Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

"Kızın yazdıkları eğer doğruysa, önemli bir toplumsal, bireysel, ne bileyim, işte öyle önemli üzerinde durulması gereken bir olayla karşı karşıyayız demektir."
Evet, gerçekten de toplumsal bireysel falan bir şeyler.
Elif kızımız Sivas'ın bir köyünden. Babası, oğlan doğuramadığı için ilk karısını boşamış. Yenisini almış. Yenisi de kız üstüne kız doğurmuş. Elif de bu aradaki kızlardan. Sonra bir tane oğlan olunca adam şenleniyor tabii. Kötü bir insan değil. Kötülüğü basite indirgeyemeyiz sanıyorum. Anlatacağım insanlar köylü; nesillerdir adetlerini, kızgınlıklarını sürdüren insanlar. Kötü deyip geçemiyorum.
Elif'in bir ablası var, Ankara'da yaşıyor. Evlendiği adam da köyün büyük bir ailesinin oğlu. Mahmutoğulları mıydı neydi. Alevilik-Sünnilik çatışması var. Normalde kız vermiyorlar birbirlerine, bunlar evlenmiş ama. Elif köyde okula gidiyor, başarılı bir kız. Sonra bir yaz ablasının yanına gidiyor, buna iş buluyorlar. Bir ailenin yanına giriyor. Bu ailelerin yanına girme de önemli; Elif buralarda şehir hayatını öğreniyor. Köye dönüyor, şeyh amcası hasta bir adam. Herkes sözünü dinliyor İsmail Amca'nın. Romandaki sağduyu kendisidir.
Zibilyon tane olay var romanda, ben keskin olanlarını alacağım:
* Elif'in şehir hayatını tanıması. Haliyle çok büyük bir dünyaya giriyor kız, feleği şaşıyor. Girdiği ilk ev biraz sıkıntılı olsa da ikincide iyi insanlarla karşılaşıyor. O andan sonra şehirden uzak kalamayacak artık.
* Köydeki cinsellik. Babanın çat çat boşanıp evlenmesi, erkek çocuklarıyla kız çocuklarının ilişkileri. Köyde oynaşmaktan, çocuk doğurmaktan başka bir eğlence yok. Bu yüzden hamile kalıp hayatı kararan kızlar, hamile bıraktığı kızla evlenmeyen gençler gırla. Trajedinin kralı yaşanıyor.
* Siyaset. Alevilerin "Halkçı" olması, başka bir kesimin Demirkıratçılığı. Çatışmalar oluyor elbette. Dönemin siyasi ortamını köy açısından izleme.
* Elif'in sonu. Köydeki kızlar gibi olmak istemeyen, kendince aşık olan ve aşk için sonuna kadar giden bir kız.
Beş yıldız bir roman. Erhan Bener'e kısa bir ara, başka şeyler okumalıyım.
18 yılda yazılmış bir roman. Malzemesi bol, yoğun bir roman. Doğaldır.
Kerim Turgut, Elif'in Öyküsü'ndeki Kerim Turgut. Not defterlerini kitaplaştıran adam. İki roman arasında bir bağ yok, bu adam hariç.
Paralel Aynalar diyorlarmış bu anlatım tekniğine. Hani lunaparklarda falan olur. Arkanda, önünde ayna var. Küçük bozulmalar, arkalardaki aynalarda gitgide büyür. Farklı bir insanı görürsün o zaman. Bu da öyle. Pınar Kür de kendi polisiyelerinde kullandı bunu. Oyuncu'da da mevcut bu teknik.
Kerim Turgut bir avukat ve yazar. Bürosunun bir odasında dergi çıkartıyor, kitap yazıyor, üç çocuğu ve iki karısı var. İki karısı demek pek uygun olmadı. Karısı Nihal ve sevgiliden de öte bir şey; Günseli var. Çocukların adları Cüneyt, Erdinç ve Meltem. Bir sülale kitabı olduğu için kadro geniş aslında.
Zaman açısından ele alırsak kitabın başında yer alan Ada'daki ev sahnesi var, ondan yirmi yıl sonraki zaman dilimi ve kitabın büyük bir kısmını kaplayan 65 yıllık bir geçmiş. Romanı zamanlar açısından incelemek isterim, çünkü her zaman diliminin birbiriyle sıkı bir bağı yok. Elbette sonda bir bütün haline geliyor.
