Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Bir başka İstanbul kitabıyla beraberim. Yine zevkle okudum ve Ayverdi'nin anlattığı İstanbul'a içimden gülsem de saygı duydum. İstanbul çok güzel bir yer aslında. İnsanlarla iç içeyiz. Bu kadar iltifat yeterli sanıyorum. Evet. Semt semt ele alınan İstanbul'da her semtin süper bir şekilde anlatıldığını düşündüm, yanıldım. Tamamen taraflı Ayverdi. Ama kitap gerçekten çok güzel. Ayverdi'nin "sevdiği" yerler güzel. En azından.
Giriş bölümünde Ayverdi kitap fikrinin nasıl ortaya çıktığından bahsediyor. İşte yaşanmış olaylar ve İstanbul'un sesleri birleşmiş, sonra bir anda yüzeye fışkırmış. Böyle olmuş. Ayverdi'den de biraz bahsedeyim. Kendi kendini yetiştirmiş bir insan. Kubbealtı Cemiyeti'nin kurucularından. Geleneğe bağlı ve siyasi görüşü de bu yönde. Kitabın içinde zaten açıkça belirtmiş. Geliriz oraya.

İstanbul'a genelden bakarken İstanbul tiryakiliğinden bahsediyor, bir de bu medeniyetin nasıl oluştuğunu inceliyor.

"İstanbul medeniyetini kimler vücuda getirdi? Hangi adetleri hangi insanlar beğenip seçti ve bu kök salan adetler, cemiyetin itiyatları zemininde derinlemesine nasıl yayıldı? Bu ince, bu zarif, bu her biri son derece duygu, değer ve itibar kazanmış görenekleri, yoksa insanlar değil de zaman ve zamanın taksime uğramış ölçüleri, günler, aylar, yıllar, ya da asırlar mı kendiliğinden işledi? Evet, asırlar...

(...) Sanki nesiller değil, asırlar da değil, tabiat kendi kendine yapıyormuşçasına gelişmiş, olmuş ve olgunlaşmış bulduk."

İşte İstanbul'un kaybolan değerleri, musiki, çinicilik, falan. Baştan söyleyeyim de ikide bir aynı şeyi anlatmayayım: Anı kitabı bu. Anıyla romanı ayıran çizginin neresindeyiz, bilmesek de anılardan ibaret. Dolayısıyla yazarın sürekli olarak kendisiyle bir hesaplaşma kaygısı, öze dönüşleri mevcut. Her semtte böyle üç dört dönüş var, "Ey kadın, yine anılara daldın gittin, " gibi. Bunları almayacağım, arada bir dikkat çeken görüşler hariç.
Eski İstanbul'a dair onlarca ayrıntı var. Ben şahsen evinden pek çıkmayan, gezmeyi pek sevmeyen bir adam olarak zevk aldıysam İstanbul'u gezmiş, İstanbul'u gönülden seven okuyucular için kat kat keyif verecek bir kitap, diğer baba İstanbul kitapları gibi. Okunmalı.
Olay şu: Yıl sanıyorum 2960 civarı. Romanın sonlarına doğru laf arasında geçiyor insanoğlunun uzaya çıkmasından 1000 yıl sonra diye. Louis Wu adında 200 yaşında bir arkadaşımız var. Kendi doğum günü partisinden sıkılıyor ve bir kabine girip dünyayı turluyor. Ulaşıma gel: Telefon numarası tuşlar gibi yapıyorsun ve hoop, Singapur. Hoop, işte bilmem neresi. İşte bu Louis Wu gezinirken alakasız bir yere gidiyor, bir otel odasına. Puppeteer namında bir tür var, teknolojik olarak çok ileriler ve ölümüne korkaklar. Bilinen uzayı uzun zaman önce terk etmişler, çünkü galaksi çekirdeğinde bir patlama gerçekleşecek ve Dünya ayvayı yiyecek. Neyse, işte puppeteer Nessus -adını insanlar anlasın diye Nessus olarak belirtiyor, yoksa gerçek adı gırtlak yapısının mümkün kıldığı orkestral bir müzik- Louis Wu'yu oluşturduğu bir takıma davet ediyor. Takımın amacını söylemiyor puppeteer, sadece keşfe çıkacaklarını söylüyor. Wu da flâneur bir abimiz olduğu için teklifi kabul ediyor, üçüncü arkadaşı almak üzere bir bara gidiyorlar. Burada kzin adındaki türle karşılaşıyoruz. Bu arkadaşlar zamanında insanlarla fena savaşmış, sonunda kaybetmişler. Kaybetmelerinin sebebi de ticaretin kralını yazmış Kayserili Outsider isimli arkadaşların insanlara muazzam hızlı bir taşıt satmaları. Napolyon mu diyordu savaşta hızın pek mühim olduğunu? Bir de savaşla ticaretin birbirini pışpışlaması gerçekten mide bulandırıcı. Silah satın ve dünya çok daha barış dolu bir yer haline gelsin. Amin.

