Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Hapishane hayatı. 1941. Parası olan konuşuyor, olmayan yastıksız, yorgansız, penceresiz koğuşta yaşamaya çalışıyor. Soğuktan donanlar oluyor falan. Bir gün kan davasından hapse düşmüş bir kaptana annesinden 150 Lira geliyor. Büyük para 150 Lira. Yancılar türüyor tabii. Koğuş değiştirmek için yatak satın almak lazım, o da büyük para. Kumara girmeden olmuyor. Kaptan da giriyor en sonunda kumara. Biraz da kıt bir arkadaşımız, kadınsızlıktan kafayı yemiş. Hapishanenin en zengin adamını üttükçe ütüyor. Pencere taktırıyor koğuşa, duvarları badanalatıyor. Derken olaylar, gerisini anlatmıyorum.
Mapus argosu on numara, hapishane günlerinden faydalanmış Orhan Kemal tabii. Onun dışında tipik Orhan Kemal insanları. Özlemişim şahsen.
On numara novella, iki saatte biter.
Kim diyordu insan boş bir levha olarak dünyaya gelir, yaşadıkları ve öğrendikleriyle dolar diye? Bunu Recai Bey'e söyleseydi tokadı yer, otururdu zannederim.
Recai Bey eski bir başkomiser. Arkası sağlam bir çocuğu tokatladığı için gözden uzak, masa başı bir işe yollanıyor. İşi, eskiden okumayı hiç sevmediği gazeteleri tüm gün boyunca okumak. Normalde küçücük odada yaptığı başka bir şey yok çünkü, gönül eğleyecek bir tek gazeteler var. Böyle bir adamın buhranları diyerek noktayı koyabiliriz. Lakin koyarsak yazar rüyamıza girer, "Bu kitaptan anladığın şey bu mu?" diyerek kalayı basar. Haklı. Bir insanın hayatı nasıl kayar, her yönüyle önümüzde. Çok fazla olay olduğu için kronolojik olarak ele alıyorum:
Çocukluk: Köydü galiba, küçük bir yerde büyüyen Recai'nin babası dam çökmesi sonucu öldü. Annesi hiç sevmiyordu çocuğunu, çünkü çıkan bir yangında çocuğun ölen kardeşini mangala ittiğini veya kardeşi kurtarmakla uğraşmadığını düşündü, çocuğunu suçladı ve hep aşağıladı. Dayısı bin beter; çocuğu patakladı sürekli. "Baban ayının biriydi," dedi. Babasını hiç bilmiyor çocuk. Matbaaya işçi diye verildi, tecavüzden zor kurtuldu.
Bu noktada Recai Bey'in hayatını kaydıran en önemli etken var: Böcekler. Bir gün kenefe düşüyor, çığlık çığlığa. Böcekler, arılar... Pislik. Nefret ediyor hepsinden. Dayısını, annesini, sonra da bütün insanları böceklerle eşliyor. Roman boyunca sürecek olan böcek izleği burada temelleniyor. Bir sabah hamamböceği olarak uyanmıyor Recai Bey, hamamböceğine dönüşmüş bütün insanlardan nefret ediyor.
Gençlik: Dayısı bunu polis okuluna yazdırıyor. Zaten çocuk sorunlu, bir de polis yap bunu, aferin.

Bundan sonrasını bölümlemiyorum, bölümleyemem. Şimdi böyle bir insan polis oldu. Öğrendiğimize göre çok da hisli bir insan ki belli, hayatını çok hisli olması mahvediyor biraz. Lakin sert olması gerektiğini, en ufak bir çatlak dahi oluşursa ayvayı yiyeceğini düşünüyor. Bu açıdan baktığımızda işiyle yaşamı arasındaki rol karmaşasını bir yana koyalım. Bitmedi. Binnur giriyor hayatına. Heh, bunu ayrı bir şekilde inceleyebilirim.
Kadınlar: Kadınlardan, cinsellikten nefret ediyor. Çocukken hamama gidiyor, hamamda okşuyorlar bunu. Sonra annesi yüzünden tiksiniyor kadınlardan. Polis okulu döneminde kerhaneye götürüyorlar, oradaki kadının orasındaki kılları görünce kusuyor. Sonra Haşmet Hanım var, çalıştığı yerdeki sekreter miydi neydi. Onunla yatıyor yatmasına da ağır sarhoş. Pek de yatmak istemiyor. Oluyor bir kere. Bu noktada olaya gel: kadın regl. Bütün o kan vs. adamın üstüne. Zaten temizlik hastası bir insan, iyice kafayı üşütüyor. Binnur var, kapatması/karısı. Binnur da hayatı zindan ediyor Recai Bey'e. Adamın kadınlardan çekmediği yok açıkçası. Bir de komşu bir kız var. Çorba falan getiriyor bizimkine. Tabii bizimki kafayı cortlatmış, kızın da kevaşe olduğunu düşünüyor.