İlk gün. Nihal'le Kerim'in 25. evlilik yıldönümleri. Bu kısımda çocukları tanıyoruz. Nihal'in evliliği hakkındaki düşünceleri geliyor ardından.
Nihal, kolejden sonra üniversiteye gitmemiş, Kerim Turgut'un akrabaları ve çevresi tarafından küçümsenmese de yetersiz olduğu görüşüyle dışlanmış bir kadın. Mücadele ediyor haliyle, en iyi yaptığı iş bu. Mücadele ediyor, kocasının yanında olmaya çalışıyor. Kocaya geliyoruz, romanın en mühim ve zannımca tıynetsizlikte bir numara olan Kerim Turgut'a.
Kerim Turgut'un nasıl bir ortamda büyüdüğünü, gençliğini ve sonrasını daha bilmiyoruz. Üçüncü zaman diliminde ortaya çıkacak bu. Şimdilik başka kadınlarla da ilişkisi olan bir adam olduğunu biliyoruz. Önce Hilâl giriyor hayatına, sonra Günseli giriyor. Nihal durumun farkında, fakat Nihal'de de bir kompleks var; eşine yetememe kompleksi. Çok hisli, duygulu bir insan ya ağzına vurdumunun Kerim'i. Böyle tiplere uyuz olurum arkadaş ben. O kadar oku, et, kitap yaz, bilmem ne. Hâlâ çocuklarına, sevgililerine, karına oyunlar oyna. Kendini çözümleyememiş bir insan Kerim Turgut, bu sebeple nereye sürükleneceğini bilmeyen, sürüklendiği zaman da başka bir role bürünerek yaşamını sürdürmeye çalışan bir insan. Bir roller çöplüğü.
25 yıl sonrasında Kerim turgut ağır bir enfarktüs geçiriyor, hastaneye kaldırılıyor. Tabii bu 25 yılda Meltem evlenmiş, Paris'e gitmiş. Mutlu değil. Cüneyt profesör mü olmuş, doçent mi olmuş, öyle bir şey. Nihal boşanma davası açmış kocasına, çünkü Günseli'yle olan ilişki, Kerim'le Günseli'nin arabasının sol görüşlü teröristlerce taranmasıyla ayyuka çıkıyor ve Nihal daha fazla dayanamıyor duruma. Oyuncu bu noktada önemli. Kerim Turgut hastaneye yatınca Günseli boş durmuyor, büroya giderek Kerim turgut'un üzerinde çalıştığı son taslağı buluyor. Adı Oyuncu. Bu noktada paralel aynalar giriyor işin içine. Anlatıcının eseriyle Kerim Turgut'un eseri birbirini yansıtıyor, tabii bakış açıları farklı bu noktada. Üçüncü kısım da Günseli'nin eline geçen dosyayla başlıyor.
Kerim Turgut'un hayatı. Karşı cinsi keşfediş, ilk cinsel deneyim, asker baba ve güçlü sayılabilecek bir anne, babadan sürekli dayak yiyen bir ağabey. Kitap tutkusu, sürekli okuyan bir çocuk. Gençlik arkadaşları, savunulan görüşler ve tutuklanmalar. 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerine içeriden bir bakış. Daha ayrıntı vermeyeyim, zira çok zengin bu siyasi olaylar. Ayrıca Erdinç'in ve kısmen Cüneyt'in evden kopuşlarına temel sağlıyor. İnceden bir aydın eleştirisi de var bu bölümlerde.
Gürsel Aytaç'ın romanla ilgili güzelce bir incelemesi var, okunabilir. Falan.
Kendisi gazetecilik ve eleştirmenlikten arta kalan zamanlarında deli gibi savaşa koşturduğu için kaybolmuş haliyle. Demek ki savaş kötü bir şey. Hemingway'e bunu söylesen, "O zaman nasıl roman yazardım kanka?" diyebilir. Haksız değil.
Ambrose Bierce'ın eline geçen bir metin var, 17. yüzyıl el yazması. O yazmada bir hikâye var. Bierce da bunu kendince yeniden yazmış. Olay bu.
