Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Halid Ziya İzmir doğumlu. Dedesi Uşak'tan gelmiş, çeşitli ticari hamlelerle deli para kazanmış. Uşşaki, Uşakizade, Uşaklıgil olarak kök salmış bir bay. Halid Ziya da halayıklarla, dadılarla, sülaleyle böyle her anlamda ferah bir ortamda büyümüş. Hani Aşk-ı Memnu, Ferdi ve Şürekası gibi konak/yalı romanları var ya, iyazarın bu geçmişe bağlılığının ve o ortamda büyümesinin ürünleri bunlar. Bu tarz mekanlarda geçen romanların yazarlarına bakın, illa bir konak bağlantısı bulacaksınız hayatlarında.

İzmir Hikâyeleri, Halid Ziya'nın yazdığı son esermiş. Yeşilköy'deki köşkte geçen huzurlu zamanlardan sonra yazar son bir kez İzmir'e gidiyor ve doğup büyüdüğü yerlerin değişimi karşısında içinde bir burukluk ortaya çıkıyor, ardından bu kitabı yazıyor. Şahıslar yine halktan kimseler; işçiler, esnaf, tanıdıklar, falan. Bir de dildeki sadeleşmenin uç noktaya vardığı bir eser olmuş bu. Gayet sade, sohbet eder gibi.
"İnsanın önünde aşılacak yol pek kısa kalınca, daha yaşanabilecek günlerin sayısı azala azala artık sonra yaklaşınca geriye doğru bir bakışla gözlerin geriye doğru çevrilmesinden büyük bir haz duyuluyor. Sanırım bunun için olacak ki çoğu yazarlar hayatlarının sonlarının sonlarına doğru anıları yazmaktan zevk almışlardır. Yaşlıların da çocukluklarından, gençliklerinden ikide birde söz etmeleri, geçmiş yılların arasından andaç toplamaya uğraşmaları gene bu sebepten ileri geliyor olmalıdır."

Yaa... Daha yirmili yaşlarımızdayız, hatta bu aralığın yarısına bile gelmedim ama şimdiden ufak ufak olmuyor mu çocukluğa özlem, onlu yaşlara özlem? Şu çağda zannediyorum ki pek erken yaşlanıyoruz. Kırklarda, ellilerde ne olur, Allah bilir.

Gerilere Doğru: Giriyoruz. Halid Ziya önce çocukluk arkadaşlarıyla yıllar sonra karşılaşmalarını anlatıyor, sonra İzmir'e dönünce dedesinin konağını yıllar sonra tekrar geziyor, dolanıyor oralarda. Konak ortamı süper. Hizmnetçiler, akrabalar, bir dolu insan. Dedesi, Halid Ziya'ya Nurullah dermiş, Papağan Halid dermiş. Böyle tatlı anılar. Bir de edebiyatla haşır neşir olmaya başlamasının hikâyesi var. Nevruz diye bir dergi çıkarıyormuş Halid Ziya, orada Ohnet'den çeviri yapıyormuş. Bu Ohnet, Goncourt Biraderler falan, Fransa'nın ikinci sınıf yazarları zannediyorum, bir hocamız öyle demişti. Dönemin meşhurları ve Edebiyat-ı Cedîde kuşağını en çok etkileyen yazarların başında geliyorlar.
İki Sima, Deli Fato gibi öyküler de İzmir'in insanı hakkında etkileyici öyküler. Halid Ziya, diyecek bir şeyim yok. Okunsun.
Serilere girişmek zordur, bitmezler çünkü. Başka hiçbir şey okumamanız lazım, başka hiçbir şeye kafa yormamanız lazım. Unutursunuz çünkü. Zibilyon tane isim vardır, zibilyon tane yer vardır, hepsini hatırlamak lazım gelir. Sonra kıvranıp durursunuz şu kimdi, burası neresiydi diye. Ansiklopedide madde arar gibi o unutulan adamı/yeri ararsınız önceki kitaplarda, sayfalarda. Bu yüzden şöyle derince bir soluk alıp başlamak lazım.