İşte bu kavgacı ırkı da alıyorlar yanlarına. Bu dev, turuncu kürklü arkadaşın adı Konuşmacı. Fakat şu savaş olayına geri dönelim.

İnsanlarla kzinlerin arasındaki savaşın sonunda koloniler el değiştiriyor, tamamen savaşa yönelik yaşayan kzinlerin nüfusunda oran olarak olmasa da sayı olarak ciddi bir azalma yaşanıyor. Oran olarak da ciddi gerçi; 1/8 oldukça ciddi. Ardından kolonilerdeki kzinlere insan ahlakı öğretiliyor, insani değerler öğretiliyor. Asimilasyon yani. Bak; akademisyenlerce, böyle mühim mühim görevlerde bulunup hım hım, çok mühimim modundaki adamlarca bilimkurgu, fantazya falan pek sallanmıyor ne yazık ki. Kaçış edebiyatı, yok bilmem ne. Oysa dünyaya dair o kadar çok eleştiri, o kadar çok gözlem var ki bu romanlarda. Bunda da ara ara çıkacak, yakaladıklarımı yazacağım.

Üçüncü adam da tamam, dördüncüsü bir kız. Teela. Önce gelmiyor gibi oluyor, sonra geliyor. Uzun Atış adlı gemiye atlıyorlar, istikamet uzay. Yolda katakulliler oluyor, ırklar arasında sıkıntılar, bir şeyler. Biraz zayıf bir roman bu yönden, ırkların özelliklerini karakterler yoluyla vermede pek başarı yok. Diyaloglarda da yok. Tek boyutlu karakterler.
Halka Dünya'nın yapımı, atmosferi, şuysu buysu hakkında sayfalarca bilgi var, akıl yürütme var daha doğrusu, almıyorum. Bir şekilde inmeyi başarıyorlar ve medeniyetin izini sürüyorlar. Çöller var, bazı bölgeler ayvayı yemiş. Derken insanlarla karşılaşıyorlar ama fizyolojileri biraz değişik tabii. İnsanlar bunlara tapar gibi oluyor, sonra beklediklerinin onlar olmadığını anlayınca düşmanlaşıyorlar. Kaçıyor bunlar da. Ondan sonra gemiden ayrılmak zorunda kalıyorlar, uçan binaların olduğu bir yere geliyorlar, Teela'nın şansının kendilerine değil, Teela'ya yardım ettiği ortaya çıkıyor, şu bu derken kurtuluyorlar gibi oradan.
Evet, dediğim gibi üçleme. Diğerlerini de alırız umarım. Kitap böyle. Bence güzel. Ben okudum, sizin okumanızı da isterim. Güzel yani. Dünyaya bak zaten, böyle bir dünyanın olduğu kitabı okumayacan mı?
Soluma daha bir "kentleşmiş" varoluşçuluk içeriyor. Adamımızın derdini anlatmaktan ziyade derdini yaşadığını söyleyebiliriz. Başka bir kentte, İstanbul'da değil artık.

