Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Mitos Yayınları, 38 a. 38 Yaşam Kullanma Kılavuzu olsa bunu da zeyl olarak görebiliriz ki metnin alt başlığında zeylliği belirtilmiş zaten. Bu bir ektir veya Batur'un bilincinden çekip çıkardığı, mevzu bahis metni öncelleyen -bir önsöz olarak düşünülmüş bu metin, önsözünü oluşturacağı metin düşünüldüğünde önsözlükten ve yoldan çıkması beklenirdi, beklenen olmuş- bir müjdedir. Yaşam Kullanma Kılavuzu'nun kıyısından köşesinden geçmiş ne varsa bu metinde bulunabilir. Bir süre Perec'le aynı mahallede yaşayan Enis Batur da bulunabileceklerden biri. Queneau'ya adres çiziktiren Enis Batur'a da rastlanabilir, Perec'in parçası olduğu her uzam ve nesne -bozyapboz- Batur'un bakışıyla görülecektir, görülmüştür. Doksan dokuza yakın bölümden oluşan işbu metin, Perec'in oyunculluğunu başarıyla taşır, oyunun kendisini de taşır, oyun üzerine düşünmüştür Batur, oyunun işlevlerine kendi üslubunca şöyle bir değinir. Homo Ludens'teki işlevleri birkaç bölüme tıkışmış halde bulabiliriz ama hepsini değil, Perec'in düşündürebildiklerini. Örneğin Batur'un biyografisine bakalım: "Enis Batur 1952'de doğdu. 1981'de okuduğu 'Hayat Kullanım Kılavuzu' üzerine 1993 Ekim'inde 'Perec Kullanım Kılavuzu'nu yazdı." (s. 1) Bu kadardır, yaşamı okunan ve hakkında yazılan bir metinle sınırlamak, bunların gerçekleşmesi için gereken bir doğum, tamam. Aslında bu her metin için yazılamaz mı, diyelim ki bir anlatıyla boğuştuk ve metni çattık nihayet. Metnin oluşma süresince yaşarız, metnin kaynaklarının okunması süresince de yaşarız. Böyle bir iz sürüşün geçeceği yollarda okullar okunmuştur, işler bitirilmiştir, metinler yazılmıştır, kısacası bildiğimiz türde bir biyografiyi metinlerden geçirerek, metinlere uğratarak oluştururuz. Bu güzel bir oyun ama burada başka bir oyun var, doksan dokuz bölüm boyunca göreceğimiz gibi.
Başkalaşımlar XVI. Necip Fazıl'dan bir epigraf: "Her fikir içimde bir çift kelepçe". "Prolog" bölümünde Batur'un niyeti: Buzdağının görünmeyen kısmını ortaya çıkarmak, yer yer kurmak, bir başlangıç veya son üzerine düşünmek. "Perec'in romanının ötesine ve berisine ışık düşürme çabasında bir metin kurmaktı amacım, yazarken hedefimden uzaklaşmadım. Dolayısıyla kitabın içinden çok dışına uzanarak açtım parantezlerimi — onları kapanmış saymıyorum." (s. 7) Altı bölümün her birini bir parantez olarak düşünelim, arka arkaya sıralanmışlar, birbirinin aynı. Son bölümde kaynakça, tarihçe, günce gibi bitişe yaklaştıran parçalar var ama eğer Yaşam Kullanma Kılavuzu'nu okuyacaksak bu metnin ardından, o zaman bunları bir başlangıç olarak görebiliriz. Doksan dokuz parçanın ilkinde "yapının üstüne kurulan yapının üstüne kurulan yapı" olarak görüyor metnini, zira Perec'in metnini yazmadan önce oluşturduğu labirentler, altmış dört kare üzerinde aynı kareye iki kez denk gelmeyecek şekilde hareket ettirilen at, bir binanın ve sokağın orada olmayışı, sokağın nerede olduğunu Parislilere soran bir muhabir, Perec'ten öncesi ve sonrası, her şey bu yapıya dahil edilebiliyor ve bu çıldırtıcı gelmiyor, yaşam olduğu gibi sürüyor. Bu korkunç bir şey. Batur'un çabasını bu yüzden sevdim, dehşete düşmeyip kendi yapısını da esas olana müthiş bir şekilde ekleyebildiği için.