O kadar çok, o kadar çok ayrıntı var ki yarısına girsem sabaha kadar yazmam gerekir. Süper noktaların üstünde durup bitireceğim.
* Recai Bey'in zaman mefhumu öyle bir kaykılmış ki olan şeyleri olmamış gibi düşünebiliyor, tam tersi de mümkün. Psikolojinin bozukluğuna bir örnek.
* Romanın başında bir böcek öldürme kısmı var, uzun zamandır hiç o kadar bunalmamıştım. On numara.
Recai Bey'e göre bütün insanlar yalancı, sahtekar. Politikacılar şerefsiz, çocuğuna bakmayıp karakolda dayak yedirten anneler sorumsuz, her şeyi Recai Bey bilir, bilmediği hakkında düşünmez, etrafındaki pislikleri, böcekleri tokatlamak için polislikten, sopa çekmekten daha iyi bir yol yoktur ona göre.
İnan çok küçük bir kısmı anlattım, her paragrafı ayrı bir olay bu romanın.
Ah Reha ah. Reha isimli bir gencimiz var. Tıp okumak istiyordu galiba, lakin iktisat okumak zorunda kaldı. Para lazımdı çünkü. Torpille bir bankaya girdi, ardından askere gitti. Kabaca böyle.
Bu Reha'nın iç dünyası. Annesiyle yaşayan bir insan, çocukluk aşkıyla olaylar yaşayan bir insan ve metresinin cazgırlığıyla uğraşan bir insan. Annesine karşı çekinik. Çocukluk aşkıyla oynuyor, pişman oluyor, kendini sorguluyor. Bitimsiz bir üçgen. Metresi de tam metres; kan emici. Tam erkek. Zaten şöyle bir cümle de var:
"Son günlerde ne kadar çok kullanır oldum şu erkekçe sözcüğünü? Bunun üzerinde düşünmem gerek."
Bence biraz geç kaldı, neyse.
Yine geçmişe dönüşler, şimdiyle bağdaşımlar. Reha aslında asker. Niğde'de. Askerdeyken bu geçmişteki olayları, çocukluk aşkı Halide'yi, annesini düşünüyor. Bu noktada şimdiyle geçmişin bir muhasebesi. Askerdeyken hayatı anlamaya çalışan 25 yaşındaki bir gencin baharla gelenin de, kışla gelenin de aynı olduğunu, bekleyişlerin yaşamı tükettiğini anlaması.
Metresi değil de, Halide'yi ele alacağım. Halide konusu mühim. O hemen her erkeğin suçluluk duyacağını düşünüyorum. Hepimizin geçmişte yaptığı hatalar var. İlişkiler konusunda hepimiz toyduk, toyuz.
"Gerçekten çocuk olmak gerek âşık olmak için. İnsanın, bunu anladıktan sonra tekrar çocukluğa dönememesi ne kadar kötü..."
Çocukluğa dönememek bir yana, çocukluğun insanlara duyduğu sonsuz güvenin, saflığın elde edilememesi çok daha üzücü. Reha beyimiz bu Halide'yi götürmek için elinden geleni yapıyor. Ara ara pişman oluyor, ara ara saldırıyor. Halide'nin tek istediği; Reha'nın kendisini birazcık olsun sevmesi. Babası veremden ölmüş, kendisi de veremden çok çeken bir kız Halide. Reha'nın annesi, bir ara işkilleniyor durumdan. Reha bir ara Halide'yi evine davet ediyor, o ara da bir şeyler oluyor. Annesi tam emin olamamakla birlikte oğlunu uyarıyor. Kaba tabirle eve kız atılır mı lan, anneye çaktırma bari. Hamilelik mevzusu var, o daha beter. Böyle kalbimi iki yandan sıkıştırmışlar gibi hissettim.
Genç bir erkeğin kadınlara, hayata bakışı. Bunlar askerlik öncesi tabii. Askerde de Doktor İzak var, en yakın arkadaşı diyemeyiz de askerlik süresince konuşacakları başka kimse yok. Hüseyin Çavuş isimli bir zatın yanına taşınıyor askerde. Adam bir düşkün. Cavidan Hanım var, sadece okumuş, üst seviye erkeklerle yatıyor. Derken askerlik ortamı da tuzu biberi.
Gazeteler, Erhan Bener'in bir diğer takıntısı. Bir diğer felâket tellalcısı.
"Meclis tatile girmiş. Parti liderleri yurt gezilerine çıkmış. Ekmek fiyatlarına zam yapılmış. Bir maden ocağında grizu patlamış, on işçi ölmüş."
Çok fazla not almışım ama onları paylaşıp okuyacaklar için izlekler oluşturmak istemem. Okuyunuz. Süper kitap.
Araya sıkıştırdığımız hoş bir kitap.
