Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Capote'nin bölümlerinin sırasını kafasına göre belirlediği bu kurgu yoksunu roman, sosyeteye yöneltilmiş ağır bir eleştiri değildir. Her ne kadar uzun bir zaman boyunca aralarında bulunduğu ünlü, zengin, düzenbaz ve parazit insanları bir süre sonra kaldıramayıp kendini alkole falan vermiş olsa da Capote için bu kitap, daha çok bir gözlem aktarımıydı. Yazılış amacının eleştiri olduğunu düşünmüyorum, bölümler ortaya çıktıkça sosyetik dostlarının kendinden uzaklaşmasıyla ortaya koyduğu tepkilerin yapıta eleştirel bir hava katmasına da normal gözüyle bakıyorum.
Soğukkanlılıkla çıktığı zaman fırtınalar kopmuş, tebrikler havalarda uçuşmuş. Ardından Capote bu kitabı yazmaya girişmiş, avans almış, sonra teslim süresini biraz daha uzatmış, yine avans almış, süreyi yine uzatmış, yine avans almış. Bu sırada eserin bittiğini söylemiş dostlarına. Editör arkadaşı Joseph M. Fox, taslakları görmek istemiş. Sürekli kıvırtmış Capote, iki üç bölüm dergilerden yayımlanmış ve sosyetik dostlardan kopuş süreci başlamış. Ardından daha fazla yazmamış, kitabı bitirdiği yalanmış. Ölümünden sonra aramışlar eksik bölümleri, bir türlü bulamamışlar. Capote de zaten artık istediği gibi yazamadığını belirtmişmiş zamanında. Yine olaylı bir Capote kitabı yani.

Capote, modern zamanın Proust'u olmak niyetiyle yazdığı bölümlerde zamanı ilerleyici yönüyle ele almıyor. Spiral, kendi etrafında dönerek ilerleyen, fakat süreğenliğini tek bir noktada toplamış bir zaman söz konusu. Roman üç parçadan oluşuyor. Dört veya. Bu dediğim biçim özelliğiyle yazılmış bölümler bunlar. Yani yerlerini değiştirin, bir sıkıntı olmaz. Farklı zamanların birbiriyle bağlantılı hikâyeleri. Kitapta birçok yazara Capote'nin gözlemleriyle rastlıyoruz. "Ve Camus; zayıf, jilet gibi çekingen, kıvırcık kahverengi saçlı bir adam, yaşamla akışkan gözler ve dertli, hep dinleyen bir yüz ifadesi; yaklaşılabilir biri." (s. 45) Böyle şeyler bir dolu. Sevdiğiniz bir yazara rastlayınca mutlu ediyor. Bu kitapta başınıza sıklıkla gelebilir.

Capote'nin çayır insanlarına söylettiği bilgece sözlerin güzelliğinden bahsetmiştim. Salon insanları da böyle güzel sözler söyleyebiliyor. Yetişkinlik-çocukluk ilişkisiyle alakalı bir bölüm var, almayacağım buraya. Muhteşem. Proust içeren bir bölüm daha var, kısa. O da muhteşem.

Beckett var, Salinger var, Cocteau var, var da var. Sivri bir kitap, onca yaygaraya yol açmasından zaten belli de, okuyucu o dünyanın içine çekildiğinde tepki veremiyor bazı bazı. Çok ilginç olaylar var çünkü. Alın bence.
Erhan Bener'in veda kitabı. 2007'de hastalığın son evresinde, acı son beklenirken yazılmış bir kitap. Bener'in öyküleri var. Diyebilirim ki yazarın kullandığı ne kadar izlek varsa bu kitapta bir araya getirilmiş ve bazen gizlenen, bazen kendini açığa çıkaran bir leitmotif ortaya çıkmış. Geçmişle hesaplaşmasını da yapmış Bener, öykülerden öyle anlaşılıyor. Bence galip çıkmış. Mesela şöyle:
Asansör: Bürokrat Erhan Bener'den sivri bir devlet eleştirisi. Nereye götürdüğü belli olmayan, tekinsiz asansörler, bu asansörlerle bir yerlere giden insanlar arasında tatilden dönen çalışanımız ortamın değiştiğini görür. Darbe gibi bir şey olmuş, bütün yönetim değişmiş, bizimki de çalıştığı yeri bulmaya çalışıyor, bu arada karşılaştığı insanlar tarafından sürekli azarlanıyor. Sıradan bir memur da değil üstelik; üst düzey bir yönetici. Kutuplaşmanın ortasında kalıyor, yeniler tarafından oradan kovuluyor. Özlük hakları falan derken paparayı yemeden zar zor kurtuluyor oradan, bir taksiye atlayıp uzaklaşırken içinde bulunduğu bina da çöküyor. Kafkavari, biraz Şato gibi bir öykü. Devletin karşısında, devletin iplerini ele alanlar karşısında küçücük bir zerreden fazlası değiliz. O.