Keşiş var bir tane, ailesi falan yok. Tanrının çok sevgili bir kulu olmak için manastır gibi bir şeye kapanmak üzere yola çıkıyor. Yolda bir kız görüyor, celladın kızıymış o meğersem. Ondan sonra işte Hristiyanlık eleştirisi ama bu eleştiriyi tüm dinlere yayabiliriz. Kadıyı kime şikayet edeceksin mantığı. Dini vecibelere uyamadığı için dışlanan bir kız, bizim saftirik de onu korumaya çalışırken ceza yiyor, sonra sürgüne gönderiliyor bir dağa. Ot toplasın diye. Orada kızla yeniden karşılaşıyor derken sonu çok acayip. Tanrı emir veriyor buna, gökler açılıyor falan. Tam fantastiğe bağlıyor. Süper.
İncecik kitap zaten, hemen okunur. Okunsun.
Bir şirket var, bu şirketin sahibi Büyükhanım. Omuzlarındaki meleklerle konuşan bir fantastik bayan. Hafiften cortladığını tanıdıklar da biliyor, lakin kadın çok güçlü. Servet sahibi. Namazında niyazında. Gençliğinde bir iki ceviz kırmış, kendisine Fransızca öğreten bir adamla işi pişirmiş. Tanıdık bir imam yardımıyla adamın ruhunu falan çağırmayı düşünüyor.
Şirketi yöneten adam, Büyükhanım'ın görümcesinin oğlu Cahit. Zampara bir adam. Annesi bir ipcambazıyla Lübnan'a kaçıyor galiba, orada Cahit doğuyor. Sonra annesi ölünce Cahit Büyükhanım'ın kanatları altına alınıyor, İsviçre'ye falan yollanıyor okuması için. Bir liberal insan Cahit, tam sistem adamı. Paraya ve güce tapıyor.
Sevin, Büyükhanım'ın kardeşinin torunu. Şeker gibi bir kız, kötülüğün yakınından uzağından geçmez. Büyükhanım, Cahit'le bunu evlendirmeyi düşünüyor. Bunun bir abisi var, Emin. Gomonik. ODTÜ'de okuyor, tutuklanıyor falan. Romanın siyasi bir boyutu Emin'in ve Emin'in kankası İlhan'ın üstünden dönüyor.
İlhan, Mardin'de bir tünel inşasında çalışan mühendis. O da şeker gibi bir adam. Kankası Hiram var, Kürt. PKK da bu noktada olaya dahil oluyor.
İlhan'ın baba bir kardeşi Nükhet. Babaları şirketin hissedarı, Nükhet bağlantısı da oradan. Nükhet, Cahit'i seviyor. Sekreter İclal de Cahit'i seviyor gibi. Galip isimli nakliye işlerine bakan adam da İclal'in iplerini elinde tutuyor, katakulliler çeviriyor. Şöyle: Şirketin Avrupa'dan getirttiği malzemeler arasında listede olmayan şeyler de var. Bu malzemeler Irak'a gidiyor, Saddam'ın Cehennem Topu adlı silahı için malzemeler. Ona karşılık Hiram adlı diş hekimi arkadaş da PKK'nın zorlamasıyla bir şeyler yetiştiriyor. Çok karışık lan olaylar. Bu kadarını anlatayım, deli detayları okuyucu keşfetsin.
Bir iki ayrıntı vereyim.
"Bu kız adam olmaz, en iyisi köyüne yollamak!" diye bir laf geçiyor arada. Direkt Elif'in Öyküsü'nü hatırlıyoruz.
Sevin, Cahit'le zaman geçirmek için İstanbul'a gidecek, Ankara'da. Şehirde bir bomba patlıyor, silah sesleri geliyor her yandan.
"Sokaklarda kan gövdeyi götürüyordu ve Sevin, orada balkonun yarı karanlığında, belirsiz, ama en azından maddi sorunlar açısından ona şimdikinden daha rahat koşullar sağlayacak bir yakın evliliğin muhasebesini yapmakla meşguldü. İki sokak ötede, belki de kendisinden genç birtakım insanlar, bir anlaşılmaz savaşta canlarını verirken, bu savaşta doğrudan taraf olmayan başka birtakım insanları da göz kırpmadan öldürebiliyorlardı..."