Kanal: Yeni şehrin insanları karşısında küçük valizli bir adam. Yürünecek sokaklar, sıkıntıyla bakılacak binalar çok. Demir Özlü'de bina, sokak betimleri çok önemli. Adam özellikle bakıyor, özellikle yazıyor onları ki şehrin nasıl üste çöktüğünün kanıtı ortaya çıksın.

Oda buluyor kendine arkadaşımız, sonra şehri turlamaya çıkıyor ama asıl amaç kanalı bulmak. Kanala gidecek. Gitmeden bir şeyler içmek için otelin barına oturuyor, birileriyle tanışıyor, o birileri de başka birileriyle tanıştırıyor. Belirip kaybolan insanlar çok, hızlı giden bir trenin camından dünyayı görmek gibi. Bir de illa birileriyle tanıştırılıyor bu adam. Tanıştırmaya çok meraklı bu Avrupalı kardeşler sanıyorum. Ben belki tanışmak istemiyorum mesela. Tipini beğenmedim. İlla tanışacağız. Hadi bakalım.

Baba her gördüğüne kanalı soruyor, kimi burada diyor, kimi şurada diyor, bir türlü kanalı bulamıyor bizimki. Bu yüzden saplantı haline geliyor zaten; adamın hayatı bir arayış, bir kurtuluş çabası. Memleketinden kaçmış, aradığını bulmak için hiç bilmediği bir yere gelmiş.. Arayış sona erince en makulü.

Derine: Bu öyküde adamımız sürekli, "Derine, derine," diyor. Yine sokaklar, bir şeyler. Odası şöyle:

"Ortalık iyice kararmadan odama dönmek istiyordum. Odama; orda, kıpırtısız ama uzun gecenin geçmesini belki de beni sarsan sanrıların yoklayıp yoklamayacağını bekleyebilirdim." (s. 495)

Şimdi dur bir. Odasına gönülden bağlı olan biri olarak, ki odamın adı Küçükodam'dır, gayet küçüktür ve benimdir, anlayabiliyorum abimizi, biraz da olsa. Hani korku filmlerinde hayaletler enerji birikmesinin sonuçlarıdır ya, ben öldüğümde hayaletim garanti bu odada dolanır. Bütün sıkıntılar, bütün şeyler odadadır. Oda bir dünyadır, değilse odanın penceresi dünyaya açılır. Canım odam, seni bırakıp gidebileceğimi pek sanmıyorum.

Böyle. Demir Özlü devam edecek, sırada Gecenin Sonuna Yolculuk var.
Erhan Bener'in biyografik romanı. Anlatılan kişi Cemil Eren, ressam.

Anlatım yöntemi acayip; ne olduğunu bilmediğimiz bir varlık var. Ajan gibi, hafiye gibi bir şey. Yukarıdan görev veriyorlar, bu da görevi yerine getiriyor. Son verilen görev de Cemil Eren adlı bir çocuğu izlemek. İnsan önce melek olduğunu düşünüyor, zira duvarlardan geçebiliyor bu anlatıcı, sonra insanların zihninden kolaylıkla silinebiliyor. Neverwhere okudunuz muydu, orada hani alt taraftan olanlar üst taraftakilerce rüya alemindelermiş gibi algılanıyorlardı. Burada da aynı şey var. Anlatıcının yaşlanıp yaşlanmadığını bilmiyoruz, kitabın bir yerinde Cemil Eren'in ya farkına varmadığı, ya da ses etmediği yazıyordu ki Eren bence ses etmiyor. Çocukluğundan beri kendisiyle birlikte olan, kendisini gölge gibi takip eden ve yaşlılığında da aynı yüzle, aynı vücutla yanında olan bir varlık var. Bir süre sonra kanıksıyor sanıyorum. Neyse, melek olmadığını anlıyoruz, çünkü uzay gemisi kullanabiliyormuş anlatıcı. Ya bu teknik bence olmamış, zira ressam olan Cemil Eren'in hayatı kendi sadeliği içinde gayet karmaşık ve daha da önemlisi bütünlüklü. Bir Bilim Adamının Romanı'nda Mustafa İnan ne kadar güzel anlatılmıştı, Oğuz Atay anlatıcı olarak iki üç yerde kendini gösteriyordu sanırım, o da kritik bölümlerde. Burada öyle bir şey yok, daima bu varlığın gözlerinden görmek zorundayız her şeyi. Doğallığı bozuyor bence, uzaylı ne la.
Öncelikle Cemil Eren'in çocukluğu. Cemil, Merzifon'da doğmuş. Baba dediği adam aslında amcası. Bir bankada odacı olan amcayla eşinin çocuğu olmaz, amcanın kardeşinin de çok çocuğu olur. Bir çocuğu veriyorlar, o çocuk da Cemil. Asıl annesiyle babasından kopmuyor Cemil, onlarla da görüşüyor. Böyle garip bir durum var.

