Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Clive Barker'ın Zaman Hırsızı diye bir kitabı vardır. Çocuklar, süper bir ev ve çocukların zamanlarını çalan bir öcü. Eve tav olmamak lazım yani. Süper görünen her şey süper olmayabilir, Baudrillard'ın dedikleri simülasyondan ibaret olabilir.
Momo bir kız çocuğu. Zamanında tiyatrolardan çıkmayan bir halkın içinde yaşıyor, masalsı olsun diye zaman belli değil. Çağlar öncesi. Bu tiyatrolardan birindeki terk edilmiş bir odada yaşıyor kızımız. Pek konuşmasa da iyi bir dinleyici. Bir de çocuklarla birlikte acayip serüvenler yaşayabiliyor, hayalleri gerçeğe yaklaştıran bir kızcağız. Bir tane örnek var konuyla ilgili. Kurguyla paralel olmasa da okuyucunun Momo'yu tanıması açısından mühim.

İşte en başta Momo'nun süper yanları, çocukları eğlendirmesi, çocuklarla oyunlar oynaması. Sonra iki yakın arkadaş ediniyor kız. Birisi Çöpçü Beppo. Yaşlıca bir adam. İşini yapış şekli hayatı da anlatıyor. Böyle noktalar ders verir gibi çıkmıyor ortaya, güzel:
"İnsan caddenin tamamına bakıp hemen bir karara varmamalı. Her zaman adım adım ilerlemeli. Sürekli olarak bir adım sonrasını düşünmeli, bir adım, sonra derin bir nefes, sonra bir süpürge. İşte o zaman hayat zevkli olur. Önemli olan işini iyi yapmaktır. Öyle de olmalı." (s. 42)
Bir de Gigi var, o da destancı gibi bir genç. Anlattığı öyküler bitmiyor, sürekli uyduruyor. Önünü alamıyor, sürekli uyduruyor. Uyduruyor.
Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümü böyle. Karakterleri tanıyoruz. İkinci bölümde Duman Adamlar geliyor. Bunlar insanoğlunun hiçlikten yarattığı varlıklar. Eser metaforik olduğu için bu adamlara insanların zaman kaygıları diyebiliriz.
Güzel kitap işte, hayatının süper geçeceğine inananlar için anlamı büyük olur. Ben okumaya devam edeceğim. Hayat büyük bir kayıp demektir.

