Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Bilincimiz derin uykulardan uyku beğendiğinde, yahut dükkanı kapatıp bilmediğimiz bir yere gittiğinde orada olmadığını sezdiğimiz, büyük bir özgüvenin fiştiklediği biçimde orada olmadığını bildiğimizi iddia ettiğimiz insanların, evlerin, sokakların var olmadığını bize kim, nasıl ispat edebilir? Kendimize bunu nasıl ispat edebiliriz, daha da önemlisi; neden ispat etmeliyiz? Bir şeylerin varlığından emin olmamak, o şeylerin gerçekliğinden de emin olmamak mı demektir?
"Yerli Yüzyıllık Yalnızlık, biraz diyaloglusu" diye düşünmüştüm en başta. Çırak-Godot uyandı bir an mesela. Yıllarca bir şeyleri arayan insanlar. Büyülü gerçekçilik. İnceden inceye bir devlet eleştirisi, Perecvari alt-hikâyeler. Çok daha fazlası. Şu roman, Türk edebiyatı için büyük bir kazanç. Bak çok büyük konuştum ama karakterlerden köye kadar yeni kokuyor.
Neden "Gölgesizler"? İki sebebi olabilir, ilki durgunluk. Zamansız bir dünyanın bıraktığı izleri okuyoruz. İki; varoluşa bir gönderme. Gölge düşürmeyecek kadar yok bu insanlar, ancak gölge kavramını akla getirecek kadar da oradalar. Kelime oyunu yapayım; akıllara gölge düşürecek kadar varlar, görülmeyecek kadar yoklar. Boktan oldu, evet.
Filmini izlemedim, izlemem herhalde. Aklımda kaldığı şekliyle dursun, ara ara açıp okuyayım. Oralarda bir yerlerde bir şeylerin olmadığını bilmek güzel.
Çok sıkıntılı olduğumuzda neden bir şeyler yapmak isteriz? Çünkü sıkıntı bitsin diye. Yaa. Saçını kesen var, köpeğini uyutan var. Her şey sıkıntı bitirmek için yapılabilir. Ben bir kitap bitmeden diğerine başlıyorum bu durumda. Rekor yedi, bu hafta üç tane birden okudum. Biri bu.
Emin Köklü'nün serüveni tamamlandı böylece. Sürpriz bir şekilde devamı gelir mi, gelir. Önceki gibi muallakta kaldı. Pınar Kür de bence bilerek yapmış, kafasına eserse yazar bir tane daha.
Emin Hoca tatilde, dünyayı falan geziyor. Sonra Haydar Bilir'le karşılaşıyor, Narin diye bir kadınla karşılaşıyor. Haydii, olaylar. Yine birilerinin peşinde koşuyoruz, sürekli kullanıldığı için artık pek de sürpriz olmayan bir sonla karşılaşıyoruz.
Cinayetlerin çözüm bölümünün pek başarılı olduğunu söyleyemiyorum, çünkü tahmin edilebiliyor. Olayı bilmeyenler için söylemeyeyim; zaten baştan itibaren bir yerlerden çıkacak birini bekliyoruz. Katilden öte yazıcı aranıyor. Bulmak zor değil, kabak gibi ortada.
Ne bileyim, okunur kitap. Hoş. Artık hikaye yazsın bence Pınar Kür. Hikayelerini özledik. Daha çok yazmalı.
Butor'un modernizm düşüncelerinin kendi romanlarına yansıması, elbette yeni deyişler, yeni anlatı biçimleri ortaya çıkaracaktı, çıkardı. Oralara çok girmek istemiyorum, anlatacağım bir sonraki kitapta zaten yeterince bahsedeceğim. İki yerde birden olmaz lan. Al şimdi:
Dereceler. Evet. Bu romanda belli bir zaman dilimi var. Mevcut bu. İstisnalar olsa da her anı aynı hızda akan, en fazla bir gecelik atlamaların yaşandığı bir zaman dilimi. Üç sene böyle bu.