Alevî olduğu için, dönem şartları gereğince biraz içine kapanık, suskun bir çocuk Cemil. Bener böyle yansıtıyor. Annesinin üstüne kuma getirilmiş bir çocuk Cemil, bu yüzden asıl babasını hiç sevmiyor, yine de babasının sanatçı yanından oldukça faydalanacak ileride.

Memlekette Tatar çocuklarla oynuyorlar, kavga çıktığı zaman Tatarlar bunlara, "Kızılbaşlar!" diyorlar, bunlar da Tatarlara, "Tatar balası, Allah belâsı!" diyorlar. Ne güzel bir çocukluk. Yaa.

Hikâye şu: Merzifon'dan Erzincan'a askeri okulda okumaya gelen bir çocuk. Para pul olmadığı için parasız bir yerde okumak zorunda Cemil. Abisi var, Kadir, onun da gazı oluyor biraz. Geliyor, deprem olana kadar gayet güzel okuyor.

Deprem çok fena; okul mokul ayakta kalmıyor, birçok arkadaşı ölüyor Cemil'in. Kendi de yıkıntıların içinden zorla kurtarılıyor. Konya'ya yollanıyorlar. Orada bir arkadaşından mandolin çalmayı öğreniyor, sonra kemana geçiyor. Bir yandan şiir yazıyor, bir yandan resme meraklı. Müziği bırakmasının sebebi komutanlar. Bir komutan, kemanı "kadınca bir merak" olarak değerlendirip aşağılıyor. Cemil için müzik orada bitiyor.

Resim askeri liseyle birlikte başlıyor. Resim hocası sadece hoca değil, resimle ciddi ciddi uğraşan bir adam. O başka bir hocayı tavsiye ediyor, o bir sergiye yönlendiriyor derken Eren için -Eren diyorum, çocuk büyüdü- askerliğin sonu geliyor. Bu arada köyde ilk cinsellik deneyimini yaşayıp kurda kuşa yem olmaması için tez elden evlendirilince bir de eş çıkıyor ortaya. Çocuklar, Harp Okulu'ndan ayrılış derken bir sanatçı olarak toslayarak başlıyor hayata.

Muhasebe kursu alıp muhasebecilik yapıyor, tabela boyacılığı yapıyor. Büyük sıkıntı çekiyorlar, iki de çocuk oluyor iyi mi. Yaşamı düzensiz, sürekli iş arıyor, günlük masrafları karşılayacak işler yapıyor, eşi rahatsız bu durumdan. Boşanıyorlar, çocuklar Eren'de kalıyor. Barış ve Zeynep. Biri tiyatrocu oluyor, diğeri heykeltraş. Bunlarla sınırlamak hatalı olur, sanatın her türüyle ilgileniyorlar. Daha buraya gelmedik tabii.

Bir de DP dönemi tutuklamaları başlıyor, Eren'i trene atıp doğruca Haydarpaşa'ya götürüyorlar. Aylarca yargılanmayı bekliyor felaket şartlarda. Aklanıyor, Ankara'ya geri dönüyor fakat bir arkadaşının ayarladığı işine devam edemiyor.