Edebisi bol şeyleri okumak keyiflidir. Keyif vermesinin yanında bazılarının koltuklarını da kabartır.
Gerçekten incelenmeli. Edebiyat zannediyorum güzel bir şey. Zannediyorum, çünkü bir fikir sahibi değilim. Edebiyatı fikir sahibi olduracak bir şey olarak göremedim, görebildiğim zaman sanırım ciddi işler yapmaya başlayacağım. Neyse, King okumak da keyiflidir. Çok keyiflidir. Bir şey okurken zevk aldığımı hissediyorum en azından. Mesela çok saçma bir şey yapacağım; Böll olmasaydı da King ayarında başka bir yazar olsaydı, mesela Cem Akaş olmasaydı da King'ten bir adet daha olsaydı... Olmayan bir şeyden haberdar olamayacağımız, haliyle bu durumu zerrece sezemeyeceğimiz için hiçbir şey fark etmezdik, yine de böyle bir şeyin olmasını tercih ederdim sanıyorum. Adam kaç yaşına geldi, hâlâ yazıyor, inatla yazıyor. Ver ellerinden öpeyim.
Alkolik olan karısının terk ettiği edebiyat öğretmeni Jacob Epping -namı Jake- bir gün Al adlı restoran işletmecisi bir arkadaşının, işyerindeki "tavşan deliği" adlı bir zaman geçidini göstermesiyle geçmişe gider ve Kennedy suikastını önlemeye çalışır. 800 küsur sayfalık kitabı için böyle söylenebilir, lakin söylememek lazım. Döverler adamı.
King'in bazı izleklerinden bahsetmem gerek. Birincisi; unutuş izleği. Ceset'te, O'da, Rüya Avcısı'nda, başka birçok romanda onca olaya, onca korkuya rağmen insanların unuttuğunu görüyoruz. İnsanlar unutur ve acılar geçmişte kalır, öyle bir geçmişte kalır ki belki de ölüm anına kadar bir daha anımsayamayız. Çok utandığımız, çok acı çektiğimiz anlar o an için büyük bir yoğunlukla, sanki silinmeyecekmiş gibi aklımıza kazınırlar o an. Ölmek isteriz, sefil hayatımızı daha fazla sürdürmek istemeyiz. Fakat rüzgar eser, güneş doğar, bulutlar yer değiştirir ve bunlarla birlikte biz de değişiriz; unutarak. Eğer unutuş olmasaydı insanoğlunun ansızın delirmesinden daha doğal bir şey olmazdı dünyada.
İkincisi; kötülüğün bilinmeyen, anlaşılamayan izlerinin insanlardaki tezahürü. Uykusuzluk mesela, renkler. Çılgınlığın Ötesi, aklıma gelmeyen birçok roman. Kötüleşen demek istemiyorum ama başka bir kelime de bulamadım, kötüleşen karakterlerin bilinmeyen, sezilemeyen bir kaynaktan aldıkları doğaüstü güç, King'in romanlarında sanat haline geliyor adeta. Şimdi bu kitaptaki izine bakalım:
Harry'yi söylemiştim, babası cinnet getirip aileyi çekiçle katletmişti hani. Babasının adı Frank ve şu şekilde geçiyor: "Ama bu nazik adamın buz gibi gözleri vardı. Kendisine hayran hayran bakan kadınlarla -haremiyle- konuşurken gözleri maviydi. Ama kısa süreliğine de olsa bakışlarını bana çevirdiğinde griye, kar yağmadan önce gökyüzünün büründüğü renge döndüklerine yemin edebilirdim." (s. 157)
Renkler, King'te asla tekin değildir.
Kitabı okuyacaklar için sadece şunu söyleyebilirim ki böyle kitaplardan korkulmasın, kalınlığı hiç korkutmasın. Kalın kitap diye bir şey yoktur, az okuma vardır. Bir diğer şey; bir öğretmenin geçmişte beş yıl yaşayışını en ince ayrıntısına kadar görmek gerçekten keyif verici. O zamanın insanları, öğrencileri, okul yaşamı, ilişkileri ve bir sürü, bir sürü ayrıntı. Sadece bir serüven değil, yaşamı yarı yıkık bir öğretmenin hayatı anlatılan. Kahraman olan öğretmen olayı biraz can sıksa da ve sonu tam Türk filmine bağlasa da ben bir kere daha okurum bu kitabı ama muhtemelen emekli olunca. On numara kitap, ellerinden bir kez daha saygıyla öperim King Abi.
Arkadaşlar, bir söz vardır. Yeterince gelişmiş bir teknoloji, sihirden ayırt edilemez. Arthur C. Clarke söylemiştir bunu. Bu tarz bir söz yani. İki asır öncesinin insanına cep telefonu nasıl gelirdi, işte öyle bir şey. Yeterince gelişmişten kasıt da çok gelişmiş, inanılmaz gelişmiş, öyle böyle gelişmemiş yani. Şimdi bunu alalım, III. Selim'den başlatalım, II. Meşrutiyet'e dek getirelim. Bu araya üç adet mucit koyunuz, zamanına göre inanılmaz olan icatları, devri daim makinesi yapma uğraşlarını koyunuz, bolca masalsı öğeler koyunuz. Bu.

İhsan Oktay Anar'ın dilinden bahsedeceğim. Açılarak değişen bir dil. Tanzimat Fermanı'nı aslından bir okuyun, ilk okuyuşta bir şey anlamazsınız. Birincisi, kelimelere birazcık yabancılık çekeceksiniz. İkincisi de o zamanlar cümleymiş, noktaymış, pek olmadığı için virgüllerle, fiilimsilerle bağlanan cümlelerin sonu bir türlü gelmez, bilgiyi işlemeye çalışan beyin de bir süre sonra infilâk eder. Anar'ın diline bakalım, rivayetlerin dile getirilişi, cümle yapıları tam o zamanların cümle yapısı. Güzelliğe gel, bir süre sonra yapı değişiyor ve okuyucu bunun farkına bile varmıyor. Hemen çok kültürsü bir çıkarım: Modernleşmenin nasıl yapılması gerektiği metinlerle, dile işlev açısından yaklaşarak da verilebilir mi, bu ileti bu metinde mevcut mu? Ohoho, deli postmodern.

İlk bölüm: "Yâfes Çelebi Hazretlerinin Görülebilen Menkıbelerinden Bazılarının Bildirilmesi Hakkındadır".

Yâfes Çelebi, gençliğinde kılıç dövme işinde hünerlenmek isteyen ve bir ustanın yanına çırak olarak giren bir Osmanlı genci. Süper kılıçlar yapıyor, en sonunda loncası tarafından ustalığa yükseltiliyor. Anar'ın Osmanlı hakkındaki derin bilgisinden bahsetmeme gerek yok. Yâfes Çelebi, Frenklerin hiyel ilmine gönül veriyor. Hiyel hem hileler anlamına geliyor, hem de mekanik ilmi anlamına geliyor.