Roman, bu zaman diliminde üç farklı kişi tarafından yazılmış üç metinden oluşuyor. Biri tarih-coğrafya öğretmeni, biri bu öğretmenin yeğeni olan bir öğrenci ve sonuncusu da bu öğrencinin eniştesi, o da öğretmen. Üçü de aynı okulda bunların. Pierre Dayı'yla başlıyoruz. Dayı, neden böyle bir kitap yazmak üzere yola çıkıyor? Hayatından bıkmıştı, falan. Olabilir. Bu noktada romandaki metinlerarasılık olayının etkili olduğunu sanıyorum ve böyle ciddi bir cümle kurduğum için kendime tokadı basıyorum. Seviyeyi alçaltalım.
Neyse, Marco Polo var mesela. Odysseia ve daha birçok metin var romanda. Gargantua var. Tabii hoca tarih hocası falan, ama yazarın karaktere Marco Poloculuk oynatması, karakteri mitlerde yer alan kahramanlar gibi görmesi elbette mümkün, ki bence amaçlardan biri de buydu. Dolayısıyla bu romanın yazılma sebebi bir serüven, yola çıkmak. Dayı yola çıkıyor, yeğeninin hayatını anlatıyor. He, romanın süper bir kısmı da bu okul hayatının ne kadar manyak olduğu. Lan adamlar çocukken Latince, İngilizce falan bir sürü çeviri yapıyorlar. Bir bize bak, bir adamların 1950'lerdeki eğitimine... Dersem tabii şartlar, dönem olayları falan yeni bir dünya açılır, demiyorum ama düşünün bir.
Dayı, belli bir bölüme kadar yeğeni anlattı ve kalemi yeğene devretti. Aslında devretmedi, yeğenin ağzından yazıyor sadece ikinci bölümde. Yeğen Pierre, adaşına gider yapıyor bu noktada. "Bak," diyor, "ben çocuğum. Benim dilimden, benim yazacağım şekilde yazmazsan o işler olmaz." Harbiden, lan bir çocuk öyle cümleler kurmaz diyorsun. Üslup farkı olmuyor çünkü. Bir de bu kitap olayından haberi var çocuğun, o da ilginç.
Henry Enişte de tamamlıyor kitabı, çünkü bizim dayı tamamlayamıyor. Nedenini söylemem, spoiler. Üç farklı bakış açısı olunca olayların da farklı yorumları oluyor tabii, kitabın bazı önemli noktalarını iki farklı anlatıcıdan duymak için kitap ayracı koyun, fiş koyun, işaretleyin o kısmı.
Adı güzel, kendi güzel bir roman. Süper.
Modernizm diyorduk. Romanlar. Mehmet Rifat çevirmiş. Kendisi akademisyen, bu göstergebilim falan, çok sayıda araştırması olan bir hocamız. Kuram tanıtıcısı. Süper biri.
Eşyalar. Eşyalara anlam yüklemeyeceğiz. Eşya eşyadır. Fotoğrafını çekip uzaklaşalım.
"Nesneler, işlevlerinin dolaysız gerçekliği nedeniyle ve sanattan söz edilir edilmez, ilk işlevlerini aşarak kendilerini belirtenden başka bir işlev de üstlenirler: Sözgelimi, iyi çizilmiş, iyi işlenmiş bir çaydanlık, bir çaydanlıktır ama, bunu ötesinde de başka bir şeydir. İşte bu tür nesneler bir tablo ya da bir kitap olan şu çok gizemli nesnenin işlevini bize gösterebilmektedirler. Bu nesne öylesine bir özellik taşımaktadır ki, onun bir nesne olduğunu unuturuz genellikle."
Roman ve şiir. İmgeler ve açıklamaları. Eluard'dan örnekler.
Romandaki gerçeklik ve algıladığımız gerçeklik. Burada nesneyi ele alışımız çok önemli. Neyse o. Perec'in alışveriş listelerini, eşya listelerini hatırlayalım.
Anlatıcı. "Ben" anlatıyorsam, romandaki "ben" aslında biraz da "o"dur. "O" anlatıyorsa romanın içinde kendi de var. Ben anlatamıyorum tam, okunsun işte.
Bol bol Balzac gerçekçiliği var, Balzac üzerinden zaman-mekan geçişleri inceleniyor. Denemenin adı da Romanın Uzamı zaten.
