konu, Don Quixote'u Cervantes'in değil, Shakespeare'in yazmış olması. Bir de bu mesele var, Borges yetmiyormuş gibi. Shakespeare'in bir Cervantes metnini tiyatroya uyarlama olay var, metinde yer almamış ama Shakespeare'in Cervantes'i ayıla bayıla okuduğunu biliyoruz. İkisi de 1616 yılının Aziz George yortusunda ölmüş. Don Quixote'nin özlediği "çelişkisiz gerçek" bütün edebiyatı peşinden gitmeye zorladı, sağduyuyu deliliğin gözleriyle aramak için arayışın esas kaynağı mevzuya bütünüyle kanalize edildi. Unamuno'ya göre Cervantes, Don Quixote'nin yazdığı bir karakter. Belki de Shakespeare'le aynı kişi, iddia bu yönde. Borges'le bir bağlantı daha: Pierre Menard'ın Quixote'nin yazarı olduğu iddiasını Borges atıyor ortaya. Bir öykünün gerçeklik iddiasında bulunabileceği kadar iddialı, öyleyse, bütün bunların ulaşacağı anlam nedir? Karanlıkların arasında belli belirsiz görülen, belki sadece sezilebilen bir noktada insanın tek bir görüntüsünü mü bulacağız? Her sözcüğün tek bir sözcüğe indirgenebileceği düzlem. Edebiyatın bir parça yaklaşabildiği. Tam orada.

Bu tür anlatıları sevenler için kaçırılmaması gerek, tek bir anlatının çeşitlenmesi fikrinden düşülen dipnotlarına kadar ilgi çekici. Okunsun lütfen.