Kaynak metinlerden bahsederken İbsen'den Perec'e ulaşan bir çizgiyi takip ediyoruz. Yapı Ustası Solness, de Man için "çok dar bir temel üzerine çok yüksek bir yapı". Solness sendromu diye uyduruyor Batur, çökecek korkusuyla kurulan yapının korkusu. Benzer korkulara yol açan metinler de anıldıktan sonra asıl soru geliyor: "Yapı temelle en azından birebir aynı ölçekte mi olmalı?" (s. 13) Bir başyapıt söz konusuysa belki. Perec'in başyapıtı hakkında yazılanlara bir ek: Perec bunun başyapıtı olduğuna inanmış mıydı? Kırk altı yaşında öldüğü zaman üzerinde çalıştığı metin yarıda kaldı, eğer tamamlansaydı Perec bunun başyapıtı olduğuna inanır mıydı? Yapıtın başlığa ulaşmasını sağlayan nedir? Oynanan onca oyunun temelle aynı ölçeğe sahip olması mı, yoksa yazarın bunu kabul etmesi mi? Perec'in başyapıtı -bana kalırsa- henüz yazılmamıştı, o zamana kadar yazdıkları arasından bir başyapıt seçmiş olabilir ama bunun üzerinde durmamış olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor, yapabileceklerinin sınırlarını zorlamak isteyen bir yazar için başyapıt diye bir şeyin olmadığını düşünmek de hoşuma gidiyor bir yandan, herhangi bir hiyerarşi yaratmadan sadece yazmak ve oynamak. Batur'un düşündüğü: "Herşey altın oranda kaynaştırılmıştır. Biraraya, başka hiçbir kitabında, böylesine kılpayı dozlarla gelmemişlerdir." (s. 17) Teknik işler başyapıtlık için yeterliyse katılıyorum ama daha fazlasının, bir metinle ilgili sadece yazarının duyabileceği şeylerin varlığını düşününce, eh, başka metinlerde daha fazlasını arayıp bulmak mümkün diyeceğim ama bu sefer de Uyuyan Adam'ı buluyorum bir odada, belki de en fazlası bundadır ve yapıt başına birkaç kez ortaya çıkan ve evlerden birinde mukim bu adamın varlığı metinden fırlıyor dışarı, sanmayın onu uçarı, düşünüldüğünde düçarı, bir başadam gibi gözükecektir ve başyapıtın ötesini gösterecektir: yaşamı. Enis Batur'un birkaç bölümde oynadığı oyunlara benzer içeriğe sahip bir cümle okudunuz az önce.

Claude Simon, Arno Schmidt, Julien Gracq, Yourcenar, Dagerman, Pinget, von Salomon -o hayvani metnini iki kez okumaya kalkıp yarıda bıraktım, kişisel yenilgilerimin en büyüğü bu, bir evliliği sürdürememek değil, bir şehre gidememek değil, bir metni bitirememek büyük bir utanç olarak duruyor tepemde, yakında, bir gün bitecek- gibi yazarların yanında Oğuz Atay da var, Batur'a göre Perec'i bunlarla anmalıyız, nesnel bir karşılığı var bu konumlandırmanın, şemalarla ve satrançla yazılan bu metnin yargılardan öteye bir yere ulaşması gerekiyor, zirvelerde bir yere ki ait olduğu yerde dursun. Batur'a göre. Araya bir katık: Bisküvinin köşesini yiyen kız çocuğunun hangi köşeyi yediği birkaç parçada karşımıza çıkacak. Belki bu köşe, yirminci bölüm. Belki de bu köşe, kırk sekizinci bölüm. Gibi. Oulipo anlatılacak, haliyle Jarry anılacak, Binbir Gece ile ölçüşülen boy görülecek, Perec'in doksan dokuz parçasını göreceğiz toplamda. Yüzüncüsü başyapıtı, kızın yediği bisküvinin köşesi.