Şanslı Kedi: Tatlı bir öykü. Kadın, adam, tatil. Kadın, adamı soyduktan sonra çok sevdiğini söylediği, adamı katakulliye almasında yardımcı olan kediyi de ardında bırakıyor. Böyle bir şey.

Reçineli Düşler: Erhan Bener'in fantastik öğeler içeren öyküsü. Fantastik öğeler dediğim, rüya. Rüyaların gerçekliği, rüya içinde rüya, bu tarz. Güzel, Bener'den geldiğini düşününce tatmin edici bir olağanüstü hadise. Onun dışında büyük bir özelliği yok.

Yıldızları Kucaklayan Kız: Fakirlik manzaraları, yıldız kucaklayayım derken yerde değerli bir şey bulan küçük kız. Güzel.

Direkler: İşte, kitabın en güzel öyküsü. Başbakan tarafından yollanan önemli bir belge var, bu belge ertesi gün emir kulumuz bakan tarafından halka açıklanacak. Eğer ters teperse kendi kellesi gidecek, öbür türlü başbakan kahraman olacak. İşler böyle yürümez mi zaten?

Bu belge, çok büyük bir ekonomik anlaşmaya dair. Sakıncalı durumlar içeriyor, muhtemelen patlayacak. Bu durumda adamımız bir karar vermek durumunda. Uzayacak veya mevzuları halka anlatacak. Kararını düşünürken çocukluğuna, Ankara'ya ilk gelişine bir düş-dönüş yapıyor. Trenin penceresinden gördüğü elektrik direklerinin neden hareket ettiğini asker babasına soruyor. Baba da katı, tersliyor çocuğu sürekli. Babanın çocukken söyledikleri, devlete karşı ağır basıyor ve basıp gidiyor adamımız. Yolda arabası çevriliyor, darbe gibi bir şey olmuş. Asılıyor. Çocukken Menderes'in asılmasına da şahit olduğundan belki de aynı sehpada asıldığını düşünüyormuş anlatıcıya göre. Bener hakkında bulabileceğimiz en çok şey burada.

Bahçeler, Barakalar: Karakterler açısından Şanslı Kedi'yle bir bağlantısı olduğunu düşünmüştüm, sonradan başka bir benzerlik bulamayınca üstüne gitmedim. Yine az biraz fantastik, ev kurma öyküsü. Sıcak. Şurasını da Böcek'le olan bağlantısından -bence var biraz- dolayı alıyorum:

"Oturduğum taşın altına gizlenmiş böcekler, akrepler, otlar arasına pusu kurmuş öldürücü keneler, büğeler aklıma düşmemiş olsa, uzanıvereceğim çimenlerin üzerine, dudaklarımın arasına bir yeşil sap kıstırarak..." (s. 105)

İp Cambazı: Bu da bir garip. İp cambazı bir genç var, parasını bu yoldan kazanıyor. Bir de maymunu var: Çita. Çocuk, maymunu çok seviyor. Ailesinden kalmışmış. Yaşlıca bir kadın çocuğa abayı yakıyor, evine davet ediyor çocuğu ve evlenme teklif ediyor. Sevişiyorlar, bu sırada maymundan ayrılmak istemiyor çocuk. Dev gibi bir hizmetçi var, maymunu uzaklaştırıyor. Sabah oluyor, çocuk bir de bakıyor ki maymun ölmüş. Hizmetçi, hizmetçi dediğim de kadının eski kocası, aklını ve çükünü kaybetmiş bir adam, gebertmiş maymunu. Alıyor koca bir baltayı bizim genç, çat çat... Böyle.