Altı Yıldız Savaşları mı, her neyse, böyle savaşlar olmuş ve dünya cortlamış. Böyle soylu gibi, kont gibi insanlar türemiş kalelerde. Sekiz tane falan kale var, belki on. Buralarda Köylüler var. Mekler var. Bir de bu soylular var. Bütün işleri Mekler yapıyor, onlar da gezegenlerden getirilmiş köle-işçiler.
Bir gün bu arkadaşlar ortadan kayboluyorlar. Nereye gittiler falan derken bakıyoruz, isyan için toplanmışlar. Beyinleri radyo gibi. Konuşabiliyorlar kafa yoluyla. İşte isyan ediyorlar, kaleleri teker teker indiriyorlar. Son kaleye geldiklerinde bu soylular savaşmak istemiyorlar, çünkü tembel ve kibirleri içinde ölecek kadar soylular. Aşağılanmak gibi geliyor onlara bir zamanlar suratlarına bakmadıkları yaratıklara karşı savaşmak. Fakat içlerinden biri bir şeyler yapıyor derken ortaya güzel bir roman çıkıyor.
Göçebeler ilginç burada. Göçebeler en delikanlı adamlar. Bedevi gibiler.
Kısacık bir şey zaten, otobüste bitirirsiniz. Alın.
Tante Rosa bir kadındı. Bir kadındı Tante Rosa ve insanlığı, kadınlığından sonra geliyordu.
Rosa evini bıraktı, aforoz edildi, orospu olmaya çalıştı, iş kurdu, dergilerden öğrendi hayatı ve gitti. İsyancı değildi; hiçbir zaman yakındığı, sızlandığı görülmemiştir, duyulmamıştır. Onda çoğu insanda bulunmayan bir özgürlük, belki de tutsaklık vardı: gidebilmek. Bıraktıklarının acı verici olması için onlara bağlı olmalıydı, bağlı değildi. Bir bağı yoktu Tante Rosa'nın.
"Tante Rosa bir kapı dışarı atılmadır."
Tante Rosa, insandan öteydi. Farkında olmadıklarının kendisi için bir önemi yoktu. Çocuklar, koca, iş, yaşlılık. Bunların hiçbiri yoktu onun için.
Yine de, "Tante Rosa olmak, yaşlanmaya, uyuz moruk bir kedi olmaya engel değil." Yaşlanırken hayatına giren erkeklerin bir oyuncak kadar, bir eşya kadar değeri vardır. Bütünleşik bir değer sistemindedir hepsi; hiçtirler. Sonuç hiçliğe çıkar, kendi hariç. Perecvâri eşya sayımlarının gizlediği bir değersizlik duygusu, veya bütün değerlerin aynı ölçüde, aynı biçimde yokluğa karışması. Fakat o bunları hiç düşünmüş müdür? Sanmıyorum. O sadece yaşıyordu.
Tante Rosa'nın ölümü. Bürokrasinin pençesiyle bunalmamış mıyızdır? Demir bir el kalbimi sıktı, sıktı ve sonun gelmesiyle derin bir nefes almayı başardık. Yine de aklımıza düştükçe bir tıkanma duygusu gelir ve gitmez. O da sadece yaşıyordur, gitmeyi bilmez.
11 hikâyeden oluşuyor Tante Rosa. 11 kesit. Hepsinde bir bağ, tümde birleşen aynı Tante Rosa var.
Böyle. Romanla ilgili birçok bilgi var, kitabın sonunda üç inceleme var mesela. Bunları hiç almıyorum, kitabı alanlar okusunlar. Bilge Kitabevi Sahaf'tan 6 TL'ye almışım. 1,5 ay oldu sanıyorum. On numara kitap. Şöyle bitiriyorum:
"Ben unutmam ama, Tante Rosa'nın öldüğünü bir ben unutmam. Onu o dehlizlerden ben soktum çünkü. O Rosa ki her dehlize sokulabilir. O Rosa ki istenirse yaşar ve ölür. O Rosa ki şu şartlarda da bu şartlarda da yaşar. O Rosa ki acıklı da gülünç de olabilir. O Rosa ki ne bir nokta ne bir virgüldür. O Rosa ki başkası tarafından verilmiş bir ad, başkası tarafından çektirilmiş acılardır. O Rosa ki beceriksizliklerde ısrardır. O Rosa ki kimseye bir şey öğretemeyip, kimseden bir şey öğrenemeyendir. O Rosa ki düşünde kendi cenazesine gelenleri görüp kendi ölümüne ağlar. Onlar ki hep kendi ölümlerine ağlarlar, kendi yalnızlıklarına, kendi kadersizliklerine ağlarlar. İşte bütün bunları, o Rosa ile birlikte öldürdüm. Noktayı koyup düğümü çözmek için."
Hanimiş: Eklemeden edemeyeceğim; Tezer Özlü, Nezihe Meriç, Erendiz Atasü, Peride Celal... Hepsi keyifle okuduklarım, lakin Sevgi Soysal, ne bileyim, ayrı bir güzel geliyor. Helal.