Mevzuyu bilenler okumuştur veya mutlaka okuyacaktır, kaçmasın.
Işıl Özgentürk'ü iyi öykücülerin yanına koyuyorum. Birincisi, özgün imgelerle kurduğu bir dünyası var. Dümbelek, Denizanaları ve Acı Şeyler öyküsünde denizin ölümüyle denizanalarını çoğaltması, vapurun üst katındaki dümbeleklerin, çalgıların denizin ölümüyle bağlantısını kurması, anlatıcının bütün bunların ötesindeki insanı, içten bir yüzü arayıp bulamaması, ânı ilkel bir ayinin sürgitliğine dayaması ve denizanalarını bütün bunların ortaya çıkışına bağlaması güzel bir buluş. Gencecik kızların blucinlerini kasıklarına indirmesi meselesi belki tartışılır ama anlatma biçimi anlatılandan -bana göre- daha önemli, o yüzden yargıçlıktan sıyrılıp ırmağın çağlayışını duyuyoruz, ölü denizi canlandıracak kaynağın umuttan kurtulup yaşamaya başlamasıyla öyküyü sonlandırırken bir başka insandan ödünç alınan gücün önemini görüyoruz, anlatıcının rahatsızlığını paylaşan genç bir adam o ırmağı çağlıyor, paylaşılan duygu koşullar ne olursa olsun insana devam etme gücü veriyor, denizanalarının arasında.
İkinci mevzu, anlatının başlarında yeterince aydınlanmayan ögelerin yavaş yavaş açılarak birbirine ilişmesi, görkemli bir çatı oluşturması. Çetin adlı öyküde bunun karşılığı tam olarak var, beş kişi rakı masasında muhabbet ediyor, içlerinden biri yurt dışından yeni dönmüş, anlatıcının özlemle beklediği biri. Konuşuyor durmadan, faşizmi Wagner'e dolayıp anlatıyor, güncel bir tanrı olarak iletişimsizliği anlatıyor, anlatıcının duymak istemediği şeyleri anlatıyor, dalıp gidenlere aldırdığı söylenemez. Bunlardan biri olan anlatıcıyı dürtüyor ve coşkulu insanların, yaşamdan keyif alanların onca trajediden aslında habersiz olduklarını söylüyor. "Soruyorum kendime, ben trajik olanı algılayabiliyor muyum? Benim için trajik olan ne? Gene masadan uzaklaşıyorum. Hoşnut değilim yaptığımdan ama yol almalıyım. Bir hikaye başlangıcı mı oluşuyor?" (s. 17) Bu noktadan sonra gerçekten bir hikâye başlıyor, Çetin çıkıyor ortaya, aslında orada olmayan küçük bir çocuk. Anlatıcıya acılı yaşamını anlatmış, trajedinin ne olduğunu biliyor. Arkadaşının coşkusunu gören anlatıcı için zıtlık bariz bir hale geliyor, coşkulu söylemde sürekli anılan trajedinin bulunmaması ve trajediyi sunan çocuğun sessizliği. Coşkulu adam, insanların benzer kokuları taşıdıklarını söylüyor: sperm, aybaşı, lağım, parfüm. Öykünün sonunda ortaya çıkan, Çetin'in verdiği ve o zamana kadar çantanın içinde duran şişe açılıyor, kokular aynı. Bir noktada coşku, acı, her şey tek bir şişenin, tek bir konuşmanın içinde gizlenmiş olabiliyor. İyi bir öykü bu da.