Bir Otomobil Lastiğinin Otobiyografisi: Arabalarım geliyor akla. Lastik konuşuyor anlaşıldığı üzere. Cinayet var, yolculuklar var. Hoş.

Bundan sonra üç öykü daha var, biri Işığın Gölgesi'nde anlatılan dost Cemil Eren'e adanmış. Diğer ikisi Erhan Bener'in gerçeklikten kurmacaya basit ve emin adımlarla kusursuz bir şekilde yürüyebildiğinin kanıtı. Son öykü tam değil, hastalık en ağır seviyedeyken dostlara anlatılmış, zannediyorum birazcık da yazılmış bir öykü. Böyle. Çeşitlilik katan öyküler bunlar. Aşırı başarılı olduklarını söyleyemeyeceğim ama okuduğuma memnun oldum. Erhan Bener de huzur içinde yatsın.
Adamımız Mathieu Delarue, daha romanın başında kendisiyle ilgili çok önemli bir bilgi verir. Bir dilenciyle konuşuyor, mevzu İspanya İç Savaşı.

"'Yemin ederim ki oraya gitmek istiyordum. Ama işimi yoluna koyamadım.'" (s. 9)
Mathieu ve Sartre 1905 doğumlu. İkisi de bir lisede felsefe öğretmeni. Benzerlikleri geçiyorum. Mathieu, kendi erdemleriyle, kendi doğrularıyla ağzına kadar dolu, kendisinin dışına çıkmayan ve 35 yıllık hayatını bu şekilde geçirmiş bir karakter. Özgür. Kendini hayatına, davranışlarının sonucuna zincirleyebilecek, bu sebeple hayatının ziyan olduğunu düşünecek kadar özgür bir insan. Özgürlükle karakterin çatışmalarının, birleşmelerinin ve hiçbir şekilde yenilenmeyişlerinin ayaklı ispatı.
Yedi yıllık sevgilisi Marcelle hamile. Mathieu, romanın başlarında Marcelle'i ziyaret ediyor ve eski fotoğraflara bakıyorlar. Mathieu, Marcelle'e o günleri arayıp aramadığını soruyor. Cevap aha:
"O zamanları mı, hayır; elde edebileceğim hayatı arıyorum sadece." (s. 12)
Şimdi bu iki alıntıyı birleştirirsek şu çıkıyor ortaya: Mathieu, hayatı kendisini pek bir yere sürüklemesin diye harekete geçmemekte direnen, değişkenliğe karşı olan, kendi özgürlük anlayışınca hareket eden ve bağ kurmaktan uzak duran bir adam. Marcelle ise sabit değil; istekleri, arzuları var ve hayatını arıyor. "Kendimi tanımak beni pek o kadar ilgilendirmiyor." (s. 19)

Ardından hiçbir şey olmamanın değil, istediği gibi yaşamanın peşinde olduğunu söylüyor Mathieu. Varoluşla bir sıkıntısı yok, en azından dış dünyanın saçmalığını, absürdlüğünü irdeleyip o bakış açısından görmüyor kendisini. Olay tamamen kendi özüyle alakalı, özden önce gelen bir varoluş yok.
Lola'nın Mathieu hakkındaki yorumu. Kitaptaki en geniş yorum sanıyorum. Sartre'ın aydınlar üzerine pek çok düşüncesi var, diğer kitaplarında da bunlardan bol bol bulabiliriz. Bu kitapta yer alanı şu:

"'Hepiniz birbirinize benzersiniz. Ah, siz aydınlar; her şey yıkılıyor, herkes kaçıp gidiyor, silahlar neredeyse kendi kendine patlayacak ve siz durmuş sakin ve telaşsız inanmaya hakkınız olduğunu iddia ediyorsunuz.'" (s. 166)