Okumayı ertelediğim bir seriye, hatta iki seriye girdim. Elenium, Tamuli falan da sırada bekliyor. Eddings'in dünyasına adımı attık, hayırlı olsun.
Olay kabaca şu: Yedi tanrı var zamanında. Bunların kendi halkı var. Bir gün içlerinden biri bir taş alıyor eline, süper güçlerle donatıyor bunu. Neden? Canı sıkılmış. Bu tanrı zaten yalnız yaşıyor, diğerleriyle münasebet kurmuyor pek. Sonra başka bir tanrı bu taşı çorluyor, kaçıyor. Yalnız takılan tanrının Belgarath adlı bir yamağı var, taşı almaya gidiyor bu ve taşa dokunamayacağını, dokunduğu anda kendisinin mahvolacağını söylüyor. Gandalf da yüzüğe dokunamıyordu, bizimki taşa dokunamıyor. Çerek adlı tanrının oğlu Riva taşa dokunuyor, çünkü pırıl pırıl, içinde kötülük olmayan bir genç. Neyse, taşla birlikte adasına dönüyor, bir de yıldızlardan bir kılıç yapıp duvarına asıyor. Hani düşman gelince kılıçla çat çat çat. Olay bu. Belgarath'ın iki kızı var, biri Polgara, diğeri Beldaran. Beldaran'ı Riva'ya yolluyor evlenmesi için. Soy devam ettiği sürece taşa bir şey olmayacak. Sonra Polgara'yla Belgarath beraber çağlarca yaşıyorlar, ölümsüzler. Giriş böyle.

Kitap, olayların geçtiği yerlere göre ikiye ayrılıyor. Sendarya'da Garion adlı bir çocuk var, Pol Teyze'nin yanında yaşıyor. Anası babası ölmüş. Faldor'un çiftliğinde çalışıyor ikisi de. Çiftliğe zaman zaman yaşlı bir serseri geliyor, masalcıymış adı. Garion'un en yakın arkadaşı gibi bir şey. Çiftlikte demirci var, çocuklar var, bayağı bir insan var. Tamamen kafa karıştırmak için. İyi bir okuyucu, Pol Teyze'yle yaşlı masalcının kim olduğunu ipuçlarından çıkarabiliyor. Bir de Frodo'yla Gandalf'ın olayını hatırlarsak yine çıkarabiliyoruz; Gandalf da ara ara köye geliyordu, hatırlarsınız.

Pol Teyze ve yaşlı adam -Belgarath diyeyim, Pol de Polgara- meğerse Garion'u koruyorlarmış. Çünkü onların soyundan geliyormuş Garion. Böyle bir sürü gizem var, Harry Potter'ın geçmişini öğrenmesi gibi bir şey. Garion uzunca bir süredir Murgo denilen düşman bir halkça izleniyormuşmuş. Bir saldırıdan kurtuluyor, sonra Polgara, Belgarath ve Durnik adlı demirciyle birlikte yollara düşüyor. Nelerin döndüğünü hiç anlamıyor yine. Biz de anlamıyoruz, çünkü gizem. Gizem olmazsa dört adamın yürü Allah yürü maceralarını ne yapalım yani.

Yolda Barak ve İpek adlı iki adam da katılıyor kafileye. Belgarath'ın dostlarıymış bunlar. Biri Prens Kheldar, ittifak halindeki ülkelerden birinin kralının yeğeni. Düzenbaz, sinsi ama iyi tarafta -şimdilik, sürpriz olur mu bilmiyorum- bir kardeşimiz. Diğeri de öküz gibi bir şey, savaşçı. O da bir kralın akrabası. Bunlar kuzeye gidiyorlar, bir toplantıya yanlış hatırlamıyorsam. Çok önemli bir şey çalınmış. Çalınanın en baştaki taş olduğunu az buçuk anlayabiliyoruz.

Bu en başta bahsettiğim kötü tanrının adı Torak. Sauron tarzı bir şey sanıyorum, şuradan çıkardım:

"'Kusura bakma, dostum Durnik,' dedi Kurt. 'Adını yüksek sesle söylemek akıllıca olmaz. Eğer nerede olduğumuzu anlarsa, her hareketimizi izleyebilecek güçleri var, eğer adını söylersek bizi bin fersah öteden bile duyabilir.'" (s. 131)

Bir de yine ozanlar var, ozansız bir fantastik dünya eksik olurdu zannediyorum. Ne ozan aşkıymış kardeş:

"'Bir ozan çağıralım,' dedi Seline Kontu. 'Bu macera ölümsüzleştirilmeli.'" (s. 186)

Sonra toplantıda konuşuyorlar işte şöyle yapalım, böyle edelim diye. Bir dünya casus var, olaylar çıkıyor. Kurtuluyorlar, güneye inmeye başlıyorlar bu sefer. Sanırım pek sarmamış beni ya dsfd. Başladık ama bir kere.