Üç, Özgentürk'ün klasik anlatısı da başarılı. Meyhanede adlı öyküde, işte, meyhanede oturan adamın kendi ölümünü görmesi, sisler dağılır dağılmaz görüntünün kaybolması ve arka arkaya içilen rakılar anlatıcının ailesini yitirdiği düşüncesini gerçekle bir kılıyor, yalnızlığı ağırlaştırıyor. Anlatıcı anılarına dalıp giderken hiç tanımadığı biri çıkıyor, Fırat'ta birlikte balık tuttuklarını, çocukluk arkadaşı olduklarını söylüyor. Anlatıcı bozmuyor hiç, adamı dinliyor, tekrar görüşmek üzere ayrılıyorlar. Tuhaf bir gece, gençliği unutturduğu için güzel. Bu anlatıya bolca geri dönüş, zamanda sekiş katalım, Boşlukta çıkıyor ortaya. Akademisyen bir kadının bir gününü takip ediyoruz. Uyanıyor, kasıklarında ağrı. "Bedeni doğal varlığını özgürce yaşamak isteyen ikinci bir kişilik gibiydi." (s. 31) Bir ikilikle karşılaşacağız ama bunun için öykünün sonunu beklemek zorundayız, gerçi öykünün adı ipucu veriyor. Neyse, hazırlanması lazım. Engin'le görüşecek. Yemek yiyecekler, sevişecekler, kadın aylardır bu günü bekliyor. Aklına Engin'in karısı geliyor, "O kaltak kocamı elimden aldı!" dediğini hayal ediyor, sevişirken nasıl inlediği gibi detayları düşünüyor. Bir yandan da katı bir disiplin altında geçirdiği gençliği geliyor aklına, bu iki parça birbirinin etrafında sürekli dönüyor. Geçmişten anılar, Engin ve eşi. Birtakım akademik meseleler giriyor araya, Türkiye'de kadının sosyal ve sınıfsal konumuyla alakalı incelemeler, feminizmle alakalı söylemler, fikirsel donanım. Engin'le sevişmek üzereyken boşluğu duyumsuyor, etrafındaki boşluk, soluk aldırmayanından. Lambanın etrafında dolanan pervane böceğinin ölümünü kendi boşluğuna katıyor, boşluğun kirli sarısında yiten Engin'i duyumsayarak kendi huzursuzluğunda kayboluyor. Ağır bir öykü bu. Kadının yetiştiriliş biçimi ve parçası olduğu toplumun katılığı onmaz bir yara, durmadan kanıyor. Kitaptaki en iyi öykü diyeceğim.
Ölüm Nasıl Geldi, kalabalıkların içinde eriyip giden insandan uzaklaşıp farklı tür bir kayboluşa odaklanıyor. Yusuf Ali eski bir saz sanatçısı, en iyilerinden. Hiç kayıt yapmamış, dinlemek isteyenler doğrudan kendisini bulmak zorunda. Kasabaya ölümün geldiğini seziyor ama nasıl geldiğini anlamıyor, kara pelerinine sarılmış olarak mı? Hayır, ailesinin kent yaşamına uyum sağlamak için hıyanete kapılmalarıyla. Oğlu, gelini, torunu, hepsi Yusuf Ali'de yara açıyor. Oğlu bağlamasını satıyor adamın, torunu dalga geçiyor, bu tür şeyler. Ölüyor Yusuf Ali, bu çağda yapılacak en onurlu, huzurlu iş.
Diğer öyküler bu iki konu etrafında dönen öyküler. Kentle kırsalın çürüme biçimleri farklı olsa da insanların mutsuzlukları, hayal kırıklıkları ortak. Bu ortaklığı gözler önüne seriyor Özgentürk, gayet iyi öykülerle.