Daha böyle bir sürü şey, fakat dikkatimi en çok çeken kısım şu:
"Müzikçi gibi romancı da çeşitli bireylere özgü serüvenleri katlara ayrılmış sağlam bir bütün içinde (sözgelimi bir Paris binası) sunabilir: Bu binadaki çeşitli nesne ya da olaylar arasındaki dikey ilişkiler, bir flüt ile bir keman arasındaki ilişkiler kadar anlamlı olabilir."
İtalikler benim. Çok mu Perec? Acaba Perec Yaşam Kullanma Kılavuzu fikrini buradan mı aldı? Gerçi kendi anlatışına göre pek öyle değildi. Ama...?
Güzel kitap, ufuk açıcı. Helal.
Beşir Ayvazoğlu, giriş bölümünde biyografi yazanların yazarla empati kurmasının, yazarla bir olmasının öneminden bahsediyor. Kendisi bu konuda gayet başarılı olmuş, Peyami Safa'ya, "Naber kanka?" diyecek konuma geliyorsunuz kitabı okurken. Süper.
Nesini anlatayım, onu da bilemiyorum. Peyami Safa-Ahmet Haşim kavgası, Peyami Safa- Necip Fazıl dostluğu. Ve düşmanlığı. Oğlum bir şey söyleyeceğim; o zamanın yazarları çok çirkefmiş lan. Hadi artistik bir kelime kullanayım: Ad hominem lan. Tartışmaların çoğunda öne sürülen fikirden ziyade karşı tarafı aşağılama, fiştikleme... Tiksindim anasını satayım. Peyami Safa da bu tartışmaların en önde gelenlerinden. Hatta tartışma çıksa da kalemimi parlatsam diyormuş. Ulan sanatçısınız siz hayvanlar... Tövbe ya. Ne diyordum. Necip Fazıl'la Peyami Safa iki defa dost oluyorlar, iki defa düşman oluyorlar. Şöyle de ilginç bir nokta var; tartışan taraflardan biri ölünce diğeri hemen öleni övüyor. Şöyle büyük şairdi, böyle şeydi. E adamı itin göğsüne sokan sendin? Çok acayip ortamlar ya.
Görüldüğü üzere "Hayatı, Sanatı, Felsefesi, Dramı" ve ben de böyle incelesem daha iyi, çünkü ortadan bir yerlerden girmek istemiyorum mevzuya.
Hayatı:Çektiği sıkıntılar, çocukluğu, evliliği, ilişkileri... Acayip bir hayat. Safa'nın yakın dostlarıyla konuşan Ayvazoğlu, ilk ağızdan bu bilgileri almış ve güvenilir olmayanları da ayrıca belirtmiş. Bu sebeple şukunu en kralını hak ediyor zannediyorum.
Sanatı: Aslında hayatıyla paralel. Kitaplarını ele alacağım, makaleleri ve fıkraları başka bir kısımda yer almalı. Kitaplarında önceki yazıda da söyledim; hayatıyla paralellikler var. Ne yaşadıysa illa bir şekilde romanlarda yer alıyor. Bir de polisiye romanları hakkında iyi konuşmuyor Safa, "Onlar benim karalamalarım," diyor. Buraya kadar tamam, ama bence Safa'nın hangi yazarlardan etkilendiği, ilk karalamaları, ilk başarıları üstünde daha fazla durulsaymış iyiymiş. Sanatı diye ayrı bir bölüm yok kitapta, metnin içinde Safa'nın yaşamına göre yer alıyor kitaplar. Bu şekilde işlenmesi güzel olmuş, sürerlik bozulmamış.
Felsefesi: Vallahi yazmaya üşendim. Bergson var. Var da var yani. Son dönem kitaplarındaki felsefi kısımlardan fikir sahibi olunabilir. Kendisi koyu bir marksizm ve komünizm düşmanı, bunu ekleyeyim.
Dramı: Eşinin durumu, oğlunun ölümü, parasızlık derken kendisi yaşadığı dönemde çıkan hemen her büyük gazetede yazmış, geçimini o yolla sağlamış. Yazdığı kadar da okumuş bir adam. Tıp bile biliyormuş, iyi biliyormuş hem de. Doktor olan bir kankası öyle söylüyor. Yani yazarak elde edilen bir hayat var. 17-18 yaşından beri yazdığını düşünürsek korkunç bir tablo: Binlerce fıkra, makale, onlarca polisiye kitap. Çok zor lan, düşünsene bir.
On numara kitap yani. Of.