Bir debbâbe tasarlıyor Yâfes, tankın ilkel hali. Yuvarlanan bir fıçı adeta. Bu icatların çizimleri kitapta var ve Anar kendi çizmiş hepsini. Süper.

Patent gibi bir şey için Hiyel Kalemi'ne başvuruyor Yâfes ve Zencefil Çelebi'nin yoluna daha yeni girmiş oluyor. İhtira beratı alması gerekiyor bizim tanıdık Uzun İhsan Efendi'den. Efendi vermiyor. Derken olaylar olaylar…
Anar'ın başarıyla yaptığı şey: Zaten günümüz insanına birazcık büyülü gelen Osmanlı'ya biraz da büyülü gerçekçilik eklemek. Bu büyünün içinde felsefe de var, başlı başına bir sihir olan teknoloji de var, tesadüfler de var, var da var. Kurguyla birlikte okuyucuyu bağlayan bu olay anlatım tekniği olarak da kullanılıyor; zamanda bir ileri, bir geri giderken eskinin şimdiden pek kopuk olmadığını adeta kelebek etkisiyle görüyoruz. Bir de kullanılan dil var, onu Amat'ta ele alacağım.

Okuyun ve edebiyatın pırıltısından bir parça üstünüze sinsin.

Yazar Erhan Bener'i biliyoruz. Patlamış mısırdan hallice romanlarının dışındakiler gayet güzel, toplumsal açıdan kafa yordurucu, edebi açıdan da ne süper. Bürokrat Erhan Bener'i de bu kitapta tanıyoruz. Bürokratlar için anı-öykü diyor Bener. Bence anı. Öykülük bir durumu yok. Biçimsel olarak öyle bir çaba da olmamış.

Bener, devletin çeşitli organlarında uzun yıllar boyunca üst düzey görevlerde bulunmuş bir bürokrat aynı zamanda. 1950-1980 arasındaki dönemde bürokrat-politikacı ilişkilerini, hükümetlerin cortlayışlarını vs. yakından görmüş, yaşadıklarını anılaştırmış. Anılar lazım, taraflı da olsalar olayların içindeki insanların izlenimlerini öğrenmek ilginç ve faydalı olur. Evet.
Zamanında Milliyet Yayınları basmış ayrı ayrı, Remzi toplamış. Beş kitap bir arada. Giriş bölümünde Bener'in Türk bürokrasisiyle ilgili görüşleri mevcut. İlk kitapta Bener'in Mülkiye'den mezun olmasıyla başlayan memurluk hayatı var. Genç bir memur olan Bener'in aleme girmesi, amirlerinin garip huyları, davranışları, bu tarz şeyler. 1950'lerin başında Türkiye'nin hali daha doğrusu. Solcu olduğu gerekçesiyle tutuklanışı, fişlendiği için başka göreve kaydırılması, uzmanlık sınavlarında gariplikler. Bir dünya. Solculukla ilgili şu var:

"1950'lerden 1970'lere gelinceye kadar Türkiye'de düşünce suçu kavramının çok değişmiş olduğuna değinmek istiyorum. 1950'lerde bir kimsenin solculukla suçlanması, casuslukla suçlanmasıyla aynı anlama gelirdi. Solcu olmak, namussuz olmak, küçük çocuklara saldıran cinsel sapıklardan bile aşağılık bir kimse olmak anlamına gelirdi. Bu yazının yazıldığı günlerde (ilk kitabın basılış tarihi 1978, o sırada iktidarda Ecevit vardı) Türkiye'nin en büyük partisi solcu olmakla övünürken, o günlerde, Türkiye'nin en değerli bilim adamları, solculuk kuşkusu altında ülkeden kaçmak zorunda kalıyorlardı."
İkinci kitapta Bener masa başında.