111'de Hiram'ın Kürt devleti hakkındaki görüşleri önemli. Kürt-Türk kavgasını bitirecek tek şeyin özerklik olduğu görüşü var.
Cahit'in bir sözü: "Öyledir, öyledir dostum! Özal haklı. Büyük düşüneceksin. Büyük işleri hedefleyeceksin. İnsan her zaman, belki de erişemediğinden fazlasını istemelidir ki hiç değilse azı eline geçsin!"
Romanda karakterleri normalde sarsması gereken bazı olaylar var fakat hafif bir dalgadan fazlasını göremiyoruz. Kazalar üstüne kurulmuş bir roman, ölümler üstüne kurulmuş. Güncel meseleler üstüne yazılmış "hızlı" bir roman etkisi bırakıyor insanda. Kadro kalabalık, daha saymadığım çok adam var ama bu adamların üstünde pek durulmamış, zira romanın olayı dönemin sıkıntılarını güzel bir çorba yapmak. Karakterlere inemeyişimiz, bu olayların biraz havada kalmasına sebep oluyor. 300 sayfalık roman rahatlıkla 600 sayfa olabilirmiş, böylece sıkıştırılmışlık duygusu da vermezmiş. Falan.
Dönüşler... Çarkçı bir amcamız var, 47 yaşında. Babası alkolik, ölüyor. Annesiyle ablası var, leş insanlar. Karısıyla kızı var, bunlar da leş. Bunların isimlerini şöyle bir duyuyoruz, o kadar. Pek ilgilenmiyor onlarla, zaten adam gemide çalıştığı için Singapur benim, Finlandiya senin, geziyor. Kızlar mızlar, alkol falan. Singapur'da aşık olduğu bir kız vardı bunun, bırakmak zorunda kalmış. unutamamış onu. Bir dayısı var, arkeolog ve emekli öğretim görevlisi. Yeni Foça'da yazlık evi var, orada yaşıyor.

Bir gün bu dayımızın ölüm haberi geliyor 47'ye, gemideyken. 47 diyeceğim, adının geçtiğini anımsamıyorum çünkü. Dayıdan bir de mektup geliyor. İşte, "Ben ölüyorum falan, evi sana bıraktım, para da bıraktım. Gel, yaşa, işini bırak. Bin Suratlı Billur Top'u kimseye verme, Kızıl Şeytan'a dikkat et. Bir de mezarıma iki çiçek bırak lan hayırsız," falan diyor. Bizimki hemen uzuyor Yeni Foça'ya.
"Dönüşler, felsefi tartışmalarla iç içe geçmiş sürükleyici bir roman olma özelliğinin ötesinde, yerleşik ahlak değerlerini ve cinselliği de çarpıcı bir biçimde sunuyor."

Sunuyor da, ne kadar yetkin bir şekilde sunduğu tartışılır. Her şeyden bir tutam gibi olmuş. Devam edelim.
Şimdi bu dayı kişisinin çok deli teorileri var. Diyor ki bedeni tamamlayan candır, can da ölümden sonra kaybolmaz. Bir çember içinde bütün hayatlar döner, zaman ne olursa olsun aynı senaryolar oynanır. Evet, kısaca, pek kısaca bunu diyor. Hatta Yunus Emre'den, "Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm" alıntısını çok yapıyor.
Erhan Bener'in ve Vüs'at O. Bener'in yaşamlarındaki askerlik olgusuyla ne kadar paraleldir bu, bilmiyorum. Dikkatimi çekti yine de.

Yine Türk-Kürt olayı var. Erhan Bener, böyle ince ince sokuşturuyor dönemin sosyal olaylarını. Türk-Kürt kardeşliği ve çatışması geçiyor kısa da olsa. 47 apolitik bir görüntü çiziyor, site yöneticisiyse kutuplara ayrılmanın farkında.
Bir de fikrimce özellikle tekrarlanan bazı cümleler var. Singapur'daki sevgilinin verdiği Colt, dayının plakları ve kasetleri benzer cümlelerle tekrar anlatılıyor. Erhan Bener'in kitabın adına gönderme yaptığını düşünüyorum, hata olduğunu sanmıyorum bunların.