Görüşlere inanmak. Kendini eğip bükemeyen bir adamın politik görüşleri kendine uydurmaya çalışası mümkün, lakin Mathieu'de mümkün değil. Çünkü adam öyle bir adam değil. Serinin ilk kitabı işte, süper.
Bukowski'nin ilk kitabı. Chinaski'nin ilk ortaya çıkışı. Bir yanda beynini hafif ateşte kırk dakika pişiren, sevişerek yaşama gücü bulan bir uyumsuz, öbür yanda savaş çığlıklarının duyulduğu bir ülkenin çarpık iş düzeninde tutunmaya çalışan bir işçi. Henry "Hank" Chinaski. Tanıştığınıza inanın ki mutlu olmadınız.
Chinaski'nin 11 yıllık bir dönemi var burada, anlattıklarından çıkardığımıza göre 39-50 arası. Kendisine göre bu iş bir yanlışlık olarak başlamış. Herkesin işe alındığını duyunca kendisi de başvuruyor.
Sonra Jonstone diye bir ayının yönetiminde çalışıyor. Jonston bir ayı. Anlayışsız, kaba ve tam bir sistem adamı. Tipik bir dişli. Chinaski elbette "kaşınıyor" bu durumda.

"Yedek taşıyıcıların kendileri olmayacak emirlerine itaat ederek Jonstone'ı mümkün kılıyorlardı. Acımasızlığı bu denli bariz birinin böyle bir konuma nasıl geldiğini anlamakta güçlük çekiyordum. Kadrolu taşıyıcıların umurlarında değildi, sendikalı işçinin beş paralık değeri yoktu." (s. 9)

Sonuçta bir şikayet mektubu yazıyor Hank, biri daha üst mercilere, biri Jonstone'a. Sonunda paparayı yiyip bir de Jonstone kendisine iş vermediği için çalışırken boşta kalıyor.

“Bir keresinde o güzergahta mektup dağıtırken elini uzatan adamı gördüm, evinden yarım blok ötede durmuş komşusuyla konuşuyordu. Bir blok ötede beni görünce evine yürüyüp beni karşılayacak kadar zamanı olduğuna karar verdi. Arkasını dönünce koşmaya başladım. Ömrümde bu kadar hızlı mektup dağıttığımı hatırlamıyorum, müthiş bir depara kalkmıştım, hiç düşürmedim tempomu, öldürecektim onu. Mektubu posta kutusunun aralığına sokmak üzereyken döndü ve beni gördü.
'HAYIR HAYIR HAYIR!' diye bağırdı. 'KUTUYA KOYMA!' Bana doğru koşmaya başladı. Bulanık ayaklarını gördüm sadece. Yüz metreyi 9.2'de koşmuş olmalıydı. Mektubu eline bıraktım. Zarfı açtı, verandayı katetti, kapıyı açtı ve içeri girdi. Ne anlama geldiğini bana birinin anlatması gerekiyordu." (s. 26)

Otobüste onca asık surat, Dudullu'ya doğru gidiyoruz. Bir gülme aldı beni. Sahneyi gözümde canlandırdım, duramıyorum. Çok iyi geldi, günüm de süper geçti. Şu paragrafı okumayı nasip edenlerden, yazarından çevirmenine Allah razı olsun.

Bunun dışında işyerinde kafayı cozutan adamların hikâyeleri de tam bir kara mizah örneği. Bir tanesini alıyorum: G.G adlı amca. Gittiği güzergahlarda çocuklara şeker veriyor, bir gün mal bir anne tarafından çocuk tacizcisi olduğu öne sürülüyor. Sonrasında bir gün işini bırakıp ağlayarak kaçıyor G.G.

"G.G'yi bir daha görmedim. Kimse bilmiyordu ona ne olduğunu. Sözünü de etmiyorlardı. 'İyi adam.' Kendini posta hizmetine adamış adam. Yerel bir marketin reklam broşürleri yüzünden gırtlağı kesilmişti -özel indirim: üç doların üzerindeki her alışveriş için bir kutu çamaşır tozu bedava.' (s. 37)

Tez görüldüğü yerde alına. Süper kitap.
Kariler, bilim kurgu ne güzel bir şey. Mesela Lem. Konular ne kadar insan. Mesela Asimov. Konular ne ilginç. Mesela Lögüyi, konular ne kadar insanların b*klukları. Çeşit çeşit oldukları için herkes bir tat alabilir. Gerçekten süper.
Bildiğimiz Dünyalar Savaşı. Lakin ki öyle değil, adamlar gelip çoto çoto dağıtıyorlar. Bizimkiler de toptur, tüfektir, böyle şeylerle karşı koymaya çalışıyorlar ama sihir gibi gelen bir teknolojiye karşı şansımız yok. Şanlı bir direniş yok yani, Falling Skies ortamı hiç yok.