Böyle böyle ilk sergi geliyor, ikinci sergi, üçüncü, dördüncü derken alıyor yürüyor Eren. Seramik çalışmalarına başlıyor, kolaj çalışmalarına başlıyor. Figüratif, non-figüratif çalışmalarına devam ediyor. Ben resimden pek anlamadığım için burada Cemil Eren'in resim anlayışını anlatamayacağım, çok saçma olur. Ya adam beyazın tonlarının ağırlıklı olduğu çerçevelerde yapıyor resimlerini. Beyazdan renkler çıkartıyor denebilir. Dedim gitti. Seramik işinden de artan siparişler yoluyla para kazanmaya başlıyor ciddi anlamda. Yurtdışı bağlantıları, İstanbul'daki sanat camiasına giriş, resim eleştirileri, şu bu. Adını duyuruyor Eren, Almanya'da, ABD'de sergileniyor resimleri. Bodrum'da, Torba'da ev kiralıyor ve orada çalışmalarını sürdürüyor, altı ay da Ankara'daki evinde çalışıyor.

Kadınlarla ilişkileri ilginç, oraya girmiyorum. Eserlerini öven ilk kişinin Bilge Karasu olması sevindiriyor.

Kadınlar, Eren'in sanat-resim hakkındaki görüşleri, dönemin politik olayları ve sanat çevreleri, her şey. Bener Biraderler'le çekilmiş bir fotoğraftan oldukça yakın oldukları anlaşılıyor, Erhan Bener'in olayların çoğuna şahit olduğu, Cemil Eren'in hayatında önemli bir yerde bulunduğu söylenebilir.

Biraz kısa oldu ama böyle. Güzel.
Erhan Bener'in denemelerinden oluşuyor. Dört bölüm. İnsan Çeşitlemeleri, Küçük Şeyler, Yaşasın Edebiyat! ve Eleştiri.
İnsan Çeşitlemeleri'nde dalkavukları, hırsızları, bürokratları vs. inceliyor Bener. Parsadan da var, Menderes de var, Napolyon da var. Çeşitli olaylar üstünden insanlar anlatılıyor, bu. Güzel, gayet okunuyor fakat araya fıkra sıkıştırmacalar, meşhur insanlara ait olduğu düşünülen şehir efsanesi tadında olaylara yer vermeler kahve ortamına döndürüyor güzelim denemeleri, sıkıntı burada. Bu bir yana, Bener'in bürokrat geçmişi sayesinde yaşadığı olayları aktarması gerçekten güzel bir tat katıyor. Bazı anıları var, oha diyor insan. Ülkeyi yönetenler bu kadar kafa yoksunu olamaz. Lakin ki olabilir, hâlâ öyle.

Bu bölümden bir iki örnek: Bener bir gün bir milletvekiline Hz. Muhammed'in deveyle seyahat ettiğinden bahsediyor, kendisinin niye süper bir araba kullandığını, deveyle seyahat etmediğini soruyor. Bu milletvekili mintan giyiyormuş ve Hz. Muhammed'in de böyle giyindiğini söylüyormuş. "Tabii yanıt bulamadı," diyor Bener, biraz cevab veremedi tadında. Ddsf. Said Nursi'nin eserlerinin Kültür Bakanlığı'nca kütüphanelerde bulundurulmasını da eleştiriyor. Kahve falı yardımıyla kötü biteceği baştan belli olan bir evliliği engellemesi de pek ilginç.

Küçük Şeyler bölümü de böyle. Şans oyunları, savaş oyunları, tesadüfler. Falan. Bunlar hakkında yine kişisel veya tarihsel örnekler. Zevkle okunuyor bu bölüm.

Edebiyatlı bölümde Türkçe, sansür, roman-teknoloji ilişkisi. Güzel.

Eleştiri bölümünde de eleştirmen-edebiyat ilişkisi, yanlış anlaşılmak. Böyle şeyler var.

Yani okunabilir gayet, deneme işte.