Tabii anıların yanında dönemin siyasi ortamını da bu ortamın içinde ve en sancılı yerinde yer alan Bener'in incelememesi de garip olurdu. 1959 yılına dair:

"Tek umut İnönü ve Ordu'ydu. On yıl öncesinin diktatörü İnönü, demokrasinin, düşünce özgürlüğünün bayrağı haline dönüşmüştü. On yıl önce cumhurbaşkanı seçildiğinde yollarda yaya dolaşan Celâl Bayar, şimdi, her sokağa çıktığında, en az yarım saat öncesinden trafik kesiliyor ve motosikletli polislerden, birbirine benzeyen bir yığın kapalı otomobillerden oluşan bir kortejin koruyuculuğunda dolaşabiliyordu Ankara sokaklarında. On yıl önce aynı koruyucu zırh olmadan başını Çankaya'dan çıkaramayan İnönü ise, Osmanlı Bankası'ndaki hesabından para almak için ellerini kollarını sallaya sallaya caddede dolaşıyor, "yaşa babamız" çığlıkları ve çiçek yağmurlarıyla karşılanıyordu."
Üçüncü kitapta Bener'in yurt dışı gezileri var. İlginç olaylar, Türk bürokratların garip huyları, Sartre'la karşılaşma, bir dünya olay. En lezzetli kitabın bu olduğunu söyleyebilirim. Arabalarım tadında.

Dördüncü ve beşinci kitaplar daha çok özel sektör-bürokrat, politikacı-bürokrat ilişkileri üzerine. Değişen hükümetler, koalisyonlar, bakanlar, müsteşarlar, bürokratlar... Odacılara kadar iniyor olay, çok ilginç bir mekanizma şu Türk bürokrasisi. Memleketçilik, o bizdencilik almış başını gitmiş. Şimdi de pek bir şeyin değiştiğini sanmıyorum.

Kitap böyle. Son 65 yılın olaylarına ilgi duyanlar, Erhan Bener'i sevenler zaten ıska geçmez. Öbür türlü kim bu kitabı okuyacak, merak ediyorum. Size de olur; bir kitap okursunuz ve başkasının o kitabı okuyacağını düşünmezsiniz. Beğeni kaynaklı bir kıskançlık değil bahsettiğim. Gerçekten o kitabı kim, nerede bulacak, kim o kadar para verip de alacak, bu tarz şeyler. Neyse, ben keyif aldım. Kitap süper.
2004'te bu kitabın bulunduğu dört defter ortaya çıkarılmış, Capote'nin yazdığı ilk kitapmış. Sonradan avukat, editör, toplanıp kitabı basmaya karar veriyorlar. Falan. Bu kadar. Zarfı böyle, mazrufu şöyle:

Grady McNail, New York sosyetesinden bir kızımız. 17 yaşında. Ailesi Fransa'ya gidiyor, Grady New York'ta kalmak istiyor ve izni koparıyor; hayatında ilk defa New York'ta yalnız kalacak. Annesi kaygılı. Annesiyle sıkı bir bağı yok, çünkü Grady değişik bir kız. Ablası Apple gibi değil. Apple tam kız, kız gibi kız yani. Bir dolu parfüm, bir dolu giysi, gezmeler, bilmem ne. Evlenmiş, evliliğinin keyfini çıkaran ve küçük karakter çatışmaları yüzünden kardeşiyle ara ara didişen bir hanım. Anne de böyle bir kız olmasını istiyor Grady'nin. Anne de sosyete ailesi kızının yaşaması gereken şeyleri yaşamış gençliğinde. Sosyeteye tanıtılması, 18 yaşındayken zengin bir beyle evlenmesi, bilmem ne. Aile böyle yani. Grady bir tarafta, aile öbür tarafta.
İnsanlardan uzaklaşmamız, onları iyice tanımamızla mümkün oluyor zannediyorum. Biriyle tanışırız, bir şeyler yapıp zaman geçiririz, birtakım fikirler oluşur o insanla ilgili. Daha çok zaman geçer, görüşmediğimiz vakitlerde o insanın eksikliğini duymaya başlarız bir süre sonra. Ardından geçmiş gelir. Geçmiş bir bilinmez kuyudur. Dibe düşenlerin yankıları yıllar sonra gelir ve zamanla işitiriz, eğer o insan duymamıza izin verirse. Bazen o kuyunun başında dinlediğimiz şarkılar bu yankılarla kesilir ve duraklarız. Onca güzel melodinin arasında bu uğultular nedir? İkisini bağdaştıramayız ve uzaklaşırız o insandan. Daha da yakınlaşırız belki, geçmişi kabullenmekle ilgili bir şey.
Roman, hikâye yazmak başka, hikâye anlatmak başka diye düşünürüm ben. Hikâye anlatıcısı, dili ne şekilde kullanırsa kullansın, anlattığıyla var olur. Capote bence çok iyi bir anlatıcı, bunu yanında karakterler açısından belli bir sürerlik içinde arka planı kendiliğinden ortaya çıkartan bir yazar. Anlatıcının görevi açıklama yapmak olmamalı, anlatmak olmalı. Hikâyenizi karakterlere yedirip onlar vasıtasıyla ortaya koyduğunuzda, aha işte bu. Capote de bu.