Valla güzel işte, fantastik. Türün hastaları için on numara. Benden geçti demek istemiyorum, ileride heyecanlanıyordur olaylar. Başladık, bitecek.
Sona pek bir şey kalmadı, kitabın temposu bu yüzden biraz düşük. Yani kitaptan kitaba bir yükseliş yok. Onca olayın bir raya oturması var, bir soluklanma kitabı. Ctuchik ölmüştü, bizimkiler yıkılan kuleden kaçmaya çalışıyorlardı. Relg'in katkıları büyük oluyor bu konuda, kendisi Ulgo diyarından olduğu için taşın toprağın sesini çok iyi yorumlayabiliyor. Bir koridor çökecekse oraya sokmuyor grubunu. Taiba'yı da göçükten kurtarıyor. İkisi arasında bir ilişki başlayacak ama Relg koyu dindar. Tanrısına dualar ediyor, yakarıyor ki hiç etkilemesin kendisini çok affedersiniz. Tam olarak böyle: Beden etkilemesin. Ama aşık oluyor Taiba'ya. Pol Teyze için bu olması gereken bir şey. Zaten bu dünyada ağır bir nedensellik hüküm sürdüğü için gerçekleşen hiçbir şeye dokunmamak lazım. Ne olacaksa olsun, yeter ki kitabına göre olsun. Dünyanın mantığı bu.

Bence güzel. Evet.
Edebiyatı oyunlaştıran metinler, aynı zamanda edebiyatı yenileyen metinler. Oulipo'nun oyunları bir yana, tamamen farklı işler peşinde koşan adamların kaygı gütmeden, programsız, veya programlı, ve üstüne basa basa bozmaları, düzeltmeleri, çekmeleri, itmeleri, bebeklerin arka arkaya doğmalarını sağlıyor. Pat pat pat. Makine gibi. Bunlar büyüyorlar, doğuruyorlar veya doğurtuyorlar. İnsanın soy ağacıyla edebiyatın soy ağacı bir.

Yeni oyunlar türetmek eğlenceli. Şifreler çözülüyor, beri sayfalarda geçen ayrıntıları ardıllarda da yakalanıyor, tamamen başka bir şeye mercek tutuluyor olsa da. Oynuyoruz ve son sayfayı bitirip kitabı kapadığımızda yorulmuş oluyoruz, çünkü beyin yanıyor bazen, bazen hayranlıktan tekrar okuyasımız geliyor ama o serüveni bir daha yaşamayı göze alamıyoruz. Acıdan dolayı bazen de.

Bu Satırların Okuruna Sonsuz Lanet, diyaloglardan ibaret. Diyalog, bu kadar. Ne kadar zor bir iş olduğunu düşünün. Tahlil yok, tasvir yok, sadece konuşma. 12 Angry Men'i izlemeden öyle film mi olur la diyen kardeşler, onun bir de görüntüsüzünü ve sadece iki kişilik olanını düşünün. Biçemin diğer ucunda da sürdürülen yalanlar, yalanlarla tamamlanan gerçekler, veya tam tersi, gerçeğe bürünmüş yalanlar ve daha birçok benzeri var. Mükemmel bir uyum ortaya çıkmış. Müthiş.
İki adamın konuşmaları. Yaşlı Ramirez bir huzurevinde ömrünü tamamlamaya çalışıyor. Geçmişi yıllar boyunca kaldığı hapishaneden çıkınca silinmiş. Kendisi siyasi suçlu, ailesi Arjantin'de öldürülmüş ve insan hakları komitesi gibi bir şey, Ramirez'i New York'ta gizliyor. Mavi köşede dövüşecek olan adamımız Larry. 60 kilo, 36 yaşında, orta sınıftan gelen bir eski akademisyen. Tarihçi, sosyolog. Dünyaya sırtını çevirmiş bir adam. Bahçıvanlık, garsonluk, öğretmenlik, bir sürü işe girip çıkmış. Sonra hastabakıcı olarak Ramirez'i haftanın iki üç günü gezdirmeye başlıyor, olaylar da böylece başlıyor.

En baştan söyleyeyim; bu kitabı harbiden anlamamış olabilirim. Yani anladığım kadarıyla bir halüsinasyon olayı var, sürdürülen yalanların bir noktada gerçeğe dönüşmesi hadisesi var. Tamamen kendi uydurmalarım da olabilir ama edebiyat da böyle bir şey. "Ya adam burada şunu demek istiyo aslında." Dsfd.