En başta Mars'ta meydana gelen bir patlama var. Çeşitli ilginç veriler elde ediliyor. Mars bizim gezegenle aynı doğrultuya gelmiş, yakınmış falan. Gözleniyormuşuz bayağıdır. Ogilvy diye bir astronom var, Ottersaw Gözlemevi'nin başındaki adam. Bizim filozof esas oğlanın arkadaşı. İşte gözlemliyor bu değişiklikleri, sonra bizimkine diyor ki Mars'ta insana benzer yaşam formlarının yaşama şansı milyonda bir. Milyonda bir bizim için çok büyük bir oran, fakat evren için çok küçük. Yani, evrenden bahsediyoruz. Her şeyin olabileceği tek yer. Sonra üç ışık kaynağı tespit ediliyor, bunlar gezegenimize geliyorlar galiba. Güm diye düşüyorlar. Silindir bunlar, büyükler biraz. İnsanlar gidiyor yanlarına, kuluçka döneminden sonra açılıyor bunlar. Deli sıcak bir ışınla insanlar meşaleye dönüşüyorlar. Filmde pof diye küle dönüşüyorlardı hatırlıyorsanız. Demek ki ayar çok önemli. Izgara kokusunu seviyorsanız ayarı birazcık kısın, insanlar yansın.

Sonrası bildiğimiz kaçma olayları. Ordu harekete geçiyor, geçtiğine pişman oluyor. Adamlarda muazzam silahlar var, senin silahların adamlara üfürükten geliyor haliyle.
Biyolog olan Wells'in ihtisas alanıyla ilgili yaptığı açıklamalar güzel. Marslılar pipet gibi bir şeyle kanımızı etimizi emiyorlarmış, beslenme yolları bu. Wells şöyle diyor:

"Bu beslenme biçimi kuşkusuz bize çok iğrenç gelecektir. Ancak, bizim etoburluk alışkanlıklarımızın da akıllı bir tavşanda aynı duyguları yaratacağını düşünmek gerekir.
İnsanın, zamanının ve gücünün büyük bölümünü yemek ve sindirim işine ayırdığını düşündüğümüzde, bu tür enjeksiyon uygulamasının fizyolojik avantajları olduğu inkar edilemez. Bizim vücudumuz yarı yarıya bezler, damarlar ve organlardan oluşmakta, bunlar da heterojen gıdayı kana dönüştürüyorlar. Sindirim olayı ve onun sinir sistemine etkileri de gücümüzü azaltıyor ve düşünme kapasitemizi etkiliyor. İnsanlar karaciğerlerinin sağlıklı ya da sağlıksız oluşuna göre mutlu ya da mutsuz olabilmektedirler. Fakat Marslılar bütün bu ruhsal durumlar ve duyguların üstüne çıkmış konumdadırlar."

Adamlar ayrıca uyumuyorlar, cinsel ilişkiye girmiyorlar ve vücutlarındaki herhangi bir cortluğu daha doğmadan temizleyebiliyorlar. Kanser, şu, bu, hiç yok. Pirüpak, pırıl pırıl canavarlar. Sonlarını getiren de bu olacak zaten.

Esas oğlanla bir topçu yüzbaşısı mıydı, onun konuşmasında asker insanoğluyla Marslıları karşılaştırıyor. Zaten romanın temelinde de bu var. Adam diyor ki insanlar rahattı. Zengin olanları vardı, fakir olanları vardı, fakat herkes gece ailesinin yanında mutlu oluyordu. Marslılar bunun bir yanılsama olduğunu gösterdi. Öyle boş beleş yaşıyorduk, şimdi ahlak sistemleri değişecek, değer yargıları değişecek, dinler değişecek, şu bu. Yani büyük bir felaket yaşanmadan hiçbir şey değişmez diyor. Böyle bir şey.

Bir şey demeye gerek yok, süper kitap.