Çok sevdiğim bir hocam, dersinde, "Orhan Pamuk'u romancı olarak çok beğenirim, fakat Yeni Hayat'ı, bitirmeye tahammül edemediğim tek romanıdır. Kötü bir romandır Yeni Hayat," dedi üç hafta önce falan. Orhan Pamuk pek okumamıştım açıkçası, Kar'ı okumuştum bir tek. Mekan kusursuzdu, karakterler de ilgi çekiciydi. Yani hoşuma gitmişti. Güzeldi işte. Sessiz Ev'i almıştım, kütüphanede aylar boyunca o bana baktı, ben ona baktım. O bana baktı, ben ona baktım. O bana baktı, ben ona baktım. Yeni Hayat da onun yanında duruyordu. O bana baktı, ben ona baktım. O bana baktı, ben ona baktım. O bana baktı, ben ona baktım. Hocam öyle deyince aldım bunu, okudum. Çok da eleştiriliyordu, ne biçim kitap bu diye. Bitiremeyenler, bitirmeye çalışıp acı çekenler. Allah Allah dedim. Altı üstü kitap. Bunu diyenler Sevim Burak'a, Vüs'at O. Bener'e ne derler, çok merak ediyorum. Yok bitmezmiş bu kitap, yok …. Sen böyle ağlarsan bitmez tabii. Neyse, Allah sizi inandırsın, yolda okuya okuya 24 saat içinde bitirdim kitabı. Yolda okuya okuya diyorum bak. Bir sardı, böyle bir sarma yok. Şimdi bunun nesini beğenmediniz diye sorsam öyle kalırsınız. Kitap gayet içine alıyor insanı.

Yol kitabı arkadaşlar bu. Yani kitaptan yol geçiyor. Otobüse binip gitmelik yol. "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." Kalite kokan giriş. Ondan sonra bir üniversite öğrencisi, aşık olduğu bir kız, onun arkadaşı gibi biri ve ortada bir kitap. Gerisi yolculuk. Anadolu'ya yolculuk. Kasabalara yolculuk. Da şimdi konuyla bitmez, üslup da var. Orhan Pamuk'un ara ara aforizmalı, naif üslubunu pek severim. Eh, bu da süper o zaman. Şey bir de, Kar'ın müjdeleyicisidir bu kitap. Kar'daki karakterlerin bir iki prototipi var burada. O açıdan ilgi çekici, samimice. Hoş kitap.

Balıkçı'nın bu kitabı fena saran, çok pis saran bir eser. Anadolu'nun tarihi var bu kitapta. Genel olarak Batı'ya giderli bir kitap. Neden giderli? Çünkü o Sparta, Atina falan bulamaç haline getirilip hoop, Batı'nın temeli olarak sunuluyor araştırmacılarca. Eh, böyle bilmedik mi biz de? Ben öyle biliyordum, Balıkçı'nın dediğine göre öyle değil. Derin farklılıklar var, katakulliler var aralarda. Varmış yani. Bir ikincisi de "Hellenistan"ın Anadolu'daki arkadaşlardan, Miletos'tan ilim irfan çorlaması. Tıp, Anadolu kökenliymiş, oradan oralara göçürülmüş. Sonra bunların üstüne oturup Karagozis olayındaki gibi sahiplenmişler.
Böyle bir sürü olay anlatılıyor, güzel kitap.
Mızıkalı Yürüyüş bir anı kitabıdır ama değildir. Yine bir kara anlatı kitabıdır. İçki, askerlik. Lan anlatamıyorum ya, çok değişik oğlum. Yani böyle bir hayat nasıl yaşanabilir, yaşanmasını geçtim, nasıl tekrar tekrar anlatılabilir, böyle güzel anlatılabilir, aklım almıyor. Siyah-Beyaz da öyle kardeşim. Gerçekten, burada kendimi paralamayacağım, alın, okuyun. Bu kadar. Bunu da hiç yazmamam gerekirdi, oldu bir kere. Ya neyse, biraz daha anlatmaya çalışalım.
Vüs'at O. Bener, asker bir yazar. Yani askermiş zamanında. Eh, zamanın askerliğinde böyle bir adamın yaşadıkları şaşırtıcı gelmiyor. Kadınlarla arasındaki ilişki mesela. Ondan önce bir trajedi: Eşini sekiz aylık hamileyken kaybedişi. Kardeşiyle, babasıyla ilişkileri, hastaneler...
Heh, bu kadar.