Ramirez her şeyi unutmuş, baba olmayı hatırlamak istiyor mesela. Aşık olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlamak istiyor. Larry önce pek bulaşmıyor adama, işimize bakak dayı diyor. Ramirez bir şekilde Larry'nin hayatına sızmaya çalışıyor. Hayat hakkında bazı gevezelikler. Koşuya çıkmış bir kadın hakkında. Ramirez'in anlamını unuttuğu bazı kelimeler hakkında. Sonra küçük bir çatlak beliriyor Larry'de. Baba konusunda. Babalar da sıkıntılı, annelerden daha sıkıntılı hatta. Larry'nin babası işçi, basit bir adam. Sendikayla işi olmamış, bazen çok sert, bazen sevgi dolu, düz bir insan işte. Anne güzel bir kadın. Oğlan anneye aşık. Ödipal kompleks. Bunlar daha sonradan ortaya çıkıyor, başlarda Ramirez'in duyduğu iç ses var.

"'Sadece bir tek ses duyuyorum. İki tarafın da birbiriyle konuştuğu zaman bile. Ama bu benim sesim değil... Bu genç bir ses. Kulağa hoş geliyor; kararlı, güçlü ve insanın içine işleyen. Oyuncu sesi gibi. Ama bir hemşire ya da herhangi birini çağırdığımda kendi sesimi duyuyorum. Çatlak ve titrek. Hoşuma gitmiyor.'"

İnsan düşünüyor, acaba Larry, Ramirez'in iç sesi mi? Tahminim şu yönde; Larry yanında olmadığı zaman Ramirez'in geçmişini hatırlamasının bir yolu yok. Kitaplarına çıkardığı bazı notlar var ama onlar da pek bir şey ifade etmiyor. Dolayısıyla gece olduğu zaman kendi Larry'sini yaratıyor. Bu yüzden kitabı okurken bu iki farklı Larry birbirine girebiliyor ki yazarın yapmaya çalıştığı da bence buydu. Birbirini tamamlayan insanlar.

Sonradan Ramirez'in Larry'nin babası olduğu bölümler, Larry'nin Ramirez'in oğlu olduğu bölümler, gerçekle gerçek olmayan arasındaki çizginin ortadan kalkması, Ramirez hakkındaki gerçeğin ortaya çıkmasıyla yaşlı adamın ölmesi. Yalanlar içinde yaşıyor ve kimliğinin ortaya çıkması her gün biraz daha yaklaşıyor, o zaman korunmayı da bırakıyor. Bir bölümü düş ürünü olduğu düşünülen Larry kalıyor bir tek, kitabın sonundaki bazı yazışmalardan anlaşılan bu. Derin bir okuma gerektiriyor, yolda molda okunmaz. Oyunlara açık olanlar için.
Kuzeydeki savaşın tatava olduğu ortaya çıkınca bizimkiler biraz morardı. Garion'un oğlu orada değildi, meğersem kehanetin gerçekleşmesi için Zandramas tarafından öldürülmek üzere güneye kaçırılmış. Aylar kaybedildi, moral bozukluğu çok büyük. Ce'Nedra oğlu kaçırılınca kafayı yedi. Garion sinirli, Belgarath adlı yüce büyücü kerizin liderliğinde güneye iniş başladı.
Nyissa'ya gidiyorlar, çünkü bebeği kaçıran gemi bir Nyissa gemisi. Yolda Ulgoland'e uğruyorlar, kehanet gereği bir şey olması lazım. Burada Emanet'in asıl adının Eriond olduğu ortaya çıkıyor, UL böyle demiş. Biraz da Eriond'u tanıma kitabı bu. Çocuk konuşmaya da başlamıştı, tabii yıllardan sonra genç oldu artık. Akıl falan okuyor. Süper.

Garion, öfkesinin kontrolü ele geçirmesinden korkuyor. Elinin altında büyük bir güç var, bunu acımasızca kullanmaktan çekiniyor. Kahramanın güçle savaşı. Önce kendisini yenmek zorunda, yoksa kimseye faydası olmaz, aksine grubu yakalatır, boku yer.

İpek'in dostu Delvor diye bir adamla görüşüyorlar. Zandramas hakkında bilgi veriyor bu adam. Sonradan görülüyor ki rastladıkları herkes Zandramas'ı bir şekilde tanıyor, kadın bütün dünyayı savaşa sürüklemek için olmadık entrikalar üretiyor ve piyonlarını işleri bitince öldürüyor. Diplomatik bir bayan.

Kısaca şu: Murgo kralı Urgit tayfaya katılıyor, bir süre beraber gidiyorlar, maceralar, savaşlar, bilmem ne. Sonra yakalanıyor tayfa ve Kal Zakath'a götürülüyorlar. Bayağı kısa kestim. Böyle. Belgariad'tan daha çok sevdim ben bu seriyi. Game of Thrones'un atası desem derim yani. Öyle entrikalar.